Bugun...


Sibel Özbudun -Temel Demirer

facebook-paylas
Öncesi Ve Sonrasıyla Süreklilik İçinde Kopuş: 2015’in “Bugün”ü-2
Tarih: 15-02-2022 13:15:00 Güncelleme: 15-02-2022 13:15:00


II. AYRIM: YERKÜRE(MİZ)

 

 

“Utanmak,

insanlığı kurtaracak düzeyde

güçlü bir duygu.”[70]

 

Alvin Toffler’in “Bizler batan Titanik gemisinde, hayatlarımızı kurtarmaya çalışırken, onlar hâlâ güvertede en iyi koltuğu kapma peşinde,”[71] notunu düştüğü sürdürülemez kapitalizmin III. Büyük Bunalımı ya da uluslararası krizi ile yüz yüzeyiz.

Server Tanilli’nin, “Emperyalist eğilim, yalnız otoriterliği değil, saldırganlığı da beraberinde taşıyor,” sözleriyle müsemma denklemde Türkiye’de yaşanan krizden nasibini, fazlasıyla alıyor!

“Omnia mutantur/ Her şey değişir,” diyen ve değiştiren tarih çok şeyi yeniden biçimlendiriyor.

Neo-liberal küreselleşme karaya oturdukça Amerika’da, Avrupa’da, Asya’da yeni birikim (güç) merkezleri yükseliyor. Çelişkiler yaygınlaşarak, keskinleşiyor. Bunlarla birlikte yerküre kaynaklarının paylaşımındaki yerleşik hegemonya düzenini sorgulamaya başlıyor.

Yani 1980’lerden sonra tüm dünyaya egemen olan finansal serbestleştirme, esnekleştirme ve neo-liberal küreselleşmenin ağırlaştırdığı sonuçlarla birlikte kapitalist yıkım çok daha acımasız bir gerçekliğe dönüşürken; bu da tarihin gündemine yeni bir paylaşım maddesi ekliyor.

 

II.1) “YDD” HÂLİ

 

“Cehennem acı çektiğimiz

yer değil, acı çektiğimizi

kimsenin duymadığı yerdir.”[72]

 

25-29 Ocak kesitinde sanal ortamda gerçekleştirilen ‘2021 Davos Gündemi’ fotoğrafı, kapitalizm kaotik yıkımını bir kere daha ortaya koyarken; BM Dünya Gıda Programı (WFP) Genel Müdürü David Beasley, “Her gün 700 milyon insanın yatağa aç gittiği ve COVID nedeniyle 270 milyon insanın gerçekten açlığın eşiğinde” olduğundan söz ediyor.

Japon gazeteci Hiroko Kuniya ise, dünyanın bir açlık salgını ve bunun sonucunda gerileme ile karşı karşıya olduğunu ve dünyadaki 2 milyar insanın güvenli veya yeterli gıda kaynaklarına erişemediğini söylüyor.

Dünya Ekonomik Forumu (WEF) ‘Görünüm Raporu’nda, 2020’de aşırı fakir grubuna eklenen 100 milyon kişinin en kötü senaryo ile 2021 sonunda 150 milyona çıkabileceği belirtiyor.[73]

200’ü aşkın insani yardım örgütü, dünya çapında 34 milyon kişinin açlıktan ölme tehlikesiyle burun buruna olduğunu kaydetti. 58 ülkede 174 milyon kişinin yeterli gıdayı temin edemediği belirtilirken, BM tahminlerine göre bu rakam 2021’de 270 milyona çıkabilecek.[74]

‘Oxfam’ın ‘Eşitsizlik Virüsü (2020)’ başlıklı raporu, pandemi başladığından beri dünyanın en zengin 10 kişisinin servetinin yarım trilyon dolar arttığını ortaya koyuyor. Bu parayla dünyada herkes aşı olabilir ve salgın yüzünden içine düşülen yoksulluk ortadan kaldırılabilir.[75]

Düşünebiliyor musunuz, bir minibüsü dolduracak sayıda zengin asalak, 7.78 milyar insanın kaderine yön verebilecek güçteler. Bu ortamda merkez bankaları devasa kârlar açıklıyorlar. Amerikan Merkez bankasının 2020 net kârı 80 milyar doların üzerinde.

Dünyadaki 2153 milyarder dünya nüfusunun yüzde 60’ını oluşturanların servetinden daha fazlasına sahipler. Zengin ve fakir arasındaki makas tarihin hiçbir döneminde görülmediği kadar açılmış durumda.

Dünyanın en fakir ülkeleri 2020’de 12.4 milyar dolar borç ödediler ve bunun büyük kısmı Dünya Bankası gibi çok uluslu kuruluşlaraydı.[76]

Öte yandansa FAO gıda fiyat endeksi sadece 2021’in ocak ayındaki 30 günde yüzde 4.3 oranında artışa dikkat çekti.[77]

Ayrıca BM derinleşen gıda ve sağlık krizine dikkat çeken raporunda, Kongo’da 19.6 milyon kişinin gıda kriziyle boğuştuğunu aktarırken; Mali, Burkina Faso ve Nijer’de de 4.5 milyon insan gıdaya erişemiyor. Nijerya’da ise yaklaşık 400 bin çocuk açlık riskiyle karşı karşıya.

