Bugun...


Temel Demirer

facebook-paylas
Gezi/ Haziran’ın Büyük Fotpoğrafı
Tarih: 30-05-2020 01:43:00 Güncelleme: 30-06-2020 13:07:00


“Yalnız ötesine geçtiğimiz
sürece sınırları hissederiz.”[2]

 

Gezi/ Haziran hakikâti coğrafyamızda, toplumsal ölçekli siyasal polarizasyon açısından çok önemli bir milattır. Öyle ki Gezi/ Haziran’dan sonra, hiçbir şey öncesi gibi olmamış, olamamış ve olamayacaktı da…

Friedrich Hölderlin’in, “Gerçek acı, coşturucudur. Güçsüzlüğünü ayaklarının altına alan insan yükselir,” saptamasındaki dinamiklerle harekete geçen Gezi/ Haziran; egemenleri panikletirken; Marie Curie’nin, “Panik şaha kalkmış korkudur ve korku her zaman korkulan şeyden daha fazla zarar verir,” sözlerindeki “sonuçlara” yol açtı.

Kim ne derse desin; Murathan Mungan’ın, “Bazı gerçekler insanlara fazla gelir. Ya da bazı insanlara gerçek fazla gelir,” deyişiyle müsemma Gezi/ Haziran “deneyimi” bir başkaldırıydı; Joseph Roux’un, “Deneyim; kazanılan bilgiden çok, kaybedilen beklentilerden oluşur...” uyarısındaki üzere.

Yol açtığı devasa sarsıntı ve sonuçlarıyla onu anlayıp, yerli yerine oturtmak için irdeleyip/ sorgulamamız gerekir. Malum Robin Sharma, “Yarını iyileştirmenin tek yolu bugün neyi yanlış yaptığını bilmektir,” derken, ekler “Dünden ders al, bugünü yaşa, yarın için umutlu ol. Önemli olan sürekli sorgulamaktır, durmak değil,” diyen Albert Einstein ve John Berger de: “Her şeyle yüzleşirken inancımızı korumak, öğrenebilme umuduyla sorular sormak, sessizlikte ya da şamatada yeni sorular sormayı öğrenmek: Başka çaremiz var mı? Bu dar yolun dışında, özgürlüğe giden başka bir yol var mı?”

Gezi/ Haziran, bir “efsane” değil; “efsaneleştirilmiş” girift bir hakikâttir; ama asla bir “komplo” ya da “tezgâh” değil!

Siz kulak asmayın kimi “aklıevveller”in şunları diyebilen “kuşkuları”na: “Gezi hareketi boyunca, bir dönem o kalabalığın o meydanda nasıl olup da bir zafer havasında günler geçirebildiği şaibelidir. Hükümetin polisini neden geri çektiği... Bir Gezi efsanesi yazılmasına neden olanak verdiği... O barışçıl ve muhteşem pasif eylemlerin bu politik atmosferde kendisine nasıl bu kadar özgür bir alan bulabildiği... Tüm bunları iktidarın şaşkınlığıyla açıklayıp geçmemek gerekir. Belki de Gezi döneminde başımıza gelen o güzel şeyler, bugünleri öngören planlı bir tuzaktır”![3]

Bundan daha berbat bir Gezi/ Haziran “analizi” olabilir mi? Sanmıyoruz!

Yeri gelmişken anımsatalım: Gezi/ Haziran sınıflar mücadelesinde bir mevzi savaşıydı…

“Sivil” gerekçelerini/ dayanağını büyük ölçüde yitiren “politik (siyasal) toplum”un yarılması; yaşamı zorbaca biçimlendirme girişimine kitlesel bir tepkiydi…

Malum üzere bir iktidarın etkin yönetiminin iki temel dayanağı vardır: “Politik toplum” yani devlet ile “sivil toplum”.

Politik toplum, hükmetme sürecinde zor kullanımı olarak, silahlı kuvvetler, polis, mahkeme ve hapishaneler vb. iken; sivil toplum ise, iktidarın kendi anlayış ve ideolojisiyle davranış ve beklenti biçimleri yaratmaya çalıştığı (görece özerk ve sınıf mücadelesiyle biçimlenen) alanlardır.

Bir hegemonya alanı olarak sivil toplum,[4] aynı zamanda bir mevzi savaşları zeminidir. Muhalif kesim(ler), politik toplumun (yani devletin) sahip olduğu araçlardan hiçbir şekilde yararlanamayacağına göre, mücadelesinde kullanabileceği tek alan iktidarın kısmen kontrolü dışındaki, özerkleştirilebilen sivil toplum kapsamındaki zeminlerdir. Buralarda hâkim politik gücün baskın söylemiyle bağını koparan yeni bir ortak duyu, bir hegemonya alanı oluşturabilir.

