Bugun...

Marx ve Engels’den Edebiyat ve Sanat Üzerine – Bölüm 1-2

Marx ve Engels’den Edebiyat ve Sanat Üzerine – Bölüm 1-2

 

Bu kitap, okura Karl Marx ve Friedrich Engels’in sanat ve toplumdaki yeri hakkında görüşlerini bildiren eserleri ve mektuplarının hem alıntıları hem de bazılarının tamamından oluşan bir seçki sunar. Kitabın içeriği, bilimsel komünizmin kurucuları tarafından bu konuda yazılanların hepsinden uzak olsa da, okuru Marx’ın ve Engels’in sanatsal dünyaya dair en önemli fikirleri hakkında bilgilendirir.

 

Karl Marx ve Frederick Engels dünya sanatına dair muazzam bir bilgiye sahiplerdi; edebiyata, klasik müziğe ve resme karşı ilgiliydiler. Gençlik dönemlerinde hem Marx hem de Engels şiir yazmıştı. Hatta Engels, bir ara ciddi ciddi şair olmayı düşünüyordu.

 

Sadece klasik edebiyat hakkında değil; aynı zamanda çağdaşları arasında ve daha eski zamanlarda yaşamış az bilinen, hatta tanınmayan yazarların eserleri hakkında da bilgi sahibiydiler. Aeschylus, Shakespeare, Dickens, Fielding, Goethe, Heine, Cervantes, Balzac, Dante, Chernyshevsky ve Dobrolyubov’a hayranlık duyuyorlardı ve edebiyat tarihine damgasını vuran, az tanınan diğer yazarlara da değindiler. Popüler sanata, çeşitli ulusların destanlarına, şarkı, masal, fabl ve atasözü gibi diğer folklorik türlere de büyük bir ilgi gösterdiler.

 

Marx ve Engels, dünya edebiyatının hazinelerini kendi eserlerinde yoğun olarak kullandılar. Edebi ve mitolojik figürlere tekrar tekrar gönderme yapmaları ve aforizmalarını kullanmaları, karşılaştırmalar ve doğrudan yaptıkları alıntıları ustaca eserlerinde işlemeleri, üsluplarının en belirgin özelliklerindendir. Marx ve Engels’in yazıları sadece çarpıcı içerikleriyle değil, aynı zamanda olağanüstü sanatsal değerleri için de dikkate değerdir. Wilhelm Liebknecht, Marx’ın üslubundan övgüyle söz etti ve Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i adlı kitabından alıntılar yaptı. “Eğer özgürlüğün kin, nefret ve ihtiras aşkı yakıcı, yıkıcı, yüce sözcüklerle anlatılmış ise bu, Tacitus’un öfkeli sertliği ile Juvenal ın ölümcül hicvi ve Dante’nin kutsal gazabının kucaklaştığı Onsekizinci Brumaire’dir” diyor Liebknecht. “Buradaki üslup, Romalıların hem yazmak hem de saplamak için kullandıkları hançerdir, stilustur. Üslup kalbe çılgınca sallanan bir hançerdir.” (Marx ve Engels’e ilişkin anılar, Moskova, s. 57)

 

Marx ve Engels, gazetecilik ve siyasal çalışmalarında ve hatta Kapital ve Anti-Dühring gibi temel teorik çalışmalarında düşüncelerini daha coşkulu ve canlı bir şekilde ifade etmek için sanatsal imgeler kullandılar. Marx’ın proleter partiyi karalayan Karl Vogt’a yönelik yazdığı Herr Vogt broşürü bunun en çarpıcı örneklerden biridir. Bu kinayeli hiciv, yazarın Virgil, Plautus ve Persius gibi klasik yazarların, Gottfried von Strassburg ve Wolfram von Eschenbach gibi Ortaçağ Alman şairlerinin ve ayrıca Balzac, Dickens, Schiller ve Heine gibi dünya edebiyatının klasiklerini ustaca kullanması nedeniyle oldukça etkilidir.