Yemen’de, yıllardır süren çatışmalar ve salgınla birlikte derinleşen açlık krizi ülkenin en önemli sorunu olmaya devam ediyor. BM raporlarına göre, 50 binden fazla insanın kıtlık şartlarında yaşadığını, bu yıl 16 milyondan fazla insanın aç kalacağını gösteriyor. Yemen’de yaklaşık 30 milyonluk nüfusun yüzde 80’i yardıma muhtaç.[78]

Nihayetinde Max Horkheimer’ın, “Dünyanın bir amaçlar dünyasından tümüyle bir araçlar dünyasına dönüşmesi, üretim yöntemlerinin tarihsel gelişmesinin bir sonucudur,” diye betimlediği söz konusu hâl iki kutup yaratıyor: Zenginlik ve yoksulluk!

 

II.2) ZENGİNLİK & YOKSULLUK

 

“Herkesin başına her şey gelebilir.

En iyisi hazırlıklı olmaktır.”[79]

 

‘Dünyanın Hâli Raporu’na göre, Covid-19 salgınının ilk dokuz ayında dünyanın en zengin 10 kişisi servetlerini 540 milyar dolar daha arttırdı![80]

‘The Forbes’ dergisinin ‘2021 Dolar Milyarderleri Listesi’nde 2.755 kişi yer alıyor. Listeye 2021’de 493 yeni kişi katıldı. Buna göre Covid-19 döneminde milyarderlerin sayısı ve serveti dünya genelinde arttı. Dünyanın en zenginlerinin serveti bir yılda 5.1 trilyon dolar artarak 8 trilyon dolardan 13.1 trilyon dolara yükseldi. Böylece dünya dolar milyarderleri servetleri Covid-19 döneminde dolar bazında yüzde 64 artmış oldu.[81]

2020’de 2 bin 95 olan dolar milyarderi sayısı, 2021’de 2 bin 755’e yükselirken; Amazon’un CEO’su Jeff Bezos, 177 milyar dolarlık servetiyle dördüncü kez ilk sırada yer aldı. 2020’de listede 31’nci sırada yer alan Elon Musk, 2021’de 2’nci sırada kendisine yer buldu.

2021’de milyarderler listesine girenlerin toplam servetleri 2020’deki 8 trilyon dolardan 13.1 trilyon dolara ve Türkiye’deki dolar milyarderi sayısı da 23’ten 27’ye yükseldi.[82]

Örneğin 651 dolar milyarderinin bulunduğu ABD’de, ‘Tax Fairness’ grubunun hesaplamalara göre bu milyarderlerin 18 Mart 2020’de 2.95 trilyon dolar olan toplam servetleri; 7 Aralık 2020 itibarıyla yüzde 36 sıçrayarak 4.01 trilyon dolara ulaşmış.

Pastadan en büyük payı da Tesla’dan Elon Musk, Amazon’dan Jeff Bezos, Facebook’tan Mark Zuckerberg, Microsoft’tan Bill Gates gibi malum isimler almış. Bu dönemde Musk’ın serveti 118.5 milyar dolar, Bezos’un 71.4 milyar dolar, Zuckerberg’in 50.1 milyar dolar artmış. Raporun yayımlandığı dönemde Covid-19 vakaları rekor sayılara ulaşırken, 10.7 milyon Amerikalı işsizlikle boğuşuyordu.

Raporu hazırlayan kuruluş 9 aydaki servet artışının yurttaşlara paylaştırılması hâlinde her kişiye 3.000 dolar, 4 kişilik bir aileye 12.000 dolar düşeceğini hesaplıyor.[83]

Ayrıca Dünya Gıda Programı (WFP), acil ve genişletilmiş bir yardım yapılmaması hâlinde gelecek aylarda 20’den fazla ülkede akut açlığın artacağı uyarısında bulunurken;[84] BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) verilere göre, dünya gıda fiyatları ocakta altı buçuk yılın zirvesine çıktı. 2021’in Ocak’ında art arda sekizinci defa artış kaydederek hububat, şeker ve bitkisel yağ fiyatlarındaki yükselişin etkisiyle 2014’ün Temmuz’undan beri en yüksek seviyeye çıktı.

BM’nin yayımladığı raporlar, 2019’da 135 milyon kişinin açlıkla boğuştuğu dünyada önümüzdeki dönemde bu sayının 265 milyona yakın olabileceği yönünde sonuçlar veriyor. Uzmanlara göre salgının yaratacağı açlık, 50 yılın en yüksek oranı olabilir.[85]

 

II.3) VAHŞET VERİLERİ

 

“Kader, zayıfların ve

boyun eğmişlerin icadıdır.”[86]

 

Sürdürülemez kapitalist vahşetin mimarı olduğu tabloda BM, “Modern köle sayısı arttı,”[87] açıklaması yaparken; BM Özel Raportörü Urmila Bhoola da, “Modern kölelik insanlığın en önemli sorunlarından biri olmaya devam ediyor. 40 milyondan fazla insan köleleştirilirken bu rakamın dörtte birini çocuklar oluşturuyor,”[88] diyor.

