Bugun...

Ortadoğu’nun 2019 İsyan(lar)ı-2

II. AYRIM: 6 ÖRNEK

 

Ortadoğu’da ele aldığımız konuya ilişkin olarak 6 sıcak örneğe yani İran, Irak, Lübnan, Sudan, Ürdün, Cezayir’e göz atarsak…

 

II.1) İRAN

 

İran’ın 1979’unda devrimi “çalan” radikal İslâmcıların geliştirdiği devlet aygıtı kaçınılmaz olarak yolsuzluk, rüşvet, baskı gibi pek çok soru(n) doğuruyor. “Ülkenin idaresi üzerinde nihai belirleyiciliğin dini mercilerde olacak biçimde kurgulanması da halkın sözünü ve yetkisini imkânsız kılıyor”ken;[53] İran halkı sokaklara indi.

Kolay mı? İran’da farklı kimliklerin kendisini özgürce ifade edemediği, kadınların en ağır koşullarda cinsiyetçi saldırıya maruz kaldığı, toplumsal ve kamusal alanda geri plana atılmış koşullarda yaşıyorlar.

Teokratik, otoriter, baskıcı İran rejiminin yükselttiği korku duvarlarının yıkılması, halkların ölü toprağını üzerinden atması kıymetlidir.

Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen devletlerin iç işlerine pervasızca müdahale eden İran mollarşisi siyasi ve askeri politikalarıyla “küçük ABD” versiyonu gibidir. Yayılmacı politikalarıyla Ortadoğu dünyasında güçlü, oyun kurucu ve bozucu devletlerden birisidir.

Devlet sınırları dışında Lübnan ve Yemen’e kadar olan geniş bir coğrafyayı “lebensraum”u, hegemonik alanı olarak belirleyen İran’ın ne kadar saldırgan ve yayılmacı olduğunu herkesin malumudur.

ABD-Batı ülkeleri ambargo uygulamasıyla bağıntılı ekonomik, sosyal ve siyasal sorunlar yaşayan İran’da 1979 Devrimi’nden bu yana birçok halk protestosu olmuştur. Fiyat artışları, işsizlik ve kötü ekonomik koşullara karşı gösteriler ülkede hiç eksik olmadı.

Ülke içindeki hayat pahalılığı, ağır vergiler halkın belini büktü; mutsuz etti. Bütün bunlar itirazlara yol açtı. Ancak mollarşi toplumsal ayaklanmalar ortaya çıktığı andan itibaren bunların emperyalistlerin işi olduğu retoriğine sarıldı!

Söz konusu çerçevede ayaklanmaların gerçekleşeceğini tahmin etmek için kahin olmak gerekmiyordu. İranlı sosyologlar, iktisatçılar, entelektüeller büyük çaplı protestolar gerçekleşebileceğine dair uyarılarda bulunmuşlardı. Resmi işsizlik oranı 2017 baharında yüzde 12.6’ya ulaşırken genç işsizliği yüzde 26.4’ü bulmuştu. Asgari ücret, olması gerektiği yerden çok düşük hesaplanan yoksulluk sınırının yüzde 40’ından daha düşük bir noktada bulunuyor. Resmi rakamlara göre İran’da 12 milyon kişi mutlak yoksulluk içinde. İktisatçılar halkın yüzde 6’sının açlık sınırında olduğunu tahmin ediyor.

Kolay mı? İran neo-liberalizmi, neo-liberal politikalarla bir tür İslâmi ideolojinin iç içe geçmesiyle örüldü. Toplumsal huzursuzluğa sebep olup son protestoları tetikleyen, sadece kemer sıkma paketi değil aynı zamanda dini ve ideolojik kurumlar için ayrılan dev bütçeler oldu.[54]

18. büyük ekonomi sayılan İran, dünyanın 4. büyük petrol ve 2. büyük doğal gaz rezervlerine sahipken;[55] 80 milyonluk ülkede işsizlik yüzde 12.5 seviyelerinde. Bu da haklı olarak hoşnutsuzluğu artırıyor.[56]

Ayrıca halkın yüzde 80’i geçimini sağlayamazken;[57] İran Meclisi Bütçe Programlandırma Komisyonu üyesi Hüseyin Elî Deligani’ye göre, 6 ayda gıda maddelerinde yüzde 9 oranında fiyat artışı oldu.[58]

15 Kasım 2019’da benzin fiyatının yüzde 300 oranında artırılması bardağı taşıran son damla oldu ve halk 100’ü aşkın kentte sokaklara çıktı; Ahvaz’dan başlayan eylemler İsfahan, Tebriz, Tahran, Şiraz, Kermanşah, Raşt ve Behbahan gibi kentlere yaygınlaşıp, kitleselleşti.[59]

Akaryakıt zamlarına karşı sokağa çıkan halk, polisin sert müdahalesi ile karşılaştı.[60] Eylemlerde yaşamını yitirenlerin sayısı 12’ye yükselirken, İran Merkez Bankası’na ait bir bina ateşe verilecekti; İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ise halkın yüzde 75’inin ekonomik nedenlerle “baskı altında” olduğunu söylüyordu.[61]

Gerçekten de yıllardır başta Tahran olmak üzere birçok kentte, sayıları 6 bini bulan batık finans şirketlerine yatırımlarını kaptıran mağdurlar, küçük çaplı da olsa gösteriler düzenleyip sert sloganlarla seslerini yükseltiyorlardı. İran’da bu şekilde mağdur edilen birkaç milyon kişi olduğu tahmin edilirken; gösterilere katılanların büyük çoğunluğunu yine bu kişiler oluşturuyor. Ancak bu kez toplumun yoksul tabakası ve muhalif siyasi grupların da bunlara katıldığı görülüyor. 

Göstericilerin ana hedefini, ülkedeki hayat şartları, yoksulluk ve işsizliğe itiraz oluştururken; “Paralarımızı Suriye, Gazze ve Lübnan’da harcamayın” diye itiraz ediyor, “Halk dilenecek duruma düştü” diye haykırıyor.

Halkın gösterilerde attığı diğer sloganlar ise şöyle: “Suriye’yi bırak da bizim hâlimize bir bak”, “Ne Gazze, Ne Lübnan, canım İran’a feda olsun”, “Kahrolsun Hizbullah”, “İslâm cumhuriyeti istemiyoruz”, “İstiklal, özgürlük, İran Cumhuriyeti” ve “Halk dilenciliğe başladı.”[62]

Örneğin Meşhed’de “Yoksulluğa hayır” sloganıyla başlayan eylemde, rejim güçlerinin saldırıları sonrası “Diktatörlüğe ölüm” sloganlarının atılması, eylemlerin radikalleşmesi ve sisteme dönük olmasının ilk işareti oldu ve eylemler kısa sürede ülke sathına yayıldı.

Rejimi şaşkına çeviren eylemlerin öncülüğünü de gençler ve kadınlar yapıyor. 2017 nüfus sayımına göre, 79 milyon 700 bin nüfusa sahip İran’da genel nüfus içerisinde büyük bir orana tekabül ediyor. İran İçişleri Bakanı Yardımcısı Hüseyin Zolfeqalî, eylemlere katıldıkları gerekçesiyle gözaltına alınanların yüzde 90’ının 25 yaşın altındaki kişiler olduğunu söyledi.