 

Dünya sanatına bu denli hakim olmaları Marx ve Engels’in gerçekten bilimsel estetik prensipler geliştirmelerine katkı sağladı. Böylece, bilimsel komünizmin kurucuları yalnızca önceki çağın karmaşık estetik sorularını cevaplamakla kalmayıp aynı zamanda temel olarak yeni bir estetik bilim sistemini de geliştirebildiler. Bunu sadece diyalektik ve tarihsel materyalizm yaratarak ve materyalist tarih anlayışının temellerini atıp felsefede yarattıkları büyük devrimci ayaklanmanın bir sonucu olarak yaptılar. Marx ve Engels, sanat üzerine önemli bir yazı bırakmamış olsalar da bu alandaki görüşleri bir araya getirildiğinde, bilimsel ve devrimci Weltanschauung’larının (dünya görüşü) mantıklı bir uzantısı olan uyumlu bir bütün oluşturur. Sanatın doğasını ve gelişim yollarını, toplumdaki görevlerini ve toplumsal amaçlarını açıkladılar. Marksist estetik, Marx ve Engels’in bütün öğretileri gibi, toplumun komünist yeniden örgütlenmesi savaşımına bağlıdır.

 

Kendi estetik teorilerini geliştirirken, Marx ve Engels doğal olarak kendi kazanımlarını seleflerinin kazanımlarına dayandırıyorlardı. Fakat ana estetik sorunlar – ve her şeyden önce sanat ve gerçeklik arasındaki ilişkinin sorunu – onlar tarafından materyalist diyalektik temelinde tamamen yeni bir şekilde çözüldü. İdealist estetik, sanatı, edimsel gerçeğin üstünde ve ötesinde olan idealin bir yeniden üretimi olarak görüyordu. Herhangi bir sanat biçiminin kökeni, gelişimi, yükselişi ve çöküşü, Marx-öncesi dönemdeki sanat teorisyenleri ve tarihçilerince insanın toplumsal varlığından ayrı bir şekilde ele alındığı için anlaşılmaz olarak kaldı.

 

Marx ve Engels, sanat ve edebiyatı sadece kendi iç gelişme yasalarından anlamanın kesinlikle imkansız olduğunu düşünüyorlardı. Onlara göre sanatın özü, kökeni, gelişimi ve toplumsal rolü, ancak iktisadi faktörün – üretici güçlerin, üretim ilişkileri ile karmaşık etkileşim içinde gelişiminin – belirleyici rol oynadığı toplumsal sistemin bir bütün olarak analiz edilmesiyle anlaşılabilir. Dolayısıyla, Marx ve Engels’in tanımladığı gibi sanat, toplumsal bilinci biçimlerinden etmenlerden biridir ve bu nedenle toplumsal bilinçteki değişimin sebepleri insanın toplumsal varlığında aranmalıdır.

 

Marx ve Engels, sanatın toplumsal doğasını ve tarih içindeki gelişimini ortaya koydular ve sınıf karşıtlıklarının olduğu bir toplumda sınıf çelişkilerinden ve belirli sınıfların siyaset ve ideolojilerinden etkilendiğini gösterdiler.

 

Marx ve Engels, estetik duygunun kökeni hakkında materyalist bir açıklama yaptılar. İnsanın sanatsal yeteneklerinin, dünyayı estetik olarak algılama, güzelliğini anlama ve sanat eserlerini yaratma kapasitesinin, insan toplumunun uzun süren gelişimi sonucu ortaya çıktığını ve insan emeğinin ürünü olduğuna dikkat çektiler. 1844 Ekonomik ve Felsefi El Yazmaları‘nda Marx, emeğin, insanın güzelliği algılama ve yeniden üretme ve “güzellik yasalarına uygun olarak” nesneler oluşturma kapasitesinin geliştirilmesindeki rolüne işaret etti. (Marx ve Engels, Toplu Eserler, 3. Cilt Moskova, 1975, s. 277).

 

Bu fikir daha sonra Engels tarafından çalışmalarının “insan eline, Rafael’in tablolarını, Thorwaldsen’in heykellerini ve Paganini’nin müziğini gerçekleştirebilmesi için gerekli yüksek kusursuzluğu sağladığını” vurguladığı Doğanın Diyalektiği adlı eserinde geliştirilmiştir. Böylece hem Marx hem de Engels, insanın estetik anlayışının doğuştan değil, sosyal olarak edinilmiş bir nitelik olduğunu vurgulamaktadırlar.

