Bugun...



Meşruiyet krizine rağmen başkanlık

Erdoğan’ın AKP’ye üye olmasını Evrensel'e değerlendiren siyaset bilimciler, Murat Özbank, Fatih Yaşlı ve Güven Gürkan Öztan, Erdoğan’ın ‘partili’ olmasının totaliter rejimin inşası anlamına geleceğini işaret ederken, bu sistemin, mevcut krizin daha da derinleşeceği, belirsizlikler ve karmaşa yaratacağına vurgu yaptılar.

facebook-paylas
Güncelleme: 03-05-2017 19:07:46 Tarih: 03-05-2017 18:18

Meşruiyet krizine rağmen başkanlık

Meşruiyet krizine rağmen başkanlık

 

Şaibeli referandum sonuçlarının ardından Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan partili cumhurbaşkanı olmak üzere ilk adımı atarak AKP’ye üye oldu. Erdoğan’ın 21 Mayıs’ta da Genel Kurulda AKP genel başkanı olması bekleniyor.

 

Erdoğan’ın AKP’ye üye olmasını Evrensel'e değerlendiren siyaset bilimciler, Murat Özbank, Fatih Yaşlı ve Güven Gürkan Öztan, Erdoğan’ın ‘partili’ olmasının totaliter rejimin inşası anlamına geleceğini işaret ederken, bu sistemin, mevcut krizin daha da derinleşeceği, belirsizlikler ve karmaşa yaratacağına vurgu yaptılar.

 

Tek adam yönetimi getirdiği için eleştirilen ve tepki gösterilen 18 maddelik anayasa değişikliği 16 Nisan’da halkoylamasına sunulmuştu.  Yüksek Seçim Kurulu, mühürsüz oy pusulalarını geçerli sayması ile büyük bir skandala imza atmış; ‘evet’ kararının çıktığını duyurmuştu.

 

Akademisyenlerin gazetemize yaptığı değerlendirmeler ise şöyle:

 

YAŞLI: BELİRSİZLİKLER VE KARMAŞA YARATACAK

Abant İzzet Baysal Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Fatih Yaşlı: Dünyada yükselen bir “sağ popülizm” olgusu var. Solun güçlü olmadığı bir tarihsel dilimde alt sınıfların küreselleşme ve neo-liberalizm karşısındaki “yanlış bilinç”lerinin bir sonucu diyebiliriz buna. Batıda mülteci ve göçmenlere yönelik düşmanlıktan ve neo-Nazizm’in yükselişinden tutun da, İngiltere’nin AB’den çıkışına, Hindistan’da Modi iktidarından Rusya’da Putin’in uygulamalarına ve elbette ki ABD’de Trump’ın seçilmesine uzanan bir olgu sağ popülizm ve temel unsurlarından biri “tek adam”lık  ve ona eşlik eden otoritarizm. Burada da neo-liberalizm yoluna devam ediyor aslında ama sınıfsal öfke kültürel alana tahvil edilip soğuruluyor, etkisizleştiriliyor. Milliyetçilik ve din bir kez daha kitlelerin afyonu haline dönüşüyor. 

 

Türkiye, ilginç bir şekilde, bu “yeni dalga”nın erken bir örneği olarak görülebilir. Çünkü 2002’de AKP’nin iktidara gelişi de, Türkiye toplumunun 1980 sonrası izlenen piyasacı politikalara, krizlere ve yoksullaşmaya verdiği tepkinin bir ürünüydü neticede. AKP’ye düşen görev ise bir yandan neo-liberal ajandayı harfiyen uygularken, öte yandan özellikle din aracılığıyla, bu ajandaya verilebilecek toplumsal tepkiyi hafifletmek, bu tepkileri soğurmak oldu.Yani AKP iktidarını ve Erdoğan’ı, şimdilerde tüm dünyada yürürlükte olan sağ popülizmin bir nevi “müjdecisi” olarak değerlendirmek mümkün.

 

2002’den bu yana devam eden süreç tam da bu tek adamlığa uygun bir rejim inşası bağlamında değerlendirildiğinde, anayasa değişikliklerinin bu inşa sürecinin anayasal statüye kavuşturulması anlamına geldiği söylenebilir. Artık Türkiye’de tek adamlık bir anayasal statüye kavuşmuş durumda ve bunun ilk adımı da Erdoğan’ın zaten aslında hiç kopmadığı ve yönetmeye devam ettiği partisine resmi olarak dönüşü olacak. Ancak burada, anayasa değişikliğinin öngördüğü “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi”, ancak seçimlerden sonra uygulamaya geçeceği için ortaya “ucube” bir durumun çıkacağını görmek gerekiyor. Yani cumhurbaşkanı mevcut anayasaya göre “tarafsız” olacak ama öte yandan anayasa değişikliği uyarınca resmi olarak partisinin üyesi ve genel başkan olacak. Hem başbakan ve bakanlar kurulu varlığını devam ettirecek ama öte yandan, tarafsız cumhurbaşkanı o başbakan ve bakanların mensubu olduğu partinin genel başkanı olacak. Anayasaya göre tüm “cumhur”u ve “ulusun birliği”ni temsil etmesi gerekirken, sadece kendisine oy verenleri temsil etmiş olacak.

