Bugun...



Patriyarka(l) devlet ve sekülarizm

“AKP” ve “patriyarka” hedef alınıyordu. AKP’nin rejim değişikliği diye ifade edilen devleti yeniden yapılandırma girişimi hiç kuşku yok ki patriyarka devlet ilişkisinin (ya da patriyarkal devletin) de yeniden inşası anlamına geliyor"

facebook-paylas
Tarih: 19-03-2022 02:53

Patriyarka(l) devlet ve sekülarizm

Patriyarka(l) devlet ve sekülarizm

 
Aile ile devlet arasındaki ilişki kamusal alan ile özel alan arasındaki ince çizgiyi resmeder. Ailenin devletin işleyişinden azade olduğu herhangi bir yer söz konusu değildir. (Valentine Mogadham)[1]

 

Bu yıl 8 Mart’ta çok sayıda yerde yapılan eylemler ve feminist gece yürüyüşleri polisin saldırıları ve engellemeleri ile karşılaşırken alanlara çıkan kadınların sloganlarında, metinlerinde, dövizlerinde ve pankartlarında en çok “AKP” ve “patriyarka” hedef alınıyordu. AKP’nin rejim değişikliği diye ifade edilen devleti yeniden yapılandırma girişimi hiç kuşku yok ki patriyarka devlet ilişkisinin (ya da patriyarkal devletin) de yeniden inşası anlamına geliyor. AKP’nin aile politikalarının sık sık dini referanslarla ifade edilmesi, Diyanet İşleri Başkanı’nın, Ayasofya imamları gibi artık bir tür ruhban sınıfına dönüşmeye çalışan din adamlarının ve İslamcı yazarların aile hukukunun fiilen dini kurallara göre düzenlenmesi için yaptıkları açıklamalar, kadınların kazanımlarına saldırıların ilk etapta bir laiklik-dincilik ve/veya ilericilik-gericilik mücadelesi gibi görülmesine neden oluyor. Ancak bu analiz; feminist mücadelenin etkisini görmeden, kadın haklarının elde edilmesini doğrusal bir gelişim üzerinden ele alan, patriyarkanın kendini yeniden üretme ve güçlendirme dinamiklerini değerlendirmeye katmaksızın AKP politikalarını de sadece kültürel bir çatışmaya ve yaşam tarzı müdahalesine indirgemekle malul. Bu yaklaşım iki noktada açığa düşüyor: Birincisi Kürt kadın hareketinin özellikle son yirmi beş yılda patriyarka karşısında toplumsal dönüşüm konusunda elde ettiği kazanımların tam da “ilerici laik Kemalist devlet” paradigmasına da karşı örgütlenerek hayata geçirildiğini. İkincisi ise farklı geç kapitalistleşen ülkelere baktığımızda, örneğin Latin Amerika’da, kilisenin kürtaj karşıtlığının parlamentolar üzerindeki siyasal hegemonyasının meselenin bir ilericilik- gericilik ikileminin ötesinde bir patriyarka devlet ilişkisi olduğunu gösteriyor olması. Keza kırk beş yıllık bir reel sosyalizm sürecinin ardından kapitalist hatta neoliberal toplumsal inşaya tam boy dâhil olan Polonya’da her gün genişleyen kürtaj yasakları feminizm açısından din patriyarka ilişkisinin bir laiklik- İslami gericilik çatışmasının çok ötesinde olduğunu belli ediyor.

 

