Bugun...



İklim Krizi ve COVID-19 Ayrılmaz Şekilde Birbirine Bağlı/Drew Pendergrass ve Troy Vettese

İçinde bulunduğumuz pandemi sürecini,pandemilere ilişkin tarihsel olarak adım adım ekolojik dengelerin nasıl bozulduğunu yorumluyor. Ve 'Doğanın insanlaşmasının, insanlığın ve doğanın uzlaşmasına değil, ikisinin de yıkımına yol açtığı açık olmalıdır. '

facebook-paylas
Güncelleme: 15-11-2020 04:47:17 Tarih: 13-11-2020 04:06

İklim Krizi ve COVID-19 Ayrılmaz Şekilde Birbirine Bağlı/Drew Pendergrass ve Troy Vettese

İklim Krizi ve COVID-19 Ayrılmaz Şekilde Birbirine Bağlı

 Drew Pendergrass ve Troy Vettese

► Korona virüs Yalıtılmış Olarak Var Olmaz, Başka Hastalıklardan ve Krizlerden Beslenir

 Tiff-Annie Kenny*

 

On sekizinci yüzyılda, ilk aşının mucidi Edward Jenner, bugün karşılaştığımıza benzer bir krizle yüz yüze geldi: hastalık tarafından yok edilen bir dünya. İncelediği şey koronavirüs değil, Eski Dünya’da %20 ila %60 arasında değişen – Yeni Dünya’da ise daha da yüksek – ölüm oranına sahip bir hastalık olan çiçek hastalığıydı.

Zeki bir gözlemci ve başarılı bir kuşbilimci olan Jenner, salgınların zamansız, kaçınılmaz krizler olmadığını, daha ziyade, uygarlığın doğayla olan iç içe geçmesinden kaynaklandığını anladı. SARS-CoV-2 gibi patojenlere “zoonozlar” denmesinin nedeni, hayvan hastalıkları olmalarından kaynaklanmaktadır. Jenner, 1798 tarihli aşılama deneyleri üzerine incelemesine, “İnsanın başlangıçta Doğa tarafından yerleştirildiği durumdan sapması, bereketli bir hastalık kaynağı olduğunu kanıtlamış gibi görünüyor” diyerek başlamıştı. “Çok sayıda hayvanla yakınlaştı ki bunlar aslında arkadaşlık etmesi için tasarlanmış olmayabilir.”

Jenner’ın halk sağlığı ile daha geniş çevre krizi arasındaki yakın bağlantıları tanıması, günümüzde pek çok yorumcu tarafından paylaşılmıyor. Sağ, Çin’in canlı hayvan pazarlarını günah keçisi ilan ederek yabancı düşmanlığı taktiklere başvururken, sol, devlet müdahalelerindeki beceriksizliğe, herkes için Medicare gereksinimine, ya da fabrika çiftçiliğinin nadir görülen eleştirisine vurgu yapma eğiliminde. Ancak bu tartışmalar zoonozların kaçınılmaz olaylar olduğunu, nedenlerinin bizi endişelendirmemesi gerektiğini çok sık varsayar.

Yeni Taş Çağı

 

Şu anda ele alınması gereken acil sorunlar olsa da, SARS-CoV-2’nin nereden geldiğine dair daha kapsamlı bir anlayış da gereklidir. Bunu anlamak için çevre krizini bir bütün olarak ele almalıyız çünkü tükenişten iklim değişikliğine kadar her yönüyle daha fazla hastalık üretme potansiyeline sahiptir. “Antroposen” gibi kavramların modaya uygun kullanımına rağmen, solun doğa bilimlerine olan bağlılığı sınırlıdır. Bu kopukluk, ondokuzuncu ve yirminci yüzyılın başlarında bilim insanları ve sosyalistler arasındaki yakın bağları göz önünde bulundurduğumuzda özellikle sarsıcıdır. Şimdi bilimsel gelişmeler takip edilecek olursa, biyosferin bozulan durumunun, yakın gelecekte gıda ve enerji siyasetinin marjinal olmadığı aksine merkezinde yer aldığı tamamen yeni bir sosyalizm biçimini gerektirdiği aşikar hale gelecektir.