Konuya ilişkin olarak Bhoola, internet üzerinden köle pazarları oluşturulduğunu açıklarken; Kuveyt’teki her 10 haneden 9’unda hizmetçi çalışıyor ve bazıları dünyanın en yoksul yerlerinden Körfez ülkelerine gelip, memleketlerindeki ailelerini geçindirmeye yetecek parayı kazanmayı amaçlıyorlar.

Binlerce kadın, internet üzerinden yasadışı bir şekilde ev hizmetçisi olarak satılıyor.

BBC Arapça Servisi’nin yaptığı gizli araştırma, evlerde çalışan hizmetçi kadınların, Google Play ve Apple’ın App Store’unda yer alan uygulamalarla ve Facebook’un sahibi olduğu Instagram’da algoritma destekli etiketlerle, yasa dışı bir şekilde internet üzerinden alınıp, satılabildiğini ortaya çıkarttı.[89]

Brezilya’da da binlerce insan alınıp satılıyor, insanlık dışı koşullarda çalıştırılıyor, işi bırakmaktan men ediliyor. Psikolojik şiddet, işkence, dayak ve ölüm korkusuyla yaşamını devam ettiriyor. 2003’den beri 1700’den fazla çiftlik, maden, atölye ve inşaat sahası izlendi. Brezilya hükümeti bu üretim sahalarından yüzlerce köle kurtardı. Yani Brezilya modern köleciliğin varlığını kabul eden ilk ülkelerden biri oldu.[90]

Ayrıca ‘Save the Children’in raporuna göre, dünya genelindeki çatışma bölgelerinde yaşayan yaklaşık 72 milyon çocuk cinsel şiddete maruz kalma tehlikesi ile karşı karşıyayken; örgütün “cinsel şiddet” kavramı, tecavüz, cinsel kölelik, seks işçiliğine zorlama, cebren hamile bırakma, zorunlu kısırlaştırma ya da sünnet gibi cinsel organların yaralanması eylemlerini kapsıyor.[91]

Konuyla bağıntılı olarak Avrupa’da 2018-2020 kesitinde devlet koruması altında olan 18 bin 292 sığınmacı çocuk kayboldu. ‘Lost in Europe’un resmi dairelerden aldığı sayılara göre İtalya’da 5 bin 775, Belçika’da 2 bin 642, Yunanistan’da 2 bin 118, İspanya’da 1889, İsviçre’de 944 sığınmacı çocuk “kaybedildi”.[92]

Almanya Federal Kriminal Dairesi’nin açıklamasında da, 607’si 13 yaşın altında olmak üzere reşit olmayan 1579 çocuğun kayıp olduğu bildirildi.[93]

Ve nihayet Tüberküloz, hâlen dünyadaki ilk 10 ölüm sebebinden biri olarak en fazla ölüme sebep olan enfeksiyon hastalığı! 2017’de 1.6 milyon kişi bu sebeple yaşamını yitirdi. Dünya genelinde her yıl 10 milyon yeni hastanın ortaya çıktığı biliniyor![94] Sebebi de açlık!

 

III. AYRIM: COĞRAFYAMIZ

 

“Kötülük ne kadar artarsa

güzeli yaratma nedeni de

bir o kadar artacak.

Şüphesiz daha güç olacak,

ama daha da gerekli.”[95]

 

İçinden geçtiğimiz kesiti Antonio Gramsci’nin, “Çöken sınıfların akşamları yükselmekte olanların sabahıyla ölçülür,” diye tarif ettiği güzergâh olarak tanımlayabiliriz.

İktidarın totaliter konsolidasyon girişimi, otoriter emek rejimiyle tahkim edilen bir saldırganlıkta ve Edmund Burke’nin, “Karşımızdaki gerçek büyük tehlike, işimize o anda öyle geldiği için, özgürlüklerin azar azar yok edilmesidir,” saptamasında ifadesini bulmaktadır.

“15 Temmuz darbe girişimi ardından 20 Temmuz’da ilan edilen OHAL darbesiyle kalıcı”[96] özellikler kazanan despotizm doludizgin bir eşiğe ilerlemektedir.

“AKP kontrgerillasını inşa eder”ken;[97] “Mafyanın devletleşip, devletin mafyalaştığı”[98] ve “Sarayın ideolojik mühendislik aygıtı olarak Diyanet”in[99] öne çıkar(t)ıldığı tabloda AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın düzenlediği 6. Din Şûrası’nda, “İslâm bize göre değil, biz İslâma göre hareket edeceğiz. Nefsimize ağır gelse de hayatımızın merkezine dönemin koşullarını değil, dinimizin hükümlerini yerleştireceğiz” diyerek, hem Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın laiklikle ilgili 2., 14., ve 24. maddelerini ihlâl etmekte bir beis görmüyor.[100]

AKP Merkez Karar ve Yönetim Kurulu üyesi ve Sivil Alan Platformu Başkanı Ayhan Oğan, “Yeni bir devlet kuruyoruz, kurucusu da  Erdoğan. İster beğenin, ister beğenmeyin,”[101] diyorken; biri, “Seçimleri kazansanız da iktidar size verilmeyecek” dedi, “rejimin” gerçeğini ortaya koydu. Bir diğeri de “hayatın bütün alanlarına müdahale etmek” istediklerini itiraf etti.[102]

“Artık ‘tek adam rejimi’ ya da ‘totaliter’ gibi sıfatların yetmeyeceği Türk ‘ırkçı- milliyetçiliği’ ile Siyasal İslâm’ın nikâhından doğmuş ‘faşizan’ bir rejimin eşiğindeyiz. Hatta belki de o eşik aşıldı bile.”[103]

Totaliter rejimin inşa süreci başlarken, karşımızda, her adamın arkasındaki bir “tek adam”, tüm başları öne baktırmaya kararlı polis terörü, “dinci hakikât rejimi”ni kabul etmeyenleri sapık, terörist suçlamalarıyla susturmaya kararlı bir ideolojik kontrol saplantısı, bir totaliter rejim var.[104]

Bütün bunlara bakarak “tek adam rejimi”ne faşist bir diktatörlük denebilir mi?