Diğer yandan patriyarkayı içinde var olduğu tüm toplumsal ilişkilerden ve iç içe geçtiği egemenlik ilişkilerden kopuk, soyut ve sabit bir cinsiyetler arası ilişki sistemi olarak görmek de toplumsal değişimleri doğru analiz etmeyi engeller. AKP’yi tek başına İslamcılığı ile ele almanın ötesine geçmek gerekiyor; neoliberalizmin iktidara taşıdığını ve neoliberalizmin devleti yeniden yapılandırmaya yönelik ideolojik harcının da AKP’nin İslamcılığı olduğunu görerek bir patriyarka devlet ilişkisi (ya da patriyarkal devlet) analizi yapmak gerekiyor. Walby’nin patriyarka devlet ilişkisi analizinde neoliberalizme ilişkin şu sözleri bugünün Türkiye’sinde devlet-demokrasi-patriyarka ilişkisini tartışmak için anlaşılır bir bağlam oluşturuyor: “Otoriter neoliberalizm kavramını reddetmemin temelinde neoliberalizmin eşitsizlikleri artırması, demokrasinin derinleşmesine darbe vurması, şiddeti ve güvenlikçi devleti ortaya çıkarıyor olmasıdır. Bu nedenle neoliberalizmi ayırt edici bir başka kavramla yani otoriterlikle birlikte başka bir türü varmış gibi tanımlamaya ihtiyaç yoktur.”[2] Bu bağlamda bugünü ve AKP’den sonrasını tartışırken Türkiye’de feminist mücadelenin gelişim dinamiklerini ve patriyarkanın inşasını, devlet ve sınıflar mücadelesiyle ilişkilenmesini eşanlı değerlendirerek geleceğe yönelik bir tartışma çerçevesi çizmek gerekiyor.[3]

 

Birinci dalga feminizm ve “cumhuriyetin kazanımları”

1926’da İsviçre Medeni Yasası model alınarak hazırlanan Medeni Yasa hiç kuşku yok ki o dönem için kadınlar açısından çok önemli bir kazanımdı. Ancak bu kazanımı cumhuriyetin “ilericiliği” ve “laikliği” ile açıklayan tarih yaklaşımı öncelikle dönemin birinci dalga feminist hareketini yok saymış oluyor. Yüz yıldır bitmeyen “ilerici laik Kemalist cumhuriyetin” kadınlara haklarını “verdiği” propagandasının etkisi bugün de AKP politikalarına karşı laiklik ekseninde kadınların kazanımlarını koruma mücadelesini öne çıkarıyor. Oysa özellikle 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra Batı’dakilere çok benzeyen bir feminist hareketin Osmanlı’da da örgütlendiğini biliyoruz. Sadece Müslüman Türk kadınlar değil Ermeni, Çerkez ve Kürt kadınları da yayınlar çıkartıyor ve kadın dernekleri kuruyorlar. Tıpkı Batı’daki feminist hareket gibi, burjuva devrimlerinin beklenen kadın erkek eşitliğini sağlamaması ve kadınları eşit yurttaş kabul etmemesi bu örgütlenmelerin temel nedeniydi. Ermeni ve Kürt kadınlarının ulusal kurtuluş mücadeleleri ile bağlantılı örgütlenme hedeflerinin yanı sıra bir bütün olarak Osmanlı’daki feminist hareket, çalışma, miras, eğitim, seküler nikâh, çok eşlilik karşıtlığı ve oy hakkı için mücadele ediyordu. Örneğin 1917 yılında çıkan Hukuk-i Aile Kararnamesi de bu mücadelelerden bağımsız değerlendirilemez. Bu kararname ile medeni hukuk aslında kısmen de olsa dini hükümlerden arındırılıyordu: Evlenme yaşı erkekler için 18 kadınlar için 17 olmuş, evliliğin resmi bir memurun önünde yapılması şartı getirilmişti. Kadınlar kocalarının ikinci bir eş almasına itiraz etme ve boşanma hakkını elde etmişlerdi. Sadece İslamcı cenahın değil çok hukukluluktan doğan hakları nedeniyle Müslüman olmayan cemaatlerin de baskısıyla Kararname 1919’da yürürlükten kalktı. 1926’da çıkan Medeni Yasa ile çok eşlilik yasaklandı, kadınlar boşanma, miras ve velayet hakkına kavuştular. Yani evlilik kurumunun yasal kuruluş biçimi dini hükümlerden ayrıştırıldı ve “laikleşti”. 1934’te de kadınlar seçme ve seçilme hakkını elde ettiler.

