Bugun...



ABD’nin Suriye’den asker çekme kararı

Türkiye bölgede ABD için olmazsa olmaz önemde bir taşerondur. Erdoğan da bunun bilincindedir. Eğer pazarlık olmuşsa, bu çerçevde yani taşeronun kendini hegemona pazarlaması boyutunda olmuştur.

facebook-paylas
Tarih: 05-01-2019 01:34

ABD’nin Suriye’den asker çekme kararı

ABD’nin Suriye’den asker çekme kararı

Türkiye bölgede ABD için olmazsa olmaz önemde bir taşerondur. Erdoğan da bunun bilincindedir. Eğer pazarlık olmuşsa, bu çerçevde yani taşeronun kendini hegemona pazarlaması boyutunda olmuştur.

 

Konjonktür ve dengeler

ABD’nin Suriye’den “çekilme” kararını almasının ardından başlayan tartışmaların önemli bir kısmı biçimde de içerikte de bir soruna, yönlendirmelerin etkisinde kalındığını gösteren ölçülere işaret ediyor. Kimilerinde duygusal ve psikolojik öğeler öne çıkarken kimilerinde de ya parçayı bütünden ya da bütünü parçadan ayırarak ele alma sorunu gözleniyor.

 

Ortada bir zafer de bir yenlgi de “Şah ve mat” durumu da yok. Bu konudaki yanlış tartışmalar, doğru olanlarından çok daha fazla. Örneğin ABD “kimin ne hali varsa görsün” diyerek çekilmedi. Mesele bu denli basit değil. Böyle basit yaklaşılınca sorular da yanlış soruluyor. Tartışılacaksa süreç/konu daha kapsamlı tartışılmalı. Örneğin Rusya’ya sadece Suriye’den değil kendi coğrafyasında yaşadığı kuşatma üzerinden de bakılmalı. Yani Rusya, mevcut konjonktürde öyle sanıldığı denli güçlü değil. Bir temkinlilik içinde ve adımlarını Suriye güçlerinin meşruiyeti üzerinden atmaya çalışıyor.

 

Dünya ölçeğinde hegemonya ve paylaşım savaşına bağlı bir gerilme var. ABD, hegemonyasının devamını askeri üstünlük ve avantajları üzerinden sürdürmeye çalışıyor. Rusya’yla gerilimde AB’yle ilişkilerini kullandı. NATO üzerinden doğu Avrupa’ya güç yığıyor. Doğalgaz boru hatlarını iptal ettiriyor. Almanya’yı dahi Rusya’yla ilişkilerini sınırlaması konusunda ikna etmiş görünüyor. Rusya’nın işbirliği içinde olduğu bir tek Sırbistan kaldı, o da zaten kuşatma altında. Özetle Rusya’ya yönelik muazzam bir kuşatma söz konusu. Ekonomik, siyasi, askeri her açıdan Rusya kuşatılarak kendi toprakları dışında hegemonya mücadelesini sürdüremez hale getirilmek isteniyor. ABD bunun için askeri olanı dahil tüm imkan ve ilişkilerini kullanıyor.

 

İşte bu gerilim, sınırlama, kuşatma ve kapışmanın en sıcak noktası yine genelde Ortadoğu, özelde Suriye, Irak ve giderek İran olarak görünüyor. Bu sürecin Suriye’ye yansıması da çok bileşenli ve çok olasılıklı. Ama giderek ertelenen kimi kaçınılmaz hamelelerin yakınlaşmakta olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin İdlib meselesi bir taraftan ertelenirken diğer tafatan bölgede cihatçı saldırılar yaşanıyor, Suriye ordusu kayıplar veriyor. Bu sorunun köklü çözümü vb. konusunda Rusya’nın temkinli ve yer yer tereddütlü tavrı, Suriye’yi zorluyor. Öncelikle bunların incelenmesi, okunması gerekiyor. Çünkü Rusya’nın Suriye’deki rolü Suriye’ye girdiği 2015 Eylül’ünden beri büyük önem taşıyor. Ancak bu öneme rağmen elini bağlayan gelişmeler var. Birincisi sözünü ettiğimiz kuşatmadır. İkincisi bu kuşatma koşullarında Türkiye’ye ihtiyacı var. Özellikle Türk Akımı, Nikleer santral, S-400 alımı vb. ihaleler, kuşatma altındaki Rusya için büyük önem taşıyor. Bu bağlamda Rusya, Türkiye’nin kimi müdahalelerinde Esad’ın beklediği türden kararlı adımlar atmayabiliyor.

