Bugun...


Temel Demirer

facebook-paylas
Yerkürede Ve Coğrafyamızda Göç İle Göçmenlik--3
Tarih: 08-03-2020 17:53:00 Güncelleme: 08-03-2020 17:53:00


VI.2) GERÇEK (IRKÇILIK)

 

Türkiye’de göç ve göçmenlik meselesinden söz ederken (gizlisinden açığına!) ırkçılıktan söz etmemek, mümkün değildir.

Hayır, abartmıyorum!

Örneğin İstanbul ‘Bilgi Üniversitesi Göç Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi’nce yapılan ‘Türkiye’de Kutuplaşmanın Boyutları’ başlıklı bir araştırmanın “Suriyeliler evlerine gönderilmeli mi?” sorusuna “Evet” yanıtı veren AKP’lilerin oranı yüzde 83.2, CHP’lilerin yüzde 92.8, HDP’lilerin yüzde 75, MHP’lilerin ise yüzde 88 olarak saptadı.[204] Yani ortaklaşılan tek konu ise Suriyelilerin evlerine dönmesi…[205]

Bu konuda Kadir Has Üniversitesi’nin ‘Türkiye Sosyal Siyasal Eğilimler Araştırması 2018 Yılı’ başlıklı rapora göre, mülteciler ilk defa “Türkiye’nin en önemli sorunları” arasında sayıldı.

Mülteciler, Türkiye’nin en önemli 7 sorunu arasında yüzde 3 oranıyla 6. sırada yer aldı. Hayat pahalılığı, işsizlik, enflasyon, “terör” gibi konu/sorun başlıklarından birinin “mülteciler” olması “dikkat çekici” bir anlam ifade ediyordu.

Aynı araştırmada anket sorularını yanıtlayan neredeyse her iki yurttaştan biri, mültecileri “komşu” olarak kabul ve tercih etmediğini açıkladı…[206]

Geçerken belirtilmeli: Toplam 196 ülkede faaliyet gösteren Change.org’da da kullanıcılar şimdiye dek “Suriyelilere yönelik nefret söylemi içeren” 73 kampanya başlattı. Kampanyalarda Suriyeliler için, “Sürgün edilsinler”, “Sokağa salınmasınlar”, “Vicdan yoksunu”, “Katil beyinli”, “Taşkın”, “Defolsun gitsinler” gibi ifadeler kullanıldı.

Kampanyalara 1 milyar 385 milyon 122 bin 43 kişi imza attı. Türkiye’deki Change.org’da Suriyelilere ilişkin kampanyalar en çok “Suriyeliler ülkelerine gönderilsin” talebiyle başlatıldı. İfadelerden bazıları şöyle: 

“TSK 18-45 yaş arası Suriyeli erkekleri eğitip, IŞİD’le savaşa göndersin: Bu bizim savaşımız değildir. Türk askeri şehit olurken Suriyeli erkekler Türkiye’de fink atıyor. Kendi memleketine faydası olmayanın bize mi faydası olacak?” 

“Bu insanlar bizi rahatsız ediyor. Birçok IŞİD üyesinin Suriye vatandaşı olduğunu biliyoruz.”

“Burası Türkiye, Suriye değil. Bizim atalarımız bu vatanı hainlerle ortak olsun diye kazanmadı. Defolsun gitsinler.”

“Suriyeli gençler adamakıllı para kazanma derdinde değil. Ülkemizin güzel yerlerinde insanları taciz etmekte, rahatsızlık verici olaylar yaşatmakta.”

“Suriyeliler konteynır kentte toplanıp oradan dışarı çıkmasınlar.”

“Çocuklarımızı onların vicdandan yoksun “katil beyinli” çocuklarıyla daha fazla aynı çevrede yaşatmak istemiyoruz. Bu güzel ülkemdeki tüm Suriyelilerin sınır dışı edilmesini istiyoruz.”[207]

Söz konusu ırkçılık medya (ve kalemşörleri) tarafından beslenirken İYİ Partili Prof. Ümit Özdağ, “Türklerin kızgınlığı, onların da özgüveni artacak. Bir Suriyeli öğretmen, öğrencilere şunu söyleyebiliyor: ‘Külek Boğazı’na kadar bizim. Biz gitmiyoruz, Türkler gidecek!’ Arap mafyası Türkiye’nin başına dert olacak,”[208] diyebiliyor!