Öncelikle, faşizmin bir devlet biçimi olduğu unutulmadan ve mevcut durumda “tek adam rejimi” faşist bir rejim inşa etmede (yani süreç olarak faşizmde) önemli mesafe almış olmakla birlikte, bu soruya yanıtımız hayırdır! “Tek adam rejimi” henüz bir faşist diktatörlük değildir, fakat faşist temelde bir yeni rejimin inşa sürecinde atılmış karşı devrimci önemli bir adımdır.

Gilles Deleuze “Hiyerarşi, dikey ya da piramit biçiminde örgütlenme... öteki grupları dışlamak, kendini koruma mekanizmalarını sağlamak için tasarlanmıştır,” formülasyonunda ifadesini bulan saray despotizmi; Homeros’un, “Kral, buyruğundaki insanlardan beslenir. Çünkü onun için onlar değersiz bir sürüdür,” tarifindeki üzere işlerken; “Kitleler içinde bulundukları, biçimden yoksun, kaotik ortamı telafi etmek için daima bir ‘lider’ üretirler ve tarihte birçok örneğini gördüğümüz gibi, bu lider mutlaka sonunda kendi şişirilmiş ego algısının kurbanı olur.”[105]

Ayrıca “Uzun süre hüküm sürmekten dolayı hükümdarlar yozlaşır ve tiranlaşır, her şeyi kendi tekellerine alır”ken;[106] “Monarşik yönetimin en büyük sırrı ve tüm çıkarı, insanları aldatmakta ve onları dizginlemesi gereken korkuya din maskesi takmakta yatar,” der Baruch Spinoza.

“Nasıl” mı? İşte birkaç veri…

i) 15 Temmuz 2016 darbe girişimini bahane ederek 2 yıl boyunca OHAL ilan eden ve bundan güç alan hükümet “hür demokrasi düzenini” ve “temel hak ve hürriyetleri” gasp etti.[107]

ii) 1980 Darbesi sonrası kullanılmaya başlanan Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri, Erdoğan’ın elinde Meclis’i tamamen bypass etme aracına dönüştü. Evren bir kararname yayımlarken Erdoğan 71 kararname yayımladı. 12 Eylül 1980 Darbesi sonrası Kenan Evren’e Cumhurbaşkanlığı teşkilatında düzenleme yapmak üzere tanınan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi yayımlama yetkisi, Erdoğan’ın elinde tek başına yürütme organı olmasını sağlayan bir araca dönüştü. TBMM 27. Yasama döneminde 2 bin 110 maddeyi içeren yasa tekliflerini kabul ederken Erdoğan tek başına 2 bin 311 maddelik yasal düzenlemeyi uygulamaya koydu.[108]

iii) Eski Saray Başdanışmanı Tanrıverdi’nin şirketi, suikast tekniği ve gayri nizami harp hizmeti veriyor. SADAT şirketi, verdiği hizmetleri AKP döneminde aldığı özel güvenlik yetkisi ile yürütüyor...

SADAT’ın kurucusu Adnan Tanrıverdi, Cumhurbaşkanı Başdanışmanlığı yaptığı dönemde, İstanbul’un başkent, resmi dilin Arapça olduğu bir İslâm devleti oluşumu önermişti.

Yakın geçmişte, İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, SADAT’ın “Tokat ve Konya’da silahlı eğitim kampları kurduğu”nu gündeme getirmiş, şirket bu savlara karşı çıkmıştı.[109]

SADAT’ın üzerindeki şüpheleri dile getiren siyasiler yasal zemini olmayan devlet dışı silahlı oluşuma dikkat çekti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eski başdanışmanı, emekli general Adnan Tanrıverdi’nin kurucusu olduğu SADAT hakkında verilen soru önergelerinin yanıtsız kaldı. Suikast eğitimi veren şirkete ilişkin önergeler yanıtsız, savcılar suskun.[110]

iv) Diyanet İşleri Başkanlığı, 2018’de dernek ve vakıflara, bütçeden ayrılan 30 milyon liralık ödeneğin üç kat üzerine çıkarak 88.6 milyon lira aktardı. Diyanet’in 9 yılda yandaş vakıf ve derneklere aktardığı tutar 1 milyar 82 milyon liraya ulaştı.[111]

Diyanet İşleri Başkanlığı, Kur’an Kursu öğreticisi, imam hatip ve müezzin-kayyım olmak üzere toplam 5 bin sözleşmeli personel alınacağını duyurdu.[112]