 

Suriye, sona doğru gidişi yaklaştıran, sonuç alıcı bir saldırı başlattığında, örneğin Suriye ordusunun İdlib’e girmesi gibi etkili hamleler yapıldığı takdirde cevapsız kalmayacaktır. Bu konuda ABD’nin de Fransa vb.nin de açıklamları oldu. İşte böyle bir anda hem askerlerini hedef olmaktan çıkarmak hem de sembolik olarak çekilmek (meşruiyet tartışmalarına yanıt vermiş olmak) açısından bu adım atıldı.

 

Buna ABD’de kimler karar verdi; ne oldu, gerçekten Kürtler satıldı mı; Türkiye ABD için neden bu kadar önemli? Tüm bu sorular bu bağlam içinde değerlendirilmeldir.

 

ABD’nin çekilme hamlesi bir yanıyla Türkiye’nin önünü açmış gibi görünse de gerçekte bir yanıyla da coğrafyanın meşru gücü Suriye’nin önünü açtı. Ve Suriye’nin normalleşme yönünde bütünlüğü için yeni fırsatlar yarattı.

 

Çekilme kararında zamanlama ve zorunluluk

 

Çekilme kararından sonra yapılan tartışmalarda yaygın eğilim, bu kararı Trump’ın kafasına göre aldığıydı. Yine iktidarda klik tartışmaları, Trump’a dönük akıl ve zeka yorumları gündeme geldi. Bunları bir tarafa bırakıp meseleyi gerektirdiği ciddiyette değerlendireceksek, öncelikle mevcut tablonun sürdürülemez noktaya geldiğini söyleyebiliriz.

 

Çıkarlar da çatışma sahası da çok büyük, hesaplar ise uzun vadeli. Bu nedenle Suriye’de geçici uzlaşmalara gidilebilir. Bu süreçte, kimilerine şaşırtıcı gelebilir ama işi en zor ve belirsiz güçlerin başında Türkiye geliyor. Orada alan tutmuş ama meşru değil. Süreç normalleşmeye, meşru güçlerin insiyatif koyduğu bir zemine doğru ilerledikçe, İdlib’in konumu gibi Afrin’in de Cerablus-Azez hattının da konumu sorgulanır hale gelecek.

 

Yapılan kimi değerlendirmelerde sorun kişiselleştirilip Erdoğan ve Trump’ın şahsı üzerinden ele alınıyor. Halbuki mesele, Trump’ın kişisel tercihleri değil ABD politikalarıdır. Türkiye de bugüne dek ABD ile kurulmuş olan hegemon-taşeron ilişkisi içinde değerlendirilmelidir. Bir pazarlık varsa (ki vardır) bu, eşitlerin pazarlığı olmadığı gibi kişisel de değildir.

 

Mevcut tabloda ne denli askeri yığınak yapılırsa yapılsın hiçbir aktör şimdilik çok büyük çatışmalar istemiyor. Ama var olan durumu da sürdürülebilir görmüyor. Bölgedeki silah yığınağı bir anlamda pazarlıklar ve caydırıcılık için kullanılıyor. Bu süreçte Suriye güçlerinin meşruiyeti büyük önem taşıyor. Dikkat edilirse YPG de Rusya da bu olguyu öne çıkarıyor. Rusya çoğu kez açıklamayı veya gerekçelemeyi Suriye üzerinden yapıyor veya onun meşruiyeti üzerinden iş görüyor. ABD bir yanıyla da bu açıdan sürdürülebilir olmayan varlığını ülkesine taşıyor ama vekillerle ve bölgedeki askeri gücüyle orada olmaya devam edecek. Hatta Basra Körfezi’ne yeni gelen uçak gemisi, bir yanıyla da gitmekte değil gelmekte olduğunu gösteriyor. Bu gerçeklik tablonun bütünlük içinde okunmasının önemini artırıyor.