Tahran’daki eylemlerde daha önce yükselen sloganlar olan “Diktatörlüğe ölüm”, “Ruhani’ye ölüm”, “Hamaney’e ölüm” ve “Kahrolsun İslâm Cumhuriyeti” sloganlarının bir adım ötesine geçerek “Hamaneye katil, velayeti feqi batıl” ve “Reformistler, muhafazakârlar artık devriniz bitti” sloganlarına dönüşmesi dikkat çekti.[63]

Konuya ilişkin olarak ‘Fox News’, İranlı yöneticilerin ülkede süren protestolar sırasında yaptıkları bir toplantının tutanaklarını ele geçirdiğini, konuşan isimlerin panikte olduğunu ve “Dini liderler ve liderlik olay yerine en kısa zamanda gelmeli ve işlerin daha kötüye gitmesini engellemeli. Allah yardımcımız olsun, bu çok karmaşık bir durum ve önceki durumlardan farklı” ifadelerinin geçtiği duyurdu.[64]

Özetle: İran’daki protestolarda sokaktakilerin öfkesi her ne kadar rejime karşı dönse de eylemlerin başlangıç noktası ekonomik nedenler olduğu[65] doğru, ama eylemlerin sadece ne işsizlikle ne de ekonomiyle ilgili olduğuna dikkat çeken Arif Keskin’in, “Halk köklü rejim değişikliği istiyor. Bunu ‘ABD, İsrail yaptı’ demek basitliktir. Bu halkın isteklerinin üzerini örtmektir,”[66] saptaması göz ardı edilmemeli.

Eylemlerle ilgili olarak ABD başta olmak üzere “yabancı güçleri” suçlayan yönetimden Hasan Ruhani, protestoların nedeninin sadece ekonomik olmadığı görüşünü vurgulayıp, “Bunu sadece ekonomik taleplerle gerekçeli diye nitelemek hem yanlış hem de İran halkına hakaret olur... İnsanların ekonomik, siyasi ve sosyal talepleri vardı,” ifadesini kullandı.[67]

Evet İran’da inkârı mümkün olmayan soru(n)lar var; bunların başında da mollarşik rejim gerçeği yatıyor!

Bu noktada İran PEN Başkanı Yazar Bahram Rahmani, “İran’da halk hareketi yeni bir ivme kazanabilir,” vurgusuyla halkın ekonomik güçlükler ve geçim sıkıntısı içinde yaşadığının ve yoksullaşanların sayılarında belirgin bir artış görüldüğünün altını çizerek ekliyor:

“Bir işçi bir aylık maaşıyla ancak bir kilo et satın alabiliyor. Bu yıl 3 milyon çocuk yoksulluktan dolayı okula başlayamadı. İran’da her şey paralı olduğu gibi okullar da paralı. Halkın çocuklarına giysi, kitap ve defter alacak ekonomik gücü yok.”[68]

Bunun yanında zamlara, yoksulluğa ve kötü ekonomik koşullara karşı başlayan protestolarla ilgili “Bu eylemler Türkiye’deki Gezi eylemleri gibi bir birikimin dışa vurumu”[69] saptamasıyla İran Halkın Fedaileri Örgütü merkez komite sözcüsü, “İşçilerin özelleştirmelere karşı olan eylemleri, öğretmen ve emeklilerin İran meclisi önündeki pahalılığa karşı eylemi, kadınların özgürlük talepleri için yaptığı eylemler, Tahran Üniversitesi’ndeki öğrenci eylemleri bu birikimi yaratan başlıca olaylardı,” diyordu.[70]

Tüm bunlara karşın[71] İran’da başkaldırı açısından hiçbir şeyin kolay (ve kesin) olmadığı da açık.

Çünkü “İşçi sınıfının, eğitim düzeyi düşük, geleneksel kesiminin siyasal İslâmın 40 yıllık devlet şekillenmesinin ve dini ideolojisinin etkisi altında, muhafazakâr bir dünya görüşüyle yaşadığını, olaylara da bu görüşünün bilişsel haritası içinde tepki verdiğini, henüz bu haritayı kıramadığını söylemek olanaklı.”[72]

Ve bir şey daha: İran’da olup bitenler konusunda soldaki sessizlik! “Kimi ‘analistler’in, ‘İran, ABD ve İsrail’in hedefi, halk isyanı İran’ı zayıflatıyor, öyleyse ABD ve İsrail’e hizmet ediyor’ tarzı endişe ve şüpheleri, halk isyanlarına hep küresel egemenler arası çatışmalar perspektifinden bakıyor. Ama özellikle solun sorunlara toplumun iç çelişkilerinden ve bu çelişkilerin çözümü için mücadele eden canlı bireyler ve sınıflardan doğru bakması halk isyanları karşısındaki ilk refleksi olmalıdır. İran halkının gerici-sömürücü İran molla rejimine karşı başkaldırısı ve isyanı meşrudur. Sokağa çıkan her bireyin, bin bir isyan nedeni vardır. Hepsinin de kaynağı, İslâmcı-baskıcı rejim ve koruduğu etatizm-neo-liberalizm kırması kapitalizmdir.”[73]

Bu nedenle de İran’daki her itiraz kıymetlidir.

 

II.2) IRAK

 

Mustafa Zeyn’in, “Irak halkının söz hakkı yok”[74] diye betimlediği tabloda ABD işgali ülkede 1 milyondan fazla insanın ölümüne, 5 milyon çocuğun yetim kalmasına, 6 milyon kişinin mülteci olmasına yol açarken; işgal süresince hiçbir şekilde “kitle imha silahı”na rastlanamamıştı!

Yalana yaslanan işgalci emperyalist yıkım ile -‘El Cezire’ye göre-, “Ocak 2004-Ocak 2010 arası savaşta 285 bin kişi hedef olmuş, bunların en az 109 bini öldürülmüş, ölenlerin 66 bini sivil”di.

Britanya merkezli ‘Irak Ceset Sayımı’, 15 bin Iraklı sivil ölümü daha saptadığını, kendi hesaplarında 122 bin sivil öldüğünü belirtti.

Tıp dergisi ‘The Lancet’ ise 2006’da yayımladığı araştırmada üç yılda 655 bin Iraklının öldüğü açıklamıştı.[75]

‘Uluslararası Kızılhaç Komitesi’ ise, ABD işgalinin ardından Irak’ta on binlerce kişinin hâlâ kayıp olduğunu duyurdu.[76]

Ayrıca Irak’ta 20 Mart 2003’te başlayan işgalin “muharip” kısmı 31 Ağustos 2010’da resmen sona erdiğinde ABD Başkanı Barack Obama, “tarihi” anla ilgili konuşmasında “görev tamamlandı” demekten kaçınırken;[77] en az 100 bin Iraklı sivilin yanı sıra 4 bin 416 Amerikan askeri ve 135 gazetecinin canına mal olup milyonlarca insanı mülteci bırakan işgalin yol açtığı siyasi istikrarsızlık ve şiddet döngüsü sürüyordu.[78]

‘WikiLeaks’de Irak savaşına dair açıkladığı belgelerde, ABD askerlerinin Iraklıların esirlere işkencelerini görmezden geldiği, kontrol noktalarında yüzlerce sivili öldürdüğü ortaya seriyordu.[79]

Özetle yaşanan kaosla beraber bölgede birçok Irak’lı yaşadığı savaş travması nedeniyle zor günler geçirmiş, bunların birçoğu intihar etmişti. Milyonlarca insan katledilmiş, bölgede tecavüz ve işkencelerin olağan bir şekilde yaşanmasına zemin hazırlanmıştı.[80]

Söz konusu zeminde Irak’taki yoksulluk ve yolsuzluğa karşı başlayıp, -ABD ve İran’a yönelik tepkileri de içererek- kitleselleşen protestolar devreye girdi. Nüfusun dörtte biri 1.90 dolarla geçinmek zorunda olduğu halk “rejim değişikliği” talebinde ısrarcı. 

‘Dünya Şeffaflık Örgütü’nün verilerine göre 180 ülke arasında 168’inci sırada yer alan Irak’ta, 2003’ten beri 450 milyar dolarlık kamu fonu “kayıp”. Ülkede ciddi boyutlara ulaşmış olan yolsuzluk nedeniyle toplumda bir huzursuzluk söz konusu. 