2020’de yayımlanan yüksek lisans tezlerine göre sadece Bitlis’te 13 medrese faaliyet gösteriyor. Toplam 900 civarı öğrenci eğitim görüyor. Bazıları “Kur’an Kursu” adı altında varlığını sürdürüyor. Mezunlarının bir kısmı Diyanet’te görev yapıyor.[113]

v) AKP’nin paralel kolluğu büyüyor: İçişleri Bakanlığı’nın bütçe görüşmelerinde konuşan Bakan Soylu, çok sayıda tartışmalı yetkiye kavuşan bekçilerin sayısının üç yıl içerisinde 30 bin sınırına dayandığını bildirdi.[114]

vi) Kültür ve Turizm Bakanı Numan Kurtulmuş, 2002 - 2017 yılları arası ülkede yapılan kütüphane sayısının 11 olduğunu açıkladı. 15 yılda yapılan kütüphane sayısı 11 iken, 10 yılda yapılan cami sayısı ise, 8 bin 985 oldu.[115]

vii) Ceza infaz kurumlarının kapasitesi öğrenci yurtlarının kapasitesinden on kat fazla arttı. Cezaevlerindeki yatak sayısı 2018’den 2019’a kadar yüzde 10 artarken aynı dönemde öğrenci yurtlarının kapasitesi yalnızca yüzde 1.24 oranında yükseldi.[116]

 

III.1) TOPLUM PSİKOLOJİSİ

 

“Her siyasal mücadele,

askeri bir temele sahiptir.”[117]

 

Özetle kitleyi, iktidar olmanın “Öderint dum metuant/ Varsın nefret etsinler, yeter ki korksunlar!” psikolojisi ile yöneten despotizm; toplumsal ölçekte “Pis Hurma Sendromu”nu yaygınlaştırıyor!

“O da ne” mi?

Yanıtı Abdülhak Şinasi Hisar’ın ‘Çamlıca’daki Eniştemiz’ başlıklı romanında: “Enişte Bey, Fincancılar Yokuşu’nda bir Arap satıcının hurma sattığını görür, canı çeker. Yaklaşınca bir de bakar ki hurmalar sıcakta eriyip birbirine yapışmış, toz içinde kalmış. Enişte yine de satıcıya hurmaların fiyatını sorar, o da 10 kuruş olduğunu söyler. Bunun üzerine Enişte Bey, ‘Hiç bu pis hurmalar 10 kuruş eder mi?’ der. Bunu duyan satıcı birdenbire parlar, ‘Ne! Demek hurmalar pis, demek ben pis, demek Arap pis, demek Mekke pis, demek Peygamber, demek Peygamber!’ diye bağırır.

Bu sözler karşısında enişte panik içinde yokuş aşağı kaçmaya başlar. Arada da gelen var mı diye arkasına bakmaktadır. Çünkü padişahın hafiyeleri peşine düştüğü takdirde derdini anlatmasının mümkün olmadığını bilmektedir. Ayrıca insanların onu yakalayıp linç etmesi söz konusudur.”[118]

Bu hikâye belki yaşanmıştır, belki de sadece yazarın kafasındaki bir kurgudur. Her ne olursa olsun sonuçta, yaşanabilecek hatta benzerleri günümüz dünyasında yaşanmakta olan bir olay sergilenmiştir kitapta. Satıcı basit bir olayı abartarak, çarpıtarak toplumun hassas noktasına dokunmuş, yaygaracılık, haybatçılık yaparak insanları öfkelendirmeye, saldırganca bir tavır takınarak linç kışkırtıcılığı yapmaya çalışmıştır.

Ne yazık ki insanların, eksik ve yalan bilgilerden yola çıkan bu türden kışkırtmalara kanma ihtimalleri yüksektir. 6-7 Eylül olayları, Mustafa Kemal’in Selanik’teki evinin Yunanlar tarafından bombalandığı yalanı üzerine patlak vermiştir. Günümüzde de gerek sosyal medyada gerekse yazılı ve sözlü basında hurma satıcısının yaygaracı tavrına benzeyen zorbalıklara rastlıyoruz. İşte bu toplumsal reaksiyona “Pis hurma sendromu” adını vermek istedim.

Bu adlandırmada bir teşbih var; teşbihte ise hata aranmamalıdır. Şimdi birisi çıkıp da Çamlıca’daki Eniştemiz romanından aktardığım hikâye ile ilgili olarak “Bu hikâyede kutsalımıza hakaret ediliyor” derse yeni bir pis hurma sendromu sergilemiş olur. Çünkü söz konusu roman yaklaşık seksen yıldır piyasada ve aktardığım hikâyede kutsallar değil, yaygaracı insanlar eleştiriliyor. Velhasıl yaygaracılık, haybatçılık kötü bir şey olmanın yanı sıra komik bir şeydir de…

Günümüzde pis hurma sendromu maalesef, gerçekleri söyleyen bilim insanlarına, aydınlara, vatanseverlere, vatandaşlara baskı yapmak amacıyla kullanılıyor.[119]

Bununla eş zamanlı olarak suç patlaması yaşanıyor. Cezaevlerine giren hükümlülerle ilgili veriler ekonomideki bozulmayı ve toplumdaki çürümeyi gözler önüne seriyor.