Antonio Gramsci’ye göre, devletin saldırıları karşısında muhalefet, sivil toplum da kendine alan açacak bir “mevzi savaşı”nın gerçekleştirirken; devlet hegemonyasının bir karşı-hegemonya ile kuşatılmasının önünü açmalıdır. ‘Modern Prens’inde[5] Gramsci, bunun pratikte ancak bir siyasal önderlikle, kolektif iradenin somut temsilcisi “modern prens” aracılığıyla mümkün olduğunu da ifade eder. Yani sivil toplumun muhalif kesimlerini yönlendirecek bu parti, politik toplumdan hoşnut olmayanları “kucaklamalı”dır.

Eğer “kucaklayamaz” ise, o zaman da kendiliğinden hareketin “heba” olması kaçınılmazdır; tıpkı Gramsci’nin altını çizdiği gibi: “… ‘Kendiliğinden’ denilen hareketleri ihmal etmek ya da küçümsemek, yani, bu hareketlere bilinçli bir liderlik sağlamayı veya politikaya sokarak onları daha yüksek bir düzleme çıkarmayı başaramamak olağanüstü ciddi sonuçlara yol açabilir. Alt sınıfların ‘kendiliğinden’ hareketlerine çeşitli nedenlerden ötürü hemen her zaman hâkim sınıfın sağ kanadının gerici hareketi eşlik eder. Örneğin, bir ekonomik kriz bir yandan alt sınıflar arasında hoşnutsuzluğa ve kendiliğinden kitle hareketine, öte yandan coup d’etat (darbe) girişimi için hükümetin objektif zayıflığından yararlanan gerici gruplar arasında komplo hazırlıklarına yol açar. Sorumlu grupların kendiliğinden ayaklanmalara bilinçli bir liderlik sağlamayı veya bunlara olumlu bir politik faktör kazandırmayı başaramamaları darbelere yol açan sebepler arasında görülmelidir.”[6]

Evet; tam da böyle oldu: 15 Temmuz’lu “Tek Adam” totalitarizminin inşasında olduğu gibi…

Şimdi burada durup; en başa dönelim.

 

I) GEZİ PARKI TARİHİ

 

İstanbul’da 1806’da inşa edilen Taksim’deki Halil Paşa Topçu Kışlası, tarihe 31 Mart Olayları olarak geçen ve 1909’da, şeriat yanlısı askerlerin II. Meşrutiyet’e karşı ayaklanmayı başlattığı yerdir.

31 Mart 1909’da İstanbul’da “Şeriat isteriz” sloganlarıyla başlayan hareketin temel nüvelerinden birisi Taksim Topçu Kışlası’ydı.

İsyancılar ellerinde yeşil bayraklar ve “Şeriat isteriz” sloganlarıyla Meclis’i bastılar. Meclis’te Adalet Bakanı Nâzım Paşa ve Lazkiye Mebusu Emir Aslan Bey’i öldürdüler. Yıldız Sarayı bahçesinde Deniz Binbaşı Ali Kabuli Bey’i parçaladılar.

Daha sonra zamanla askeri işlevini kaybeden ve 1920’lerde Taksim Stadyumu olarak kullanılan Topçu Kışlası, 1940’yılında, Fransız Şehirci Henri Prost’un Kongre Vadisi Projesi kapsamında, İstanbul Valisi Lütfi Kırdar tarafından kamulaştırılarak yıkılır.

Ancak mesele burada bitmez; mekân ilişkin simgesel bir çatışma devam eder.

Ta ki 12 Haziran 2011’de dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan seçimler öncesi Gezi Parkı’na Topçu Kışlası projesini açıklayana dek!

Oysa Taksim Gezi Parkı’na yeniden yapılmak istenen Topçu Kışlası’nın inşasına yönelik olarak İstanbul 1. İdare Mahkemesi’ne sunulan raporda, Gezi Parkı “Cumhuriyet döneminin korunmaya değer mirası” diye nitelendirilip, “Osmanlı dönemine ait mekânsal temsil gücünün artırılmasına karşılık, Cumhuriyet dönemi mekânlar referanslarının zayıflatıldığı” tespitinde bulunulmuştu.