 

Dolayısıyla, “fiili durum” olarak adlandırılan durum, şimdi anayasal olarak düzenlenecek ama bu da mevcut garabeti ortadan kaldırmayacak. Tam da bu nedenle, kendisi başlı başına siyaseten bir ucube olan cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi, bir de geçiş süreci yaşanacağı için, beraberinde, anayasa, anayasal düzen ve devlet aygıtının işleyişi açısından çok ciddi belirsizlikler ve karmaşa yaratacak. 

 

ÖZTAN: MEVCUT KRİZİ DAHA DA DERİNLEŞTİRECEK

Siyaset Bilimci Yrd. Doç. Dr.  Güven Gürkan Öztan: Anayasa paketinin referandum sonrasında uygulamaya konacak iki kritik maddesi vardı. Biri HSYK ile ilgili düzenleme diğeri de cumhurbaşkanına partili olma yolunu açan madde. Her iki düzenleme de tek adam rejiminin uygulamaya geçmesi için 2019’a kadar beklenilmeyeceğinin somut birer kanıtıydı. 2 Mayıs itibariyle Erdoğan’ın AKP’ye katılması, parti-devlet özdeşliği çerçevesinde atılan en büyük adımdır. Rejim değişikliğinin dönüm noktasıdır. Erdoğan partinin başına geçtiğinde süreç tamamlanacak ve 1930’larda örneğini gördüğümüz totaliter rejimlerin bir başka biçimi resmen inşa edilmiş olacaktır. Bir başka ifadeyle mevcut gelişme sadece parlamenter rejimin ortadan kaldırılması değil aynı zamanda demokratik cumhuriyetin ilgası anlamına gelmektedir. Saray’ın temsil ettiği ideolojik-politik hattın AKP’ye oy verenler dışındaki tüm kesimleri ‘millet’ kategorisinin dışında bıraktığı hatırlandığında parti-devlet yönetiminin toplumun yarısıyla kavgasını daha sert bir biçimde sürdüreceği öngörülebilir. Devlet krizine çare olarak gösterilen ‘partili cumhurbaşkanlığı’ mevcut krizi daha da derinleştirecek, toplumsal muhalefet parti-devlet özdeşliğine direnecek ve mevcut iktidar blokunun çözülmesi hızlanacaktır.”

 

ÖZBANK: SORUNLAR, DERİNLEŞEREK DEVAM EDECEK

Politik Kuramcı, Yardımcı Doçent Dr. Murat Özbank:  Yandaş medya bu durumu yeni bir dönemin, partili cumhurbaşkanlığının başlangıcı olarak sunsa da, ortada yeni bir durum yok aslında. Erdoğan cumhurbaşkanı seçildiğinden bu yana zaten partili cumhurbaşkanı gibi davranıyordu. Öyle olmasa, onun talebi üzerinde Davutoğlu genel başkanlıktan ve başbakanlıktan istifa eder, AKP onun tercihine uygun olarak Binali Yıldırım’ı genel başkan seçer ve başbakan olarak atanmasının yolunu açar mıydı? Anayasa gereği tarafsız olması gereken bir cumhurbaşkanının bu çeşit politik müdahaleleri hukuka aykırı bir durumdu. Nitekim Erdoğan da bu aykırılığın farkındaydı ve başlarda hiç değilse zevahiri kurtarmaya yönelik çaba sarf ediyordu. Ancak özellikle 15 Temmuz darbe girişiminden sonra ilan edilen OHAL koşullarında Erdoğan bu fiili ama hukuksuz durumu gizlemek için özel bir çaba sarf etmeyi de bıraktı.

 

Velhasıl, şaibeli referandumla kabul edilen anayasa değişikliği, bu fiili duruma kağıt üstünde bir yasallık kılıfı uydurmak dışında bir sonuç doğurmadı. Dolayısıyla “partili cumhurbaşkanlığı nasıl işleyecek?” sorusu, cevabı belirsizlik içeren bir soru değil. 15 Temmuzdan beri OHAL nasıl işlediyse, yine öyle işleyecek. Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı altındaki OHAL rejimi, ekonomide, dış politikada, toplumsal barış ve istikrar bağlamında, yargı sisteminde, 15 Temmuzdan beri hangi sorunlara yol açtıysa, aynı sorunlar, derinleşerek ve ağırlaşarak yine devam edecek. Ve tabii referandumda Erdoğan AKP’sinin politik meşruiyet zemini hangi nedenlerle aşındıysa, aynı nedenlerle aşınmayı sürdürecek, hayır bloku da, hangi nedenlerle yüzde 49’luk bir direniş cephesi kurabildiyse, bu cephe aynı nedenlerle çoğalacak...




Kaynak: Evrensel gazete

Editör: yeniden ATILIM

Bu haber 808 defa okunmuştur.


Etiketler :

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER Röportaj-Analiz Haberleri

YAZARLAR
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARŞİVİ
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HAVA DURUMU
nöbetçi eczaneler
GAZETEMİZ

HABER ARA
YUKARI YUKARI