CHP İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak, “Türkiye 5 milyon göçmeni kaldırabilecek bir ülke değil. AKP hükümeti Türkiye’yi resmen Suriye bataklığına batırdı. Yetmedi Suriye’yi buraya getirerek, Türk halkını o bataklığın içerisine sokmaya çalışıyor… Bunlar mülteci değil, sığınmacı. Suriyeliler Türkiye’nin her tarafına yayıldılar. Türkiye’de doğmuş 300 bin tane Suriyeli çocuk var” değerlendirmesini yapabilmekteler![209]

Ekrem İmamoğlu ise, “Göçmenler (bunu Suriyeliler diye de okuyabilirsiniz) ile ilgili ilk konuşmasında çuvalladı. Toplumsal barışın dili, yüzü, ismi cismi denilen İBB başkanı paldır küldür göçmen karşıtlığına karışıverdi ve Suriyelileri geri göndereceğize bağladı meseleyi”![210]

Ya da Zehra Özdilek, “İstanbul Fatih’teki Emniyet metro durağından inerek, Emniyet Müdürlüğü’nün yanındaki Akşemsettin caddesine girdiğimiz an Suriye’nin bir semtinde yürüyor gibi hissediyoruz. Arapça tabelalar karşılıyor bizi. Mazaj kafe, Alsihhy restoran, Hadramort restaurant, Saruja restoran, Debs Rebban restoran yan yana... Çocuklar Arapça konuşarak sokaklarda koşturuyor. Yanımızdan geçen insanların neredeyse tamamı Arapça konuşuyor. Kadınların çoğu başörtülü, erkekler de sakallı. Fatih, savaştan kaçan Suriyelilerin İstanbul’daki en önemli merkezi olmuş. Adres sorunca, aksanıyla 40 yıllık Fatihli gibi adresi tarif eden Suriyeliler var. Fatih’in yerlisi esnaf şikâyetçi. Devletin Suriyelilere kendi vatandaşından daha çok destek olduğunu düşünüyorlar,”[211] diye yazarken; Cüneyt Özdemir de şunları kaleme almakta beis duymuyor: “Ş. Urfa’da bir sokak düğünü sırasında yakın bir binada ev tutan Suriyeliler sesten rahatsız olmuş ve aşağıya çöpleri atmışlar. Sokakta eğlenenler tepki gösterince Suriyeli sığınmacı telefonla başka mahallelerde oturan akrabalarını çağırmış. Birazdan eli sopalı ve bıçaklı 50 sığınmacı Suriyeli ‘misafirimiz’ düğüne gelenlere dalmış. Sonuç 8 yaralı, 10 da gözaltı var. Şikâyetçi Ş. Urfalılar, karakolda dayak yiyen Ş. Urfalılar “Suriyelilerin eline sopa alıp bir bizi dövmedikleri kalmıştı, onu da yaptılar” diye yakınıp, şaşırıyorlar ya... Durun daha yeni başlıyor!”[212]

Veya Yazgülü Aldoğan’ın, “Üreme kapasitelerini düşündüğümüzde, çok yakın gelecekte demografik yapımızı ciddi olarak değiştirecekler; AKP iktidarı Türkleri yeterince Araplaştıramadı, ama Suriyeli göçmenlerle isteğine ulaşmış olacak,”[213] satırları ile “Ve 4 milyon Suriyeli saatli bomba gibi… Ankara Suriyelilerin geri dönüşünü, ‘en öncelikli politika’ hâline getirmez ise başımıza yarın çok büyük sorunlar gelecektir, hem de kesinlikle,”[214] diyen Erol Manisalı…

Bunların tümü ırkçı/ ötekileştirici söylemler! Ancak meselenin aslı, hiç de sunulduğu gibi değil…

‘Koç Üniversitesi Göç Araştırmaları Merkezi’nden Doç. Dr. Şebnem Köşer Akçapar, Türkiye’deki ‘Suriyeliler’ algısının yanlış bir kaynaktan beslendiğini ve sanıldığının aksine Suriyelilerin karıştığı suç oranının oldukça düşük olduğunu ifade ederken;[215] ‘Medipol Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi’ Bölüm Başkanı Prof. Dr. Bekir Berat Özipek ekliyor: “Şu an kamplarda kalan Suriyeli sayısı 260 bin civarında. Geri kalanların hepsi kendi ayaklarının üstünde duruyor, kendileri çalışıyorlar, kendileri ailelerini geçindiriyorlar ve aynı zamanda ekonomiye katkı yapıyorlar. Bir de ciddi anlamda gelen uluslararası kaynaklar var. Beslenmeden okul malzemelerine pek çok şey bu kaynaklardan sağlanıyor. Dolayısıyla ‘3 milyon göçmeni besliyoruz’ sözündeki ima gerçeği yansıtmıyor…”[216]

Bu arada TBMM ‘İnsan Hakları İzleme Komisyonu’nun ‘Mülteci Hakları Alt Komisyonu’nun ‘Göç ve Uyum Raporu’ başlıklı 300 sayfalık raporunun ‘Suriyeli Mültecilerle İlgili Doğru Bilinen Yanlışlar’ alt başlığında “doğru bilinen yanlış” iddialar[217] tekzip edildi.

