Bugun...

Marx ve Engels’den Edebiyat ve Sanat Üzerine – Bölüm 3-4

Marx ve Engels’den Edebiyat ve Sanat Üzerine – Bölüm 3

Marx ve Engels 1859’un baharında Lassalle’a yazdıkları mektuplarında realizm hakkında önemli fikirler ortaya koydular. Bu mektupta Lassalle’ın Almanya’da Köylü Savaşı’nın arifesinde, 1522-23 yılları arasında gerçekleşen Şovalye İsyanı’nı konu alan Franz Von Sickingen oyununu eleştirmişlerdi. Bu iki mektup çok önemlidir çünkü bu mektuplar Marksist estetiğin temel ilkelerini barındırmaktaydı. (S. 98-107)

Marx’ın ve Engels’in sanatçıdan talepleri doğrucu tasvirler, anlatılan olaylara somut yaklaşımlar ve ait oldukları sınıfın tipik karakterinin ve psikolojisinin canlı, bireysel karakterlere sahip şahsiyetlerle betimlenmesiydi. Gerçekçi yapıtların yazarı, fikirlerini öğretici felsefe yerine okurun bilincine ve hislerine etki edecek yalın öğeler kullanarak sanatsal biçimde yaymalıydı.

Marx ve Engels, Lassalle’ın büyük Alman şair ve oyun yazarı Schiller’in sanatsal yöntemindeki zayıflıklardan bazılarını daha da ileri taşıdığını düşünüyorlardı; özellikle de kahramanlarının belirli fikirlere dair nutuk çeken, soyut ve tek boyutlu karakterler olmalarına yol açan soyut söylem eğilimini. Bu açıdan Schiller’in yöntemindense Shakespeare’in gerçekçiliğini tercih ettiler. İkisi de Lassalle’a, Schiller’i taklit ederek realist yazarın, Shakespearvari bir şekilde gerçek duygularla insan karakterinin çok yönlülüğünü göstermeyi başarmak adına içerik derinliği ile mağrur fikirleri birleştirmesinin önemini göz ardı ettiğini belirtti.

Lassalle’a yazdıkları mektuplarda Marx ve Engels hayat ve edebiyat arasındaki, günümüz ve edebiyat arasındaki bağlar hakkındaki sorulara da değinmiştir. Marx, Lassalle’ı 16. yüzyılın oyununda tasvir edilen olayları ile 19. yüzyılın ortalarındaki durum arasında benzerlik kurmak istediği için ya da “1848-1849’da devrimci partinin sonunu getiren” trajik fikir ayrılığını meydana çıkardığı için eleştirmemiştir. Yazarın hatasını, bu ayrımı yanlış ve idealist bir şekilde yorumlamasında, bunun gerekçelerini sağlam bir tarihsel ya da sınıfsal altyapısı olmayan, sözde bir asırlık soyut “devrim trajedisine” indirgemesinde bulmuştu. Marx, Lassale’ı oyununun politik yorumundan değil, materyalist tarih anlayışı perspektifine ve proleter devrimcilerin dünyadaki görüntüsüne istinaden özünde hatalı olmasından ötürü eleştirmişti. Marx ve Engels edebiyatın siyasetin üstüne koyulmasına ve “sanat, sanat içindir” görüşüne çok eleştirel bakmaktaydılar. Onlar realistlerin yapıtlarının ilerici olmaları ve güncel konularda durmaları gerektiğinde ısrarcıydılar. Bu yüzden edebiyatta, ideolojik ve siyasi partizanlık olarak görülen taraflılığı savundular.

Engels 26 Kasım 1885’te Alman yazar Minna Kautsky’ye “Asla taraflı şiirle zıt düşmem.” diye belirtmiştir. “Trajedinin babası Eshilos ve komedinin babası Aristofanes son derece partizan şairlerdi, Dante ve Cervantes için de aynısı geçerlidir. Schiller’in Kabale und Liebe oyunu için söylenebilecek en iyi şey ise ilk Alman siyasi sorun tiyatrosunu temsil ettiğidir. Müthiş romanlar yazan modern Ruslar ve Norveçliler de bir amaç uğruna yazarlar.” Marx ve Engels aynı zamanda aptalca bir taraflılığa da karşılardı; özellikle apaçık ahlaki ders vermeye, sanatsal yöntem yerine didaktivizme başvurmaya ve canlı karakterler yerine soyut temsillere. “Genç Almanlar” edebi hareketindeki şairleri karakterlerinin sanatsal kalitesizliği ve edebiyattaki bayağılıkları ve acemiliklerini politik argümanlarla kapatmaya çalışmalarından ötürü eleştirmişlerdir. Engels, Minna Kautsky’ye mektubunda özgün taraflılığın uygun bir tanımı olarak şunu belirtmiştir: “Bence amaç, dosdoğru gösterilmek yerine kendisini durumun ve olayın kendisinde göstermelidir ve yazar, toplumsal çatışmaların tasvir etmekte olduğu gelecekteki tarihsel çözümlerini okuyucuya gümüş tepside sunmamalıdır.”