 

1923 ve takip eden yıllarda 1908’deki burjuva devrimi -antidemokratik bir kırılmayla- bir “Türk” cumhuriyeti olarak tamamlanırken hiç kuşku yok ki bütün burjuva devrimleri gibi bir sınıflar ittifakına dayanıyor ve etkin toplumsal hareketlerin/kesimlerin bir kısmıyla da uzlaşma arıyordu. Hızlı bir kapitalistleşme-sermaye birikim sürecine eşlik edecek toplumsal reformlar yukarıdan aşağı hayata geçirilirken bu sürece ideolojik ve toplumsal destek sağlayacak toplumsal güçlerin talepleri de -kısmen- hayata geçiriliyordu. Bir toprak reformu gerçekleştirilmese de toprak mülkiyeti konusunda kapitalist üretim ilişkilerine uygun hukuksal düzenlemeler yapılırken kadınlar da miras hakkını elde ediyorlardı. Savaş yıllarında kadınların işçi sınıfına özellikle tekstil fabrikalarında katılmış olması burjuva cumhuriyetin ihtiyaç duyduğu ucuz kadın emeğinin de “özgür emek” olarak kamusal alanda var olmasını gerektiriyordu. İşçi sınıfının her türlü siyasal ve sendikal örgütlenmesinin yasaklandığı hızlı kapitalistleşmenin, -dönemin bugüne uzanan modernist retoriğiyle sanayileşme hamlesinin esas olarak ise bir sanayi burjuvazisi yaratma hamlesinin- hızlı modernleşme ile doğrudan bağı olduğunu Batı’daki muadillerinden gören cumhuriyet iktidarı, kadınların yasal olarak eşit yurttaş sayılarak kamusal alana çıkmasını desteklerken, kamu görevlerinde ve yükseköğrenimde yer almalarının önünü açıyordu. Elbette kadınların kamusal alana çıkışını sağlamak için öncelikle aile kurumunu seküler yasalar çerçevesinde inşa etmek gerektiğinden [1924’te laikliğin kabulünü takiben] 1926’da, dönemi için çok önemli bir kazanım olan Medeni Yasa kabul ediliyordu. Böylece 1908’den itibaren Osmanlı’da etkili bir toplumsal güce dönüşen feminist hareketin talepleri de burjuva cumhuriyetin ihtiyaçlarıyla örtüştüğü için kabul görüyordu. Zehra Arat’ın İslami ataerkilliğin yerini Batı ataerkilliği aldı[4] dediği bu süreci, Deniz Kandiyoti’nin tanımıyla feodal üretim ilişkileriyle bütünleşen klasik ataerkillikten[5] kapitalist üretim ilişkileriyle bütünleşen modern-kapitalist patriyarkaya geçiş diye değerlendirmek mümkün. Ancak 1923’ten itibaren yeniden seküler burjuva cumhuriyeti olarak örgütlenen patriyarkal devletin ev/aile içindeki patriyarkal ilişkilere asla müdahale etmediğini biliyoruz. Kadınların esas görevinin annelikle tanımlanması, ev içindeki çocuk ve yaşlı bakımının herhangi bir biçimde kamusal hizmet olarak sunulmayışı [mesela Ekim Devrimi sonrasında Rusya da bir savaştan ve üstüne iç savaştan çıkmasına rağmen sosyalizmi inşa ettiği için çocuk bakımını kamusallaştırıyordu], kadınların ücretli emek gücüne katılmak ya da kendi hesabına iş kurmak için kocadan izin alması gerekliliği, yani ev içindeki erkek iktidarının korunması yeni devletin/burjuva cumhuriyetinin patriyarka ile uzlaşma/bütünleşme noktasını oluşturuyordu.

 