Yeni Taş Çağı

Epidemiyologlar bulaşıcı hastalık öyküsünü üç büyük döneme ayırır. İlki on bin yıl önce, neolitik tarıma geçişle başlar. İnsanlarla yakın temasta tutulan evcilleştirilmiş sürüler, avcı-toplayıcı topluluklarda normalde olanaksız olan bir sıklıkla türler arasında sıçrayan yeni hastalıklar için koşulları yarattı. İkincisi, 1850’lerden 1970’lere kadar uzanan hızlı bilimsel ilerlemenin kısa modern çağıdır. Jenner tarafından başlatılan bilimsel gelenekte çalışan epidemiyolog Rudolf Virchow, “zoonoz” terimini icat etti ve insan ve hayvan sağlığının tek bir tıp ya da günümüzde “gezegen tıbbı” ve “tek sağlık” olarak adlandırıldığı şekliyle birlikte çalışılması gerektiğini savundu. Yirminci yüzyıldaki tıbbi gelişmeler milyonlarca hayat kurtaran yeni aşılara ve mucizevi antibiyotiklere yol açtı. Ama modernlik uzun sürmedi. 1980’lerde başlayan üçüncü zoonotik dönem, yani şu anda içinde çürüdüğümüz bu karanlık çağ, yeni hastalıkların benzeri görülmemiş bir şekilde ortaya çıkmasıyla damgalandı.

Bu son dönemin postmoderniteyi tanımlayan güçlerle çakışması rastlantı değildir: küreselleşmiş meta zincirleri, neoliberalizmin yükselişi, belli başlı doğal kaynakların tükenmesi, tekelci çokuluslu firmaların yükselişi, Küresel Kuzey’de sanayiden arınma ve Güney’de ise hızlı ama eşitsiz kalkınma.

İster Vuhan’da ister Batı Afrika’da olsun, egzotik hayvanların ticareti, bu eğilimlerden yalıtılmış olarak anlaşılamaz. Özgün haliyle SARS-CoV-2, aracı bir hayvana bulaşan, orada yeniden birleştirilen ve insanlar için bulaşıcı hale gelen, bir yarasa ya da pangolin hastalığı olabilir. Egzotik hayvan ticareti merkezi öneme sahiptir çünkü vahşi hayvanlarla sadece insanları değil, aynı zamanda doğada asla birbirine eşlik etmeyen çeşitli türleri de yakın temasa sokar. Çin’in 1970’ler gibi yakın geçmişe dek, binlerce yıllık sürdürülebilir tarım uygulamalarıyla ünlü olduğu göz önünde bulundurulduğunda, bu nasıl oldu? Ülkenin bir endüstriyel et merkezli gıda sistemini benimsediği 1990’larda her şey değişmeye başladı. Küçük çiftçiler fabrika çiftlikleriyle rekabet edemediler, bu yüzden devlet onları vahşi hayvan ticaretine girmeye teşvik etti ki bu da 2003 yılında yarasalardan misk kedilerine oradan da insanlara geçen bir koronavirüs olan SARS gibi salgınlara yol açtı.