Marx da Engels de ilerici edebiyatın, güncelliğin derinde yatan ve hayati süreçlerini doğru bir şekilde yansıtması, ilerici fikirleri yayması ve toplumdaki ilerici güçlerin çıkarlarını savunması gerektiğini düşünüyorlardı. Modern bir terim olan edebiyatta Parti ruhu, bundan tam olarak ne anladıklarını ortaya koyuyor. Lassalle’ın oyununda eksik kalan asıl özelliğin, fikir ve sanatın organik birliğinin, gerçekten realist olan sanatın olmazsa olmazı olduğunu düşünüyorlardı.

Materyalist estetiği ve sanatın gelişimindeki temel yapı taşlarını düzenlerken, bilimsel komünizmin kurucuları edebiyattaki Marksist temelleri ve eleştirilerin temelini de attılar. Yazılarında ve mektuplarında hem tarihsel ve edebi süreçlerin en önemli sorularına yeni bir ışık tuttular, hem de klasik ve çağdaş yazarların eserlerinde burjuva edebiyat tarihçilerinin anlayamadığı yönleri açığa çıkardılar. Bu koleksiyonda okur, Marks ve Engels’in insanlık tarihi boyunca gelişen sanata dair fikirlerini; Antik ve Orta Çağ dönemlerinin sanatı, Rönesans kültürü ve edebiyatı, Aydınlanma dönemi edebiyatı ve son olarak 19. yüzyıl romantik ve realist yazarlarının eserlerine dair değerlendirmelerini bulacaktır. Buna ek olarak okur, Marksist estetiğin kurucularının çeşitli yazarlar ve akımlara karşı tutumlarını da keşfedecektir.

Marx ve Engels’in Orta Çağ’ın toplumsal sistemi ve kültürünün belirgin özelliklerine dair bilimsel açıklamaları özellikle dikkat çekicidir. Orta Çağ’a yönelik romantik idealleştirmeyi ortadan kaldırıp, aynı esnada Aydınlanmacıların bu dönemin bir toplumsal ve kültürel gerilem döneminden ibaret olduğu şeklindeki soyut görüşünün de tutarsızlığını ortaya koydular. Köleci toplumdan feodal topluma geçişin tarihsel kaçınılmazlığına işaret edip feodal üretim modelinin, öncülü olan kölelik yapısına kıyasla insan toplumunun gelişiminde ileri bir adım olduğunu gösterdiler. Bu, Marx ve Engels’in Orta Çağ kültürü ve sanatına dair yeni bir bakış açısı geliştirmelerini sağlayıp, tarihsel gelişimin ileri gidişatını yansıtan özelliklerini ortaya koymalarını sağladı.

Engels “… Orta Çağ’ın başlarında ulusların birbirine karışmasının sonucu olarak yeni milletler türedi” diye yazmıştır. Bu yeni milletlerin ortaya çıkmaları, insanlığın kültürel gelişiminin ilerleyişi için gerekliydi. Elder Edda ve başka İzlanda ve İrlanda destanları, BeowulfHildebrand’ın Şarkısı ve Chanson de Roland gibi Orta Çağ’ın ilk dönemlerinden pek çok destansı şiiri inceleyen Marx ve Engels, bunların kabile sisteminin en erken aşamalarından Avrupa milletlerinin oluşumunun ilk dönemiyle bağlantılı yeni toplumsal farkındalık düzeylerine kademeli bir geçişi yansıttığını gösterdiler. Engels’in de belirttiği gibi Orta Çağ destansı ve ulusal-kahramanlık şiirleri, antik dünyanın klasik destansı şiirine kıyasla yeni kültürel-tarihsel ve estetik özelliklerini gösteren karakteristiklerinden ötürü dikkate değerdir. Aynı şey feodal Orta Çağ’ın daha sonraki lirik şiiri; en iyi örnekleri Provence’lı ozanların eserlerinde görülen Orta Çağ romantik şiirleri için de geçerlidir. Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nde “Orta Çağ’dan önce bireysel cinsel sevgi diye bir şey yoktu” diye yazmıştır. Orta Çağ’da bireysel sevginin ortaya çıkması ve şiirsel olarak övülmesinin de bu nedenle antik döneme kıyasla bir ilerleme olduğunu belirtir. Dahası, Orta Çağ aşk şiirleri sonraki nesilleri de etkilemiş ve modern çağda şiirin gelişmesine ortam hazırlamıştır.