Cumhuriyet eş zamanlı olarak Kürdistan’ın sömürgeleştirilmesi üzerine inşa olurken özellikle ilk yirmi yılında bu süreci baskı ve şiddet politikalarıyla yönetti. Sonrasında ise Kürdistan egemen sınıfları, toprak ağalarıyla yaptığı ittifak ile sömürgeci hegemonyayı sabit kılmaya çalıştı. Böylece cumhuriyetin sınıfsal temelleri [kuşkusuz Kürdistan’la sınırlı olmayan] bir toprak ağaları-burjuvazi (ticaret burjuvazisi ve yaratılmaya çalışılan sanayi burjuvazisi] ittifakı üzerinde yükseldi. Bunun Kürdistan için anlamı toprak ağalarının siyasi ve iktisadi egemenliklerinin korunması, hukuken var olan yurttaşlık haklarının fiiliyatta gasp edilmesiyle sömürgeciliğin baki kılınması oluyordu. Kadınlar için anlamı ise patriyarkanın, Kandiyoti’nin deyimiyle klasik patriyarka olarak devam ederken medeni yasanın evlilik yaşı, boşanma, miras vd. hükümlerinin geçersiz kılacak şekilde kamusal ve özel alanın örgütlenmeye devam etmesiydi. Başlık parası, berdel, kuzen evliliği, küçük yaşta evlilik, çok eşlilik gibi dini normlara bağlı aile kurumu inşası uygulamaları hiç kuşku yok ki feodal üretim ilişkilerinin ve toprak ağalarının siyasi-sınıfsal egemenliklerinin sömürgecilikle korunmasının bir parçası olarak devam ettiriliyordu. Klasik patriyarka sömürgecilikle ittifak yapan feodal yapıyla bütünleşmeye devam ederek kendini var ediyordu. Bugünkü Kürt siyasi hareketi, 70’lerde ve 80’lerde kendisini Marksist Leninist olarak tanımlayarak ilk güçlü örgütlenmelerini yaratırken anti-feodal, anti-sömürgeci demokratik halk devrimi hedefiyle verdikleri mücadelede kadınlara ilişkin politikalarını da bu “ataerkil” yapıyı tespit ederek belirliyordu. Hareket çok eşlilik, başlık, berdel gibi uygulamaları reddederken/yasaklarken dini otoritelerin toplumsal hayattaki hegemonyasına karşı seküler bir yoksul köylü hareketi olarak örgütlenmişti.

 

Kuşkusuz cumhuriyetin yükselen sınıfı burjuvazi ile toprak ağaları ittifakı sadece Kürt sorunu bağlamında geçerli değildi. Kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğu yerlerde kadınların eşit yurttaşlık haklarından yararlanmasının bir şekilde önü açılırken feodal siyasi ve ekonomik hegemonyanın sürdüğü yerlerde ise dini-İslami normlarla örgütlenen klasik patriyarka varlığını devam ettiriyordu. Bu anlamıyla dini kuralların hegemonyasının kırılması ya da kadınların dini kurallarla kuşatılarak patriyarka baskısı altına alınmasının biçimi, üretim ilişkileri ve toplumsal ilişkilere koşut değişimlerle yaşanıyordu. Keza toplumsal yapının dönüşümü ile kadınların klasik patriyarkadan modern/kapitalist patriyarkaya tabi olmaya başlaması söz konusu olsa da değişim çekirdek ailenin kapısına gelince de bitiyordu.

 

İkinci dalga feminizm ve sınıf hareketi

Batı’da ikinci dalga feminist hareket kadınların işçi sınıfının artık meşru bileşeni kabul edilmesi, üniversite eğitiminin kadınlar arasında yaygınlaşması ve nitelikli eğitim almayı gerektiren mesleklere dâhil olmasıyla yükseldi. Tam da birinci dalganın talep ettiği eşit yurttaşlık hakkının kadınların ev içindeki koşullarını değiştirmemesi ve ev içindeki ezilmişliğin kamusal alanda var oluşlarını belirlediği tespitiyle yükselmişti. Türkiye’de de özellikle 1960’tan itibaren devletin yapısını belirleyen egemen sınıflar arası ittifak sanayi burjuvazisinin önceliklerine uygun biçimde işlerken köylülüğün çözülmesi, yığınsal bir işçileşme ve kent çeperlerinde gecekondulaşma başladı. Gecekondulaşma ile köyden kente göç eden ilk nesilde kadınlar doğrudan ücretli emek gücüne katılmasa da sonraki nesil genç kadınlar ya işçileşti ya da yükseköğrenim görmeye başladı. İşçi sınıfı ailelerinde genç kadınların sadece fabrikalarda değil hizmet sektöründe ve büro işlerinde çalışmaya başlaması geleneksel aile kodlarının çözülmesinin önünü açtı. Bu dönemde klasik patriyarka aşınıp kadınlar gitgide daha yaygın biçimde yasal haklarından yararlanmaya başlarken, modern/kapitalist patriyarka nüfusun büyük bölümünde hegemonyasını inşa etti. Sadece sermayenin ülke sathına yayılması değil kentlerdeki işçi sınıfının göç ettikleri köy ve kasabalarla ilişkileri, tabir yerindeyse taşrada da patriyarkanın dönüşümünü ve kapitalist patriyarkanın hegemonyasını kurmasını mümkün kıldı. 12 Eylül ile neoliberalizmin ilk temellerini atan 24 Ocak kararlarının hayata geçirilmesini mümkün kılan askeri darbenin, Türk İslam sentezini yukarıdan aşağı toplumu biçimlendirme siyasetinin yeni harcı yapmasına rağmen, 1983’te kürtajı serbest bırakması da aslında o yıllarda hâlâ daha sanayi sermayesinin ucuz kadın emeğini ev dışında fabrikalarda istihdam etme ihtiyacından kaynaklanıyordu.

