Bugun...


Sibel Özbudun

facebook-paylas
Toplumsal Cinsiyet Ve Kadın Emeğin Tarihi
Tarih: 04-01-2022 03:03:00 Güncelleme: 04-01-2022 03:22:00


Toplumsal Cinsiyet Ve Kadın Emeğin Tarihi devamı

8. Ortaçağda Kadınlar

 

“Ortaçağda kadınlar” başlığı da, hiç kuşkusuz, “Antikite” gibi, uçsuz bucaksız ve buradaki sınırlı zaman ve zemin içerisinde ancak çok kaba hatlarıyla ele alabileceğimiz bir konu. Çünkü “Ortaçağ” adı verilen tarihsel dönem, kabaca İS 500-1500 yılları arasına tarihlenen yaklaşık bin yıllık bir kesit. Üstelik dünyanın her bölgesinde, en iyi araştırılıp belgelendiği Batı Avrupa’daki özellikleri göstermiyor - Batı Roma’nın “barbar” akınlarıyla yıkılmasının ardından kırsala çekilen ve Katolik Kilise’nin gözetiminde feodal lordların çevresinde toplanan küçük kümelenmelerden oluşmuş bir kırsal yaşam, Ortaçağ Batı Avrupası’nın standardı yalnızca. Başka yerlerde (Osmanlı, Çin, Japon, Hindistan hatta Latin Amerika’da Aztek, İnka uygarlıkları…) aynı dönemi merkezî imparatorluklar ve canlı bir kent ve ticaret yaşamı karakterize ediyordu.

Avrupa-dışını az sonra ele almak üzere, şimdilik Ortaçağ Batı Avrupası’na bir göz atalım: Ortaçağ Avrupası’nda evli kadınlar medeni hukuk açısından, sözleşme imzalayamaz, mahkemede tanıklık edemez, kendi adlarına borçlanamazlardı. Tüm bu işlemler için kocalarının izni gerekiyordu. Ancak ilginç biçimde, bu kısıtlamalar evli-olmayan kadınlar için geçerli değildi.

Kadınların yaşamı büyük ölçüde Katolik Kilise ve aristokrasi tarafından belirleniyordu. Kilise onları Havva’nın günahlarının sürdürücüsü olarak görürken, geniş topraklara sahip aristokratlar ya da feodal efendiler için alt sınıf kadınları (toprağa bağlı olarak çalışan serf-köylüler: Batı Avrupa Ortaçağı boyunca nüfusun büyük bölümünü oluşturan köylülük koruma karşılığında efendilerin toprağında, yarı-kölelik koşullarında çalışan serflerdi) kiminle evleneceklerine dahi efendilerinin karar verdiği, ucuz emek kaynağıydı. Böylelikle, örneğin İngiltere kırsalında ekin biçen erkek işçiler günde 8 pence kazanırken kadın işçilerde bu ücret 5 pence’e düşüyordu. Saman balyalama ücreti ise erkek işçiler için 6, kadın işçiler için ise 4 pence idi.[19] Ve Ortaçağ boyunca Avrupa ülkelerinin nüfusunun büyük kesimi kırsalda yaşadığı için (İngiltere için bu oran kadınların yüzde 90’ı) pek az kadın bu kaderden kaçınabiliyordu.

Serfler arasında kadınlar hukuksal özneler olarak neredeyse “yok” hükmünde idiler. Yine de, Ortaçağ kadınlarının durumu, mensubu oldukları sınıfa göre çeşitlilik gösteriyordu. Ortaçağ Avrupası, tabii ki sınıflı bir yapı arz etmekteydi: En altta toprağa bağlı, onunla birlikte alınıp satılan serf-köylüler; ortada geç Ortaçağ’a doğru gelişen ticaret sayesinde sayıları giderek artan ve loncalarda örgütlenmiş kentli zanaatkârlar ve serbest meslek sahipleri, üstte toprak sahibi aristokratlar ve kilise hiyerarşisi.

Belirttiğim gibi bir serf kadının kiminle evleneceğine babası değil, bey karar veriyordu, çünkü kız da, annesi de, babası da feodal beyin mülküydü… Bir kez evlendikten sonra, kadına ilişkin tüm sorumluluk kocasına devroluyordu - ortaçağa ait hukuksal belgelerde kadınlardan pek az söz edilir. Kadının suç işlemesi durumunda cezalandırılan, kocasıydı. Kadının görevi, evin işlerini görmek, kocasına çalışmasında yardımcı olmak ve toprakta çalışacak yeni serfleri doğurmaktı… Yani, “kadınların büyük çoğunluğu, tarlada, çiftlikte, evde çalışırken hiçbir şekilde kayıtlara geçmeden yaşayıp ölüyordu.”[20] Yine de, efendisine ait bir erkek serf ile, efendisine ait bir kadın serf arasında fiiliyatta fazla bir fark yoktu. Her ikisi de, yaşamlarının neredeyse tümünü çalışarak, hem de toprağın veriminin düşük olduğu koşullarda feodal beyler arasındaki savaşları, aristokrasinin kaprislerini, Kilise’nin doymak bilmez iştahını karşılamak üzere çok çalışarak tüketmek durumundaydı.

Aristokrasiye mensup kadınlar, özellikle hanedan kadınları aynı anda hem evlilikler aracılığıyla ailelerinin konumlarını güçlendirme aracı, ama aynı zamanda bir erkek varis olmaması ya da varisin yaşının küçük olması durumunda monark pozisyonunu üstlenebilecek, yönetici-kraliçeler olarak hüküm sürebilen politik aktörlerdi. Ama ilginçtir ki, kraliçe olabilen bir kadın, örneğin kent konseyi üyesi olamıyordu: çünkü Ortaçağ Avrupası’nda kentlerin yönetimi, görevlilerin seçilerek işbaşına gelip belirli süreler boyunca görevde kaldığı bir sisteme göre yönetilmekteydi ve hukuksal olarak özne olmayan kadınların adaylığı söz konusu olamıyordu.

Durum kentlerdeki orta sınıf kadınlar için biraz farklıydı. Evet, onların da hukuksal bir kimlikleri yoktu; ama fiiliyatta kocalarının işlerini yürütüyor, hatta ölmesi hâlinde işi devralıyorlardı. Ortaçağ “burg”larında kadınlar, gözde tacir, sanatçı ve zanaatkârlardı: fırıncı, bira üreticisi, sütçü, han işletmecisi ve dokumacıydılar. Erkeklere göre daha düşük ücretlerle istihdam edilebilmeleri, onları loncaların gözünde de değerli kılıyordu.

Yine de, erkek zanaatkârlar, meslekî koruma birlikleri olan loncalardaki ayrıcalıklarını yitirmeye pek niyetli değillerdi. Erken Ortaçağ’da kadınlar çoğu loncalara kabul edilmiyordu. Yalnızca kadınların dâhil olduğu loncaların sayısı daha da azdı ve ağırlıklı olarak -dokumacılık gibi- kadınlara özgü mesleklerde görülmekteydiler.

Ortaçağın sonlarına doğru Avrupa’da kara veba salgını patlak verdi (1347-1352). Avrupa’da milyonlarca kişinin ölümüne yol açan salgının sonuçlarından biri, ortaya çıkan işgücü açığının kadınlar tarafından doldurulması oldu. Bu durum, kadınların kendi adlarına mülk ve işletme sahibi olmalarına yol açacak ve kadın istihdamı o güne dek görülmemiş ölçüde yaygınlaşacaktı. Münhasıran kadın zanaatkârların üye olduğu loncaların önü açılmıştı. Kırsalın önemini yitirmesi ve ticaret ve mesleklerin geliştiği burgların öne çıkmaya başlaması da kadın emeğini teşvik eden bir başka gelişmeydi. Öte yandan, matbaacılık gibi yeni sektörlerde de kadınların sayısı hızla artıyordu.

Ancak ucuz işgücü olarak kadınların yığınsal olarak istihdama dâhil olması, erkek zanaatkârların kaygılarını arttırıyordu. Bu dönemde kadınların loncalara üye olmalarına karşı ciddi bir direncin yükseldiğine de tanık oluyoruz. Kadınların bu kısıtlama girişimlerine karşı tepkisi, Beguines gibi seküler dayanışma tarikatları oluşturmak oldu. Bekâr ve Beguine olarak kaldıkları sürece evlenmeme yemini eden kadınların katıldığı bu “kızkardeşlik” örgütleri imalat ve hizmetler üreterek üyelerini ve cemaatlerini destekliyorlardı.