İzmir’deki ‘Halkların Köprüsü Derneği’nden Prof. Dr. Zerrin Kurtoğlu’nun ifade ettiği gibi, Suriyeli karşıtı ırkçı söylem ve saldırılar, iktidarın topluma mültecilerin koşulları hakkında gerçekleri aktarmamasından besleniyor. Örneğin iktidarın “Suriyeliler için milyarlarca dolar harcadık,” derken, bunun toplanan vergilerden değil, AB’den gelen parayla yapıldığını açıklamıyor. Çünkü iktidarın mülteci karşıtlığını Suriye’ye yönelik müdahalelerinin de meşruiyet zemini olarak işlevselleştirdiğini düşünen Kurtoğlu, Türkiye’de yükselen yeni ırkçılığa karşı hiçbir siyasi partinin etkili bir programı olmadığı kanaatinde.[218]

Türkiye’de çok ağır şartlarda yaşayan, kölelik koşullarında çalışan ama buna mukabil mültecilik statüsü bile elde edemeyen Suriyeliler tüm bunlar yetmezmiş gibi yoğun ırkçı saldırılarla da karşılaşıyorken; Suriyelilere karşı ırkçılığın fiziki saldırıya dönüştüğü sayısız olay var. Nitekim 23 Aralık 2019’da G. Antep’te iki kişinin bıçakla yaralanması üzerine örgütlenen ırkçı bir grup, Suriyelilere yönelik büyük çaplı bir saldırı gerçekleştirdi. Hepsi basına yansımadığı için bilinmiyor ama mültecilerin yerleştiği hemen her ilde, Mersin, İzmir, İstanbul’da da bu türden saldırılar yaşanıyor. Saldırıların hedefi sadece Suriyeliler değil, Afganlar da oluyor. Bu saldırılar yükselen yeni ırkçılığın tezahürü; şu örneklerdeki üzere…

• 250 binden fazla Suriyeli sığınmacının yaşadığı Adana’da gerçekleşen çocuk istismarının ardından şiddete maruz Suriyelilere ait 200’e yakın ev ve işyeri ile 60 araca zarar verildi. Suriyelilere yönelik saldırıları kışkırttığı ileri sürülen 113 kişi daha gözaltına alındı. İl Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şube Müdürlüğü ekipleri, sosyal medya üzerinden halkı provoke ettiği iddiasıyla 93 kişiyi, Asayiş Şube Müdürlüğü Gasp Büro Amirliği de işyeri ve evlere zarar veren 20 şüpheliyi daha gözaltına aldı. Daha önce gözaltına alınan 25 kişi ile birlikte gözaltına alınanların sayısı 138’e yükseldi…[219]

• Kilis ve Ş. Urfa’nın yanında en fazla mültecinin yaşadığı kentlerden biri olan G. Antep’te, birikmiş ön yargılar linç girişimlerine neden oluyor. Kentte yaşanan hadiseler adeta tehlike sinyalleri verdi. 5 Temmuz 2018 akşamı, 6 yaşında bir kız çocuğunun istismara uğradığı iddiası, mahallelerde linç girişimlerine neden oldu. Olayların yaşandığı mahalleleri gezdik ve gördük ki asılsız ve çelişkili söylentilerle birlikte Türkiyelilerle Suriyeliler arasındaki çatışma eğilimi giderek güç kazanıyor.

Yaşanan olaylarda arabası parçalanan, saldırıya maruz kalan ama meselenin nasıl başladığını anlamayan Suriyeli mülteci T.M şunları anlatıyor: “Arabamın tüm camları kırıldı, otopark bile aracı kabul etmedi.” Suriyeli mültecilerin anlattıkları, plakası daha önceden tespit edilmiş birçok aracın tahrip edildiğine işaret ediyor. T.M evden çıktığında, köşede bekleyen 8-10 kişilik bir grup gördüğünü, bunun üzerine korkup yönünü değiştirdiğini de anlatıyor, bir otomobilden kendisine küfürler savrulduğunu ekleyerek…[220]

• Esenyurt Bağlarçeşme Mahallesi’nde 10 Şubat 2019 gecesi “omuz atma” iddiasıyla başlayan ve mahalle genelinde Suriyelilerin tümünü hedef alan saldırılar yaşandı…[221]

İHD ‘Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon’u Esenyurt’ta Suriyelilere yönelik saldırıya dair hazırladığı raporda, yaşananların “ırkçı saldırı” olduğunu belirtti. Arap esnafların saldırıya ilişkin konuşmaktan korktuğunu belirten İHD, ırkçı saldırısının cezasız kalabileceği uyarısında bulundu.