 

Türkiye’de de ikinci dalga feminist hareket 80’li yılların ortasında eğitimli, akademisyen, meslek sahibi kadınlarla başlayıp, sosyalist hareketin içinden gelen çoğu 12 Eylül koşullarında tek başına ayakta kalan kadınlarla ilk büyüme evresini tamamladığında sesini ilk ulaştırdığı kesim beyaz yakalı işçi (örneğin kamu emekçileri), profesyonel meslek sahibi ve öğrenci genç kadınlardı. 1990 yılında, Madde 159 kampanyası diye anılan mücadelenin sonucunda kadınların çalışmasını kocanın iznine bağlayan yasa maddesinin iptal edilmesi de doğrudan feminist hareketin mücadelesinin ürünüydü. İkinci dalga feminist hareketin Türkiye’de sesini duyurmaya başlamasıyla birlikte özellikle sosyalist hareketten gelen “burjuva hareket”, “işçi sınıfından kadınları içermiyor” eleştirileri feminist kuram ve politikaya yönelik cahillik ve önyargının ötesinde ülkedeki sınıf hareketinin ve sendikaların durumunu da göz önüne almıyordu. Batı’da feminist hareket 60’lardan itibaren yükselirken güçlü bir sınıf örgütlülüğü ve sendikal hareket mevcuttu ve feministleşen işçi kadınlar hem sendikaların yapısını dönüştürdüler hem de sermayeye karşı örgütlenmeyi başardılar. Türkiye’de 80’lerin ortasında feminist hareket yükselişe geçtiğinde nerdeyse tüm sınıf örgütleri dağıtılmış, sendikalar birer tabeladan ibaret kalmıştı. Bunu gerek işçi sınıfının bütününün gerekse kadınların sendikalaşma oranlarının düşüklüğü ile birlikte düşündüğümüzde feminist hareketin özellikle mavi yakalı kadın işçilere sesinin ulaşmasındaki soruna farklı bir açıdan bakabiliriz. 89 ve 90’da yükselen işçi eylemlerinin büyük oranda erkek işçi sınıfının var olduğu metal ve maden işkollarında olması da sınıf hareketliliği ile feminist hareket arasında doğrudan bir bağ oluşmasını mümkün kılmadı.

 

90’larla birlikte örgütlenmeye başlayan kamu emekçileri arasında feminist hareket güç kazanmış olsa da sanayi ve hizmet işkollarındaki sınıf örgütlenmelerinin zayıflığı feminist hareketin özel sektörde çalışan işçi kadınlarla yaygın ve örgütlü bağ kuramamasına neden oldu. Sınıfın bu örgütsüzlüğü ikinci dalga feminist hareketin tüm dünyada en yaygın mücadele konularından biri olan bakım işlerinin (çocuk, yaşlı ve engelli bakımı) kamusal hizmet haline gelmesi talebini sınıf örgütleri/sınıf mücadelesi aracılığıyla patriyarkal devlete dayatamamasına neden oldu. 80’lerden bugüne kadınların ev içindeki karşılıksız emeği üzerine politika yapan feminist hareket bir yandan ev işlerini erkeklerin eşit paylaşmasını isterken diğer yandan bakım işlerinin kamusal hizmet haline gelmesini savunuyor. Kadın işçi sayısına göre değil toplam işçi sayısına göre sermayenin kreş açması, doğum izninin ebeveyn izni haline gelmesi gerektiğini keza. Yine de sınıf hareketinin ve sendikaların güçsüzlüğünün ve erkek yapısının sermayeye ve patriyarkal devlete karşı harekete geçmediği hep görmezden gelinip feminist hareketin işçi kadınlara uzaklığı konuşulmaya devam ediliyor.