Geç Ortaçağ, aynı zamanda kadınların Avrupa’da toplumsal olarak daha fazla görünürlük kazandığı bir çağ oldu. Kadın cerrahlar, dişçiler, Christian de Pizan (1364-1430) gibi dönemin yaygın kadın düşmanlığına karşı bayrak açan kadın yazarlar, ressamlar… Avrupa sahnesinde boy göstermeye başlamışlardı. Özellikle orta-üst sınıf kadınları mülk edinme ve mülklerini yönetme konusunda daha etkin pozisyonlar üstlenir oldular.

Jeff Fynn Paul İspanya’nın Manresa bölgesinde 14. yüzyıldaki Kara Veba salgını sırasındaki aile ve hane yaşamını ele aldığı vaka çalışmasında (Jeff F. Paul Family, Work, and Household in Late Medieval Iberia: A Social History of Manresa at the Time of the Black Death, Routledge, 2018) bölgedeki hanelerin yüzde 15 kadarının kadın aile reisleri tarafından yönetildiğini, bu kadınların çocuklar, hizmetkârlar ve akrabalar dâhil tüm hanehalkı üzerinde yetke sahibi olduğunu, gayrımenkule yatırım yaptıkları ya da tefecilik yaptıklarını, değirmen ya da atölye sahibi olabildiklerini kaydeder. Evli kadınlar da, genellikle kocalarının adına, benzer ticari girişimleri yürütebilmektedir. Paul, zengin bir tüccar aileden gelip babasının tek varisi olan Blanche de Ulznelles adlı kadının yaptığı iki evlilik aracılığıyla nasıl birkaç şatonun sahibi olup bunları başarılı işletmeler olarak yürüttüğünü de ayrıntılarıyla dökümler.

Bir teze göre 15-18. yüzyıllar arasında, ama özellikle de Katolik-Protestan çatışmalarının Avrupa’yı kasıp kavurduğu bir dönemde bir orman yangını gibi yayılan ve yüzde 80’den fazlası kadın 500 bin kişinin yakılmasına yol açan “cadı av(lar)ı”nda kadınların özellikle hedef alınmasına yol açan etkenlerden biri, kadınların yerleşik normları sarsan bu toplumsal görünürlüğü idi.

Ancak hemen vurgulayayım, bu “görünürlük” hemen tümüyle “zamanın ruhu”nu yakalayıp canlanan ticari yaşama ayak uydurabilen orta ve üst sınıf kadınlarına münhasırdı. Kırsalda olsun, kentlerde (burglar) olsun emekçi kadınların “görünürlük” kazanabilecekleri tek alan, yüksek ortaçağ sonlarında patlak veren Köylü İsyanları ile yenilgiye uğradıklarında Engizisyon (ya da Protestan mahkemeleri) tarafından “cadılar” olarak yakılmaya gönderilecekleri odun yığınlarıydı…

9. Kapitalizmin Şafağı: Küreselleşen Dünya ve Kadınlar

 

15. yüzyılda, İspanyol ve Portekizliler altın ve kölelerin peşinde Afrika kıtasının kuzey ve batı kıyılarına yönelmişlerdi. Yüzyılın sonunda İspanyol serüvenci Christoph Columbus küçük bir filoyla birlikte Atlantik Okyanusu’nu aşıp Karayipler’e ulaştı (1492). Onu 1498’de Afrika’nın güney ucunu dönüp Güney Asya’nın zengin pazarlarına ulaşan Vasco de Gama izledi. Avrupa’nın denizaşırı fetihler ve sömürgecilik çağı başlamıştı. 17. yüzyıla gelindiğinde, köleler dâhil bu servet avına Britanya, Hollanda, Fransa ve diğer krallıklar da katılmıştı. Ancak fetihler yalnızca okyanuslar üzerinden ilerlemiyordu: Ruslar Kuzey Asya’da Pasifik kıyılarına ulaşmış, Çinliler Batı’ya yönelmişti. Dünya büyük bir hızla bağlantılı hâle geliyordu. Tabii, eşitsiz bir bütünleşmeydi bu, bir tarafta fethedilen topraklardan yağmalanan servetlerin biriktiği metropollerin, bir tarafta da hem insanları hem de kaynakları yağmalanan sömürgelerin bulunduğu bir “bütünleşme”…

Sömürgeleştirilen coğrafyaların yerli halkları dâhil edildikleri bu yeni imparatorlukların yıkıcı etkisini hissediyorlardı. Amerika kıtalarında bu etki, öncelikle Avrupalıların taşıdıkları, yerli halkların bağışıklığa sahip olmadıkları hastalıklarla kendini hissettirdi. Milyonlarca Amerikan yerlisi, çiçek, kızamık gibi salgınların etkisiyle kırıldı. Buna kıta içlerine doğru ilerleyen ve her türlü direnişi ateşli silahlarla kıran askerlerin ve yerlileri acımasız koşullarda çalıştırma arzusundaki yeni efendilerin katliamları eklendiğinde, kıta nüfusu hızla azaldı. Öyle ki, Avrupalı istilacılar madenlerde çalıştıracak yerli bulamaz hâle geldiler. Bu Afrika’dan Amerika kıtasına köle sevkıyatını getirdi.

Kadınlar sömürgecilik girişiminin birincil kaybedenleriydi. Yerli kırımıyla tükenen kıta nüfusu bir yandan da onların bedenleri üzerinden takviye ediliyordu. Tecavüz ve çok hızla bozulan karma evliliklerde hamile kalan yerli kadınların melez çocukları da genellikle köleler arasına katılıyordu.

İlerleyen yıllarda sömürgeciliğin hedefi olan topraklarda yaşayan yerli halklardan hayatta kalabilenler, yeni koşullara çeşitli biçimlerde uyarlandılar. Uyarlanma yollarından birisi, yerli kadınların sömürgecilerle evlenmesiydi. Bu, özellikle yerel elitlerin tercih ettiği bir yoldu. Böylelikle kabilelerle Avrupalı yerleşimciler arasında ticaret ortaklıkları kuruluyor, yerleşimcilere gereksinim duydukları kürk, giysi, yiyecek, teknik, bilgi ve ilişkileri sağlarken kendi hayatta kalmalarını da garanti altına almış oluyorlardı. Bir başka deyişle kadınlar, fatihlerle fethedilenler arasındaki köprüyü oluşturmaktaydı. Başka topluluklar ise beyazların erişemeyeceği yerlere göçerek cemaat yaşamlarını sürdürdüler.

Ancak yerli halkların yaşamı her durumda dramatik biçimde değişmişti. Bundan böyle cemaatler yalnızca kendileri için değil, Avrupalı efendiler için de üretecekti: Yalnız metropollere taşınan maden ve keresteleri değil, aynı zamanda yerleşimcilerin günlük ihtiyaçlarını: giysi, ayakkabı, yiyecek, alet edevat: büyük çoğunluğu kadınlar tarafından üretilen şeyler. “Satılacak kürkleri kadınlar temizler ve ayrıca yalnızca kendi tüketimleri için değil, Avrupalılara da satmak için işlenmiş mısır, fasulye ve diğer besin maddelerini yetiştirirlerdi. Yabancıların kullandığı kanoları onarır, onlara mokasen ve torba gibi giyecekleri dikerlerdi. (…) Daha batıda, Missouri Nehri boyunca yerli Amerikalı kadınlar Avrupalı tacir ve kâşiflerin 19. yüzyıl başlarına dek hayatta kalmak için bağımlı olduğu onbinlerce kilelik mısırı yetiştiriyordu. Bu, yerli Amerikalıların en önemli ve ticaretini en çok yaptıkları üründü. Mandan kadınları, daha önce de gördüğümüz gibi, mısırı yetiştirmekle kalmıyor, onları kurutuyor, taneleri koçandan ayırıyor ve yiyeceği satış için depoluyordu. Başka yerli Amerikalı halklar deride uzmanlaşmıştı; kadınlar derileri hazırlayıp giysiye dönüştürdükten sonra kendi halklarını giydiriyorlar, ardından bu derilerden imal ettikleri giysileri gezginlere satıyorlardı. Avrupalı serüvenciler genellikle yaşamın temel maddelerine umutsuzca ihtiyaç duyardı ve yol boyu bunları kendilerine tedarik eden kadınların insafına kalmışlardı.”[21]