Komisyon’un olaya ilişkin değerlendirmesi ise şöyle: “Suriyeli Arap ve Sinoplu Türk genç erkekler arasında başlayan bir kavganın, kavgaya hiç karışmamış Suriyelilerin işyerlerine saldırılarla sonuçlanması ve saldırılar sırasında ‘Burası Türkiye Suriye değil’ sloganlarının atılması saldırıların ırkçı yanını ortaya koymaktadır.

İki taraftan da yaralanmalar olmasına ve Suriyeli Arap sığınmacıların işyerleri tahrip edilmesi ve kendilerine karşı ırkçı küfürler edilmesine rağmen, yaşananların ardından sadece Suriyeli Arap sığınmacıların gözaltına alınması, bu ırkçı saldırının cezasız kaldığını ve dolayısıyla yeni saldırılara zemin açıldığını göstermektedir.”[222]

 

VI.3) HATIRLA(T)MAK

 

Hatırla(t)makta yarar var: Üç yaşındaki Alan bebeğin cansız bedeni Bodrum’da kıyıya vurmadan önce, pek çok kişi için denizde ölen mülteciler sıradan haberdi. Ege ve Avrupa kıyılarında güneşlenen turistler mültecilere ait şişmiş cesetlerle yan yana güneşlenebiliyordu üstelik! 

2015’in 2 Eylül sabahı, DHA Muhabiri Nilüfer Demir’in çektiği Alan bebeğe ait o dramatik görüntüler, küresel bir vicdan anaforu oluşturmuştu nihayet. Hatırlayalım; o zaman gazetelerde “Kıyıya vuran insanlık diye” atılmıştı manşetler. Sosyal medyada kampanyalar açılmıştı. 

Geldik bugüne… Bugün de benzer bir çelişki içinde büyük insanlık. Mülteci ölümlerinde, denizlerden sonra yeni bir kapı açıldı. Türkiye-İran sınırında kar, fırtına, tipi yüzünden ölüyor insanlar. Donmak üzereyken kurtarılanlarsa ayak ve el parmakları kesilmek üzere ameliyathane kuyruğunda bekliyor. Mezopotamya Ajansı (MA) Muhabiri Adnan Bilen’in Van’da bir hastanede çektiği fotoğraflara bakıp da irkilmemek mümkün değil! Sargılı ellerini kaldırarak poz veren mültecilerin her biri ayrı bir dram. İçlerinde 3.5 yaşında bir çocuk var ki, ona bakınca Alan Kurdî’yi hatırlıyor insan…[223]

Biraz daha küçük ya da biraz daha büyük milyonlarca Alan Kurdî var çevremizde!

Mesela Çaldıran’da donarak yaşamlarını yitirdikleri bildirilen ancak kayıp oldukları öğrenilen 13 göçmenden haber alınamadığı gibi…[224]

Duymadıysanız aktaralım: Van’daki kimsesizler mezarlığında yüzlerce mültecinin cenazesi gömülü. Kilometrelerce uzaklıkta başlattıkları “umuda yolculuk”tan geriye “Afgan bebek, Pakistanlı genç, Suriye vatandaşı, İranlı...” isimlerin yazılı olduğu mezar taşı kalıyor. 

Afgan bebek, Pakistanlı genç, Suriye vatandaşı, İranlı... Mezar taşları üzerinde buna benzer yazılamaların yapıldığı yüzlerce cenaze kimsesizler mezarlığında yan yana dizilmiş. Yüzlerce kilometre uzaktaki memleketlerinden yola çıkıp, birçok ülkeyi geçmek zorunda kalan ve “umuda yolculukları” kimsesizler mezarlığında son bulan mültecilerin isimleri dahi bilinmiyor. Van’daki kimsesizler mezarlığı, kentin “mülteci mezarlığı”na döndüğünün adeta bir fotoğrafı. Karlı kaplı mezarlıkta daha bir gün önce bile iki mültecinin cenazesi toprağa verildi. Mezarlıktaki boş alanlarda kazılmış mezarlar ise, gelecek cenazeleri bekliyor! Yüzlerce cenazenin bulunduğu mezarlıkta isimleri taşa yazılanlar ise, 5’i geçmiyor. Kimi mezar taşına kişilerin nereli olduğu yazılırken, kimine sadece “Adli tıp”, “Gürpınar’dan gelen”, “Başkale’den gelen”, “Çaldıran’dan gelen” yazılamaları yapılmış.