Benzer öyküler, yoksul insanların piyasa güçleri ve devlet siyasası tarafından çaresiz koşullara zorlandıkları ve yerel ekolojik sistemlerin hızlı bir şekilde istikrarsızlaşmasına yol açtığı tüm dünyada ortaya çıkar. Avrupalı balıkçı tekneleri Batı Afrika kıyılarındaki balıkçılık alanlarını işgal ettiğinde, yerliler ucuz protein için “bush [çalılık – Afrika ve Avustralya’nın kısa ağaçlar ve çalılardan oluşan bitki örtüsü] eti”ne yöneldi. Bu tür ulusötesi ve eşitsiz gıda sistemleri, omurgalı türlerin normalden bin kat daha hızlı yok olmasıyla birlikte sadece kitlesel yokoluşa değil aynı zamanda Ebola ve HIV gibi yeni zoonozlara da katkıda bulundu. Madencilik, petrol ve kereste firmalarının erişimini genişletmek için inşa edilen yollar, avcıların daha önce erişilemez olan ormanlık bölgelere erişmesini sağladı; bu da insanları yaban hayatıyla yakın temasa soktu. Sadece Kongo Havzası’nda, genellikle madencileri beslemek için her yıl yarım milyardan fazla hayvan yakalanır. Tabii ki, vahşi hayvan ticareti Küresel Kuzey’i de kapsar. “Ekoturistler” seyahat ederken primatlara kızamık, çocuk felci ve tüberküloz bulaştırdı. Hayvanat bahçesi ve laboratuar çalışanlarının simian köpüklü virüsünü orantısız bir şekilde taşıması olasıdır. Egzotik evcil hayvan ticareti, Batı Nil Virüsü’nün Kuzey Amerika’ya geçişini sağladı ve burada da virüs, yerli kuş türlerini harap etti ve 2300’den fazla insanı öldürdü.

Egzotik hayvan ticaretinin dar kapsamlı bir eleştirisi, endüstriyel tarım tarafından yağmalanmış bir sınıf olan dünya köylülüğünün kaderiyle nasıl bağlandığını görmezden gelir. Bushmeat ekonomisine üstünkörü bir bakış bile, fabrika çiftliklerinden kurtulmadan vahşi hayatı koruyamayacağımızı gösterir, bu da artık ucuz et olmayacak anlamına gelir.

Belki de sosyalistlerin gezegen sağlığından öğrenebileceği en önemli kavrayış, yeni zoonozların getirdiği meydan okumanın, daha genel çevresel krizden ayrılmaz olmasıdır. Yani, tek, birleşik bir çevresel kriz söz konudur. İklim değişikliği, kentsel yayılma, kitlesel yokoluş, toprak tarafından emilmeyen gübrenin su kaynaklarına karışması [fertilizer runoff], bulaşıcı olmayan hastalıklar ve salgın hastalıklar gibi farklı sorunları yapay olarak ayırmak imgelemin başarısızlığıdır.

Bu görüngülerin her birinin arkasındaki bilim karmaşıktır, ancak genel mesaj basittir: insanlık doğaya ne kadar az yer bırakırsa – yeni, ölümcül zoonozlar da dahil – o kadar çok çevresel sorun olacaktır. “Antroposen”e atıfta bulunmak, sorunun ölçeğini özetlemenin bir yoludur ama yeni bir jeolojik çağa niye girdiğimizi anlamak için analitik kavramlara gereksinim duyuyorken, fazlasıyla betimleyicidir.

İşte bu solun, biliminsanlarına ve daha geniş topluma birleşik çevre krizini çerçeveleyebilecek kavramlar sağlayarak müdahale edebileceği bir alandır. “Antroposen” hakkında konuşmak yerine, eski bir Marksist fıkranın tozunu alabiliriz: doğanın insanlaşması.

Dünyanın Ruhu ve Ormanın Ruhları

“Doğanın insanlaşması,” insanlığın doğaya yabancılaşmasını dünya tarihinin düğüm noktası olarak gören Hegel’den esinlenen bir fikirdir. Emek, doğayı insan bilinciyle damıtarak, ikisini uzlaştıran süreç olarak anlaşıldı. Hayvanların yaptığı gibi, yiyeceklerimizi doğrudan doğadan almak yerine, insanlar tarım ve hayvancılık yapmak için doğal akışlara yön vermek amacıyla araçlar kullanırlar (kuşkusuz aşırı bir sadeleştirme). Hegel’in mantığını, doğanın insanlaşmasının büyük bir kısmının, Devletler İklim Değişikliği Paneli’nin de dediği gibi, “toprağın kullanımdaki dönüşümünün” tarihi olduğunu söyleyebilecek şekilde genişletebiliriz.