 

Marksizmin kurucuları, insan düşüncesinin doğası hakkındaki diyalektik görüşlerini sanatsal yaratıcılığın analizine kadar genişlettiler. Sanatın, maddi dünya ve toplumun tarihi ile birlikte gelişimini incelerken, sanatın içeriğinin ve biçimlerinin ilk ve son olarak kurulmadığını ama kaçınılmaz olarak, maddi dünyanın ve insan toplumunun gelişiminin yanı sıra belirli yasalara göre gelişip değiştiğini belirttiler. Her tarihsel dönemin kendine özgü estetik idealleri vardır, kendi karakterine has ve diğer koşullar altında tekrarlanamayan sanat eserleri üretmektedir. Örneğin Marx ve Engels, Raphael, Leonardo da Vinci ve Titian’in eserlerini karşılaştırırken: Raphael’in sanat eserlerinin o dönemde Floransanın etkisi altında olan Roma’nın gelişmesine bağlı olduğunu, Leonardo’nun çalışmalarını Floransa’daki koşullara ve Titian’ın eserlerine, daha sonraki dönemlerde Venedik’in bütünüyle gelişimine bağlı olduğunu belirttiler. Toplumun gelişim düzeyinin ve toplumsal yapısının sanatsal eserlerin içeriğini, herhangi bir edebi ve ya sanatsal türün yaygınlığını belirlemesi ve özellikle, on dokuzuncu yüzyılın koşulları altında, antik Yunanlılara benzer mitolojiyi ya da epik şiiri yaratma ihtimalinin olmadığı Marx tarafından farklı dönemlerde sanatın kendisini asla tekrar etmemesinin ana nedeni olarak görülüyordu. Marx, “Otomatik selfaktörler, demiryolları, lokomotifler ve elektrikli telgraflar ile Yunan hayal gücünü ve dolayısıyla Yunan (sanatını) temel alan doğa ve sosyal ilişkiler anlayışını bağdaştırmak mümkün müdür?” diye yazıyordu. (s.83)

 

Marksizmin, toplumsal bilinç biçimleri (ve özellikle sanat) ve onların ekonomik temeli arasındaki ilişkilerin açıkça anlaşılmaktan çok uzak olduğu aşikardır. Marx ve Engels’e göre, herhangi bir sosyal oluşum, birbirini etkileyen, ekonomik faktörün sadece son tahlilde belirleyici olduğu bir sistemi etkileyen, etkileşimli unsurların karmaşık ve dinamik bir sistemini oluşturuyordu. Sanatı, iktisadi sistemin pasif bir ürünü olarak nitelendirme eğiliminde olmadılar. Aksine, sanatsal yaratıcılık da dahil olmak üzere çeşitli toplumsal bilinç biçimlerinin, ortaya çıktıkları toplumsal gerçekliği aktif olarak etkilediklerini vurguladılar.

 

Sanatsal yaratıcılık sorunları sosyolojik vulgarizasyonları engellercesine, Marx ve Engels toplumsal yaşamın ve belirli sınıfların ideolojisinin sanatta mekanik bir şekilde yansıtıldığı gerçeğine dikkat çektiler. Sanatsal yaratıcılık, toplumsal gelişimin genel yasalarına tabidir ancak özel bir bilinç biçimi olmanın kendine özgü özellikleri ve kalıpları vardır.

 

Sanatın ayırt edici özelliklerinden biri geliştikçe göreceli bağımsızlığıdır. Sanat eserlerinin tarihsel olarak belirli toplumsal yapılarla bağlantılı olması, bu toplumsal yapılar kaybolduğunda önemini yitirdikleri anlamına gelmez. Bu noktada Marx, “bize hala estetik zevk veren, standart ve belli açılardan ulaşılmaz bir ideal olarak kabul edilen” antik Yunan sanat ve epik şiirinden bahseder. Ayrıca, bu fenomen için derin bir açıklama da sunmaktadır: Yunan sanatı, saf ve aynı zamanda sağlıklı, insanlığın karakteristik özelliklerinin normal algı gelişiminin erken evrelerinde, çocukluk dönemini; benzersiz çekiciliği ve herkes için özel cazibesiyle “doğal hakikat” çabasını yansıtıyordu.

 

Bu örnek, önemli bir Marksist estetik ilkesini ifade eder: sanat eserlerine temelde belirli toplumsal koşulların ve ilişkilerin yansımaları olarak sanat eserlerine bakılırken, bu eserlerin kalıcı değerini yaratan özellikleri de göz ardı edilmemiş olur.