Ancak kadınların Avrupalılara sundukları, yalnızca üretim yetileri değildi: üremeleri de gönüllü ya da zorla, yeni efendilerin hizmetine sunulmuştu. Amerikan (ya da benzer biçimde Afrika, Güneydoğu Asya vb.) yerlilerinin Hıristiyan fatihlerinkinden farklı olan cinsel normları, Avrupalıların onları “iffetsiz seks düşkünleri” olarak değerlendirmesine yol açıyor, bu da cinsel köleliği körüklüyordu. Yalnız yerel düzlemde değil; kadın ticareti küreselleşmişti: Portekizliler Hint Okyanusu kıyı bölgelerinden pek çok Asyalı kızı bekâretlerinden yararlanmak üzere kaçırıyordu, örneğin. Bu tutsaklar bekâret belgesi aldıktan sonra Filipinler’deki Manila köle pazarlarında iyi fiyata satılıyor, buradan da yeniden satılmak üzere Yeni İspanya (Meksika)’ya gönderiliyorlardı. Küreselleşen dünyada hastalık ve savaşların yol açtığı nüfus düşüşü nedeniyle kadın kölelerin önemi giderek artmaktaydı. Saldırı altındaki yerel halkın yüksek ölüm oranı düşünüldüğünde, kadınlar nüfusu arttırmak için revaçtaydı…

Hiç kuşku yok ki, yerel kadınların Avrupalı sömürgecilerle teması ve bu temasın yaşamlarındaki etkileri, mensubu bulundukları toplumsal katmanla sıkı sıkıya bağlantılıydı:

“Yüksek mevkilerden Avrupalı erkekler Kuzey Amerika, Karayibler ve Güney Amerika’nın prestijli ailelerine mensup zengin ya da soylu yerel kadınlarla ittifaklar kurarak toprak ve işçi kaynaklarından yararlanıyordu. Elit ailelerden gelen çeyizler, Avrupalı erkekleri hayal edemeyecekleri bir servete kavuşturuyor, bir İnka ya da Aztek prensesinin ya da soylusunun sahip olabileceği düzinelerce, hatta yüzlerce yerli kölenin işgücünü sunuyordu hizmetine. Toplumsal ölçekte, fatihler kadınların bilgisinden, ilişki ağlarından, servetinden ve hayatta kalma becerilerinden yararlanmaktaydı. Cinsellikler ise, fatihler yerlileri büyük bir hızla katlederken yeni kuşak insan kaynaklarını sağlıyordu. Kadınlar fatihleri kültürlemeye çalışıyor, bunu kimi zaman başarıyor, kimi zaman da başarısız kalıyordu.”[22]

Bu tip evlilikler sömürgeciler için avantajlı olsa da yerli kadın ya da ailesi için sağladığı güvenceler kalıcı değildi. Avrupalı erkekler bir kez serveti ele geçirdikten sonra kadın ve çocukları kolayca terk ediyor, onlara sık sık şiddet uyguluyordu. Hatta, İnkaların fatihi Francisco Pizarro’nun kardeşi Gonzalo Pizarro, İnka halkının tanrıça olarak gördüğü, ulusun en önemli kadınına, İnka Coya’ya tecavüzde tereddüt etmemişti.

Benzer bir durum Afrika için de söz konusuydu, Yeni Dünya’ya sevk edilenler genellikle Avrupalıların madenlerde, plantasyonlarda çalıştırmak için talep ettikleri erkek kölelerdi; daha az sayıda Afrikalı kadın, beyazların malikânelerinde hizmetkâr, dadı, sütanne vb. olarak çalıştırılmak üzere Amerika kıtasına nakledilmiştir. Bu, beyaz köle tacirlerine köle sağlayan Afrikalı yerel liderlerin de işine geliyordu: onlar birincil tarım işçileri olarak kadınların emeğini sömürüyor, yetiştirdikleri kabak, pirinç, muz, kavun, yerfıstığı, kuşburnu ve daha pek çok tarımsal ürünü Yeni Dünya’ya yelken açan Avrupalı gemilerine pazarlayarak servetlerine servet katıyordu.

Bir yandan Amerika kıtasına yönelen gemilerin, bir yandan da kıtadaki Avrupalı tacir, gezgin, asker vb.lerin gereksinimleri büyük ölçüde onları üreten ve pazarlayan Afrikalı kadınlar tarafından karşılanmaktaydı. Bu, özellikle etkili ailelere mensup kadınlar için “yeni fırsatlar” demekti: Besin üretiminin ve ticaretinin kontrolünü ellerinde tutan, neyin, nerede kimlere, kaça pazarlanacağını bilen bu kadınlar, hem kabilelerini, hem Avrupalı tacirleri, hem de kendilerini zengin etmekteydi; aralarında köle ticareti yapanlar da vardı. “Atlantik köle ticaretinin geliştiği kıyı bölgesinde yaşayan Batı Afrikalı kadınlar çok sayıda ticaret ve akraba ağına sahipti. Bu aileler satışa çıkartılan Afrikalılardan ayrıydı ve kızları cassare (ciddi ama geçici bir ittifak) olarak bilinen evlilikler için Avrupalı erkeklerle eşleşiyordu. Erkekler için Afrikalı bir kadının ağları köle sağlamayı ve Avrupalıların insan ticareti karşılığında sundukları malların pazarlanmasını kolaylaştırıyordu.”

Bunlar, Afrikalı yerel liderler ya da ileri gelen kabilelerin mensubu kadınlardı. Sıradan Afrikalı kadınların yazgısındaysa, genişleyen bir pazarın bitmek bilmeyen taleplerini karşılamak üzere bitap düşene kadar toprakta çalışmak ya da daha düşük oranlarda da olsa, kaçırılıp Amerika kıtasına köle olarak satılmak düşüyordu:

“Afrikalı kölelerin efendilerine ve Batı Yarıküreye, hatta dünyaya sağladıkları olağanüstü servet ve diğer yararlar, kendi yaşamlarının ıstırap, acı ve işkencelerden arî olacağı anlamına gelmiyordu. Tersine, acı ve işkence, garantiydi; Atlantik köleliğinin ağlarına takılmışların payına düşen kısa, zorlu, acınası yaşamlardı. Istırap çeşitli ve çoğuldu, örneğin tehlikeli ölçüde sık çıkan yangınlar ve kaynayan sıvılarla şeker üretiminin tehlikeleri. Ya da Barbados’taki Bridgetown’da kaçak kölelerin yakalandıktan sonra tıkıldıkları bir kafes vardı. Çoğu asılarak ya da başka bir şekilde infaz edilmeyi bekliyordu, ama ondan önce erkeklerin olduğu kadar kadınların bedenleri kırbaç yaralarıyla parça parça edilirdi.”[23]

Az sayıda Afrikalı kadın Yeni Dünya’da özgürlüğünü elde edebilmiştir. Bu genellikle ekstra işlerden (çamaşır yıkamak gibi) kazandığı parayı biriktirip özgürlüğünü satın almak ya da özgür bir siyah erkekle evlenme yoluyla olabiliyordu. Ender olarak da sahipleri tarafından azat edilebiliyorlardı. Bu kadınların bazıları ticarete atılıp kendileri de köle sahibi olabilmekteydi…

Avrupalıların yasalarının kadınların mülk sahibi olmasına çeşitli sınırlamalar getirdiğini görmüştük; köle sahibi olmak, bundan muaftı. Yeni Dünya’daki evli Avrupalı kadınlar köle alıp satabiliyor, kölelerini miras bırakabiliyor, hatta onları fuhşa zorlayıp sırtlarından servetler devşirebiliyorlardı…

Dünyanın sömürgeci ağlarla birbirine bağlanması, ekonomileri içe kapalı, kendine yeterli olmaktan çıkarmıştı. Yeryüzü merkantil ağlarla birbirine bağlanırken ihtiyaçlar artmış, çeşitlenmişti. Dahası, geniş nüfusları barındıran merkezi devletler oluşturma süreci, pahalı bir süreçti; buna 17-18. yüzyılda dünyayı kasıp kavuran savaşların getirdiği yıkımın onarılması da eklendiğinde… Bireylerin, ailelerin ihtiyaçları artmış, çeşitlenmişti: devletlerin, imparatorlukların da öyle. Bu daha fazla vergi, daha fazla haraç ve bunları ödeyebilmek için daha fazla çalışma demekti. Smith, 18. yüzyılı, küresel bir “çalışkanlık devrimi” olarak niteler. Ve ekler: “İster tarlalarda ayrık otlarını topluyor olsunlar, ister evde kumaş dokuyor, şemsiye imal ediyor veya peynir vb. besin yapımında yeni teknikler icat ediyor olsunlar, kadınlar büyüyen iktisadi faaliyetin ön cephesindeydiler.”