Karl Marx, süreci insan doğasının bir ifadesi (yani “tür-varlığımız”) olarak kabul ederek, Hegel’in kavramından yararlandı. Bununla birlikte Hegel’in aksine Marx, doğanın insanlaşmasının, sermayenin bilinçsizliğiyle insan bilinci arasındaki boşanma nedeniyle, kapitalizm altında bozulduğunu hissetti. Marx’a göre, sermaye sadece kendini genişletmeye çalıştı. Kapitalist birey “kişileştirilmiş sermaye”ydi; “bilinç ve iradeyle donatılmış olsa” da, özgürlüğünün sınırlı olduğunu, sermaye birikimi yegâne amacına ulaşmaya boyun eğdiğini savundu. Bunu bugün görüyoruz: Bir şirketin CEO’su bir doğasever olabilir ama kâr oranını sürdüremezse, şirketi ezilmeden pahalı, çevre dostu teknolojiye yatırım yapamaz. Marx tarafından benimsenen doğanın insanlaşması kavramı, toplum uçuruma yaklaştığının farkında olmasına rağmen neden rotasını değiştiremediğini; planlı fosil-yakıt çıkarmanın Paris Antlaşması sınırlarını dramatik bir biçimde neden aştığını açıklar. Siyasetçiler bir şey söyleyebilir, hatta bunu bir antlaşmaya yazabilir ama “onu [fosil yakıtı] toprakta bırakmak,” mevcut ekonomik sistemimizde vicdansızlık olacaktır.

Bir kavram olarak “doğanın insanlaşması,” “Antroposen” kavramından daha yararlıdır çünkü kapitalizmin, diğer tarihi dönemlerden farklı olarak doğanın temelden yeniden düzenlenmesi projesi olduğunun altını çizer. Sermayenin, biyosferi yok ettiğinin farkında olmayan duygusuz bir güç olması nedeniyle nihai olarak felakete yol açacağını vurgular. O halde, böyle bir süreç karşısında, ekonomi üzerinde bilinçli denetime gereksinimimiz olduğu ölçüde, doğaya işlevini yerine getirmesi için gereksinim duyduğu alanı vermeliyiz.

Sosyalistler olarak, olanaklı olan her yerde, ister sığır çiftçileri tarafından Amazon yağmur ormanlarının yakılması olsun isterse Kanada’da geleneksel olmayan petrol sevkiyatı için yeni boru hatları döşenmesi olsun, doğanın sermayeleştirilmesine karşı direnmekle kalmamalıyız. Doğanın sosyalist insanlaştırılmasına karşı da ihtiyatlı olmalıyız: solcu amaçlar için doğaya hâkim olma arzusu. Prometheuscu denetim fantezisi, solda, özellikle de “tam otomatik lüks komünizmi”nin taraftarları arasında güçlü bir desteğe hala sahiptir. (Laboratuarda üretilmiş eti ve yaban hayatının eski haline getirilmesini destekleyen Aaron Bastani, bu akım içinde kısmi bir istisnadır).

Sosyalistler eleştiri ve bilimsel sağduyu becerilerini yemek masasında çok nadiren uygularlar. Şüphesiz Marx bir çevreci değildi ve bu nedenle de sosyalizmin ne olabileceğini hayal etmek için zaman zaman ona karşı düşünmek zorunda kalıyoruz. Marx, tarihin çiftçiliğin doğuşuyla başladığı konusunda haklı olabilir ama ikizinin ortaya çıkışını göz ardı etti: salgın hastalıklar.