Mültecilerle Dayanışma Derneği Koordinatörü Işıl Erçoban, söz konusu durumu, “O mezarlıklar bir insanlık dramını gözlerimizin önüne seriyor. Söylenecek kelime yok. Kimsesiz ve isimsiz yüzlerce mezar var ülkede ve bu mezarlıklar gittikçe çoğalıyor.[225]

Yeri geldi soralım: İnsanlar tarih boyunca hep yer değiştirmişken; bugünlerde İngiltere’de Johnson Hükümeti’ninki gibi sınır takıntısı nereden geliyor?

Duydunuz değil mi?

 İngiltere’de Johnson Hükümeti ırkçı politikalarını yürürlüğe sokmaya devam ediyor. Ülkede yerleşme hakkına dair yeni düzenlemeler getiren hükümet, puanlama sistemine dayanan bir göçmenlik yasa tasarısı ilan etti. Vasıfsız işçiler, İngilizce bilmeyenler ve hâlihazırda iş önerisi almış olmayanların ülkede yerleşik hâle gelmesi imkânsızlaşıyor. Yerli işçilerin maaş ve yaşam standartlarının yükseleceğini iddia eden hükümet, ekonomik sorunların sebebi olarak patronlar yerine göçmenleri göstermeye devam ediyor.[226]

İsterseniz biraz açalım: 11 Kasım 2019 gününde Londra’da beş yıldızlı bir otelde yapılan toplantıda sahneye üç başbakan çıktı. Arnavutluk, Saint Lucia ve Karadağ başbakanlarını ağırlayan bu etkinlik, zenginler ile vatandaşlık satan ülkeleri buluşturmak üzerine çalışan Henley & Partners firması tarafından düzenlenmişti.

Eski İngiliz kolonisi Saint Lucia’dan Allen Chastanet izleyicilere vatandaşlık için Saint Lucia adasında yaşamak zorunda olmadıklarını, 100 bin dolar karşılığında bir ev almalarının yeterli olduğunu söyledi. İşin asıl cazip kısmı aralarında İngiltere, Schengen ülkeleri, Hong Kong ve Singapur’un da bulunduğu 145 ülkeye vizesiz seyahat edebilme avantajıydı.

Henley&Partners’ın web sayfasına girdiğinizde ‘Milliyet Kalite Endeksi’ (MKE) diye bir şey ile karşılaşıyorsunuz. Ülkeler pasaportlarının sağladıkları ayrıcalıklarına, ekonomik durumlarına ve “barış derecelerine” göre puanlanıyor. MKE’nin yaratıcısı milliyet araştırmacısı Dimitry Kochenov’un deyişiyle İsveç’te doğmak size sağlıklı bir yaşam, iyi bir eğitim, 40’tan fazla varlıklı ülkeye özgürce seyahat edebilme ve çalışabilme özgürlüğü sağlarken, Somali’de doğmak bir “kırılganlık” durumunda. Somali’de doğduysanız beş yaşına gelmeden ölme ihtimaliniz yüzde 20 ve pasaportunuzla ülkeden yasal olarak çıkmanız çok zor. Henley&Partners’ın müşterilerinin aksine çıkışınızı parayla satın almanız da mümkün değil.

MKE endeksi küresel hareket özgürlüğündeki ayrımcı durumu açık ve sert terimlerle gözler önüne seriyor. Her yere gidebilen “süper milliyetlerin” genelde eski imparatorluklar ile ilintili olduğunu görüyoruz. Gelir adaletsizlikleri ise genelde hak ve özgürlüklere dair adaletsizliklerle birebir örtüşüyor. Afrika, Suriye, Yemen ve Güney-Doğu Asya’da “düşük” ya da “en düşük” seviyede milliyetler göze çarpıyor. Ahlâk felsefecisi Joseph Carens bu durumu “feodal ayrıcalıkların modern eşleği” olarak tarif ediyor. Ortaya çıkan durum, bu insanlar izinsiz yer değiştirmeye başlayınca sorun olmaya başlıyor.

Fransız Filozof Etienne Baliber’in ifadesine göre sınırlar “polisemik” olgulardır; yani sizin kim olduğunuza göre çok farklı şekilde tecrübe edilirler. Bazılarımız için sınırları geçmek imkânsızken, bazılarımız için sınırlar yoktur. Kullandığımız “kriz” dili ve kapalı sınırlardan gelen kaotik görüntüler yüzünden dünyada herkesin sürekli hareket hâlinde olduğunu unutmak kolay. Bu basit olguyu sık sık tekrar etmek gerek. 2016 yılında dünyada 1 milyar turist seyahat etti. ABD’ye 390 milyon kişi girdi, Avustralya’ya 40 milyon kişi girdi. Bu yolculuklar güvenli ve yasaldı, kimse üzerine iki kere düşünmedi.