18. yüzyılda yeni tarım tekniklerinin devreye girmesi (pirinç ekiminde, çeltik toplamada yeni teknikler, mekanik gereçler, sulama sistemleri, bazı bitkilerin gübre görevi gördüğünün anlaşılması ve nadasa gerek kalmaması…) kırsaldan kentlere göçü hızlandıracak, bu da imalat ve ticaretin canlanmasına katkı sağlayacaktı.

 “Ticaret çok sayıda kadının başarılı olduğu alanlardan biriydi; irili ufaklı pazarları denetliyor, işlerini büyütmek için yolculuklar yapıyorlardı. İspanyol Latin Amerikası’nda, müreffeh sınıfların kadınları içki dükkânları işletiyor, kağıt satıyor, el sanatları ürünleri pazarlıyor, tuhafiyecilik yapıyorlardı; bu işlerden bazılarını acentalar aracılığıyla işletiyorlardı. Arjantin’de, 18. yüzyıl sonlarında, bir grup kadın pazarlamak için başta kumaş olmak üzere onyedi gemi yükü mal siparişi vermişlerdi. Aynı zamanda hayvan derileri gibi bir dizi hammaddeyi de ihraç ediyorlardı. Zengin Osmanlı kadınları inşaata ve gayrimenkule yatırım yapıyordu; ticaret kırsal hanelerde ihtiyaç fazlası hâline gelenler için kent yaşamını çekici kılmaktaydı. (…) Afrika’da da kadınlar ticaret hayatında etkin ve başarılıydılar. Lutherci rahip Wilhem Muller bugün Gana olarak bilinen Batı Afrika bölgesinde üslenmiş bir Danimarka ticaret şirketinin çalışanlarına hizmet veriyordu. Batı Afrika’ya giden ve Endonezya’ya dek uzak doğuya uzanan diğer gezginler gibi o da oradaki pazarları son derece canlı bulmuştu; hemen tümü kadınlar tarafından işletiliyor, ortalıkta pek erkek görünmüyordu. Afrika kentleri, pazarlarla doluydu, ‘Her gün ürünlerini satıyorlar. Pazara her gün palmiye şarabı ve şeker kamışı getiren köylülerin dışında, pazarlarda tezgâh başında bekleyen erkek neredeyse hiç yok, yalnızca kadınlar.’ Bunlar arasında bazıları büyük çanaklar içinde kıyılmış tütün ve ağız kısmı yumruk büyüklüğünde pipolar getirmişti. Bir başka kadın kümes hayvanları ve yumurta satıyordu, başkalarında çeşit çeşit yağlar vardı.”

“(…) Bazı yerlerde alt toplumsal katmanlardan kadınlar sokak satıcılığı yapıyor, daha küçük dükkânları işletiyordu. Örneğin, Latin Amerika’da yoksul yerli kadınlar, mulattalar (Afrikalı-Avrupalı melez) ve Afrikalılar meyve, sebze, kakao, kimi zaman da işlenmiş et sattıkları tezgâhları işletiyordu. Aynı zamanda kentlerde kapı kapı dolaşıp ürünlerini pazarlıyorlardı. Benzer seyyar satıcı kadınlar Osmanlı İmparatorluğu’nun kentlerinde de mahallelerde dolaşır; mahallelerini terk edemeyen kadınlara “evlere servis” teslimat yaparlardı. Gerçekte, kadınların ticarî çalışkanlığı, küreseldi: Osmanlı kontrolündeki Balkanlarda bazı çiftlik kadınları yolları dolduran yolcular için un, sıvı ve rayihaları karıp yaptıkları ekmekleri yol boyu pazarlarlardı.”

Kadınların üretkenliği her yerde aynı tepkiyle karşılanmıyordu. Örneğin kadınların zenginleşmesi, iş ve olanaklarının ellerinden alındığından kaygılanan erkek tacirlerin kıskançlığı ve sert tepkileriyle karşılanabiliyordu [Çok daha yakın bir zaman önce, 1940’lı, 50’li yıllarda kadın tacirlerin zenginleşerek miraslarını kız evlatlarına aktarma çabalarına giriştiği Nijerya’da tüccar kadınlar “cadılık”la suçlanarak erkeklerden oluşan ve erkek tacirlerce desteklenen cadı avcısı bir kültün (Atinga) hedefi hâline gelmişti…[24]]

Ama bu sayede tahsil ettikleri vergiler katlanan devlet görevlileri Çin’de kadınların çalışkanlığına övgüler yağdırmaktaydı: “Çinli kadınların vergileri ödeyebilmek için çiftliklerde pirinç ekmesi, kumaş -özellikle ipekli- dokuması toplumsal ve siyasal istikrarı gözeten devlet görevlileri için ferahlatıcıydı. Ne ki, onsekizinci yüzyıl ortalarında, kadınlar çay, hasır ve pazarda daha çok kâr getiren başka ürünlerin üretimine yönelmişlerdi. Aynı ölçüde önemlisi, erkekler kadınlara dut ağaçlarının ve ipek böceklerinin bakımı gibi daha az gelir getiren işleri bırakarak dokumacılığı devralmıştı, bu bazılarının yeni alanlara yönelmesine yol açtı. (…) Qing görevlileri 17. ve 18. yüzyıllarda Çinli kadınları özellikle dokuma tezgâhlarında çalışmaya teşvik eden broşürler kaleme aldılar. Hükümet direktifleri kadınların emeğini iktisadî ve toplumsal konumlarına göre bölüyordu; yoksulla ipek, pamuk ipliği üretmeye ya da samandan şapka örmeye teşvik ediliyordu. Orta refah düzeyinde bir kadın, daha ince pamuklu giysiler imal edebilir ya da ipeklileri deneyebilirdi. Üretilen kumaşlar ve yapılan işin tipi -dut üretimi, ham pamuğun hazırlanması, iplik eğirmek ve dokumacılık- bölgeden bölgeye de değişebiliyordu. Yüksek toplumsal katman kadınları için seçenekler, daha azdı, onların işi ipek böceği, ipek ipliği hatta ipekli kumaş üretmekti. İpek işçiliği temizlik ve saflığın en yüksek mertebesine işaret ediyordu. Çin imparatoriçesi bu görevlerin yapılmasına önderlik ediyor, hatta ipek tanrıçası, kadim zamanlarda ipekli kumaşları icat eden imparatoriçe Lei Zu’ya yönelik simgesel töreni yönetiyordu. En yüksek tabaka hanelerden kadınlar ayrıca nakış işliyordu; kumaşların bu en arzu edilen süsüne talep, çoktu. İnce ince işlenmiş kumaşlar dünya çapında çok aranmaktaydı. Yaşamın her alanında Çinli kadınlar, diğer[25] kadınlar gibi, sürekli bir uğraş içindeydi. Sözkonusu olan hem toplumsal istikrar, hem de hükümet gelirleriydi. ‘Kadın sebatla çalışırsa ailesi de mutlaka yükselecektir; kadın tembelse ailesi de düşmeye mahkûmdur,’ diye yazıyordu bir yerel Çinli memur bu çağda.”

Ama devlet görevlilerince ne denli övülürse övülsün, Çinli emekçi kadınların işi hiç de imrenilecek gibi değildi. 17. yüzyıl sonlarına tarihlenen bir şiir, bir ipek dokumacısı kadının hâlini şöyle betimliyor: “Dağlarca Wu tırtılı ve kar gibi kozaları./ İpek eğiren çark çerçöpten yapılma kapının ardında uğulduyor./Çarkın başında genç bir kadın, saçı başı darmadağın,/ İki aydır çabalıyor, dirsekleri çıplak. Yıkanıp taranmayı unuttuğu sabahlar, uykusuz gecelerce.”

Yoksul Çinli kadınlar yalnızca ipek dokumakla kalmaz, ırmaklardan çektikleri çamuru pirinç tarlalarına taşır, dizlerine kadar suyun içinde pirinç hasadını toplardı. Kore’de altın bulunduğu haberi üzerine kadınlar şanslarını madencilikte denemek üzere yollara düştüler. İngiltere’de “Foxton kentindeki yaşlı dullar 1772-73 kışında yolları onarmak için tarlalardan taş topladılar. Soğuk, kar ve yağmur altında çalışan dul Cowper, tıpkı dul Gregory ve Baxton gibi çamurlu tarlalardan taşları tek tek topluyor, büyük bir çuvala koyuyor, çuvalı bir arabaya boşaltıyordu ve bu, araba dolana dek sürüyordu. Sonunda, doldurduğu yirmiyedi araba karşılığında iki pound kazanıyordu, yoksullar listesine girmemeye yetecek bir miktar.”[26]

Yani Çin’den Kore’ye, İngiltere’den Peru’ya yoksul kadınlar, üç kuruş için en ağır işlere koşuluyordu.