Trajedinin ve Tüberkülozun Doğuşu

Bilim adamları, insan patojenlerinin çoğunluğunun, belki de hepsinin, insan türünün şafağında değil, görece yakın geçmişte ortaya çıkan zoonozlar olduğunu düşünür. Kızamığın muhtemelen 7000 yıl önce, sığır hastalığından evrimleşmiş olması olasıdır. Grip yaklaşık 4500 yıl önce su kuşlarının evcilleştirilmesiyle başlamış olabilir. Jenner’ın kendi uzmanlık alanı olan çiçek hastalığı, muhtemelen 4000 yıl önce Doğu Afrika’da bir gerbil virüsü, yeni evcilleştirilmiş deveye ve sonra da insanlara sıçradığında ortaya çıktı. Yeni Dünya’da tarım yaygın olarak uygulanıyordu ama az sayıda hayvan evcilleştirildi; bu yüzden yerli halklar nispeten hastalıktan azade yaşıyordu. Bununla beraber sömürgecilikle birlikte, hayvancılık Avrupalı işgalcilere epidemiyolojik bir üstünlük kazandırdı ve yerli halk hızla kızamık, tifüs, tüberküloz ve çiçek hastalığına maruz kaldı. Yeni Dünya’nın nüfusu 1492 yılında 50 ila 100 milyon arasında olmasına karşın, büyük ölçüde Eski Dünya zoonozları nedeniyle, sonraki yüzyıllarda yüzde 90 oranında düştü.

Bir süre boyunca, tıpkı refah devletinin kapitalizmi evcilleştirmesinde olduğu gibi, yeni ilaçlar da eninde sonunda patojenleri kontrol altına alacakmış gibi göründü. 1972 yılında, bulaşıcı hastalık üzerine bir ders kitabının yazarları, “bulaşıcı hastalığın geleceği hakkında en olası tahmin, çok sıkıcı olacağıdır” fikrine inandı. 1975’te Yale Tıp Fakültesi dekanı “keşfedilecek yeni bir hastalık olmadığını” öngördü.

Sadece bir yıl sonra Ebola virüsü tespit edildi. Bundan kısa bir süre sonra, yeni zoonozda ilk yetkili incelemenin editörü, “İnsan yapımı çevresel değişikliklerin ölçeği ne kadar büyükse, eski veya yeni bir zoonozun ortaya çıkma olasılığı o kadar büyük olur” uyarısında bulundu. HIV sorunu daha da acil hale getirdi. 1990’larda, “ortaya çıkan bulaşıcı hastalıklar” alanı “sadece merak” olmaktan geniş bir disiplin olmaya geçti. 2005 H5N1 kuş gribi korkusu sonrasında, ABD hükümeti, on yıl içinde yeni Ebola ve koronavirüs suşları da dahil olmak üzere yaklaşık bin yeni virüs tespit eden PREDICT programını başlattı. Trump yönetimi PREDICT’i geçen yıl kapattı.

Doğanın insanlaşmasının herhangi bir yönü, bilim adamlarının “patojen kirliliği” dedikleri şeye, farklı hayvan türleri arasındaki hastalığın yayılmasına neden olacaktır. Laym ve Batı Nil gibi hastalıklar çoğaldı çünkü biyolojik çeşitliliğin azalması, beyaz ayaklı fareler veya kızılgerdanlar gibi bazı taşıyıcı türlerin dağınık büyümesine neden oldu. Ormansızlaşma ve iklim değişikliği sivrisineklerin yaşam alanını genişletir, böylece dang, Zika, sıtma ve diğer hastalıklar daha yaygın hale gelir. Yeni hastalıkların hâlihazırdaki patlaması sadece insanlar için değil, hayvanlar için de bir sorundur. Yeni mercan hastalıkları algların çoğalması ve iklim değişikliğiyle bağlantılıdır. Kediler, yunuslara ve belugalara toksoplazma verdi.

Sanayileşmiş hayvancılık, bizi halk sağlığının taş çağına geri döndürmek için en büyük katkıyı yaptı. Antarktika imparator penguenleri bile bu yeni döneme özgü değişimden muaf değildir. Onlar şimdi, 1980’lerde ABD doğu kıyısında geniş kümes hayvanları fabrikalarının bağırsaklarından ortaya çıkan bir hastalık olan bulaşıcı bursal hastalığından mustarip. Hayvancılık endüstrisinin genişliği, yaklaşık 4 milyar hektarlık, dünyanın yaşanabilir yüzeyinin yüzde 40’ını kapsar; bu da onu insanlık ve doğa arasındaki en büyük arayüz ve böylece yeni hastalıklar için birincil geçit haline getirir.