 

Marx ve Engels, sanatın, yükselme dönemlerinin otomatik olarak maddi üretim de dahil olmak üzere diğer alanlardaki toplumsal kalkınma ile örtüşmemesini, sanatın başka bir özelliği olarak kabul ettiler. Marx, 1857-1858 tarihli Ekonomik El Yazmaları‘nın Giriş bölümüne şunları yazdı: “Sanat ile ilgili olarak, bazı sanatların zirve yaptığı dönemler ne toplumun genel gelişimine ne de toplumun maddi altyapısıyla örtüşmediği iyi bilinmektedir” (bu kitabın 82. s). Marx ve Engels, sanatın ve toplumun bir bütün olarak gelişimi arasındaki bu dengesizliğin nedenini, herhangi bir dönemin manevi kültürünün yalnızca maddi üretimin gelişme düzeyiyle değil, toplumun “maddi temeli”nin aynı zamanda o döneme özgü sosyal ilişkilerin karakteriyle de belirlendiği gerçeğinde gördüler. Başka bir deyişle, sosyal ilişkilerin kendine has karakteri, sınıf düşmanlıklarının gelişme derecesi ve insanın bireyselliğinin gelişimi için belirli şartların herhangi bir döneminde bulunması gibi faktörlerin hepsinin, sanatın doğasını ve gelişimini belirleyen önemli bağıntıları vardır.

 

Kapitalist toplum söz konusu olduğunda, bu dengesizlik, Marx ve Engels’e göre, kapitalizmin temel çelişkileri, üretimin toplumsal doğası ve özel mülkiyet biçimleri arasındaki çelişki ifadesi olarak düşünülmelidir. Marx’ın kapitalizmin çelişkileri analizinden, estetik açıdan olağanüstü önem taşıyan bir çıkarım yapar: “kapitalist üretim, örneğin sanat ve şiir gibi bazı manevi üretim dallarına düşmandır” (s.141). Bu önerme, hiçbir şekilde kapitalizm altında edebiyatın ve sanatın gelişimini reddetmez, ancak kapitalist sömürü sisteminin doğasının, gerçek sanatçılara ilham veren hümanist ideallerle derin bir çelişki içinde olduğu anlamına gelir. İdealleriyle kapitalist gerçeklik arasında çelişki içinde ne kadar bilinçli sanatçı varsa, kapitalist ilişkilerin acımasızlığına karşı (çoğu yazarın sınıfsal kökenine rağmen) çalışmalarını daha yüksek sesle ve net yaparlar. Burjuva toplumunun sanata olan düşmanlığı, burjuva edebiyatında bile kapitalizmin değişik biçimlerdeki eleştirisinde kapitalist gerçekliği trajik çarpışmalarla dolu olarak betimleniyor. Marx ve Engels’e göre bu, kapitalizmde sanatın gelişiminin diyalektik bir özelliğidir. İşte bu nedenle burjuva toplumu, Shakespeare, Goethe, Balzac ve yaşadığı çağın ve sınıf ortamının üzerinde yükselen ve kapitalist sömürü sistemini sanatsal güçleriyle kınayan diğer dahi yazarları yarattı.

Çevirmen: Musa Hatipoğlu
Kaynak: Marxists Internet Archive
 

Marx ve Engels’den Edebiyat ve Sanat Üzerine – Bölüm 2

Marx ve Engels, yapıtlarında kin toplumunda sanatın sınıfsal doğası hakkında birkaç engin düşünce öne sürdü. Çoğunlukla, kendi sınıfsal konumlarına bile rağmen, hayatı gerçekçi ve yalın bir şekilde resmedebilen büyük yazarların bile, sınıflı bir toplumda yöneten sınıfların fikir ve çıkarlarının baskısı altında olduklarını ve sıklıkla çalışmalarında bunlara tavizler verdiklerini gösterdiler. Marx ve Engels; Goethe, Schiller, Balzac gibi yazarların kendilerine özel tezatlarının sâfi bireysel psikolojik kişiliklerinden değil, toplumun hayatındaki tezatlıkların ideolojik çelişkilerinden geldiğini buldular.

Marksizmin kurucuları sanatın sınıflar arası savaşta önemli bir silah olduğunu belirtmişlerdir. Sömürücülerin güçlerini sağlamlaştırabilir de baltalayabilir de; sınıfsal baskının savunulmasına da hizmet edebilir, eğitime ve emekçi halkın bilincine katkıda bulunup onları baskıcılarına karşı olan zaferlerinde bir adım ileriye de götürebilir. Marx ve Engels bu sebeple feodal ve burjuva kültürlerindeki gericiler ve ilericilerin fenomenleri arasında keskin bir ayrım arayışına çıktılar ve Partinin sanata yaklaşımının, sanatı devrimci sınıfın perspektifinden ele almak olması gerektiğini öne sürdüler.