 

İkinci dalga feminist hareket sınıf hareketinin güçsüzlüğü sebebiyle sermaye karşısında patriyarkayı aşındıracak doğrudan kazanımlar (eşit/eşdeğer işe eşit ücret, ebeveyn izni, bakım işlerinin kamusal hizmet haline gelmesi vd.) elde edememiş olsa da tüm sınıflardan kadınların yaşadıkları evlere yayıldı. Erkek şiddetine karşı mücadelede hem toplumu ve görece aileyi dönüştürürken örneğin boşanmayı meşrulaştırdı hem de patriyarkal devleti feminist mücadelenin taleplerine boyun eğmeye zorladı. Medeni yasa ile edinilen mallarda ortaklık rejimin uygulanması, TCK değişikliği, 4320 sayılı yasa sonrasında İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasa, 1990’lardan itibaren feminist hareketin patriyarkada-patriyarkal devlet yapısında yarattığı aşınmaların en önemli sonuçları oldu. Yani ev içindeki erkek egemenliğinin geriletilmesi bizzat ikinci dalga feminist hareketin mücadelesi ile söz konusu olurken kuşkusuz bu değişimler kamusal alandaki patriyarkanın geriletilmesi mücadelesine yansıdı.

 

Neoliberalizm AKP ve bundan sonrası…

Batı’da neoliberalizm 70’lerin sonundan itibaren yükselişe geçerken 90’da reel sosyalizmin yıkılmasıyla hegemonyasını ilan etti. Türkiye’de ise 80’lerde başlayan 90’larda ivmelenen özelleştirme ve kamusal hizmetleri piyasalaştırma süreci 2000’lerde AKP iktidarıyla tamamına erdirildi. AKP bu süreçte özel sektörde çalışan kadınların büyük çoğunluğu için zaten ulaşılmaz olan ücretsiz kreş hakkını iyice budarken kamu kreşlerini de kapattı. Kadınların kamuda çalışmıyorlarsa zorlukla ulaşabildiği emeklilik olanağı da 2008’de yürürlüğe giren SSGSS yasası ile uzun vadede imkânsız hale geldi. İktidarı boyunca kadınların ücretli emek gücüne katılımını artırmayı neoliberalizmin yönelimlerine uygun biçimde iş ve aile yaşamını uyumlulaştırma başlığı altında patriyarka ile tam uyum içinde gerçekleştirmeye çalıştı. Neoliberalizmle birlikte sermayenin ihtiyaç duyduğu ücretli kadın emeği, düşük ücretli, güvencesiz, esnek ve çoğu zaman ev eksenli çalışmayı kadınlara dayatıyordu. Buna patriyarkanın en güçlü temsilcisi haline gelen AKP’nin çizdiği propagandif çerçeve, kadınların öncelikle annelik ve aile sorumluluklarını yerine getirmesi gerektiği şeklinde oldu. Neoliberalizmin patriyarka ile Batı metropollerindeki bütünleşmesinin ideolojik kaldıracı yeni muhafazakârlık olurken Türkiye’de özellikle 2010’dan sonra açık dini baskı ile kendini örgütlemeye çalışan bir patriyarka-neoliberalizm ilişkisi tezahür etti. Baştaki Walby alıntısındaki neoliberalizm tanımının işaret ettiği, otoriterliğin ve şiddetin neoliberalizmin ayrılmaz parçası olduğunu da göz önünde tutarak, AKP neoliberalizmi ile patriyarkanın direnen kadınlara karşı uygulamaya soktuğu ağırlaşan erkek şiddetinin ve kadın katliamlarının devlet katındaki buluşmasının, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmak olarak sonuç verdiğini söyleyebiliriz. Kadınlar ev içindeki erkek baskısına direndikçe daha fazla şiddet görmeye başlıyorlar, bu şiddete direnip boşanmaya karar verdiklerinde öldürülüyorlar ve erkek AKP yargısı da erkekleri haksız tahrik ve iyi hal indirimleri ile cesaretlendirmeye devam ediyordu. Yani patriyarka özel alan ile kamusal alan arasındaki bağı devlet aracılığıyla inşa ediyor. Tek başına yargı kararları aracılığıyla cesaretlendirilen erkek şiddeti yeterli gelmeyince patriyarkanın ihtiyacı İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeyi gerektirdi. AKP klasik burjuva iktidarlardan farklı olarak bir rejim değişikliği ile devleti, parti devleti olarak yeniden inşa ederken itaatkâr bir toplum ve itaatkâr nesiller için feminist hareketin ve tek tek kadınların erkek egemenliğine direnişini topyekûn kıracak bir patriyarkal program ortaya koydu. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkışı nafaka gaspı ve Medeni Yasa’daki kazanımların içinin boşaltılması adımları takip ediyor. Kendi seçmeni ve siyasi tabanı olan kadınları dahi ikna etmekte zorlandığı bu süreçte bir yandan KADEM gibi doğrudan kendine bağlı örgütlerle bir yandan da İslamcı yazarlar, din adamları ve cemaat önderlerinin desteğiyle yeni devletin yeni patriyarkal hegemonyasını inşa etmeye çalışıyor. 8 Martlar ve 25 Kasımlar saldırıya uğruyor, Kürt kadın hareketine yönelik tüm ortak eylemlerden sonra gözaltı ve tutuklama furyası başlatıyor, LGBTİ+ onur yürüyüşlerini yasaklamanın ötesinde en yetkili ağızlardan homofobi ve transfobiyi yayarken nefret suçlarının ve cinayetlerinin önünü açıyor.