Tabii bir de yeni bir ülkeye yerleşmeye karar verenler var. Dünyanın yüzde 3.5’i göçmenlerden oluşuyor. Bu oran 1960’lı yıllardan beri aşağı yukarı aynı, demek insanların büyük bölümü doğdukları yerde kalıyor. Ayrıca bu sayı 271 milyon insana tekabül ediyor, yani yaklaşık Endonezya’nın nüfusu kadar.

Fakat yaygın algının aksine Güney’den Kuzey’e kitlesel bir göç söz konusu değil. Birçok insan göç ederken kendi bölgelerinde kalıyor, genelde düşük gelirli ülkelerden orta gelirli ülkelere gidiyor. Uzun mesafeli göçmenler genelde MKE’de orta seviyede yer alan ülkelerden: Hindistan, Meksika, Rusya ve Çin. İngiltere gibi bazı ülkeler ise hem göç “veriyor” hem göç “alıyor”.

Uluslararası göçmenlerin yüzde 11’ini ise mülteciler ve sığınmacılar oluşturuyor. Evini terk etmek zorunda kalan 26 milyon insanın yüzde 85’i güney ülkelerinde yaşıyor. Tabii bir de “izinsiz” sıvışanlar var. Uluslararası göçmenlerin yüzde 10-15’inin yasadışı olduğu düşünülüyor.

Kısacası, dünya karışık. Uzun mesafeli göç arttıkça küreselleştik; ekonomik gücün ve fırsatların bol olduğu ülkelerde büyük çeşitlilik görmeye başladık. Kuzey Amerika, Batı Avrupa, Körfez ülkeleri ve bazı Asya ülkeleri gibi...

Fakat insanlar devletlerin çizdiği sınırlara başkaldırıyor. Gönüllüler Arizona çölüne su şişeleri bırakıyor. Emekliler mültecileri Alpler’de araçlarına alıyor, anarşistler Atina’da işgal evleri açıyor. ABD’de yoksulluk sınırı altında yaşasanız bile dünyanın en zengin yüzde 14’lük kesiminde yer alabilirsiniz, iklim krizi ise kendi hâline bırakılmış durumda. Kimin nereye girebileceği ve nereye yerleşebileceği güncel adaletsizlik tartışmalarının merkezine oturan bir sorun.

Yalnıza süper zenginlere değil, herkese güvenli seyahat hakkı tanısak fena olmaz mı? Düşmanca göç politikalarını, göç ve gümrük bakanlıklarını, Avustralya’nın denizaşırı gözaltı merkezlerini bir kenara bırakamaz mıyız? İnsanların mecburiyetten değil, tercihen yer değiştirdiği bir dünya inşa edemez miyiz?

Bunları başarabilmek için düşünme biçimimizi değiştirmemiz gerek. Dar milliyetçi kalıplardan uzaklaşmalı, hepimizin evi olan bu dünyayı paylaşmanın başka yollarına zihnimizi açmalıyız.[227]

Başka yol(umuz) yok…

 

VI.4) SON(UÇ) YERİNE

 

Bu çerçevede şu uyarılara kulak vermek gerek: “Türkiye’de 4 milyon civarında Suriyeli göçmen var. Ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 5’ine ulaşan bu göçmen nüfus, 5-6 yıl gibi çok kısa bir sürede oluştu. Bu olgunun herhangi bir ülkenin toplumsal dokusu üzerinde kolay kaldıramayacağı ekonomik ve kültürel basınç yaratması kaçınılmazdır. Ekonomik kriz, Kürt sorunu, siyasal İslâmın büyük gerginlik yaratan toplumsal mühendislik projesi, talancı politikaları altında iyice kırılganlaşan Türkiye toplumu bu yükü bu hâliyle taşıyamaz. 

Bu nesnel gerçeklik karşısında paniğe, öfkeye kapılmadan önce en azından şu soruları sormak gerekir: Suriye savaşı neden başladı, Türkiye neden bunun bir parçası oldu. Bu göçmen nüfus bu kadar kısa sürede neden evlerini barklarını bırakıp sığınmacı oldular? AKP rejimi, bu insanlarla yerleşik nüfusun ekonomik çıkarlarının, kültürlerinin çatışmasını önlemek, bir entegrasyon süreci başlatmak için ne gibi önlemler aldı? 