Ama hep vurguluyorum ya, kadınlar her yerde ve her çağda, mensubu oldukları sınıfa göre yaşıyorlardı kadınlık hâllerini. Örneğin, “Dul Cowper’e fazla uzak olmayan bir yerde, bir yaşında yetim kalan Sutherland kontesi Elizabeth’e (1765-1839) İskoçya’da 800 000 dönüm kadar toprak miras kalmıştı. Yirmi yaşında çok zengin bir bankerle evlenen Elizabeth yüzlerce kiracıyı şu ya da bu biçimde mülklerinden kovup kiracılardan daha ucuza mal olan ve toprak üzerinde hiçbir talepleri olmayan yevmiyeli işçilerin yardımıyla koyun yetiştirip çiftçilik yapmak için topraklarını birleştirdi. Yöntemleri genellikle acımasızdı; bazılarını hayatta kalabilmek için okyanus ötesine göç etmek zorunda bırakıyor, diğerleri sefil bir yoksulluk içinde yanıbaşında ölüyorlardı. Ancak kendi çalışma etiğine bağlı kaldığı ölçüde, çalışkan olarak nitelenebilir. Her zaman kâr peşinde koşan çalışkanlığıyla köylüleri kendi elleriyle kovaladı.”

 

10. Sınaî Kapitalizmde Kadın

 

Okyanus aşırı sömürgelerden metropollere ucuz hammadde akışı, Batı Avrupa ülkelerinde dikkate değer bir sermaye birikimine yol açacaktı. Bu birikim başlangıçta merkezi krallıkların inşası, karmaşıklaşan bürokrasilerin, güçlenen orduların finansmanı, saray ve egemen sınıfların artan lüks tüketim çılgınlığı gibi üretken olmayan alanlarda harcanıyordu. Ancak, 17. yüzyıl sonlarında gerçekleşen bir teknolojik gelişmenin 18. yüzyıldan itibaren önce tedricen, ardından hızla üretime aktarılması, yeryüzünün çehresini büyük bir süratle değiştirecek ve dünya bir daha asla bildiğimiz dünya olmayacaktı.

İngiliz mühendis Thomas Savery, 1698 yılında ilk ticari olarak satılan buharlı makineyi yaptı. Başlangıçta maden ocaklarında suyu dışarı atmak amacıyla kullanılan bu makinelerin kısa sürede yeni tipleri geliştirilmeye başlayacak ve 18. yüzyıl sonlarında buhar gücü ile işleyen makineler saracaktı ortalığı.

İngiltere’de başlayan ve üretimde buhar gücü ile işleyen makinelerin hâkim olmasını getiren bu süreç, “Sanayi Devrimi” adıyla anılır.

Makinelerin devreye girmesiyle üretim sahnesi radikal biçimde değişime uğradı. Hane aile fertlerinin topluca çalıştığı üretim birimi olmaktan çıktı, üretim onlarca, yüzlerce, giderek binlerce işçinin çalıştırıldığı atölye ve fabrikalara taşındı. Dahası, makineler erkek işçileri makbul kılan kas gücünün yerini almıştı. Artık, makinelere yardımcı olacak ince esnek parmaklar, dikkat ve uzun çalışma saatlerine tahammül, çok daha önemliydi. Tabii bir de çok düşük ücretlere razı gelen bir kanaatkârlık… Yani kadın ve çocuk işçiler makinelerin ve makinelerin çalıştığı atölyelerin, fabrikaların sahibi kapitalistler için önem kazanmıştı.

Kapitalizmde kadından söz edilirken, genellikle “kapitalizmin kadınları yığınsal olarak üretime çektiğinden” söz edilir. Oysa gördük ki, kadınlar, özellikle alt sınıfların kadınları hiçbir zaman üretimin dışında değildi. Sadece üretim ve yeniden üretime değgin faaliyetleri birlikte yürüttükleri domestik birimlerde çalışıyorlardı genellikle. Sınai kapitalizm, onları yığınlar hâlinde hanelerinden kopartıp fabrikalara, atölyelere, makinelerin başına taşırken, aynı zamanda üretim ile yeniden üretimi de kesin hatlarıyla birbirinden ayırdı.

Buhar gücü, üretimde ilk kez dokuma makinelerinde uygulamaya girmişti: dokumacılığın ana yurdu İngiltere’de. Ve dokumacılık, geleneksel olarak kadınların çalıştığı alandı. Yapacakları tek iş, evlerindeki el tezgâhlarının başından kalkıp fabrikalardaki, çok daha hızlı işleyen ve çok daha fazla üreten makinelerin başına geçmekti.

Öyle de oldu. Friedrich Engels, 1845’de yazdığı İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu başlıklı kitabında,1839 yılında Britanya İmparatorluğu’nda çalışan 419 590 fabrika işçisinin 242 296’sının (yani yarıdan fazlasının) kadın emekçiler olduğunu, bunların yaklaşık yarısının (112 192) 18 yaşından küçük olduğunu kaydeder. Yetişkin erkek işçiler aynı tarihte İngiltere işçi sınıfının dörtte birinden azını oluşturmaktadır! Üstelik bu eğilim, istikrarlı bir seyir izlemektedir: Marx’ın “İngiliz Fabrika Sistemi” başlıklı makalesinde yer verdiği istatistiklerde, 13 yaş üzeri kadın işçilerin İngiltere işçi sınıfının 1838’de yüzde 55.2’sini; 1850’de yüzde 55.9’unu, 1856’da ise yüzde 57’sini oluşturduğu görülmektedir.

Bir başka deyişle, kapitalist sistem sıkıntısız işlediği sürece, patronlar daha ucuz, daha uysal ve yeni tip işlere daha yatkın olan kadın ve çocuk emeğini tercih ediyorlardı - kriz dönemlerinde yığınsal olarak kapının önüne koymak üzere… Kadın ve çocukların üretim sürecine katılmasından kapitalistlerin devşirdiği bir başka avantaj ise işçi sayısının katlanmasıyla işgücü fiyatlarının daha da düşmesiydi: “Kadın ve çocuk emeği, şimdiye kadar ücretli çalışmayan aile üyelerinin işe alınması ile ücretli işçi sayısının çabucak artması. Böylece erkeğin emek[-gücünün] değerinin bütün aileye bölünmesi, ve değerden düşmesi.”[27]

Peki, 19. Yüzyıl Avrupası’nda fabrikaları dolduran kadın ve çocuk işçiler hangi koşullarda yaşamakta ve çalışmaktadırlar? Yine Engels’den (İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu) dinleyelim:

“Yılda 4 ay süren moda mevsiminde, en iyi kuruluşlarda bile günlük çalışma süresi, araya başka işler girerse, onsekiz saattir; ama bu mevsimde hemen hiçbir zaman belirlemesi olmadan çalışırlar, öyle ki kızlar yirmidört saatte asla altı ve çoğu zaman üç-dört ve sık sık olduğu gibi bütün gece çalışmak zorunda kalmazlarsa, iki saatten çok dinlenme ve uyuma zamanı bulamazlar ve ondokuz-yirmiiki saat çalışırlar. Çalışmalarına konan biricik sınır, iğneyi birkaç dakika için kullanamayacak kadar kesin fiziksel yeteneksizliğe uğramalarıdır. Bu çaresiz yaratıkların dokuz gün boyunca soyunmadıkları ve çok çabuk atıştırabilsinler diye yemeklerinin küçük parçalar hâlinde önlerine konduğu bir şiltede arasıra bir an dinlenebildikleri olur; sözün kısası bu mutsuz kızlar modern köleciliğin moral kamçısı -işten kovma korkutması- ile, değil 14-20 yaşlarındaki narin kızların, güçlü kuvvetli bir adamın bile dayanamayacağı böyle sürekli ve uzun bir işte tutulmaktadırlar. Bundan başka, çalışma odalarının ve uyuma yerlerinin nemli havası, iki büklüm durmaktan ileri gelen kötü sindirim, ama hepsinden çok da uzun zaman çalışmak ve temiz havadan yoksunluk, kızların sağlığı bakımından kötü sonuçlar doğurmaktadır. Yorgunluk, bitkinlik, hâlsizlik, iştahsızlık, omuzlarda, sırtta ve kalçalarda ağrılar ama özellikle baş ağrıları hemen başlar; sonra omurga eğrilmesi, çabucak yakın-görmezleşen gözlerde şişme, sulanma ve ağrılar, öksürük, göğüs darlığı gibi kadın organizmasına özgü bütün gelişim bozuklukları görülür. Birçok hâlde gözler öyle yıpranır ki onmaz bir körlük başlar ve görüş işi sürdürmeye yetecek kadar iyi kalırsa, bu kızların kısa, acıklı yaşamına çoğu zaman verem son verir…”