Marx ve Engels Rönesansa dair de yeni bir bakış açısı geliştirip doğruladı; bu görüş, önceki dönemlerin burjuva kültür tarihçilerinin yanı sıra çağdaşları ve sonraki dönemlerin burjuva tarih yazımından radikal bir şekilde farklıydı. Batı Avrupa Rönesansının temel tarihsel anlamına dair bu yeni anlayışın en gelişmiş hali, 1875-76 tarihlerinde Doğanın Diyalektiği kitabının önsözünde Engels tarafından sunuldu. Engels, burjuva biliminin geleneksel görüşünün aksine, Rönesansın sadece dönemin ideolojik ve ruhani hayatında bir yükselmeden ibaret görülmemesi gerektiğini vurguladı. Ona göre bu yeni çağın kökenleri, her şeyden önce Orta Çağ’dan modern zamanlara geçişin getirdiği ekonomik ve siyasi değişikliklerde aranmalıydı. Engels, daha gelişmiş burjuva toplumunda bile kimi başarıları eşsiz kalan bu dönemin kültürü, edebiyatı ve sanatında bu aşırı ileri sıçramayı mümkün kılan olayların özüne indi. Engels’in de belirttiği gibi Rönesans sanatı, halihazırda rayına oturmuş bir burjuva toplumunda değil, “genel devrimin ortasında” gelişmişti. Toplumsal ilişkiler bu dönemde hala değişim halindeydi ve erişkin burjuva döneminin aksine bir ölçüde kişisel insiyatifi, yeteneği ve becerileri kısıtlayan bir güç değil, bunların gelişimine doğrudan katkı sağlayan bir yapıydı. Bu çağın devrimci karakterinden ötürü, Engels’in belirttiği gibi “insanlığın şimdiye kadar tecrübe ettiği en büyük ilerici devrim, devler istiyor ve devler yaratıyordu … bu ister düşünce, tutku ve karakter gücü açısından olsun, ister evrensellik ve eğitim açısından.” Bu nedenle “burjuvazinin modern egemenliğini kuran insanların burjuva tahditleri yoktu.”

Engels ayrıca “o çağın kahramanları henüz, üretimin tek yönlülüğünden ötürü ardıllarında sıkça gördüğümüz kısıtlayıcı etkileriyle işbölümüne esir değillerdi” diye belirtiyor. Bu görüşünü açıklamak için Engels, Leonardo da Vinci’yi “sadece büyük bir ressam değil, aynı zamanda fiziğin çok çeşitli dallarının büyük keşiflerinden dolayı kendisine borçlu olduğu büyük bir matematisyen, teknisyen ve mühendisti” der ve bir “ressam, oymacı, heykeltraş ve ressam” ve bir tahkimat sisteminin mucidi olan Albrecht Dürer’in çalışmalarını inceler. Engels ayrıca başka Rönesans figürlerinin ilgi ve bilgi alanlarının çok çeşitliliğine işaret eder.

Marx ve Engels’in Rönesansı bir “genel devrim” çağı ve “en büyük ilerici devrim” olarak değerlendirmeleri, bize bu çağın “devlerine” olan sıcak sempatilerini de göstermektedir. Rönesans’ın “devlerini” yalnızca seçkin bilginler, ressamlar ve şairler olarak görmeyip onların aynı zamanda dünya bilim ve kültüründe büyük devrimciler olduklarını da belirtmişlerdir.