Tarım da niteliksel olarak değişti. Sermaye, gıda üretiminin verimliliğini artırmak için, sağlık pahasına inanılmaz baskılar uygular. Marx, ünlü bir kapitalist ve on sekizinci yüzyıl hayvan yetiştiricisi olan Robert Bakewell’i “koyun iskeletini varlıkları için gereken asgari düzeye” indirgedikleri için eleştirdi. Gerçekten de Bakewell kemiksiz löp etlerini arttırmak için daha az kemiği olacak şekilde hayvanlar yetiştirdi. Onun taklitçilerinin [epigones] birçoğunun aksine, Marx kapitalizmin çevresel yönlerini çözümlemek için ayrı bir kurama gerek olmadığını fark etti çünkü sermayenin kör bakışları hayvanlarla makineler arasında hiçbir fark görmüyordu.

Günümüzün Bakewell’leri, zayıflatılmış bağışıklık sistemleri pahasına bile olsa, daha fazla yumurta ya da göğüs eti üretimi gibi özellikleri teşvik etmek için hayvan genetiğini manipüle etmektedir. Firmalar, salgınlara karşı savunmasız aşırı kalabalık tesislerde, genetik olarak benzer hayvanları – hatta klonları bile – yetiştirir. Yaygın antibiyotik kullanımı, dünya genelindeki hastanelerde yaygınlaşan et yiyen bir bakteri olan MRSA gibi “süperbakteriler” yaratma pahasına olsa da, hastalığın uzaklaştırılmasına (ve hayvanların büyüme oranlarını hızlandırmasına) yardımcı olabilir. İdrar yolu enfeksiyonları gibi yaygın bakteriyel hastalıklar bile 10 yıl önce işe yarayabilecek tedavilere karşı giderek daha dirençlidir; her yıl yaklaşık 35.000 Amerikalı antibiyotiğe dirençli enfeksiyonlardan ölmektedir. ABD süpermarketlerinde satılan domuz pirzolalarının yüzde 71’inin antibiyotiğe dirençli bakteri içerdiği; hindi kıymasında ise bu oranın daha da yüksek olduğu (%79) tahmin edilmektedir.

İlk olarak 1998 yılında bir Malezya kasabasında tanımlanan Nipah virüsü, çevresel krizin çeşitli sicimlerinin salgın hastalıklar yaratmak için nasıl birleştiğini ortaya koyar. Kârları artırmak amacıyla çiftçiler, gübrenin ağaçlara kolayca aktarılabilmesi için, domuz sürülerinin yanına mango bahçeleri yerleştirmişti. Tarla açmak için ormanların yakılması meyve yarasalarını doğal yaşam alanlarından uzaklaşmaya zorladı ve yeni dikilmiş ağaçlara yerleşmeye yönlendirdi; böylece yarasalar hastalıkları önce domuz sürülerine, ardından da insanlara bulaştırabildi. Yarasalar da ölümcül hastalığa karşı daha savunmasız hale gelmiştir; yarasa nüfusu seyrekleştikçe, hastalık havuzuna maruz kalmaları da seyrekleşti. Yarasalarda bir zamanlar zararsız bir virüs olan şey, domuzlarda ve insanlarda ciddi nörolojik sorunlara neden oldu. Virüs, kurbanlarının yaklaşık üçte birini Malezya’da öldürdü ama Güney Asya’da daha sonraki bir salgın sırasında kurbanlarının onda yedisini öldürdü. Yayılması sadece sıkı karantina ve bir milyon domuzun katledilmesinden sonra durduruldu; salgının ülkenin en büyük domuz operasyonu sırasında başlaması rastlantı değildi.