Hırsızlık 7 kat, kaçakçılık 9 kat, cinayet 6 kat, cinsel suçlar 10 kat arttı

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilere göre, 11 yılda cezaevine girenlerin sayısı 3.8 kat arttı.

TÜİK’in Kasım 2020’de yayınladığı en güncel veri 2019 yılına ait. Buna göre 2019’da ceza infaz kurumlarına 281 bin 605 kişi girdi. Bu sayı 2009’da 74 bin 404 kişiydi.

Suç türü üzerinden veriler irdelendiğinde, hırsızlık, cinsel suçlar, uyuşturucu ve kaçakçılık alanında işlenen suçlarda patlama yaşandığı görülüyor.

2009’da öldürme suçundan içeri girenlerin sayısı 1.514 iken bu sayı 6 kat artarak 9 bin 574’e, yaralamada ise 4.5 kat artarak 34 bin 987’ye çıktı.

Aynı dönemde cinsel suçlar 10 kat artarak 562’den 5 bin 800’e yükselirken, hırsızlıktan hükümlülerin sayısı 7 kat, uyuşturucudan hapis cezası alanların sayısı 11 kat arttı.

11 yılda kaçakçılıktan cezaevine konulanların sayısı 9 kat artışla 935’ten 8 bin 111’e yükselirken, sahtecilik suçu 5 kat, yağma 11 kat, trafik suçları ise 15 kat artış gösterdi.[120]

Söz konusu hâl Hermann Hesse’nin, “Kendileri düşünemeyen veya sorumluluk alamayanlar, yaygara koparan bir lidere ihtiyaç duyarlar,” tarifiyle somutlanırken; itaat ve biatın tabanı genişlerken; siyasal İslâmın totaliter dayatmaları toplumu polarize ediyor.

Yani coğrafyamız artık aynı “realiteyi” paylaşmıyor. Birbirinden çok farklı en az iki “realiteden” söz etmek olanaklıdır: Siyasal İslâmın “hakikât rejimi” ile karşısındaki farklılıklar toplamı!

Bu koşullarda, coğrafyamızda rejimin restore edilmesi mümkün değildir; kaldı ki mevcut tabloda bunu yeterince net biçimde doğrulamaktadır!

Özetin özeti: Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu’nun dahi, “Gelişmelerin tamamı Türkiye’nin anayasasının daha önceki maddelerinde yazan, önceden alışkın olduğumuz çok partili hayatın sonuna geldiğimizi gösteriyor,”[121] dediği tabloda Antonio Gramsci’nin, “Doğu’da devlet her şey olduğundan sivil toplum ilkel ve pelteleşmiş hâldedir,”[122] uyarısı kulaklara küpe edilmelidir!

 

III.2) İNSAN HAK(SIZLIK)LARI

 

“Nasıl yaşar insan?

Çiğneyerek, ezerek,

Öbür insanları yiyerek!

Yalnız böyle yaşayabilir insan

İyice unutabilmek için insan olduğunu.”[123]

 

‘Freedom House’un “Demokrasi Kuşatma Altında” başlıklı raporuna göre Türkiye, 10 yılda özgürlükler konusunda en büyük gerilemenin yaşandığı ülkeler arasındayken;[124] ‘AKP İktidarının Hak İhlâlleri Karnesi’ raporuna göre, 2002-2018 kesitinde 47 bin 910 kişinin yaşam hakkı ihlâl edildi. (Bu sayıya sokağa çıkma yasaklarının yaşadığı dönem ile 2013 Gezi eylemlerine ilişkin veriler dahil değil.)[125]

Rapora göre 17 yılda yaşam hakkına yönelik yoğun ihlâller yaşandığı, bu nedenden ötürü 41 bin 694 kişinin yaşamını yitirdiği belirtildi. Ölenlerin 875’inin ise çocuk olduğu açıklandı.[126]

Yine rapora göre, 2019’da toplam bin 474 kişi işkence gördüğüne dair başvuruda bulundu. Cezaevlerinde işkence ve kötü muamele gördüğünü söyleyenlerin sayısı ise bin 160 idi.[127]

Türkiye İnsan Hakları Vakfı, 16 Ağustos 2015’ten 2019’a dek en az 332 kez sokağa çıkma yasağı ilan edildiğini, yasaklardan en az 1 milyon 809 bin kişinin etkilendiğini açıkladı. En çok yasak ilan edilen kent, 190 yasakla Diyarbakır oldu.[128]

Ayrıca AKP Türkiyesi ‘Sınır Tanımayan Gazeteciler’in (RSF) yayımladığı ‘2019 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 157’nci sırada yer aldı; 2018’de de 180 ülke arasında 157’nci sırada yer almıştı.[129] Endeksin ilk kez yayımlandığı 2002’de 99’uncu sırada yer alan Türkiye, 2016’da 151, 2017’de 155, 2018 ve 2019’da 157, 2020’de ise 154’üncü sıradaydı.[130]

Ve “Hak ihlâllerinin arttığı cezaevleri”![131]

Zindanlarda 16 Kasım 2018 itibarıyla 260 bin 144 kişinin olduğu Adalet Bakanı Abdülhamit Gül tarafından açıklanırken;[132] AKP iktidarı süresince cezaevlerinin ve tutukluların sayısı her geçen gün arttı. 2006 ve 2019 kesitindeki 14 yılda 178 yeni cezaevi açıldı. Sadece 2019’da 14 cezaevi açıldı.