Engels, Rönesans’ın kahramanlarının en önemli özelliğini “neredeyse hepsi eylemlerini çağdaş hareketlerin, pratik mücadelenin içinde sürdürmüşlerdir. Taraf seçip mücadeleye katılırlar; kimi konuşarak ve yazarak, kimi kılıçla ve çoğu ikisiyle birden” diyerek belirtmiştir. Engels’in gelecekteki sanatçılardan da ne beklediğini anlamak zor değil. Rönesans insanlarının dönemlerinin çıkarlarına göre yaşama, “taraf tutma” becerisine değinerek Engels, bu insanları burjuvazinin mesleki ölçekte dar, sadece akıl veren biliminden ve “tarafsızlık” ve “saf sanat” öğüdü veren 19. yüzyıl burjuva yazar ve sanatçılarından üstte tutan özelliklere vurgu yapmıştır. Bu özellikler Rönesans’ın “devlerini” sosyalist kültür ve işçi sınıfının devrimci hareketi ideallerine yakınlaştırır.

Marx ve Engels, Dante’yi eserleri Orta Çağ’dan Rönesans’a geçişi belirten büyük yazarlardan biri sayardı. Onu dahi bir şair ve düşünürün yanı sıra, şiirsel eserlerine Parti ruhu aşılanmış ve siyasi düşünceleriyle hayallerinden ayrılmaz, bükülmez bir savaşçı olarak görüyorlardı. Wilhelm Liebknecht’e göre Marx, İlahi Komedya’yı ezbere biliyordu ve bölümlerini sıkça seslendirirdi. Marx’ın Kapital’e “Önsözü” de aslında bu büyük Floransalının şu gururlu sözleriyle sona erer: “Kendi yolunda yürü, bırak insanlar ne derlerse desinler!” Kapital’in yazarı Dante’yi en sevdiği şairlerden sayardı, diğerleri de Goethe, Eshilus ve Shakespear idi. Engels de Dante’yi “benzersiz bir klasik mükemmeliyete sahip” biri ve “müthiş bir şahsiyet” olarak tanımlardı.

Marx ve Engels, büyük İspanyol yazar Cervantes’e de çok değer verirdi. Paul Lafargue, Marx’ın Don Kişot’un yazarını ve Balzac’ı “diğer tüm roman yazarlarından ayrı” gördüğünü belirtir. Son olarak, Marx ve Engels’in en sevdikleri yazarlardan olan Shakespeare’e olan hayranlıkları da herkes tarafından bilinir. İkisi de döneminin hayatının geniş çaplı tasvirleri ve ölümsüz karakterleriyle Shakespear’in oyunlarının realist tiyatronun klasik örnekleri olduklarını düşünürdü. Lafargue, Marx’ın Shakespear’in eserleri üzerine “detaylı bir çalışma” yaptığını yazar. “Tüm ailesi İngiliz tiyatro yazarına son derece hayrandı.” Engels de arkadaşının Shakespear’e dair görüşlerini paylaşıyordu. 10 Aralık 1873’te Marx’a yazdığı bir mektupta “Windsor’un Şen Kadınları’nın ilk perdesinde, bütün Alman edebiyatının toplamından daha fazla yaşam ve gerçeklik var” demişti.

 

Çevirmen: Ata Cengiz Çakır

Kaynak: Marxists Internet Archive

 

 

*****

 

Marx ve Engels’den Edebiyat ve Sanat Üzerine – Bölüm 4

 

Bilimsel komünizmin kurucularının, 17. ve 18. yüzyılların edebi hareketi olan klasisizm hakkındaki en önemli yorumu Marx tarafından 22 Temmuz 1861’de Lassalle’ye yazdığı bir mektupta yapıldı. Kültürün gelişimine dair materyalist anlayışı temel alan Marx mektubunda klasisizmin, en meşhuru üç birlik kuralı olmak üzere, klasik tiyatro yasaları ve klasik estetiğin yanlış anlaşılmasının sonucu oluştuğunu reddetti. Klasisizm teorisyenleri klasik Yunan tiyatrosunu ve Aristo’nun Poetika’sını yanlış anlamış olsalar dahi, bunun bir kaza ya da tarihin yanlış anlaşılmasından ötürü değil; tarihsel bir kaçınılmazlıktan kaynaklandığını belirtti. Klasik oyun yazarları Aristo’yu yanlış anlamıştı, çünkü “yanlış anlaşılmış” haliyle Aristo tam olarak onların, dönemlerinin spesifik toplumsal ve kültürel koşulları tarafından oluşturulan sanat zevklerini ve estetik gereksinimlerini tatmin ediyordu.