‘Irak Dürüstlük Komisyonu’ndan Hassan el Yasiri açıklamasında, 15 eski bakan, 122 üst düzey bürokrat ve 1668 memurun yolsuzluk yaptığını, Irak’ın 2014 bütçesinden 45 milyar dolara ilişkin kayıtlarda eksiklik olduğunu, devlet hazinesinden 766 milyon doları ise tamamen kayıp olduğunu ifade etmişti.[81]

Elektrik, su, sağlık, ulaşım gibi temel kamu hizmetleri yetersiz iken; nüfusunun yaklaşık yüzde 75’i 35 yaşın altında olan Irak’ta genç işsizlik oranı yüzde 25’leri bulmuş durumda. OPEC’in (Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü) 2018 Bülteni’ne göre, Venezüella, Suudi Arabistan ve İran’dan sonra Irak, petrol rezervi bakımından dünyada dördüncü sırada yer alıyor. Buna karşın, Dünya Bankası’nın 2014 verilerine göre 40 milyon nüfuslu Irak’ta 7 milyon civarında kişi de yoksulluk sınırının altında yaşıyor. 

Güvenlik sorunları ve ekonomik istikrarsızlık nedeniyle 10 bin fabrika kapatıldı, bu da yaklaşık 500 bin kişinin daha işsiz kalmasına yol açtı.[82]

Söz konusu soru(n)lar ile Irak’ta 1 Ekim 2019 sonrasında yolsuzluk, altyapı yetersizliği, işsizlik ve ülkenin içişlerine yönelik dış müdahaleler gibi gerekçelerle hükümet karşıtı gösteriler düzenlendi.[83]

İşsizlik, yolsuzluk ve kamu hizmetlerinin yetersizliğine karşı 1 Ekim 2019’da sokaklara dökülen ve güvenlik güçlerinin saldırıları sonucu 400’den fazla insanını yitiren Iraklılar, ABD askerlerinin ülkeden çıkarılması gündemine de ilgi gösterirken “İnsanca yaşam” talebinde ısrarcıydılar.

Iraklıların dile getirdiği hükümet değişikliği talebini yeniden güçlü bir şekilde ifade etmek için 14 Ocak 2020’de birçok kentte sokaklara inildi. Bağdat, Vasıt, Basra, Babil, Divaniye, Müsenna, Kerbela, Necef, Zikar ve Misan kentlerinde yapılan gösterilerde, Irak bayraklarıyla cadde ve meydanlara çıkan yurttaşlar “Hükümet istifa”, “Kahrolsun ABD”[84] sloganları attılar.[85]

Irak Yüksek Bağımsız İnsan Hakları Komiserliği’nin göre, farklı kentlerdeki işsizlik, yolsuzluk ve kamu hizmeti yetersizliği nedeniyle başlayan eylemlerde en az 460 kişi hayatını kaybetti, 19 bin kişi de yaralandı.[86]

Özetle: “Şiî Hilali” denilen coğrafyanın tamamı artık geniş bir yangın yeri ve bu yangın daha da büyüyecek…

 

II.3) LÜBNAN

 

“Tarihi, sosyolojisi, halkın motivasyonları, idari sistemi ve siyasi iç dengeleri dahil oldukça karmaşık bir ülke”[87] olan Lübnan da söz konusu yangından doğrudan etkileniyor.

Sokaklarından “İnsanlar aç kalırsa yöneticilerini yiyecekler,”[88] sloganlarının yükseldiği Lübnan’da krizden çıkamayan düzene karşı isyan sürüyor; Nalan Yazgan’ın, “Lübnan bugünlerde telaşlı. Tabii halkın derdi başka siyasilerinki başka. Halk bütün siyasiler ile kavgalı ve hepsine karşı gösteri yapıyor. Siyasiler ise iktidar pastasından pay kapmanın derdinde,”[89] notunu düştüğü dizaynda…

Ayrıca Lübnan Komünist Partisi Merkez Komite Üyesi Habib Fares’in, “Rejim uçurumun eşiğine geldi… Gerçek bir Lübnan Baharı’nın başlangıcına tanıklık etmemiz şaşırtıcı olmayacaktır,”[90] öngörüsünü doğrulayan güzergâhta “Lübnan yeni oyun sahası”[91] hâlâ…[92]

Bunun böyle olmasında -gerçek soru(n)ları perdeleyen!- “mezhepçilik” önemli bir negatif!

Hediye Levent’in ifadesiyle, “Lübnan, herkesin rahatsız olduğu bir kısırdöngü içinde… Mezhepçi sistemden herkes rahatsız ki bu sistem sayesinde güçlerini koruyan hareketler bile ancak kendini ve topluluğunu koruma eğilimi sistemi besleyen en önemli faktör. Bu faktörün ortadan kalkması için de halk içindeki bölünmenin en aza indirilmesi, iç savaş döneminden kalma mezhepler ve dinler arası yargıların törpülenmesi gerekiyor. Herkes değişim istiyor ancak değişimin hiç de kolay olmayacağını herkes biliyor.”[93]

Ancak bu negatifi tartışmalı kılan ekonomik kriz, ezilenleri birleştiriyor.

Suriyeli yazar Yezin Zerriq, “Halk ayaklanmasının sebeplerinden biri olarak oligarşi sistemiyle mezhepçiliği gördüğü”nü ifade ederken, “Bu oligarşi; eş, dost ve akrabayı taallukat olmak üzere toplam 30 aile kadardır,” diye ekliyordu.

Muhammed Seyyid Risas ise, “Mezhepler değil, açlık önemli” ifadesini kullanan protestocuların durumunu sınıfsal bir mücadelenin emaresi olarak gördüğü”nün altını çiziyordu.[94]

Lübnan Amerikan Üniversitesi Tarih Profesörü Selim Deringil de durumu şöyle aktarıyordu: “Lübnan tarihinin en büyük halk hareketini yaşıyor. On binlerce insan sokakta. Eylemciler yolları kesiyor. Bankalar iki hafta kapandı. Lübnan felç olmuş durumda. Eylemcilerin başlıca sloganı ‘Hepiniz yani hepiniz!/ Kullun yani Kullun!’ tüm egemen sınıfın önderlerine yönelik bu haykırışın anlamı ‘Hepinizden yani hepinizden usandık! Defolun gidin!’

Lübnan ekonomisi çökmüş durumda. Ülkenin dış borcu Gayri Safi Milli Hasıla’nın yüzde 150’sinin üstünde. Sıradan Lübnan vatandaşı çok zor geçiniyor. Bu durumla alay edercesine çok büyük çapta yolsuzluklarla zenginleşmiş bir egemen sınıf Lübnan’ı yönetmeye (daha doğrusu yönetmemeye) devam ediyor. Ülkede programlı elektrik kesintileri sıradan hâle gelmiş. Tipik bir Lübnan kara mizah örneği olan bir deyişe göre, ‘Biz Lübnanlıların en iyi başardığı şey elektrik kesintisidir’. Çöpler kimin çöp toplama işinden nemalanacağı konusunda yönetici elitin anlaşamaması nedeniyle dağ gibi birikiyor. Lübnan’ın Ortadoğu’da su kaynakları bakımından kendi kendine yeten tek ülke olmasına rağmen Beyrut’ta hemen herkes tankerle su satın almak durumunda.

Neden? Çünkü dağda eriyen karları toplayacak barajların inşaatından kimin nemalanacağı kavgası yaşanıyor. Lübnan lirası dolara karşı sabitlenmiş ise de şu anda ülkede dolar kıtlığı yaşanıyor ve bankalara hücum söz konusu. Bardağı taşıran son damla ise 14 Ekim’de devlet Whatsapp’a vergi getirmeye karar verdi ve insanlar bunun üzerine sokağa döküldü. Tabii ki konu Whatsapp meselesi değildi, çok daha derin ve uzun erimli bir ‘Artık yeter!’ hareketi adeta bir anda kendiliğinden doğdu.