Adalet Bakanlığı’na göre Mart 2019’da Türkiye’de 313 kapalı, 75 açık, 9 kadın kapalı, 8 kadın açık, 7 çocuk kapalı, 5 çocuk eğitim evi olmak üzere toplam 396 ceza infaz kurumu bulunuyordu. Bu kurumların toplam kapasitesi 220 bin 8 kişi. Ancak bu cezaevleri de kapasitesinin pek çok üstünde doluydu. Adalet Bakanı Gül’ün açıklamasına göre, 17 Haziran 2019 itibarıyla Türkiye’de yaklaşık 300 bin tutuklu ve hükümlü vardı.[133]

Bunlarla birlikte benzeri veriler Jean-Jacques Rousseau’nun, “Devlet büyüdükçe, özgürlük de o oranda küçülür,” saptamasını teyit ederken; hakkın, birilerinin bize vereceği bir şey değil, hiç kimsenin bizden almasına izin vermememiz gereken bir şey olduğunu unutmamak gerekiyor!

 

III.3) EKONOMİ ÇÖKERKEN!

 

“Yüreği para diye çarpanlar,

şaşılacak derecede kolay kandırılır.

Ciğerleri beş para etmez onların.”[134]

 

“Zenginliğin yeniden dağıtımında çok büyük bir sorunumuz var. Sömürü şeytani boyutlara vardı...”[135] saptaması bire bir Türkiye’yi anlatırken unutmamakta yarar var:

“Yoksulluk ve açlık yürekleri çökertir, ruhları köreltir, insanları acı çekmeye, köle olarak yaşamaya alıştırır. Öylesine ezer ki onları, boyunduruklarını sarsmaya güçleri kalmaz.”[136]

Genel hâl(imiz), aşağı yukarı böyle; ama bu kadar değil!

Evet karanlık bir dönemden geçtiğimiz doğru; ancak umutsuzluğa kapılmak için bir neden yok. Kötü yanının tarihi ürettiğini unutmayanlar açısından umutlanmak için pek çok neden var.

Öncelikle totaliter iktidarın çürüme tohumlarını içinde taşıdığını ve baskının da bununla ilintili olarak katmerlendiğini görmekte yarar var.

Yoksulluk, işsizlik arttıkça iktidarın tabanı daralıyor; iktidarın sahip olduğu destek giderek azalıyor.

Lakin elbette rejimin çöküşü, kendiliğinden olmayacak ve kolay kolay da gitmeyecek(ler)!

 

III.3.1) GENEL HÂL(İMİZ)

 

“Zaman sayısız geleceğe doğru

hiç durmamacasına çatallanıyor.”[137]

 

“Şahlanıyoruz”, “Büyüyoruz”, “en büyük 10 ekonomiden biri” derken Türkiye ekonomisi geri dönülmez bir uçuruma doğru hızla yol alıyor. “Ekonomik harakiri yapıldığı”ndan[138] söz edenler haksız sayılmaz!

Ciddi bir ekonomik daralma yaşanan Türkiye’de, küçük bir azınlık dışında herkes yoksullaşıyor. Gelir düzeyi düştükçe de ekonomi ana endişe kaynağını oluşturuyor; toplumsal tedirginlik büyüyor.

İşsizlik artışı, konkordato ve iflas gibi soru(n)lar büyürken; istikrarsızlık krizi körüklüyor. Döviz kurları, enflasyon, borçlanma, döviz hareketleri, işsizlik, yoksulluk, kapanan işyerleri, intiharlar krizin öne çıkan göstergeleri oluyor.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP), pandeminin 72 düşük ve orta gelirli ülkenin karşı karşıya olduğu borç sorunlarını kötüleştirdiğini; 2021-2025 dönemine ait 598 milyar dolarlık borç geri ödemelerini tehlikeye attığını açıklarken; Türkiye için de 2021’de geri ödemede alarm sinyalleri çalacağından söz ediliyor.[139]

Erdoğan rezervlerde yaşanan gelişmeleri, pandemi döneminde alınması zorunlu tedbirler olarak açıklasa da gerçek daha farklı. Covid-19’un Türkiye’de görülmeden önceki 9 ayda Merkez’in 41 milyar TL’lik ihtiyat akçesi ve rezervlerinin yüzde 26’sı iç edilmiş, kamu bankalarının döviz açığı 14.5 katına çıkmıştı[140] bile.

Ayrıca “Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE)” (enflasyon) Şubat 2021’de yıllık yüzde 15.61 artış gösterdi. Endekste “aylık artış” yüzde 0.91 oldu. Gıdadaki artışın yüzde 2.57 oldu. 2018’den beri enflasyon, geçmiş yıllara kıyasla 2 kat daha yüksek olmuştu.[141]

Milli gelir, 142 milyar dolar kayba uğradı, 891.8 milyar dolardan 717 milyar dolara düşüp; kişi başına gelir aylık dönemde 10 bin 694 dolardan 8 bin 599 dolara inmişti.

Merkez Bankası, borçlar düşüldükten sonra net 36 milyar dolar rezerve sahipken, tek adam rejiminin ardından eksi 59 milyar dolara düşmüştü.