Sınıfsal mücadele ve sanat arasındaki bağları gösterirken, Marx ve Engels bu problemin şematize edilmesine sürekli karşı çıkmışlardır. Sınıfların durağan ve değişmez olmamasına ve sınıflar arası ilişkilerin tarih boyunca değişmesine, sınıfların rollerinin toplumsal hayattaki süregelen karmaşık başkalaşımlarına dikkat çekmişlerdir. Böylece feodalizme karşı çıkan isyanlar sırasında burjuvalar hatırı sayılır manevi değerler yarattılar ama anti-feodal isyanlar sonucu iktidara gelmelerinin ardından, kendi elleriyle feodalizme karşı geliştirdikleri silahlarını reddetmeye başladılar. Tarih sayfalarında yeni bir güç olan proletarya ortaya çıkınca burjuvalar bu devrimci geçmişi bir kırılmayla sonuçlandırdılar. Bu şartlar altında belirli sanatsal ve kültürel karakterlere sahip burjuva aydınlarının bireysel üyeleri, daha derin bir gerçeklik algısı için burjuva ilişkilerinin yapılarını aşmak ve bunlara karşı protestolarını sanatsal bir biçimde ifade edebilmek için girişimde bulunmuşlar ve bu onları kaçınılmaz bir şekilde resmi burjuva toplumuyla çakışmalara ve bu burjuva pozisyonlarından ayrılmaya sürüklemiştir.

Marx ve Engels, diyalektik ve materyalist birikimlerini sanat ve edebiyat analizlerine uygulamışlardır. Onlara göre, sanatsal yapıtlar gerçekliği yansıtmak için bir yolken aynı zamanda gerçekliği algılama ve kavramada önemli rol oynuyordu. Aynı zamanda sanat, insanın manevi gelişiminde önemli bir basamaktı. Sanata yönelik materyalist temelli anlayış, sanatın toplumun gelişmesindeki önemli rolünün kavranmasında çok önemliydi.

Doğal olarak Marx ve Engels, sanat ve edebiyatı incelerken realizm sorununa, yani gerçekliğin bir sanat ürününde olabildiğince isabetli şekilde tasvirine odaklandılar.

Edebi bir tarz ve bir sanatsal üretim yöntemi olan realizmi dünya sanatındaki en yüce kazanım olarak belirlemişlerdir. Engels realizmin klasik tanımını formüle bağlamıştır. “Bana göre realizm, detayın gerçekliğinin yanında tipik karakterlerin tipik durumlar altındaki tepkilerini doğru bir şekilde ifade etmektedir” (S. 90.) Marx ve Engels, realizmin gerçekliğin salt kopyası olduğu anlamına gelmediğini, bir fenomenin özüne nüfuz ederek belirli bir çağın özelliklerinin açığa vurulmasını mümkün kılan sanatsal bir genelleştirme metodu olduğunu belirtmiştir. Shakespeare, Cervantes, Goethe, Balzac, Puşkin ve diğerleri gibi realist sanatçıların eserlerine bu yüzden değer verdiler. Marx 19. yüzyıl İngiliz Yazarlarını -Dickens, Thackeray, Brontë kardeşler ve Gaskell- “dilbaz ve çarpıcı sayfaları dünyaya politik ve toplumsal gerçekleri tüm profesyonel politikacıların, toplumcuların ve ahlakçıların toplamından daha iyi yansıtmıştır”diyerek tanımlamışlardır (S. 339.) Engels de Fransız yazar Balzac’ı analiz ederken benzer bir düşünce zinciri geliştirmiştir. İnsanlık Komedisi (la Comédie Humaine) hakkında yazarken şöyle demiştir:“Fransız toplumunun en muazzam realist hikayesi …her türlü noktada, hatta ekonomik detaylarda bile (örneğin özel mülkün devrimden sonra yeniden düzenlenmesi) tüm profesyonel ekonomistlerin, tarihçilerin ve istatikçilerin toplamının öğreteceğinden daha çok şey öğrendim.”

 

Çevirmen: Ata Cengiz Çakır

Kaynak: Marxists Internet Archive



YAZARLAR
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
HABER ARŞİVİ
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HAVA DURUMU
nöbetçi eczaneler
GAZETEMİZ

HABER ARA
YUKARI