Bütün bunların ışığında Lübnan’da bugünlerde olanlara baktığımız zaman ne görüyoruz? Birkaç bakımdan bu hareket bir ‘ilk’. İlk kez Lübnan’ın tüm etnik gruplarının kitlesel katılımıyla egemen sınıfa karşı bir başkaldırı hareketi yaşanıyor. İlk kez Sünnî, Hıristiyan, Dürzî, Ortodoks, Şiî halk, egemen sınıfın yüzüne karşı ‘Hepiniz Gidin!’ yani, ‘kim olursanız olun, Marunî, Dürzî, Sünnî, Şiî, Ortodoks, hepiniz!’ diye bağırıyor. Televizyon kanallarının meydanlarda mikrofon uzattığı vatandaşlar, ‘Biz Sünnî, Hıristiyan, Şiî veya Dürzî olarak burada bulunmuyoruz, Lübnan vatandaşı olarak haklarımızı istiyoruz!’ diyerek feryat ediyorlar.”[95]

Hâlen devam etmekte olan protestolar ise kitleselliği, sınıfsal çeşitliliği ve ülkenin dört bir tarafına yayılmasıyla 2015’ten farklı olsa da hedefte yine siyasetçiler var. Esasen en dikkate değer gelişme, Beyrut’ta aralıksız devam eden gösterilerden ziyade, belli siyasi partilerin hâkimiyetindeki kentlerde, bu siyasi partilere ve liderlerine karşı derin bir öfkenin dışa vuruluyor olması… Protestocuların talepleri hükümetin istifa etmesinden çok daha öte: meclisin ve tüm partilerin feshedilmesi, geçici bir teknokratlar hükümeti eliyle mezhepçi olmayan, laik bir anayasa hazırlanarak seçimlere gidilmesi ve halktan çalınan milyarlarca doların geri alınması. Meydanlarda açık ara en fazla duyulan “Thawra” (Devrim) sloganının somut içeriği üç aşağı beş yukarı bu.[96]

Kolay mı? ‘Lydia Assouad’ tarafından hazırlanan ‘Dünya Eşitsizlik Veri Tabanı’ araştırmasına göre, Lübnanlıların yaklaşık yüzde 36’sının çok yoksul, yetişkin nüfusunun yüzde 1 ila 10’unun gelirin ortalama olarak yüzde 25 ila 55’ine sahip olduğunu gösteriyor.[97]

Ayrıca ‘Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün ‘Yolsuzluk Algısı Endeksi’ne göre 180 ülke arasında 138. sırada yer alan Lübnan, dünyada yolsuzluğun en yaygın ve neredeyse kurumsal olduğu ülkelerden bir tanesi…[98]

Özetlersek: Halkı sokaklara iten şey, tüm biçimleriyle, yoksulluktur. İşsizlik 2018’de yüzde 27’ydi; yine 2018’de halkın üçte biri kesin bir yoksulluk içinde yaşıyordu.[99]

Bu hâlin ardında bir tarih yatıyordu. Lübnan’ın uzun iç savaşı (1975-1990) bittiğinden beri ülke ekonomisi ve siyaset kurumu dış borç ile ayakta tutuldu; bunun sonucunda kamu borcu sürdürülemez seviyelere ulaştı. Ülkeye gelen sıcak para bir noktada kesilecekti ve beklenen 2019’da oldu.

Söz konusu “ani duraksama” ülkeyi üç başlı bir krizle karşı karşıya bıraktı. İlk olarak, Lübnan’ın cari dengesindeki açık, GSYH’sinin yüzde 25’ine dayandı ve ithalat pazarı en temel ihtiyaçları karşılamayacak kadar küçük. İkincisi ise borç: Lübnan’da kamu borcu GSYH’nin yüzde 150’si seviyesinde ve bütçe açığı milli gelirin yüzde 10’u kadardı. Lübnan’da, 2019’un ilk çeyreği itibarıyla kamu borcu 86.2 milyar dolara ulaşmıştı.[100]

Bankacılık sektörü de kriz yaşıyordu. Yurtdışından sıcak para getiren başlıca bankaların borç stokunun aşağı yukarı yarısı devlete verilmiş borçlardan oluşuyordu ve devletin bunları ödeme gücü yoktu.

Tüm bu değişkenlerle birlikte, Lübnan belirsizliğin içine gömülmüş bulunuyor. Kredi ve ihracat yokluğu çeken şirketler işten çıkarmalara başladı. Daralma, Lübnan’a büyük buhranı getirmiş vaziyetteydi.

Lübnan’ın “rantiye” ekonomi-politiği için başlıca gelir kaynağı petrol değil, ülkeye paralarını yüksek faiz ve sabit kur için getiren gurbetçi Lübnanlılardı. “Hollanda hastalığını” her yerde görmek mümkün. Gelir adaletsizliği artıyor ve 2000-2015 yılları arasında yüzde 50 değer kazanan yabancı paralar ticari sektörleri zora sokuyor. İhraç edecek mal ve hizmetlerin yokluğunda Lübnan eğitimli insanlar için tam bir ümitsizlik kaynağı hâline geldi.

Fakat en önemlisi de şu ki, ülkeyi yöneten mezhepçi elitler üretimden ziyade hamilik düzeni vasıtasıyla zengin oldular. Hem kamu kaynaklarını, hem özel sektörün parasını kendileri ve dostları için harcadılar. Bu düzen sayesinde Lübnan karmaşık bir coğrafyada istikrarlı kalmayı başardı fakat Lübnanlıların temel ihtiyaçlarını karşılamaktan aciz kaldı. Ülkede elektrik altyapısı dahi tutarsız ve güvensiz. Makroekonomik tabloda ise tamamen görmezden gelinen derin sorunlar var.

Yaşanan finansal kriz, siyasi ayaklanmaya sebep oldu. Sokağa dökülen devrim yanlıları mezhepçiliği reddediyor ve yolsuzlukların son bulmasını talep ediyor. Buna rağmen rejimin şu ana kadarki ekonomik müdahaleleri elitlere yarayacak cinsten oldu. Yani kriz yoksulların ve orta sınıfın sırtına yüklenerek “çözülebilir”, bu da mezhepçi siyaset düzenini daha da derinleştirebilir.

Örneğin, devlet sermaye kontrolleri getirmeyi reddediyor ve yöneticileri arasında popüler siyasetçiler bulunan bankaların nakit yönetimi kendilerine bırakılıyor. Bu sayede elitler paralarını yurtdışına kaçırırken ortalama yurttaşlar mevduat hesaplarına zor erişiyor.

Dahası, merkez bankası mevduat faizlerini düşürdü fakat tahviller hâlâ yüksek faiz getiriyor ve bankaların kârları artıyor. Yükü çoğunlukla kamu bankalarının omzunda olan dış borç artmaya devam ediyor. Ayrıca kamu varlıklarının elitler ile bağlantılı şirketlere “ölü fiyatına” satılacağına dair emareler var.

Tüm bunlar olurken kura hiç el sürülmedi. Elitler ucuz dolarları kapıyor, yurttaşlar gerçek piyasada hızla değerini yitiren para biriminin acısını çekiyor. Memurların maaşlarını ödemek için para basıldığında devalüasyon daha da hızlanacak. Aslına bakarsanız dolar mevduatlarının (bunlar toplam mevduatların yüzde 80’i) faiz ödemelerini yerli para birimiyle yapmaya başlandı ve bu da borç stokunu şişirecekti.