Mercimeği Kurtar

Çalışmalarını “gezegen sağlığı” geleneğini takip ederek sürdüren epidemiyologlar yapılması gerekenler konusunda net. Belirmekte olan bir araştırma dizisi, toprağın kullanımındaki dönüşümün “yaban hayatı, evcil hayvan ve insan EID’lerinin [ortaya çıkan bulaşıcı hastalık] en önemli itici gücü” olduğunu öne sürmektedir. Daha özgül bir biçimde, “insan nüfusunun et ve et ürünlerine yönelik artan talebi, hayvanlarla insan temasını benzeri görülmemiş hale getirmiştir.” Çözümün bir kısmı “antropojenik aktiviteyi azaltarak yaban hayatı çeşitliliği açısından zengin alanları korumak” olmalıdır.

Amerikan Halk Sağlığı Derneği [American Public Health Association] fabrika çiftçiliği için bir moratoryum çağrısında bulundu. 2003 SARS salgınının ardından, derneğin dergisi, temel bir halk sağlığı önlemi olarak “insanların hayvanlara nasıl davrandığını – en temelde, onları yemeyi bırakmayı ya da en azından yenen miktarlarını kökten sınırlamayı” savunan bir başmakale yayınladı. “Böyle bir değişiklik, yeterince benimsenir veya uygulanırsa, çok korkulan grip salgınının olasılığını azaltabilir.”

Şu anda dünya nispeten şanslı çünkü hayatı besleyen gıda tedarik zincirleri şimdiye kadar sağlam kaldı. Ama özellikle iklim değişikliği çağında, doğal afetlerin birbirinin arasına kibarca mesafe koyacağının garantisi yoktur. Güney Asya’da büyük bir sel felaketiyle eşzamanlı olarak su kaynaklı zoonotik hastalıkların ortaya çıktığını hayal edin; tam da bu sırada dünyanın ekmek sepeti bölgeleri eşzamanlı olarak kuraklığa maruz kalmaktadır. Atmosfere giren CO2‘nin her molekülüyle, hayvandan insana sıçrayan her mikropla, deniz seviyesindeki yükselmenin her milimetresinde daha muhtemel hale gelen bu ölçekte bir felaket, olağanüstü acılara yol açacaktır.

Gelecekteki salgınların etkisini sınırlamak için, kitlesel yokoluşun ve iklim değişikliğinin meydana gelmesini engellemek için, gıda sistemlerimizi yeniden yapılandırmak ve et üretiminden uzaklaşmak için savaşmalıyız. Önde gelen bir tıp dergisi adına, otuz yedi önde gelen halk sağlığı uzmanı ve çevre bilimci tarafından yazılan EAT-Lancet Raporu, sebze, meyve, sağlıklı tahıl ve bitki proteini tüketiminde dramatik bir artışın yanı sıra et ve süt ürünlerinde ciddi kesintileri savunmaktadır.

Bu kesintiler büyük ölçüde, yoksul ülkelerdeki et tüketimi ortalamasından iki ya da üç kat daha fazla et yedikleri için, etobur gelişmiş dünyanın zenginleri arasında gerçekleşecekti. Bununla beraber siyasi ufkumuz, neredeyse herkes için bitki temelli diyetleri eninde sonunda hayal etmelidir. Amazon yağmur ormanları gibi, dünyanın en yüksek biyo-çeşitliliğe sahip yerlerinden bazılarında, daha fazla otlağa yer açmak için ormansızlaşmayı yönlendiren sürdürülemez diyetlerdir. Çoğu toplum Eat-Lancet diyetini kabul edebilseydi, yılda tahmini 11 milyon ölüm önlenebilirdi. Yetersiz beslenme önlenebilir; diyabet ya da kalp hastalığı gibi bulaşıcı olmayan başlıca hastalıkları en aza indirgenebilir. Etten vazgeçmek ve tarım ve hayvancılığa ayrılmış dünyanın geniş alanlarını (münakaşacı çevreci E. O. Wilson’ın önerdiği gibi belki de yarısını) yeniden doğaya kazandırmak, sosyalist gündemin parçası olmalıdır.