Ya da:

“(…) Pamuk ve keten ipliği fabrikalarındaki birçok odada, özellikle havlama ve tarama odalarında göğüs darlığına yol açan bir yığın lifli toz uçuşmaktadır. Buna bazı bünyeler dayanır, öbürleri dayanmaz. Ama işçinin seçme hakkı yoktur, göğsü sağlıklı olsa da olmasa da, nerede iş bulursa o odada çalışmak zorundadır. Solunan bu tozun bilinen sonuçları, kan tükürme, güç ve ıslıklı soluma, göğüste ağrılar, öksürük, uykusuzluk, kısaca en kötü durumlarda akciğer veremiyle biten astımın bütün belirtileridir. Ama sağlığa özellikle zararlı olan ketenin genç kızlar ve çocuklarca yapılan ıslak eğrilmesidir. İğlerden üzerlerine su sıçrar, öyle ki giysilerinin ön kesimi derinlerine kadar sürekli ıslaktır ve zeminde her zaman su vardır. (…) Keten eğirmenin bir başka etkisi, omzun kendine özgü çarpılması, özellikle sağ kürek kemiğinin işin doğasından ötürü çıkıntı yapmasıdır…”

Patronlar çalıştırmada genellikle genç kadın ve çocuk işçileri tercih ettiklerinden [Marx Kapital’de İngiltere’de “dantela okulu” adı verilen ve çocuk emeğinin inanılmaz ölçüde sömürüsüne dayanan atölyelerde 2-2.5 yaşında çocukların çalıştırıldığını kaydeder!] bir yandan sağlıksız gelişme, bir yandan da hastalık çok daha kolay yayılabilmektedir. Örneğin, 17-24 yaş arası dantela işçisi kadınlar arasında yapılan araştırmada 1852’de 45 kişiden bir tanesinin tüberküloz olduğunu, bu oranın istikrarlı bir artışla 1861’de 8’de 1’i bulduğunu aktarır.

Bu genç kadınlardan doğum yapacak kadar uzun yaşayabilenlerini de başka sağlık sorunları bekler. Engels’ten aktaralım:

“Kadın fabrika işçilerinin öbür kadınlardan daha güç doğum yaptıklarına, sık sık da çocuk düşürdüklerine birçok ebe ve doğum yardımcısı tanıklık etmektedir. Bu yetmiyormuş gibi bütün fabrika işlerindeki kadınlar topluca genel zafiyet çekmekte ve gebe iken, doğum saatine kadar fabrikalarda çalışmaktadırlar - elbette, çalışmayı daha önce bırakırlarsa yerlerinin kapılmasından ve işlerine son verilmesinden ve ücretlerini yitirmekten korkmaktadırlar. Ertesi sabah doğum yapan kadınların akşam hâlâ çalıştıkları sık sık görülmektedir, fabrikalarda makinelerin arasında doğurmaları bile hiç de seyrek görülen bir durum değildir…”

Ve tüm bunlar, haftada, bir kısmı malzemenin bedelinin depoziti olarak kesilen 2.5-3 şilinlik sefalet ücretleri içindir! Üstelik de İrlanda’da patlak veren kıtlığın tahıl ve patates fiyatlarında katlanmaya yol açtığı 1847 yılında!

Peki, günde 15-16 saatlerini fabrikada, tezgâhlarının başında geçirmek zorunda olan kadınların çocukları ne yapmaktadır? Anneleri-babaları tarafından bir “çırak” adı altında çocuk işçilerin kanını iliğini sömüren bir patrona pazarlanmayanlar, sokağın ilgisine tek edilmişlerdir. Sokağa salıverilmeyecek kadar küçük olanları ise anneleri afyonla uyuttuktan sonra işe gitmektedir. Kızlar 12’sine gelmeden evlendirilmekte, bir zamanlar ailenin temel direği konumundaki babalar, çok daha ucuza çalıştırılan yeniyetme oğulları tarafından işlerinden edilmektedir.[28]

Sözün özü, kapitalizmin sınırları yıkıp tüm bir dünyayı tek bir Pazar hâlinde bütünleştirme serüvenine başladığı o “muzaffer” (!) yıllarda, sistemin beşiği olan İngiltere’de yaşam, işçi sınıfı için gerçekten de dayanılmazdır. Gabriel (a.y.), özellikle İrlandalı göçmenlerin yaşadığı sefil işçi mahallelerinde, cenazelerin coşkulu keman ezgileri ve danslarla kutlandığını kaydeder!

Sınaî üretimin ilk yıllarındaki bu “kadın hâkimiyeti” aile yaşamını nasıl etkilemişti? Erkek işçilerin yerini kadın ve çocukların alması, en azından sınaî kapitalizmin anayurdu İngiltere’de yaygın ve kapsamlı bir erkek işsizliğine yol açacaktı. Bu da kadın-erkek işbölümünde bir altüstlüğün önünü açtı. “Birçok durumda, kadının çalışması aileyi tümden dağıtmaz, ama tepetaklak eder. Ailenin geçimini kadın sağlar; baba evde oturur, çocuklara bakar, evi temizler, yemek pişirir. Bu çok sık olur; yalnızca Manchester’da, ev işlerine mahkûm olmuş yüzlerce erkekten söz edilmiştir. Öteki toplumsal koşulların aynı kaldığı bir durumda, aile-içi ilişkilerdeki bu tersyüz oluşun emekçi erkeklerde yarattığı öfkeyi tahmin etmek kolaydır,” diyor Friedrich Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfının Durumu’nda.

“Sanayi devrimi”, ya da kapitalist üretim ilişkileri aileyi atomize etmiş, ailenin her ferdi işçi pazarında ayrı ve tek başına durmaya başlamıştı.

“Pek çok gözlemciye göre işçi ailesi ortadan kayboluyor ya da en azından parçalanıyordu. Eşler ve çocuklar artık eski ataerkil otoriteye bağlı değildi. Ücretler ve çalışma koşulları onlara daha önce hiç sahip olmadıkları bir özgürlük sağladı. Kadının emeği evde yaptıkları tarafından belirlenmiyordu. Sadece cinsler arasındaki işbölümünde değişiklik olmadı, aynı zamanda geleneksel ev işlerinin bir kısmı pazarda alınıp satılan mallara dönüştü,” sözleriyle betimliyor Lindsey German Cinsiyet, Sınıf ve Sosyalizm’de durumu.[29]

Ancak kadınların hane-dışı üretime (ve kamusal alana) yığınsal katılımı, beklendiği üzere ataerkinin zayıflamasını, kadınların özgürleşmesini getirmedi. Kapitalizm ataerkine yeni bir biçim kazandırarak, onu dönüştürerek temellük etti. Kapitalistlerin kadın (ve çocuk) işgücünü tercih etmesinin nedeni, onların erkeklere göre çok daha düşük ücretlerle çalıştırılabilecek, itaatkâr, örgütsüz işgücü deposunu oluşturmalarıydı; bu doğru. Ne ki bu doğru, patronların kadın işgücünü sınırsız ve insafsız sömürüsü şeklinde tecelli ediyordu. Bir başka deyişle kadın işçiler üretimde artan ölçülerde yer alıyorlardı; ama bu yeniden-üretimdeki geleneksel rollerine ilişkin beklentileri değiştirmiyordu. Yani kapitalizm kadınların üretimdeki konumlarını yeniden tanımlarken, onların “domestik” görevlerini dönüştürme yönünde parmağını kımıldatmadığı görülmektedir.