Ekonomide beklenenler yaşanırsa, maaşları ve birikimleri değersizleşen orta sınıf yurttaşlar perişan olacak. Eğitimli genç yurttaşlar ülkeden daha da hızlı kaçacak ve sistemin bel bağladığı diaspora zarar görecekti. Mezhepçi düzen bu koşullar altında hayatta kalmayı başarsa da yönettiği nüfus oldukça yoksul olacaktı![101]

Evet krizin vurduğu Lübnan’da isyan büyürken Lübnan ekonomisi de tamamen çakıldı. 1 doların 1500 Lübnan lirasına sabitlendiği ülkede artık 1 dolar 2 bin 500 Lübnan lirası. Bankalar birliği kırmızı alarm seviyesinde olduklarını duyurdu.[102]

‘InfoPro Research’ araştırma şirketine göre, ekonomik kriz ve hükümetin vergi politikalarına karşı toplumsal gösterilerin başladığı 17 Ekim 2019’dan bu yana 160 bin Lübnanlı işini kaybetti. Dünya Bankası böyle giderse ülkedeki yoksulların nüfusa oranının üçte birden yaklaşık yüzde 50’ye yükseleceği uyarısı yaptı. Bankalar, yurt dışı havaleleri askıya aldı ve müşterilerin hesaplarındaki dövizleri çekmelerine kısıtlamalar getirdi.[103]

Bu arada 17 Ekim 2019’da başlayan ve kimilerinin “Ekim Devrimi” olarak da adlandırdığı gösteriler sadece Beyrut’ta parlamento binası önünde olmuyor. Beyrut, Trablusşam, Sayda ve Bekaa Vadisi’ndeki ana otoyollar da dâhil olmak üzere ülke genelindeki yollar (yakılan) lastiklerle kapatılıyor.

“Öfke Haftası” ilan eden göstericiler, barışçıl başladıkları protestoların işe yaramadığından ve seslerini duyuramadıklarından yakınıyorlar. “Bizi ciddiye almaları için eğer şiddete başvurmamız gerekiyorsa, buna da hazırız diyen Jana Hatoum artık bıçağın kemiğe dayandığını ve halkın tahammülünün kalmadığına dikkat çekiyor ve “Taleplerimizin yerine getirilmesi için siyasilerin anladığı dilden konuşacağız” diye ekliyor.

‘Uluslararası İnsan Hakları İzleme Örgütü’ (HRW) yaklaşık 100 ülkeyi kapsayan 30 yıllık insan hakları uygulamalarını yayınladığı raporda Lübnan’ı, Etiyopya, Hindistan, Pakistan, Zimbabve, Nijerya ve Bolivya ile birlikte “aşırı risk” ülkesi olarak nitelendirdi.

Gösteri sırasında güvenlik güçleri ile protestocular arasında arbede yaşanırken, Lübnan Kızılhaçı, çatışmalarda yaralı sayısının 220’ye çıktığını açıkladı. Açıklamada, 80 yaralının hastaneye kaldırıldığı ifade edildi.[104]

Olayların asıl başlama nedeni olan ekonomik kriz ise büyüyerek çöküşe doğru ivmesini artıyor. Lübnan Merkez Bankası yıllardır sürdürdüğü sabit kur uygulamasına devam etmeye çalışsa da Lübnan lirası, Amerikan doları karşısında yaklaşık olarak yüzde 40 değer kaybetti.

Bankadaki kendi hesaplarından paralarını çekemeyen Lübnanlılar için ilk başta haftalık olarak belirlenen 200 dolar sınırı bazı bankalar tarafından aylık sınır olarak açıklandı.

Parlamento önünde yaşanan olaylardan sonra hem kuzeyde Sünnîlerin kalesi olarak nitelendirilen Trablusşam’dan hem de güneyde Şiîlerin güçlü olduğu Nebatiye’den Beyrut’taki göstericilere destek geldi. Dayanışma için sokağa çıkan Lübnanlılar ekonomik krizin tetiklediği bu gösterilerin nasıl mezhepler üstü bir hâl aldığını da göstermiş oldular.[105]

Yolsuzluklara, neo-liberal politikalara ve kapitalist sömürü düzenine karşı Lübnan’da başlayan direnişte bankaların günlük çekilecek para miktarına sınırlama getirmesi sonucu 28 Aralık 2019’da Lübnan Komünist Partisi Öğrenci ve Gençlik Örgütü üyelerinin BLC bankasının işgali[106] ile pek çok banka önünde eylemler yapıldı.[107]

Cumhurbaşkanı Michel Aun’un önceden kaydedilmiş söyleşisinde protestoculara evlerine dönmeleri gerektiğini, yoksa ülkenin bir “felakete” doğru gittiğini belirtip, halka, “iktidardaki iyi insanları sevmiyorlarsa ülke dışına göç edebileceklerini” söylemesi bardağı taşıran damla oldu. Cumhurbaşkanının tartışmalı konuşmasının ardından protestocular, Beyrut, Trablus, Sayda, Sur başta olmak üzere pek çok bölgede sokaklara döküldü. Bazıları çöp tenekelerini devirerek, bazıları lastik yakarak, bazıları da yere oturarak yolları kapattı. Duvarlara “Bu ülke bizim, hiçbir yere gitmiyoruz” yazdılar.[108]

Tüm bu veriler ışığında Lübnan kolay, kolay durulacağa benzemiyor!

 

II.4) ÜRDÜN

 

Yakıta yönelik zamlar nedeniyle ülke genelinde geniş çaplı protestolara sahne olan Ürdün’de, konutların ısınmasında yaklaşık yüzde 50, petrolde yüzde 12 oranındaki artışın ardından başkent Amman başta olmak üzere pek çok yerde çok sayıda eylemci meydanlara çıktığında,[109] “Arap Baharı” günleriydi!

Hareketli günlerdi; mesela, Ürdün Kralı Abdullah, muhaliflerin reform talebiyle 5 Ekim 2012’de yapacağını duyurduğu gösterilerden bir gün önce, 4 Ekim 2012’de parlamentoyu feshetti ve erken seçim çağrısı yaparak[110] itirazın önünü kesme manevrasına sarıldı.

Kimi gözlemcilerin “Arap Baharı Ürdün’e uğruyor” yorumları dikkat çekiyorken;[111] ülkenin “Arap Baharı isyanlarıyla karşı karşıya kalacağı” mesajı veriyordu.[112]

“Arap Baharı”nın artçılarıyla sarsılan Ürdün’de insanlar artık reform sözleri duymak değil, uygulandığını görmek istiyordu.[113]

‘Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) 2016’da 723 milyon dolar tutarında üç yıllık yardım alan Ürdün’de bir yılda ekmek, yakıt ve elektrik gibi temel malların fiyatlarında artış yaşanırken; hükümet gelir vergisinde en az yüzde 5 oranında, şirketler için ise yüzde 20 ile 40 arasında artış öngören bir tasarıyı parlamentoya sunmuştu. Resmi verilere göre ülkedeki işsizlik oranı yüzde 18,5. Halkın yüzde 20’si de yoksulluk sınırında yaşıyordu.[114]

Ve de Ürdün ekonomisi dış borçlarını ödemekte zorlanmaya başlayarak bir borç krizine girip, IMF’den yardım istemek zorunda kalmıştı. IMF 2016’da Ürdün’e çeşitli ürünlere devlet desteğinin azaltılması, vergilerin indirilmesi gibi mali önlemlerle, ekonominin yabancı yatımcılara daha cazip hâle getirilmesi, kaynakların, yerel gereksinimlerden alınarak, borç ödemeye yönlendirilmesi koşuluyla kredi açmayı kabul etmişti.[115]

Bunun üzerine Ürdün, tarihinin en kitlesel halk hareketlerinden birine sahne oldu. Hareketin sebebi hem vergilere hem temel tüketim maddelerine yapılan zamlardı.