Bu soruların cevapları bizi, yüzey biçimlerine, sonuçlara, ırkçılığa tutsak olmaktan kurtaracak, bir felaketin kurbanlarını suçlayarak, ahlâki ve insani bir hataya düşmemizi engelleyecektir. Onların varlığının getirdiği sorunlardan olumsuz etkilenenler gibi, Suriyeliler de bu felaketin kurbanlarıdır; sorumlusu değil. Bu felaketin sorumlusu, ‘stratejik derinlik’ saçmalığıyla, İhvancı hayallerle, Suriye macerasına atlayan AKP’de temsil edilen siyasal İslâmın iktidarıdır. Suriyeliler konusunda, öfkeyi Suriyelilere değil, AKP rejimine yöneltmek gerekir. 

Suriyelilere gelince, bir felaketin travma geçirmiş kurbanlarına nasıl davranılırsa öyle davranmaya çalışalım. Yoksa susup bir kenara çekilelim; Suriyelileri sınır dışı etmeye başlayarak, felakete felaket ekleyen, sorun çözücü taklidi yaparak ’rıza’ almaya çalışan ’yeni faşizmin’, totaliter değirmenine su taşımayalım.”[228]

Evet yapmamız/ yapılması gereken bu/ böyle; çünkü…

“Hep bir düşman var tarihinizde, birileri hep ‘öteki’...”[229] Bunu unutmadan, “Ötekisiz” yapamayanlara inat, göçmenleri ötekileştirmemeliyiz…

“Hiç ama hiç düşünmediğiniz, düşünemediğiniz, düşünmek istemediğiniz, düşünmekle sorumlu olduğunuzu zerre kadar hissetmediğiniz, itirazlarınızı, öfkelerinizi, kaygılarınızı bu duygularla şekillendirmediğiniz, Suriyeli mülteciler nihayet enselerinden tutulup aranızdan ayıklanıyorsa... Ve bu durum sizin içinizi ferahlatıyorsa...”[230] diye tarif edilenle hesaplaşmalıyız…

Coğrafyamızdaki Suriyeli grupları ikiye ayırmalıyız. Savaştan kaçan yoksul, çaresiz insanlar birinci grup. Bunlar ucuz işgücü olarak kullanılıyor, sömürülüyor. Kadınların bir kısmı fuhuşa zorlanıyor. Eğitim, sağlık hizmeti almaları imkânsız. Bu insanlar keyfinden gelmedi ülkemize. “Bizim de payımız var” coğrafyalarının bu hâle düşmesinde. Onları dost, kardeş saymalıyız, sahip çıkmalıyız, birlikte yaşamaya alışmalıyız. Eğer gün gelir de dönmek isterlerse, bu olanağı bulurlarsa, en güzel şekilde yolcu etmeliyiz. Tersi olursa insanlık suçu işler, ırkçılık yapmış oluruz; unutmayalım…

Bir de paralı asker gibi kullanılıp, yılbaşı gecesi Taksim’de ÖSO bayrağı açanlar var ki! Mezhepsel düşmanlıklar için maşa olarak kullanılan Onların yeri de, ne oldukları da malumumuz!

Topyekûncüğün reddine mündemiç bu ayırım gerekli ve “olmazsa olmaz”!

Çünkü “Suriyeli mülteci denince sadece eli kanlı cihatçıları anan; topunu çalışmaz, asalak sayan, kontrolü kaybettiğinde sözü ‘Ama Araplar…’ diye tamamlayan hastalıklı yaklaşımlar da ne yazık ki ‘sol’, ‘sosyalist’ lûgata belirli oranda yerleşti. Oysa bir sosyalist, kapitalizm çağındaki herhangi bir toplumu sınıfsız, zümresiz bir toplum olarak görebilir mi? Ayrıştırma ve analiz yeteneğinden yoksun bu bakış açısı, çoğunluğu Türkiye işçi sınıfına katılmış mülteci proleterleri de görmüyor, göremiyor. Aynı şekilde onların nasıl bir sınıfsal etkileşim ve dönüşüm içinde olduklarına dair fikre de sahip olamıyor. Donuk felsefenin buz kalıpları içinde sıkışıp kalmış bu düşünce, Suriyelilerin kendi içinde Araplar, Türkmenler, Kürtler, Çerkesler, Ermeniler, Hıristiyan ve Müslüman halklar olarak farklı parçacıklar taşıdığını da göremiyor hâliyle.