19. yüzyıl başlarında en çarpıcı görünümü sanayi devriminin beşiği İngiltere’de sergilenen bu durum, emekçi sınıflar ve burjuva filantropizmini harekete geçirmekte gecikmedi. Ama akıllara gelen çare, örneğin kreşler, yuvalar, yemekhaneler, çamaşırhaneler vb. aracılığıyla kadınların domestik yükünü hafifletmek olmadı. “1830 ve 1840’lardaki büyük Çartist hareketi bu koşullara tepkinin bir sonucuydu. Sefalet ve yoksulluk öyle bir dereceye gelmişti ki pek çok burjuva eleştirmen ve yardımsever bu durumu protesto etmeye başlamıştı. Küçük çocuklar ve kadınların ya hiç çalışmamalarına ya da çalışma saatlerinin ve koşularının yasalarla kontrol altına alınmasına yönelik talepler arttı.”[30] Kadın ve çocukların çalışmasını sınırlandıran, bazı işlerde çalışmasını yasaklayan çalışma yasaları birbiri ardından devreye girdi. Buna, kadınların aslî görevlerinin sağlıklı kuşaklar yetiştirmek olduğuna ilişkin bir propaganda kampanyası eşlik edecekti. “Yeniden üretim”i kamusal alana taşımanın maliyetini hesaplayan ve bunun kendisine pahalıya patlayacağını sezinleyen kapitalist sistem, bu alanı yeniden hane içine dâhil ediyor ve neredeyse tümüyle geleneksel taşıyıcısı kadınların sırtına yıkıyordu.

Öte yandan, kadınların üretime yığınsal katılımlarının önünü açtığı, eğitim ve siyasal yaşama katılabilme mücadelesi, yaşamlarını daha doğrudan etkilediği burjuva sınıfı kadınları açısından da bir “özgürleşme” sağlayamadı. Burjuva aile hukuku, büyük ölçüde erkeklerden oluşan girişimci sınıfın elinde biriken servetin çocuklara, özellikle de erkek evlatlara devredilmesi mantığına dayanıyordu. Kadın “aile”ye dâhil olduğu sürece babasının ya da kocasının servetinden yararlanabilmekteydi; istisnai olarak tevarüs edebildiği mülklerin idaresi konusunda donanımsız ve deneyimsizdi; bunun için (büyük çoğunlukla) kendi sınıfından bir kocanın delaletine ihtiyacı vardı. (Burjuva aile, akraba evliliği açısından dışevlilikçidir; ama katı bir sınıf-içi içevliliği (endogami) toplumun yazısız, ama katı kurallarındandır.) Sadakatsizliği, hatta serkeşliği “mesut aile yuvası”nın dışına itilmesine yol açmaktaydı çoğunlukla. Kadınları bir hükmi şahsiyetten yoksun sayan ve ruhu 19. yüzyıl boyunca “uygar” (= kapitalist) dünyanın büyük bölümüne damgasını vuran Napolyon Yasası, ancak yüzyıl sonlarında, işçi-emekçi sınıfların yoğun mücadelelerinin ardından tarihin çöplüğüne atılabilmişti. Kadınların yükseköğrenime dâhil olma, mesleklere girme, mirastan pay alma, seçme ve seçilme haklarını elde etmeleri, kapitalizm sayesinde değil, kapitalizmin tahkim ettiği ataerkine karşı şiddetli bir mücadeleyle elde edilebilmiştir.

O hâlde rahatlıkla şu sonuca varabiliriz: kapitalizm ile ataerki arasındaki kritik ilişki, “yeniden üretim” üzerinden kurulmaktadır. “Yeniden-üretim”in mevkii, hâlâ ve büyük ölçüde ailedir. Kapitalist sistemin hâlâ ve her yerde kadınların büyük çoğunluğunu daha düşük ücretli, daha niteliksiz işlerde istihdam ettiği doğrudur. Bu ücret farklılığı sistemin devasa kârlar devşirmesini olanaklı kılar. Bu durumun nedeni ise, ataerkil işbölümünün “yeniden üretim” faaliyetlerini hâlâ ve büyük ölçüde kadınlara yüklemesidir; kapitalizmin bu durumun sağladığı avantajlardan kolay vaz geçemez. Bu nedenledir ki kadının yerini esas olarak aile, aslî görevini ise domestik alan olarak saptar. Üretimde düşük ücretlere ve elverişsiz koşullara razı olan kadının eve döndüğünde domestik görevleri de (herhangi ekstra bir ödeme talep etmeksizin) üstlenmesi, sistemin en önemli girdilerinden biridir. Düşük ücretli ve uysal işgücünün ana deposu üreticiler, ama aynı zamanda “kutsal analık” adına gelecek işgücü kuşağını doğurup süreğenliğini sağlayan tüketiciler olarak kadınlara kapitalist sistemin vaad edebileceği özgürlük, asla “domestik alan”dan özgürleşmek olamaz; ancak ev içinde ve dışında daha çok çalışmak, daha çok tüketmek özgürlüğü olabilir…

 

11. Neoliberal Kapitalizm: Değişen Bir Şey Var mı?

 

Kapitalizmin günümüzdeki neoliberal birikim modelinde, fazla bir şeyin değiştiği söylenemez, sadece emek süreçleri “küreselleştikçe” Batı-dışı coğrafyalardan milyonlarca kadın, piyasa için üretim sürecine çekildi. Bangladeş, Vietnam, Surinam, Dahomey, Şili vb. kırsalından milyonlarca çocuk ve genç kadın, küresel üretim zincirine son derece eşitsiz koşullarda (ayda 30-40 doları geçmeyen sefalet ücretleriyle) dâhil olurken, işçi sınıfının tüm kazanımlarını bir bir geri almaya kararlı oligarklar, üretim ile yeniden üretim arasındaki sınırları yeniden muğlaklaştırıyorlardı. Fabrikalar birbiri ardına kapatılırken, emek süreçleri -ısınma, aydınlanma, yiyecek masrafları bizzat emekçilerin sırtına yıkmak üzere- yeniden hanelere, merdivenaltı atölyelere, informele doğru kaymaktaydı. Böylelikle evlerinde, mahallelerinde büyük firmalar için üreten kadınlar, aynı zamanda ev işlerini de yürütmek durumundaydılar. Belli sayıda kadın çalıştıran işyerlerinin kreş ya da emzirme odası bulundurmalarını zorunlu kılan çalışma yasaları çoktan çöpe atılmıştı. Güneyli emekçi kadınlar bir yandan “geleneksel” kadın işlerini yürütürken, bir yandan da “cep harçlıkları, çeyiz paraları ya da aile bütçesine katkı” için Çokuluslu şirketler için üretmeye koyuldular. “Taşeron” ya da “kayıt-dışı” işçiler olarak…

Yalnız istihdam alanında değil, bugün kadınlar dünyadaki ücretsiz domestik işlerin hemen tümünü gerçekleştiriyorlar. Bir başka deyişle, dünyada düşük ücretli, düşük kalifikasyonlu işlerin büyük bölümü ve yeniden üretimin neredeyse tümü, bugün de kadınların sırtındadır. Tüm dünyada: Gana örneğini temsili kabul eden UNIFEM verilerine göre, ülkede ücretli kamu işçisi bir kadın, ev işlerine haftada ortalama 30 saat ayırırken, erkek ücretliler için bu süre 9 saati bulmuyor. Bu ise toplam kadın iş gününü haftada 73.4 saate çıkartmakta. Erkek kamu işçilerinde bu süre 56.2 saat.[31] Avustralya’da ev işlerine ayrılan süre, kadınlar için 33 saat 45 dk., erkekler için ise 18 saat 20 dk.[32] Kanada’da ise kadınlarda 50.1 saat, erkeklerde 24.4 saat.[33]

Neoliberalizmin küresel ölçekli bir başka getirisi, emek temelli örgütlenme çabalarını marjinalize eder, sendikaların içini boşaltırken örgütlenme çabalarını de (“devletin küçültülmesi” retoriğiyle uyumlu bir şekilde) “sivil toplum girişimciliği”ne kanalize etmesidir. Bu anlamda, “küçülen” (oysa devlet(ler)in küçüldüğü filan yoktur: onlar devasa askerî-güvenlik komplekslerine dönüşmektedirler. “Küçülen”, devletin sosyal işlevleridir), devletlerin sosyal hizmetlerinin, çoğu küresel finans kurumları tarafından sağlanan fonlarla desteklenen sivil toplum örgütleri tarafından üstlenilmesi beklenmektedir.

Bu koşullarda neoliberal ataerki, bir yandan kadınların emeğinin ve bedeninin küresel ölçekte değersizleşmesini getirir, bir yandan onları örgütsüz ve desteksiz bırakırken, bir yandan da bölgesel kaynaklar üzerine emperyalist rekabetin tetiklediği küresel şiddet ortamında, onları hızla tırmanan bir eril şiddetle karşı karşıya bırakmaktadır. Aile-içi şiddet, kadın cinayetleri bir “az gelişmişlik”, “kültürel gerilik” vb. sorunu değil, tüm dünya kadınlarını tehdit eden bir tehlikedir. Dünya Sağlık Örgütü’nün raporlarına göre yeryüzünde her üç kadından biri fiziksel şiddete uğrarken, “dünyanın en demokratik ülkesi” sayılan 10 milyon nüfuslu İsveç’te her yıl 100 000 kadar kadının aile içi şiddete uğradığı hesaplanıyor. Afganistan verilerini isterseniz hiç tartışmayalım!