Fikirlerin sınıf içeriğini anlayamayan önceki kültür tarihçilerinin aksine, Marx ve Engels 18. yüzyıl Aydınlanma fikirlerinin toplumsal, sınıf-tarihsel temelini ortaya çıkardı. Aydınlanma’nın yalnızca sosyal düşüncedeki bir hareket değil, Büyük Fransız Devrimi arifesinde feodal mutlakiyetçiliğe karşı mücadeleye girişen ilerici burjuvazinin çıkarlarının ideolojik ifadesi olduğunu gösterdiler. 

Marx ve Engels, İngiliz ve Fransız 18. Yüzyıl Aydınlanmacılarının mirasına, kurguları ve estetik çalışmaları dahil olmak üzere, büyük saygı duydu. Aydınlanmacıların faaliyetleriyle ilgili kapsamlı analizleri, Fransız burjuva devrimine hazırlık sırasında toplumun yaşamı ve sınıf mücadelesiyle yakın ilişkilerini açıklar ve mirasındaki ılımlı burjuva ve demokratik unsurların ayrımını ortaya koyar. 

Marx ve Engels’in çalışmaları ve mektupları, Aydınlanma çağının hem İngiliz hem de Fransız felsefi ve ekonomik edebiyatı ile kurgusu üzerine muazzam bir bilgileri olduğunu gösteriyor. Defoe, Swift, Voltaire, Diderot, Rousseau, Abbé Prévost ve Beaumarchais’ye sadece değinmekle kalmayıp onlara dair kısa ve öz ancak aynı zamanda son derece engin ve isabetli değerlendirmeler de yapıyor, bir yandan da çalışmalarını Aydınlanma çağının edebi yaşamının en önemli yanlarına dair genellemeler oluşturmak için kullanıyorlardı.

Marx’ın Denis Diderot’yu en sevdiği yazarlar arasında gördüğü de belirtilmelidir. Diderot’nun romanlarına, özellikle de “eşsiz bir şaheser” olarak gördüğü Rameau’nun Yeğeni eserine bayılıyordu. Engels de arkadaşının Diderot’ya dair görüşünü paylaşıyordu ve 1886’da şöyle yazmıştı: “Eğer tüm hayatını ‘gerçek ve adalet hevesine’ adamış biri varsa, bunu iyi bir anlamda kullanıyorum, o kişi Diderot’dur.”

Marx ve Engels ayrıca Aydınlanma’nın Almanya’daki önde gelenleri hakkında da yazdılar: Lessing, Goethe, Schiller, Herder ve Wieland. Feodal bölünmesi ve gerici küçük iktidar mutlakiyetçi sistemi Otuz Yıl Savaşı sonucu sertleşmiş olan Almanya’daki ekonomik ve sosyo-politik koşullarının, “Alman edebiyatının büyük çağının” en belirgin figürlerinin çoğunluğunun fikir ve duygularının üzerinde keskin bir iz bıraktığını gösterdiler. Alman klasik edebiyatının karakteristik özelliği olan asi ruh ve dönemin toplumsal sistemine yönelik öfke ile birlikte, doğal karakter özelliği varolan güçlere hayranlık ve yaltakçılık olan (ve Almanya’daki ağırlıklı toplumsal sınıf olan) küçük burjuvazinin hislerini de yansıtıyordu. Engels; Goethe ve Hegel hakkında “Her biri kendi alanında bir Olimpos’lu Zeus idi” dedi, “ancak ikisi de kendisini Alman entelektüel eğitimsizliğinden tam anlamıyla kurtaramadı.” Goethe, Schiller ve o dönemin diğer Alman yazarları ve düşünürlerinin sadece güçlü değil, aynı zamanda zayıf noktalarını da vurgulayan Marx ve Engels, hiçbir şekilde bu insanların muazzam, dünya çapındaki önemini küçümsemeye çalışmamıştı. Bu, Marx’ın, daha önce de belirtildiği gibi, en sevilen şairlerinden biri olan Goethe’ye olan tutumu ile doğrulanmaktadır. Marx’ı iyi tanıyan çağdaşları, onun büyük Alman şairinin eserlerinin sürekli okuru olduğunu belirtirler. Marx ve Engels, yazılarında ve konuşmalarında sık sık Faust ve Goethe’nin diğer eserlerinden alıntı yaparlardı. 1837’de genç Marx, henüz Berlin Üniversitesi’nde öğrenciyken 1830’larda Alman gericilerinin şaire karşı mücadelesinin liderlerinden biri olan Lüteryen papaz Pustkuchen’e karşı Goethe’yi savunan bir hiciv yazmıştı. Engels de edebi eleştiri alanındaki ilk makalelerinden birini Goethe’nin çalışmalarına adamıştı. Makalenin adı “Nazım ve Nesirde Alman Sosyalizmi” idi ve bu makalede kaba Alman “gerçek sosyalizminin” estetik anlayışını eleştiriyordu. 