IMF’nin uyguladığı program çerçevesinde hükümet bu adımları hayata geçirmek istedi. Lakin hükümetin bu adımı, Ürdün halkı tarafından sokakta protesto edildi. Sokak olaylarında ve grevlerde 15 sendikadan oluşan ve 2013’te oluşturulan “Meclis” önemli bir rol oynadı.[116]

Özetle söz konusu sarsıntılarla dolu 40 yılda Ürdün’de siyaset hep bu şekilde gelişti. Protestolara, reformlara ve görevden alınan hükümetlere rağmen sorunlar temelde aynı kaldı. Yolsuzluk, yoksulluk, işsizlik ve yetersiz kamu hizmetleri... Halkın çoğunluğunu oluşturan orta ve dar gelirlilerin iki yakası bir araya gelmedi.

Ürdün’deki ekonomik gelişmeler ve dış mali yardımlar işçilerin yaşama koşullarındaki erozyonu durduramadı. Hayat pahalılığı sürekli artarken ücretler aynı oranda artmadı. Zengin ve fakir arasındaki uçurum göz göre göre arttı.

Eski Başbakan Hani Mulki’nin IMF ile imzaladığı anlaşma “Mayıs-Haziran Eylemleri”ni tetiklemişti. ‘Arap Barometresi’ raporu Ürdünlülerin giderek yoksullaştığını ortaya koyuyordu. Nüfusun yüzde 64’ü geçinemiyor veya çok zor geçiniyordu. Aynı araştırmaya göre nüfusun sadece yüzde 65’i hükümete güveniyor ve yüzde 79’u ülkenin en önemli sorununun yolsuzluk olduğunu düşünüyor. Yeni Başbakan Ömer el Razzaz vergide adaleti ve halka diyalog kurmayı içeren bir reform sözü verdi. Sağlık, su ve ulaşım başta olmak üzere kamu hizmetlerini geliştireceğini vaat etti. 

Ürdün’de işsiz ve öfkeli gençler, göçmen işçiler ve bağımsız sendikalar çeliğe su veriyorlar. Fabrikalar ve şehir meydanları Ürdün tarihinin yeni bir dönemine hazırlanıyor.[117]

 

II.5) SUDAN

 

Sudan’da devasa bir “Ekmek İsyanı”[118] yaşandı.

Bunun öncesi vardı. Sudan’da eylemler yeni başlamış değildi. 19 Aralık 2018’den beri Sudanlılar ayakta ve El Beşir’in istifasını istiyor. Çünkü Kasım 2018’de Sudan parası yüzde 90 değer kaybetti ve enflasyon yüzde 70’e yükseldi. Benzinden başlayarak her şeye zam geldi. Fakat özellikle ekmeğe yapılan üç kat zam bardağı taşırdı ve halk 19 Aralık’ta ülkenin kuzeydoğusundaki Attaba’da ayaklandı. O tarihten bu yana Sudanlılar her türlü şiddete ve baskıya rağmen El Beşir’i protesto etmeyi sürdürüyordu.[119]

Bunların gerisinde de Sudan’ın bütün insanlığa ders olacak nitelikte acı bir öyküsü vardı. 1956’da bağımsızlığını kazanmasından sonra parlamenter sistemi esas alan bir yönetim oluşturuldu.

2.5 milyon kilometrekare toprağı vardı. 35 milyon nüfusun yüzde 90’a yakını Müslüman idi. 600’e yakın kabile vardı. Önde gelen kabilelerin her biri kendini şöyle tarif ediyordu: “Peygamber soyundan geliyoruz...”

Bu da “Yönetimde biz olmalıyız” deme hakkını onlara veriyordu. 400 kadar yerel dilin konuşulduğu Sudan’ın altı da zengindi üstü de. Altında petrol vardı, üstünde de su. 6 bin 600 kilometre ile dünyanın en uzun ırmağı olan Nil, bu topraklarda doğuyor. Mavi Nil ve Beyaz Nil, Sudan’ın başkenti Hartum’da birleşiyor. O birleşme yeri filin hortumuna benzediği için buraya Hartum adı veriliyordu.

1980’li yıllarda en güçlü siyasi hareket Ensar Grubu idi. Ümmet Partisi ve İslâmi Cephe güçlü hareketler arasındaydı.

Sudan’ı dokuz yıl boyunca baskıcı ve yolsuzluklara batmış bir rejimle yöneten Numeyri, 6 Nisan 1985’te kansız bir darbeyle devrilmişti. Numeyri rejimi, yolsuzluklara battıkça, toplumsal desteğini kaybettikçe, baskıyı artırarak, şeriat yasaları getirerek, Müslüman Kardeşler’in Sudan kolu olan Ulusal İslâmcı Cephe’nin desteğini alarak iktidarda kalmaya çalışmış, İslâmcı hareket de giderek güçlenmişti. Numeyri kansız bir darbe ile devrildikten sonra yapılan genel seçimlerde İslâmcı Cephe’nin Umma Partisi’nin lideri Sadık al-Mahdi, Demokratik Birlik Partisi ile koalisyon yaparak yeni hükümeti kurmuştu.

Tuğgeneral Ömer el-Beşir, 1989’da işte bu demokratik yollarla seçilmiş hükümeti devirmiş, başbakanlığı ortadan kaldırarak başkanlık rejimine geçmişti. Bu başkanlık rejimi de Sudan’ı 30 yıl, baskı ve terörle, yolsuzluklarla çürüterek bu noktaya getirdi.[120]

2011’de yükselen iç savaş sonucu ülke ikiye bölündü. Petrol kaynakları Güney Sudan’da, petrolü pazarlama, ihraç etme olanakları ise Kuzey Sudan’da kaldı. Hem Güney ve Kuzey Sudan ayrılığa rağmen çatışmaya devam etti, hem de her iki parça kendi içinde çatıştı.

1983’te başlayan, yükselip alçalan iç savaşın toplam bilançosu korkunç oldu: 2 milyon ölü.

Petrol ve su zengini bereketli topraklarda açlık en büyük sorundu.[121]

Böylesi bir tarihsel zeminde “Arap Baharı”nın teğet geçtiği Sudan da, Cezayir gibi kendi zamanında isyan sayfasını açtı.

Halk sübvansiyonların kaldırılmasına bağlı olarak ekmek, yakıt, tüp ve elektriğe gelen zamlar yüzünden 19 Aralık 2018’te Devlet Başkanı Ömer El Beşir’e karşı ayaklandı.

Uluslararası aktörlerin El Beşir’i zorlamadığı bir dönemde işleri batıran ekonomi oldu.

Güney Sudan’ın ayrılması, Hartum’u yüzde 75 oranında petrol gelirlerinden mahrum etti. Bu toplam döviz gelirinde yüzde 60 kayba tekabül ediyor. Ülkenin borcu 50 milyar dolar. Amerikan yaptırımlarının kaldırılmasına büyük umut bağlanmıştı. Ancak ülkenin kara listede tutulması finansal kaynaklara ulaşmayı engelledi.

Sonunda El Beşir, IMF’nin tavsiyelerine uyarak sübvansiyonları kaldırıp kamusal şirketleri özelleştirme yoluna gitti. Özelleştirilen demiryolları ve limanlarda çalışan on binlerce insan işsiz kaldı. Enflasyon fırladı, cüneyh eridi. Nakit ve yakıt kuyrukları bezdirdi.

Bunlar yetmezmiş gibi iktidardaki Milli Kongre Partisi, Beşir’in 2020’de tekrar aday olabilmesinin önünü açmak için anayasayı değiştirmeye kalkıştı. Ve sonunda isyan patlak verdi.