Peki bütün bunlardan ne gibi sonuçlar çıkartılabilir? Birkaç başlık hâlinde özetleyeyim.

Öncelikle binlerce yıllık ataerkinin meşrulaştırdığı eşitsizlik örüntülerinin karşısına “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” şiarıyla çıkan ama onlar üzerine yerleşen kapitalizm, hele ki onun neoliberal versiyonu, emekçiler, yoksullar, hele ki kadınlar için hiç de vaad ettiği cennet olmadı. Küresel gelir dağılımındaki eşitsizliği görülmemiş ölçüde arttırırken, sıradan insanların yaşam koşullarını büyük ölçüde zorlaştırdı.

Kadınlar, hem üreticiler, hem de yeniden-üreticiler olarak bu zorluktan en büyük payı alanlar oldu. Bugün “yoksulluğun kadınlaşması”ndan söz edilmesi, boşuna değil. Kapitalizm kadınları küresel ölçekte istihdam alanına çekerken, onların “geleneksel/domestik” konumlarında herhangi bir değişimi engelleyecek tarzda işliyor. Bir başka deyişle, onları ucuz, uysal, geçici işgücü deposu olarak görürken, bir yandan da domestik işleri -devletin sosyal işlevlerini sınırlandırarak ya da piyasaya entegre ederek- bedelsizce kadınların sırtına yüklemekte.

Kadınların (ve çocukların) istikrarsızlaşan koşullarda (savaşlar, kırsaldan kentlere göç, işsizlik, yoksulluk) artan oranlarda küresel fuhuş piyasasına çekilmesi, kadın bedenlerinin “değersizleşmesi”nin bir başka veçhesini oluşturuyor.

Bu durumda, küresel “servet”in büyük bölümünün, kadınların emeği ve bedenleri üzerinden devşirilmekte olduğunu, yani “kadın sömürüsü”ne dayandığını söyleyebiliriz.

Kapitalizmin doğası gereği insan değil kâr-merkezli bir sistem olması, durumları dünyanın her yerinde giderek kırılganlaşan kadınlar lehine destek mekanizmalarını azaltıyor ve kötürümleştiriyor. Bu ise, onları şiddetin domestik dâhil her biçimi karşısında daha kırılgan kılıyor.

Özetle, kapitalizm, kadınların etinden, sütünden, tüyünden, kemiğinden yararlanmanın, kadınların emeğinden, bedeninden, yaşamından yeni kârlar devşirmenin öteki adıdır. Bunu yaparken, kadınları esas olarak yeniden üretimle yükümlendiren sınıflı toplum tarihini devralmış ve onu yeniden biçimlendirmiştir.

Şu hâlde, şunu vurgulamalıyız: Ataerki, arkaik, geleneksel, geçmişe değgin bir egemenlik biçimi değil, sınıflı toplumların tarihi boyunca kadınların emekleri ve bedenleri, yani üretim ve yeniden üretim yetileri üzerinde kontrolü öngören ve üretim tarzlarına uygun yeni kalıplara dökülebilen bir iktidar formudur. Eril iktidar, sömürü ve sınıfsal iktidarla bağlantılı ve onunla atbaşı, sömürünün rasyonallerine göre farklı kalıplara dökülerek süregitmektedir. Bu anlamda kadınların üzerlerindeki cinsel, toplumsal tahakkümden kurtuluşu, sınıfsal eşitsizliklerden, sınıfsal sömürüden kurtuluşla yan yana, iç içe bir mücadeleyi gerektirir.

Bir başka deyişle, ataerkini layık olduğu yere, tarihin çöplüğüne göndermeye yetili tek güç, iktidar ve tahakkümün tüm biçimlerine (sınıfsal, dinsel, cinsel, ulusal…) meydan okumaya yetili emekçi kadınlardır…

 

11 Kasım 2021 12:02:30, İstanbul.

 

N O T L A R

[1] DİSK Genel İş “Eğitimcinin Eğitimi” Kadın Üye Eğitim Programı için hazırlanan sunum… Newroz, Aralık 2021…

[2] Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri, çev: Adnan Cemgil, Belge Yay., 2011, s.121.

[3] Paris Komünü’nün düşüşünün ardından, bir burjuva yazarın sözleri. Akt.: Tony Cliff, “Women in the Paris Commune”, Class Struggle and Women’s Liberationhttps://www.marxists.org/archive /cliff/works/1984/women/03-commune.htm.

[4] Bkz. Sibel Özbudun, “Yoksulların Başkaldırısı ve Kadınlar (Tarihsel bir Bakış)”, Bedreddin ve Börklüce, Osmanlı’da Sınıf Mücadeleleri ve 1416 İhtilali,  H. Ateş, S. Araman, E. Çevik (der.) (2021) içinde.

[5] Margaret Mead, Male and Female. A Study of the Sexes in a Changing World, Dell Publishing Co., 1972: 144.

[6] Margaret Mead, Sex and Temparement in Three Primitive Societies, 1935.

[7] https://www.who.int/health-topics/gender#tab=tab_1

[8] Brian F. Codding, Karen L. Kramer, (der.) Why Forage? Hunters and Gatherers in the Twenty-First Century.University of New Mexico Press, 2016.

[9] Richard B. Lee ve Richard Daly, “Introduction: Foragers and others” The Cambridge Encyclopedia of Hunters and Gatherers, Richard B. Lee, Richard Daly (der.), 2005.

[10] Karen L. Endicott, “Facets of Hunter-Gatherer Life in Cross-Cultural perspective Gender relations in hunter-gatherer societies”, The Cambridge Encyclopedia of Hunters and Gatherers, Richard B. Lee ve Richard Daly (der.) Cambridge University Press, (2010).

[11] Endicott, a.y.

[12] Maidens, Meal and Money, Capitalism and the Domestic Community, Cambridge University Press., 1981.

[13] Meillassoux, s.18.

[14] Christine Thomas, “Engels and Women’s Liberation”, Socialist Alternative. 2014 https://www.socialistalternative.org/2014/09/04/engels-and-womens-liberation/

[15] M. Tosun, K. Yalvaç, Sümer, Babil, Asur Kanunları ve Ammi Şaduqa Fermanı, TTK yayınları, Ankara, 1975, ss.27-28.

[16] Maurice Bardeche, Histoire des Femmes, Editions Stock, 1968, s.180.

[17] Claude Mossé, 60, belki de 100 bin köleden söz ediyor. Bkz. La Femme dans la Grece antique, editions Albin Michel, 1983, s.77.

[18] Agy, s.78.

[19] C N Trueman, “Medieval Women”, The History Learning Site, 5 Mart 2015. https://www.historylearningsite.co.uk/medieval-england/medieval-women/

[20] akt.: Joshua J. Mark, “Women in the Middle Ages, 18 Mart 2019, https://www.worldhistory.org/article/1345/women-in-the-middle-ages/

[21] Bonnie G. Smith, Women in World History, 1450 to the Present, Bloomsberry, 2020.

[22] Smith, a.y.

[23] Smith, a.y.

[24] John R. Bowen, Religions in Practice. An Approach to the Anthropology of Religion. Boston, Londra, Toronto, Sydney, Tokyo, Singapur. Allyn & Bacon, 1998.

[25] Smith, a.y.

[26] Smith a.y.

[27] Friedrich Engels, “Konspekt über Das Kapital”.

[28] Mary Gabriel, Love and Capital, Karl and Jenny Marx and the Birth of a Revolution, Little Brown and Co. Londra ve New York, 2011.

[29] Lindsey German, Cinsiyet, Sınıf ve Sosyalizm, çev: Yıldız Önen, Babil Yayınları, 2006.

[30] L. German, a.y.

[31] UNIFEM, Progress of the World’s Women, 2005. Women, Work and Poverty.

[32] http://www.abs.gov.au/AUSSTATS/abs@.nsf/Lookup/4102.0 Main+Features40Marchyüzde202009.

[33] http://www.statcan.gc.ca/pub/89-503-x/2010001/article/11546/tbl/tbl006-eng.htm



Bu yazı 6224 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARŞİVİ
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
YUKARI