Marx’ın ve Engels’in Batı Avrupa romantizmi incelemesi, gerçekten bilimsel bir edebiyat tarihinin hazırlanmasında büyük önem taşıyor. Romantizmi, Büyük Fransız Devrimi’nden sonra başlayan çağın bütün içsel toplumsal çelişkilerinin bir yansıması olarak görerek, kapitalizmi reddedip geleceğe yönelik mücadele eden devrimci romantizm ile kapitalizmin geçmişin bakış açısına dayalı bir eleştirisini sunan romantizm arasında ayrım yaptılar. Ayrıca burjuvazi öncesi toplumsal sistemi idealleştiren romantik yazarlar arasında da ayrım yaptılar; gerici ütopya maskesi altında demokratik ve eleştirel öğeler taşıyanların çalışmalarına değer verip, geçmişe ilgileri aristokrasinin çıkarlarını savunmaya varan gerici romantikleri eleştirdiler. Marx ve Engels “Byron ve Shelley gibi devrimci romantiklerin eserlerini” özellikle severlerdi.

Marx ve Engels’in 19. yüzyıl realist yazarlarının çalışmalarına ilişkin değerlendirmelerinden daha önce söz edildi. Marx ve Engels, realist gelenekleri kendilerin önceki tüm edebi işleyişin doruk noktası olarak görüyorlardı. Engels bunların gelişimi ve zenginleşmesinin izini Guy de Mauppasant’ın, 19. yüzyılın ikinci yarısında Rus realist romancılığının yaratıcılarının ve Norveç’in çağdaşları olan tiyatro yazarlarının çalışmalarında sürüyordu. Marx ve Engels’in Rusya’ya yönelik oldukça heyecanlı bir ilgileri vardı ve Rus devrimci hareketine özel bir önem veriyorlardı. Rusya’daki ekonomik ve toplumsal yaşamın gelişimini daha iyi takip edebilmek adına ikisi de Rusça öğrenmişti. Sadece Rus sosyoekonomik ve gazete yazılarına değil, aynı zamanda kurgu eserlerine de oldukça aşinaydılar. İkisi de Puşkin, Turgenev, Saltykov-Shchedrin, Çernişevski ve Dobrolyubov’un eserlerini Rusça okumuşlardı. Ayrıca Marx Gogol’un, Nekrasov’un ve Lermontov’un eserlerini de asıl dillerinden okumuştu. Engels de Lomonosov, Derzhavin, Khemnitser, Zhukovsky, Batyushkov ve Krylov’un eserlerinin İngilizce çevirilerine aşinaydı. Marx ve Engels, Puşkin’in Yevgeni Onegin eserinin 19. yüzyılın ilk yarısında Rusya’daki hayatın inanılmaz isabetli bir tasviri olduğunu düşünüyordu. İkisi de Çernişevski ve Dobrolyubov’a özellikle önem verirdi. Engels bu devrimci yazarları “iki sosyalist Lessing” olarak görüyordu ve Marx, Çernişevski’ye “büyük bir Rus alim ve eleştirmen” derken, Dobrolyubov’u “bir yazar olarak Lessing ve Diderot” ile karşılaştırıyordu.

 

Çevirmen: Elife Ebrar Yıldırım

Kaynak: Marxists Internet Archive



YAZARLAR
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
HABER ARŞİVİ
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HAVA DURUMU
nöbetçi eczaneler
GAZETEMİZ

HABER ARA
YUKARI