İşçi sınıfı ve emekçi sınıfların kendiliğinden gelen bilinci her zaman doğru söylemez, doğruya işaret etmez. Verili durumda ve söz konusu ‘mülteciler’ olduğunda emekçilerin çabucak okun ucuna ‘yabancı işçileri’ yerleştirmesi buna örnektir. Lakin görüntünün arkasındaki gerçek; işçi sınıfı üzerindeki burjuva şoven, milliyetçi ve ırkçı etkinin kendisidir. Hâl bu iken mültecilere dair ön yargılarda kitlelerden gelen kendiliğinden basınç, sosyalistler tarafından doğal, hoş karşılanabilir mi? Kendi yerli işçisini ‘kazanmak’ adına mültecileri ‘geri gönderme’ siyasetine yol açılabilir mi? Açık ki; ırkçılık ve şovenizm zehrine karşı kendi aydınlatma fonksiyonunu rafa kaldıran, zoru seçmek yerine hazır ve kolay reçete peşinde koşan sosyalistler, tutarlı bir sosyalist olarak varlıklarını sürdüremezler.

‘İşsizliğin, ekonomik krizin, yoksullaşmanın nedeni Suriyelilerdir, onlar gönderilirse iş, ekmek gelir’ diyen işçiye, emekçiye bir sosyalistin söyleyeceği söz nedir? Birinci olasılık sessiz kalarak onay vermek, giderek gaza gelmek ve bir süre sonra kendisini de aynı slogana sarılmış hâlde bulmaktır. İkinci olasılık ise işçi sınıfının Suriyeliler gelmeden önce yoksullaşmaya başladığını anlatmak, bunun temel nedeni olarak özelleştirme, taşeronlaştırma saldırılarıyla birlikte sendikal örgütlenmelerin dağıtılmış olmasını hatırlatmaktır. (Nitekim yüzde 13’lere düşen Türkiye’deki sendikalaşma oranı değişmeden, yoksulluğun ve sermayenin üstesinden gelmek mümkün değildir) Sahi siz bu iki olasılıktan hangisini seçerdiniz?

Elbette tarih tekerrürden ibaret değil. Ama bu gerçeklik, kimseye geçtiğimiz yüzyılın yaşanmışlıklarını, deneyimlerini bir kenara atma hakkı vermez. Avrupa merkezli yaşanan iki büyük emperyalist savaşta dünya işçilerinin ‘ulusal çıkar ve zaferler’ uğruna birbirlerine nasıl kırdırıldıklarını, faşizmin yükselişinde yabancı düşmanlığının nasıl köpürtüldüğünü bugünün işçilerine anlatmak kimin görevidir? ‘O dönem başka bugün başka …’ diyerek işin kolayına kaçanlar az değil ama! Bugün yaşananlara bakıp ‘Türkiye Almanya değil, Suriyeliler de Almanya’daki Türkler değil…’ diyenler de öyle. Oysa mülteci düşmanlığı ya da yabancı işçi düşmanlığı ile mücadele edilmeden; bütün zamanların ve bütün halkların baş belası olan faşizm tehlikesi ile yüzleşmek, baş etmek mümkün değildir. Bu yapılmadığında nasyonal sosyalizmin kapılarının bugün de ardına kadar açık olduğu bilinmelidir.

Sadede gelirsek… Sosyalistler, örgütsel mevzilerini her zamankinden çok işçi sınıfının bulunduğu yerlere taşımalı; mülteci işçileri işçi sınıfından ayırmamalılar. En azından pusulayı şaşırmamak için! Kaldı ki, sosyalistlerin enternasyonalizm penceresinde her zaman yerli ve mülteci işçilerin ortak örgütlenmesi yazar.”[231]

O hâlde, “Bana mültecilere bakışını söyle, sana nasıl bir sosyalist olduğunu söyleyeyim,” kriterinden hareketle “zararsızlık” yerine “zararlı” olmayı göze alabilmeliyiz; Marcus Steinweg’in uyarısındaki üzere:

“Zararsızlık, asimilasyon fırsatçılığıyla ilintilidir. Bugün siyaseten (veya sanatsal ve felsefi açıdan) zararsız olmak, kişinin kendini siyaseten nötrleştirmesi veya aşırı siyasileşmesi yoluyla siyasetten uzaklaştırması anlamına gelir.” “Zararsızlık, korkağın aşırılıkçılığıdır. (…) Zararsızlar kendi asimilasyonlarını gerçeklik diye satar.”[232]

24 Şubat 2020 14:23:25, İstanbul. yazının devamı



Bu yazı 3420 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARŞİVİ
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HAVA DURUMU
nöbetçi eczaneler
GAZETEMİZ

HABER ARA
YUKARI