Doktor, öğretmen, avukat, gazeteci ve işçileri temsil eden Sudan Odalar Birliği’nin çağrısı üzerine başlayan gösteriler yayıldı.[122]

Gerçekten de Nesrine Malik’in ifadesiyle, “Her diktatörün rüşvet, vahşet, cinayet, işkence ve göz altılarla yarattığı büyüyle uzayan görev süresi bir gün son bulur. Bu bir kere oldu mu, analizlerin ötesine geçer… Ekonomik kriz mülksüzleşme hissini yaygınlaştırdı ve nihai olarak politik bir isyanı tetikledi. Öfke de farklı bir biçim aldı.”[123]

Kolay mı? Sudan’ın dış borcu 60 milyar doları aşması yanında; ayrıca yakıt, ekmek unu, yüksek yaşam maliyeti ve enflasyonda süregelen krizler yaşıyordu.[124]

Sudan başkaldırısının başlıca itici gücü olan ekonomik kriz, Beşir’in insanlığa karşı işlediği suçların yaptırımı olarak Birleşmiş Milletler tarafından uygulamaya konulan yatırım ve ticaret sınırlamalarının da bir sonucuydu.[125]

Yani isyanların arkasında başlangıçta ekonomik sıkıntılar yatıyordu. Beşir rejimi ABD ile terörizme karşı işbirliği yapmaya başladıktan, Dünya Ticaret Örgütü’ne katılmak için başvurduktan sonra, ülkeye yönelik ekonomik ambargo kalktı. Beşir hükümeti de devlet işletmelerinin özelleştirilmesi, temel mallara verilen fiyat desteklerinin kaldırılması gibi neo-liberal politikalar uygulamaya başladı. Ancak henüz IMF-Dünya Bankası yardımı alamadığından, uluslararası bankalar da Sudan’a kredi verecek kadar güvenmediklerinden, henüz dış kaynak girişi sağlanamadı. Buna karşılık, ticaret serbestleşince, hızla artan ithalat, dövize talep sonucu Sudan parası dolar karşısında yüzde 85 değer kaybetti, enflasyon yüzde 70’e vurdu. Ekonomide döviz kıtlığı ve dövize hücum başladı. Halk bankaların, ATM’lerin önünde uzun kuyruklar oluşturmaya başladı. Günde en fazla 11 dolar çekebiliyorlardı. Sudan halkının yaşam düzeyi hızla aşındı.

Ekmek fiyatlarına, hayat pahalılığına karşı başlayan protesto hareketleri, kısa sürede gelişerek yaygınlaşarak, neo-liberal politikaları, Beşir rejimini hedef alan siyasi bir nitelik kazandı. Çeşitli muhalefet grupları eylemlerini koordine etmeye başladılar.[126]

Böylelikle Sudan’ın 30 yıllık diktatörü, Darfur ve Güney Sudan savaşlarında yüz binlerce sivilin katledilmesinin müsebbibi, Sudan işçi sınıfının ve yoksullarının düşmanı, Müslüman Kardeşler’in (İhvanı Müslimin) müttefiki, Erdoğan ve AKP’nin işbirlikçisi Ömer Beşir, dört buçuk ay devam eden bir halk hareketi, devrimci mücadelenin gücü karşısında devrildi![127]

Sudan’da halk ayaklanması 19 Aralık 2018’de başta ekmek zammı olmak üzere hayat pahalılığı nedeniyle başlamıştı. Sudan Komünist Partisi’nden (SKP) Dr. Fethi Elfad, isyanın nasıl başladığını söyle anlattı: “Ayaklanmayı tetikleyen sert fiyat artışlarıydı. Ben tutuklu bulunduğum sırada Atbara’dan bir yoldaşla tanıştım, bu kent ilk gösterinin yapıldığı kenttir. Bana kitlesel protestoları başlatanın bir pazaryerinde ekmek bulamayan bir grup işçinin kendiliğinden yükselttiği sloganlarla başladığını söyledi. “Ekmek, ekmek” diye haykırmaya başladılar ve birdenbire on kadar kişi yüzlerce kişiye dönüştü ve giderek binlere ulaştı.

Bu 19 Aralık günü oldu. Sonra göstericiler üç gün daha devam ettiler ve gösteri kitlesel bir protestoya dönüştü, rejimin istifasını isteyen yürüyüşler yapıldı. Atbana, bir demir yolu kenti, işçi sınıfından nüfusuyla tanınıyor, üç gün boyunda bu kent örgütlü kitleler tarafından kontrol edildi. Ardından güvenlik güçlerinin müdahalesi geldi. 22 Aralık’ta, hükümet yeniden kontrolü sağladı fakat o zamana kadar tüm kuzey kentleri ve kasabaları, rejimin devrilmesini talep eden kitlesel protesto eylemlerinin merkezleri hâline gelmişti. O andan sonra gösteriler ülke geneline yayıldı.”

Atbara, Sudan’ın en büyük sendikası olduğu belirtilen demir yolu işçileri sendikasının merkezi. 10 Mart 2019’da Sudan İşçi Sendikaları Restorasyonu İttifakı, Beşir karşıtı protestolara katılacaklarını ilan etti. Rejim tarafından dağıtılan tüm sendikalara, saflarını yeniden düzenlemek ve protestolara katılmak için çağrı yaptı. Açıklamada Beşir rejiminin, özelleştirmeler, zamlar, hastalık izinlerinin kısıtlanması, doğum izninin azaltılması ve benzeri kararlarla işçilere ve işçi haklarına saldırdığı hatırlatıldı. Sendika İttifakı, Sudan Meslek Odaları Birliği (SPA/ MOB), SKP, Sudan İşsizler Birliği gibi örgütlerin ‘Özgürlük ve Değişim Deklarasyonu’nu imzaladı.[128]

 

DEVRİMCİ MUHALEFETİN İSTEKLERİNİ OLUŞTURAN 7 MADDE[129]

Kötülükleriyle bilinen ve 30 yıldır, zor kullanarak emirler veren güvenlik ve istihbarat kurumlarının yönetici kadrolarının görevden alınıp tutuklanmaları.

Güvenlik ve istihbarat kurumlarının görevlerini yerine getirecek şekilde yeniden oluşturulması.

Gölge birlikler, halk savunması ve halk polisi gibi rejimin silahlı milis güçlerinin dağıtılması.

Silahlı çatışmaların olduğu Darfur, Nuba Dağları ve Güney Mavi Nil bölgelerinde vatandaşlara karşı suç işlediği bilinen nizami kuvvetlerdeki ve kurumlardaki yöneticilerin görevden alınarak tutuklanması ve haksızlığa uğrayanları razı edecek şekilde adalete teslim edilmeleri.

Rejimin tüm kurum ve organlarının hâlli, adam öldürme ve mali yolsuzluklara adı karışmış tüm kadrolarının görevden alınıp tutuklanması ve ardından anayasaya uygun bir şekilde yargılanması.

Siyasi tutukluların ve devrimin yanında yer alan askeri tüm tutukluların serbest bırakılması.

Sudan Anayasası’ndaki insan hakları belgesi ve uluslararası sözleşmelerdeki uluslararası insan hakları beyannamelerine aykırı, özgürlükleri kısıtlayan tüm kanunların kaldırıldığının ilan edilmesi.