 

Kadın düşmanlığı, homofobi ve transfobinin devlet katında meşrulaşması ile patriyarka gasp edilen yasal kazanımlarla daha güçlü bir kurumsallaşmayı inşa ederken tüm bu sürecin tek başına AKP’nin iktidardan bir şekilde gitmesiyle son bulacağını veya tersine döneceğini düşünmek hayal olur. Meczup İslamcı din adamları ve yazarlar susunca, KADEM’in içi boşalınca ve hatta yargıda erkek şiddetine gösterilen müsamaha azalınca erkeklerin kendilerine itaat etmeyen kadınlara şiddet uygulamayı veya kadınları öldürmeyi bırakmasını bekleyemeyiz. Patriyarka devletin içinde bu kadar dal budak salmışken tek başına İslamcıların gidip görece laik bir iktidarın gelmesi kadın düşmanlığını azaltmayacak sadece makyajı değiştirecektir. Zira patriyarkanın kendi iç dinamikleriyle gücünü korumak için erkek şiddetini artırıyor olması tek başına AKP’nin İslamcılığıyla bunun önünü açmasından kaynaklanmıyor. Bu nedenle kadınların aileden bağımsız eşit yurttaş olarak kabul edilmesi, kocaların babaların baskısından şiddetinden uzaklaşmalarını sağlayacak sosyal politikaların hayata geçirilmesinin öncelikli hale geleceği bir devlet politikası İstanbul Sözleşmesi’ne geri dönüşe eşlik etmeli. Yıllardır feminist harekete vaaz edilen neoliberalizme (-kapitalizme) karşı mücadele edilince erkek egemenliğinin aşındırılacağı fikrine bugünkü feminist mücadele ve patriyarkal saldırının boyutunu görerek yeniden baktığımızda, feminizmin hedefinin patriyarkaya karşı mücadele olduğuna ilişkin politik çerçevesinin doğrulandığını görürüz. Ve artık feminizmin, patriyarka/patriyarkal devlet karşısındaki kazanımlarının da bizzat neoliberalizmi/neoliberal devleti de aşındırmada ciddi bir etki yapacağını da öngörmek çok da zor değil aslında.

 

Dipnot:

 

[1] Valentine M. Moghadam, Gender Regimes in the Middle East and North Africa: The Power of Feminist Movements

 

[2] Sylvia Walby, Varieties of Gender Regimes

 

[3] Böyle bir tartışmaya ilişkin farklı bir yaklaşım için bknz. Ece Kocabıçak, https://catlakzemin.com/turkiyede-patriyarkal-devlet-ve-istanbul-sozlesmesi/

 

[4] Zehra Arat, Kemalizm ve Türk Kadını, 75. Yılda Kadınlar ve Erkekler içinde. Der. Ayşe Berktay, Tarih Vakfı Yay.

 

[5] Deniz Kandiyoti, Cariyeler Bacılar Yurttaşlar, Metis Yay.




Kaynak: Sendika org

Editör: yeniden ATILIM

Bu haber 115 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER Kadın Haberleri

YAZARLAR
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
HABER ARŞİVİ
SON YORUMLANANLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
GAZETEMİZ

HABER ARA
YUKARI YUKARI