Gelecekteki salgınlarla başa çıkmak için aşılara, antibiyotiklere ve antivirallere güvenmek, karbon temelli toplumumuzu iklim değişikliğinden kurtarmak için karbon yakalama teknolojilerine ya da jeomühendisliğe güvenmek gibidir. PREDICT, hâlihazırdaki yönetim tarafından sabote edilmemiş olsaydı bile, her yeni salgını kesinlikle yakalayamayacaktı. Kapitalizm yarattığı sorunları çözemez; büyük ilaç şirketleri aşı ve antivirallere yatırım yapmıyor çünkü tatlı kâr, diyabet ve iktidarsızlık gibi bolluk toplumunun hastalıklarındadır. Daha da endişe verici olan şey, iyi finanse edilen alanlarda bile sonuçların güvenilmez olduğunun kanıtlanabilmesidir. 32 milyon kişiyi öldüren HIV/AIDS salgını, tüm hastalıkların bir aşıyla çözülemeyeceğini göstermektedir. 2003 SARS salgınından sonra, Dünya Sağlık Örgütü, “modern bilimin kendi modern rolü varken, en modern teknik araçlardan hiçbirinin SARS’ı denetim altına almada önemli bir rol oynamadığını bildirdi… SARS’ı denetim altına almada en önemli rolü, temas izleme, karantina ve yalıtım gibi 19. yüzyıl kamu sağlığı stratejileri oynadı.” Sosyalistler olarak, yapısal düşünmeli ve yara bandı niteliğindeki teknik “çözümler” konusunda şüpheci olmalıyız – özellikle modern tıbbın etkinliğinin azalıyormuş gibi göründüğü için – ve bunun yerine doğrudan sorunun köküne gitmeliyiz.

Doğanın insanlaşmasının, insanlığın ve doğanın uzlaşmasına değil, ikisinin de yıkımına yol açtığı açık olmalıdır. İnsan bilincinin sınırlarının – esenliğimizin asla tam olarak anlayamayacağımız karmaşık doğal sistemlere bağlı olduğunun – bilincinde olmalıyız. Doğayı ve toplumu yöneten pazarın bilinçsizliği yerine, sol, insan işlerini bilinçli olarak yönetmeye çalışmalı ama doğanın büyük bir kısmını kendi iradesine bırakmalıdır. Bu bir tür bilimsel temeli olmayan mistisizm nedeniyle değil, bu karmaşanın içine nasıl girdiğimizin kararlı bir çözümlemesi nedeniyle yapılmalıdır.

Jeolojik ölçekte inşa edilen yeni bir sosyalizm, biliminsanlarının kendi başlarına yapamayacakları şeyleri başarmalarına yardımcı olacaktır. Bunu yapmak için, aynı zehirli ekonomik güçlerin hem salgınların hem de iklim değişikliğinin nasıl kalbinde olduğunu görmemiz gerekir.

Sosyalistler öncelikle nasıl parçalandığını anlamadan dünyayı bir araya getiremezler. Böyle bir anlayış sadece bilimle etkileşimden değil aynı zamanda düşünümsel eleştirilerden doğar. Jenner’ın da belirtmiş olabileceği gibi, solun – et, deri, evcil hayvan ya da hayvanlar üzerinde test edilmiş ürünler gibi – “ihtişam aşkı” ve “lükse müsamahası” doğanın tehlikeli yıkımındaki suç ortaklığını görmesini engelledi.

Kaynak: Jacobin

 




Kaynak: Dünyadan Çeviri/S. Erdem Türközü

Editör: Yeniden ATILIM

Bu haber 26 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER Ekoloji Haberleri

YAZARLAR
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARŞİVİ
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
GAZETEMİZ

HABER ARA
YUKARI YUKARI