 

Sudan’ın “Ekmek İsyanı”nda, her kesimden insan sokaklardaydı. Tüm muhalefet cephelerinin yanı sıra, ülkenin Komünist Partisi ve üniversite gençleri de caddeleri doldurdu. Protestoların en başından beri sokaklarda olan iki üniversiteli genç, Ahmed Awad ve Salma Mukthar Dirar. Her ikisi de 30 yıllık diktatörlük dönemini en başından hangi taleplerle yıkmak istediği konusunda emindi: “Ekmek, Adalet ve Özgürlük”…

Sudan Üniversitesi mühendislik fakültesi öğrencisi 22 yaşındaki Ahmed Awad bugüne kadar protestolarda 2 arkadaşının yaşamını yitirdiğini söyleyerek “Arkadaşlarım ve ben bu rejimi de artıklarını da istemiyoruz” diyor. Salma Mukthar Dirar ise, “Neden yüksek sesle kavga ediyoruz biliyor musunuz? İslâmi, muhafazakâr ve ataerkil sistemden bıkmış bir kuşağı zapt edemezsiniz” diye konuşuyor.

SKP Dış İlişkiler Komisyonu üyesi Dr. Mourad Mohamed, “Beşir gidiyor ama biz sokakları terk etmiyoruz, gençler sokakları terk etmiyor. Sudan’da her yaştan insanla bir aradayız. Ordunun kararı bizim için şaşırtıcı oldu ama sokaklardan çekilmeyeceğiz. Tam 30 yıldır Beşir diktatörlüğü altında yönetiliyoruz. Bu çok uzun bir süre insanların öfkesi bir anda dinmeyecek. Beşiri de takipçilerini de kovacağız,”[130] diyordu.

Ve sonra!

Sudan’da ordu yönetime el koydu. Savunma Bakanı Orgeneral Avad Muhammed Ahmed bin Avf, Beşir’in görevden alındığını ve tutuklandığını açıklayıp, iki yıl sürecek bir geçiş döneminin ardından seçimlere gidileceğini ve yeni bir anayasa hazırlanacağını açıkladı.[131]

Imad K. Harb’ın, “El-Beşir 1989 yılında askeri darbeyle iktidara geldiğinden beri Ahmed bin Avf başkan yardımcısı ve savunma bakanı olarak görev yaptı ve rejimde önemli sorumluluklar üstlendi,”[132] notunu düştüğü Darfur Katliamı sorumlularından Sudan Savunma Bakanı Avad bin Avf askeri darbenin ardından Askeri Geçiş Konseyi Başkanı sıfatıyla yemin etmesinin üzerinden 24 saat geçmeden görevini bıraktığını açıkladı. Devlet televizyonunda canlı yayınlanan konuşmasında Bin Avf, Askeri Geçiş Konseyi Başkanlığı’nı bıraktığını, Orgeneral Abdulfettah el-Burhan’ı yerine seçtiğini, konseyin başkan yardımcısı Kemal Abdulmaruf’un ise görevinden alındığını bildirdi.

Sudan’daki muhalif gruplar, askeri darbenin halkın taleplerini karşılayamayacağını belirterek, sivil yönetim için protestolara devam çağrısı yaptı. Sudan’da halk hareketinin lider örgütü olan Sudan MOB ile SKP, halka sokağı terk etmeme çağrıları yapıp;[133] yayınladığı “Acil Çağrı”da “Kararlı halkımıza, Silahlı Kuvvetler Genel Karargâhı önündeki protesto dağıtılmak ve tüm engeller kaldırılmak isteniyor, lütfen herkes devrimi ve haklarını korumak için acil olarak protesto alanına gitsin,” dedi.[134]

Protestoların başlamasında etkili olan MOB “darbe rejimi” olarak nitelendirdiği askeri yönetimi reddederken, “sivil yönetim kurulana, Beşir yönetiminden kalan isimler gidene kadar mücadeleye devam” çağrısında bulundu.

Gösterilerde “Hırsızların biri gitti, biri geldi”, “Devrim” sloganları atıldığı bildirildi. SKP de “Siyasal İslâm diktasına karşı ayaklanan kitlelerin onurlu mücadelesine karşı bir saray darbesi gerçekleşmiştir,” değerlendirmesi yaptı.[135]

Bunun üzerine Sudan’da askeri yönetim, başkent Hartum’taki protestoculara sokaklardaki barikatları kaldırmalarını isteyince; protesto hareketinin liderleri 21 Nisan 2019’da El Beşir’i deviren askeri konseyle temasa son verdiklerini duyurdu.[136]

Sonrasında yönetim, askeri konseyi protesto eden sivillere ateş açtı; muhalifler herkesi sokağa davet etti.[137]

Sudan’da güvenlik güçlerinin oturma eylemi yapanlara yönelik başlattığı operasyonda ölenlerin sayısı, Sudan Doktorları Merkez Komitesi’ne göre, 113’e yükseldi.

Eylemciler, 6 Nisan 2019’dan beri Genelkurmay Başkanlığı’nın önündeki meydanı işgal ediyordu. Ancak Sudan Ordusu, eylemcileri meydandan çıkartmak için müdahaleye başladı.

Güvenlik güçleri, Hartum’da Genelkurmay Başkanlığı binasının önünde uzun süredir oturma eylemi yapan sivil geçiş konseyi yanlısı göstericileri dağıtmak için ateş açtı.

Olayın ardından askerlerin makineli tüfekler ve askeri araçlarla Hartum sokaklarında gezdiği belirtildi. Birçok Hartum sakini müdahaleden Acil Destek Güçleri adlı milisleri sorumlu tuttu. Daha önce Janjaweed diye bilinen bu milisler, Darfur ve Batı Sudan’daki çatışmalarda kötü bir ün kazanmıştı.[138]

113 kişinin hayatını kaybettiği katliam sonrası cunta, emekçilere yönelik gözaltı dalgası başlatarak grev ve sivil itaatsizlik eylemlerini engellemeye çalışıyordu.

SKP’nin, ‘Hayır, Sudan Devrimi Bitmedi’ başlıklı çağrısında, “karşı devrim sokakları dağıttı ama devrimci ruhu yok edemedi,” deniliyordu.[139]

Ve nihayet Sudan’da askeri yönetim ile sivil muhalif koalisyon arasında 2019 Nisan’ından beri süren otorite krizini “sonlandıran”, Geçici Sivil Yönetim düzenlemelerini içeren Anayasal Bildiri anlaşması imzalandı.

Sudan’da Askeri Geçiş Konseyi (AGK) ile sivil muhalif koalisyon Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri (ÖDBG) tarafından imzalanan anayasal bildiri, Afrika Birliği ve Etiyopya’nın arabuluculuğunda başkent Hartum’daki Sadaka (Dostluk) Kongre ve Toplantı Merkezi’nde düzenlenen törende, ÖDBG Sözcüsü Ahmed er-Rabi ile AGK Başkan Yardımcısı Orgeneral Muhammed Hamdan Dakalu tarafından imza altına alındı.

Bu anlaşmaya göre, yarın AGK lağvedilip, Devlet Başkanlığı Konseyi oluşturulacak.

Konseyi oluşturacak 6 sivil, 5 asker üye 19 Ağustos’ta yemin ederek görevine başlayacak.

Barışın sağlanması, eski rejimin sembol isimlerinin yargılanması, yasal reformlar yapılması, devlet kurumlarının, yargı ve ordunun yeniden yapılandırılması ve ekonomik durumun iyileştirilmesi geçiş döneminin en önemli gündem maddeleri arasında yer alıyor.

Ordu karargâhı önünde sivil hükümete geçilmesi talebiyle demokrasi nöbeti tutan sivillere yönelik 3 Haziran’da gerçekleştirilen ve 100’ün üzerinde eylemcinin hayatını kaybettiği olaylarla ilgili bağımsız soruşturma komisyonu kurulacak.

3 yıl 3 ay sürecek geçiş döneminde konseye 21 ay asker, 18 ay bir sivil başkanlık edecekti.[140]

Böylelikle de başkaldırı düzen içinde massediliyordu!

Yazının devamı için



YAZARLAR
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
HABER ARŞİVİ
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HAVA DURUMU
nöbetçi eczaneler
GAZETEMİZ

HABER ARA
YUKARI