Tek adam rejimi öncesinde gerçek işsiz sayısı 6 milyon 864 bin kişi ve gerçek işsizlik oranı yüzde 20.7’ydi. 2020’de rakam 11 milyon 195 bin kişiye yükselirken oran ise yüzde 31.1’e çıkmıştı.

Haziran 2018’de 970 milyar lira olan devletin iç ve dış borçları, yüzde 91 artışla Ocak 2021’de 1 trilyon 838 milyar liraya tırmanmıştı.

Vatandaşların Haziran 2018’de bankalara olan borcu 526 milyar lira düzeyindeyken, Şubat 2021’de yüzde 61 artışla 838 milyar lirayı bulurken; Türk-İş, Haziran 2018’de dört kişilik ailenin açlık sınırını bin 714 TL olarak hesaplamıştı. Bu rakam, Şubat 2021’de 2 bin 719 liraya yükselmişti.[142]

Dahası da var: 2020’de İstanbul’da 9 bin 587, İzmir’de ise 6 bin 537 esnaf kepenk kapattı. Türkiye Esnaf ve Sanatkârlar Sicil Gazetesi verilerine göre 2020’de her gün ortalama en az 273 esnaf iflas etti. 2019’da ise bu sayı 114 bindi.[143]

Ve 20 ilde bin esnaf ile yapılan ankete göre, esnafın yüzde 86’sı kira, fatura, vergi borçlarını ödeyememişti.[144]

Ayrıca halkın gelir düzeyi hızla azalırken; art arda gelen zamlarla bir vatandaş Osmangazi’den geçmek için milli gelir bazında Japonya, Fransa, ABD gibi ülkelerdeki köprülere göre 8 kat fazla öder hâle geldi.[145]

İçinde trafik kurallarına uymama, maske kullanmama gibi nedenlerle kesilen cezaların olduğu idari para cezaları 11 ayda yüzde 46.4 arttı ve 8.2 milyar TL oldu.[146]

 

III.3.2) YOKSULLUK

 

“Bazı şeyleri yaşamadan

anlayamazsınız, üzerinde

yorum yapamazsınız.”[147]

 

TBMM’deki bütçe görüşmelerinde, bir eline “iş” diğer eline “aş” yazarak yaşamına son veren yurttaşa yönelik soruları görmezden gel Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Selçuk, “Türkiye’de yoksulluk, özellikle aşırı yoksulluk, sorun olmaktan kalktı,”[148] dese de; İzmir’in Karabağlar ilçesinde 30 yıllık kahvehane işletmecisi Nuri Çengeloğlu (59) biriken borçları yüzünden bunalıma girip 25 Mart 2021’in akşam saatlerinde sosyal medya hesabından “Ölümümden kimse sorumlu değil artık dayanacak gücüm kalmadı, kamunun dikkatine sevenlerimi üzdüm herkes hakkını helal etsin benim sonum böyleymiş” mesajını paylaşıp intihar etti.[149] İntiharlar tırmanarak artıyor!

Kolay mı?

‘Derin Yoksulluk Ağı’ verilerine göre İstanbul’da her 100 kişiden 14’ü gıdaya hiç erişemezken, yüzde 49’u belirli besin gruplarına erişemiyor![150]

“Türkiye’de her 10 evden ikisinde aileler yoksulluk sınırı altında yaşıyor ve temel ihtiyaçlarını karşılayamıyor”![151]

BİSAM’ın ‘Açlık ve Yoksulluk Sınırı Mart 2021 Dönem Raporu’na göre, açlık sınırı 2 bin 716 TL, yoksulluk sınırı 9 bin 395 TL oldu.  Yani Türkiye’de 18 yılda açlık sınırı 6.5 kat arttı![152]

DİSK Emekli Sen Başkanı Cengiz Yavuz, “Ülkede yaklaşık 14 milyon emekli ve hak sahibi yurttaş bulunuyor. Bu 14 milyon emeklinin 5 milyon 902 bini SSK emeklisi, 2 milyonu dul ve yetim hak sahipleri. Ortalama SSK emeklisi aylık ücreti 2.206 lira. Ne yazık ki, 14 milyon emeklinin yaklaşık 8 milyonu açlık sınırı altında ücret alıyor. Yaklaşık bir milyon emekli 1.418 lira ya da altında; 8 milyon 850 bin emekli asgari ücretin altında ücret alıyor,” dedi![153]

Türk-İş’in araştırmasına göre ise, 2021’in Mart’ında dört kişilik ailenin açlık sınırı 2 bin 736, yoksulluk sınırı 8 bin 912 lira oldu![154]

Kişi başına 8 bin 599 dolar milli geliriyle Türkiye, 192 ülke arasında 74’üncü sıraya düştü![155]

BM’nin ‘Dünya Mutluluk Raporu’na göre, 149 ülke arasında 2020’de 93. sıradaki Türkiye bir yıl içerisinde 104. sıraya geriledi![156]

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, 2020’nin ilk 9 ayında 100 milyon 600 bin TL’lik elektrik, 399 milyon TL’lik de doğalgaz faturasının ödenmediğini ve borcunu ödeyemeyen 120 bin abonenin elektriksiz kaldığını açıkladı![157]              yazının devamı için



Bu yazı 566 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
HABER ARŞİVİ
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HABER ARA
YUKARI