 

ABD-Türkiye çatışmasının eşiğinden mi dönüldü?

 

Trump’ın kararını bizzat Erdoğan’ın basıncıyla, yakıştırılan Türkiye-ABD gerilimiyle ilişkilendirenler oldu. Gerçekte bu içerikteki değerlendirmeler maksatlı değilse dönemsel gelişmeleri, kimin nerede durduğunu, ABD-Türkiye ilişkilerinin tarihsel evrimini okumaktan bütünüyle uzaktır. Hele ki çatışma ihtimali ciddiye alınmayacak zorlama bir değerlendirmedir. Tersine bu adım atılmadan önce de ABD-Türkiye aynı saftaydı. Dolayısıyla mesele basitçe ABD’nin Türkiye’ye bir jesti olarak da görülemez.

 

Türkiye bölgede ABD için olmazsa olmaz önemde bir taşerondur. Erdoğan da bunun bilincindedir. Eğer pazarlık olmuşsa, bu çerçevde yani taşeronun kendini hegemona pazarlaması boyutunda olmuştur. Bu da YPG’den vazgeçmek, Türkiye’ye milliyetçilerin temenni ettiği gibi bir operasyona fırsat vermek olarak değil de iki aktörü de ihtiyaca göre değerlendirmek biçiminde yorumlanabilir. Nitekim Erdoğan da söz konusu olanın Afrin veya Cerablus’taki gibi bir operasyon olmadığını söyledi. Benzer şekilde ABD’li yetkililer ”Türkiye’ye operasyon için yeşil ışık yakmadığına ve SDF’nin Suriye’nin geleceğinde var olan bir yapı olduğuna” dikkat çekti.

 

Benzer bir diğer tartışma, ABD’nin Suriye’de Sünni aşiretlerle ilişki kurma vb. konularda Arabistan’ın yerine Türkiye’yi tercih ettiği yönündeydi. Bu konuda Türkiye ile Arabistan arasında bir rekabetin (rol üstlenme yarışının) olduğunu söylemek mümkün. Hatta son zamanlarda ABD’nin Suriye’deki tercihinin bir oranda da olsa Türkiye yönünde olduğunu ama iki aktörden de vazgeçmediğini söyleyebiliriz. Özellikle Rakka’dan Deyr ez Zor’a uzanan bölgede, önümüzdeki süreçte TSK’nın çatışmaya değil uzlaşmaya bağlı olarak açılan bir koridordan girerek, söz konusu bölgede ABD’nin hesapları çerçevesinde Sünni aşiretler üzerinden bir yapılanma için rol alması şaşırtıcı olmayacaktır.

 

“Çekilme” kararıyla ABD Kürtleri harcamış mı oluyor?

 

Milliyetçi ve yandaş zeminlerde köpürtüldüğü gibi sanki bu kararla TSK Rojava’ya girecek ve oradaki Kürt varlığını imha edecek gibi bir hava estirildi. Bunu elbette isteyenler, temenni edenler vardır ama mesele bu basitlikte ele alınamaz. Bu kararla Kürtlerin elinin zayıfladığı doğru. Hatta bu soruyu doğru yanıtlamak için öncelikle ABD-PYD ilişkisinin doğru okunması gerekiyor. Ortada sağlam temellere, ortak değerlere oturmuş bir ilişki yok. İlişki, kazan-kazan hesapları üzerine kurulu. İki taraf da çıkarlarının gerekmesi halinde bu ilişkiden vazgeçebilir. Suriye’nin çok bileşenli, zorlu ve kaygan zemini bu türden sonuçlar yaratmaya müsait. Kürtlerin şimdi olmasa bir başka zaman, ilişkinin niteliğinden kaynaklı ABD ile bir sorun yaşama ihtimalleri hep vardı. Ancak yine de şu koşullarda ilişkinin bittiğini bir “harcama” durumunun olduğunu söylemek için erken. ABD farklı kartları aynı anda kullanan küresel bir aktördür.

 

Mevcut tabloda fotoğraf da çıkarlar da büyük. ABD’nin PYD ile girdiği ilişki ağırlıkla konjonktürel ve yerel boyutlarda. Bölgede baş çelişme, emperyalizm ile ezilen halklar arasındadır. Nasıl ki tek tek ülkelerdeki egemen güçler o halklara özgürlük vaad etmiyorsa emperyalizm de etmez. Emperyalizm siyasal gericilik demektir. Tekellerin artan etkisi ülkelerde emek karşıtı politikaları, dolayısıyla da siyasal zemine daha doğrudan müdahaleyi ve faşist aktörleri ihtiyaç haline getiriyor. İktisadi anlamda vahşi kapitalizm koşullarına dönülmüş, siyasal anlamda burjuva demokratik kazanımların gerisine düşülmüş durumda.

 

Bugünkü koşullarda bölgedeki hiçbir güç büyük çatışmalardan yana değil, bir erteleme söz konusu. Tabii gerilim giderek artıyor ve hatta ertelenmiş sorunlarla yüzleşme söz konusu oluyor. Erdoğan da bu kez Afrin’de veya Cerablus’ta olduğu gibi bir girişten/müdahaleden söz etmediğini belirtti. Buna rağmen böyleymiş gibi gösteren veya görmek isteyen kesimler var. Salt bu çerçevede yapılan tartışmalar olup biteni kavramayı güçleştiriyor.

 

Özetle amaç Kürtlere yönelik büyük çatışmalar, fiziki imha vb.nden çok elini zayıflatma ve insiyataifini/konumunu sınırlama olarak görünüyor. Bunun için açık veya gizli bir yığın görüşme yapılıyor; bu da bir çeşit mücadeledir. Her kesim, bölgedeki aşiretler dahil yerel güçleri kendi politikasına razı etmek üzere temaslarını sürdürüyor. Salih Müslim’in “SDM (Demokratik Suriye Meclisi) herkesle görüşüyor. Somut bir şey yok.” biçimindeki ifadesi bu durumu yansıtıyor. Bu koşullarda Kürtler birincisi, savunma halindeler; ikincisi elleri zayıflamış da olsa, kazandıklarını kaybetmeme yönünde arayış ve görüşme trafiği içindeler.

 

Suriye’de “normale dönüş” ihtimali yaklaştıkça, sahadaki hareketlerin masayı gözetecek şekilde geliştiği söylenebilir. Nitekim bu hesaplar dikkate alınarak Menbiç vb. noktalarda yapılanın çatışmadan çok alan tutmak olduğu görülür. İdlib’ten Afrin’e, Elbab’tan Menbiç’e kadar Türkiye’nin tuttuğu alanlar aynı zamnada Halep’in hinterlandıdır. Bu, aynı zamanda en büyük ticaret merkezine dair hesapların alan tutmada etkili olduğunu gösteriyor.

 

Bir kez daha emperyalizmin “denkleme katamadığını etkisizleştir” yöntemiyle karşı karşıyayız. Suriye’nin yıkımını beraberinde getiren işgal süreci gibi muhtemel imarı da sermayenin iştahını kabartıyor. Bu alanda aktörler ve vekilleri üzerinden mücadele devam ediyor. Üstelik Suriye, global paylaşım ve kapışmanın sadece bir halkasıdır. Bakış açısının ekseninde yukarıda yaptığımız baş çelişme tanımı oldukça pusulayı şaşırma ihtimali azalacaktır.




Kaynak: yolculuk

Editör: yeniden ATILIM

Bu haber 305 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER Dünya Haberleri

YAZARLAR
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARŞİVİ
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HAVA DURUMU
nöbetçi eczaneler
GAZETEMİZ

HABER ARA
YUKARI YUKARI