Bu kadar değil! 1940’ta yıkılan kışlanın yeniden yapımını inceleyen uzmanlar raporda, “Hiçbir replika (taklit) aslının değerinde olamaz, olsa olsa özenmedir, öykünmedir. Mekânın üretildiği zamana, emeğe saygı için özenle ve dikkatle karar almak ve eylemde bulunmak gerekmektedir” ifadelerine yer verilirken; Topçu Kışlası’nın yapılması durumunda, Taksim Gezi Parkı’nın yüzde 67 oranında azalacağı ve 563 ağacın 430’unun zarar göreceği belirtilmişti.

Raporda altı çizilen bir diğer konu ise İstanbul’da kişi başına düşen yeşil alanların azlığı olmuştu. Yeşil alan oranının çağdaş metropol kentlerin çok gerisinde olduğunu belirten uzmanlar, İstanbul genelinde 2010’da 6.05 metrekare olan kişi başına düşen aktif yeşil alan oranının, günümüzde 3.66 metrekareye gerilediği verilerini paylaşmıştı.[7]

Dahası da vardı!

Mesela 1999’da; İstanbul 1 Numaralı Anıtlar Kurulu, Taksim Meydanı, AKM, Tarihi Su Maksemi ve Taksim Gezi Parkı’nın bir bütün olarak korunması gerektiği yönünde karar vermişti...

Mesela 2009’da; Beyoğlu kentsel SİT Alanı’na ilişkin Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı yürürlüğe girmişti ve planda Taksim Meydanı’na ilişkin yeraltı ulaşım projesi ve Taksim Gezi Parkı’na Topçu Kışlası’nın ihya kararı yer almıyordu…

Ancak 2011’de; 71 yıl önce yıkılan Topçu Kışlası 2 No.lu Anıtlar Kurulu tarafından korunması gerekli kültür varlığı olarak tescillendi. Bu proje ve Taksim Meydanı projesi, 12 Haziran genel seçimlerinden önce Erdoğan’ın çılgın projelerinden biri olarak lanse edildi.

Ardından da 2012’de İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nin oybirliğiyle onayladığı Taksim Meydanı Yayalaştırma Projesi, İstanbul 2. No.lu Koruma Kurulu tarafından onaylanan plan değişikliğiyle “yasal” zemin kazan(dırıl)dı. Taksim Yayalaştırma Projesi, Büyükşehir Belediye Başkanlığı tarafından askıda ilan edildi ve kasım ayında Tarlabaşı ve Cumhuriyet Caddesi bariyerlerle kapatıldı. İnşaat fiilen başladı…

2012’nin Şubat’ında Topçu Kışlası’nı dikecek rant projesine karşı, Albert Einstein’ın, “Vicdanınıza ters düşen hiçbir şeyi yapmayın, bunu devlet istese bile,” uyarısındaki üzere Taksim Dayanışması kuruldu. Haziran ayında da TMMOB Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası ve Peyzaj Mimarları Odası, projenin yürütmesinin durdurulması ve iptali istemiyle dava açtı.

İktidarın keyfi emrivakilere boyun eğmeyen Taksim platformu, Topçu Kışlası projesine karşı toplanan 50 bin imzayı 18 Aralık 2012’de İstanbul 2 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’na teslim etti.

17 Ocak 2013’de Topçu Kışlası projesi, İstanbul 2 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından yapılan incelemeler sonucunda uygun bulunmayarak, reddedildi…

Lakin karara rağmen Gezi Parkı’nı Asker Ocağı Caddesi üzerinden karşıya bağlayan ve Prof. Henri Prost tarafından tasarlanan 70 yıllık yaya köprüsü, 12 Şubat 2013’de İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yıkıldı.

Dönemin Başbakan Erdoğan, Gezi Parkı için “referandum” ya da daha dar kesimi içeren kamuoyu yoklamasını içeren “plebisit”ten söz ederken;[8] Hukuk Kurumu Başkanı ve Onursal Yargıtay Başkanı Sabih Kanadoğlu, çevre konusunun “Temel hak ve özgürlükler” kapsamında olması nedeniyle “referanduma sunulamayacağını” belirterek, “Bilim, kültür, çevre sorunları, insan temel hak ve özgürlükleri referandum konusu olamaz. Kaldı ki, anayasa sadece, anayasa değişikliklerinin halkoyuna sunulabileceğini öngörmektedir. Belediyelerin, kamuoyu araştırması dışında eğilim saptaması olanağı da yoktur. Anayasal, yasal mevzuat ve Yüksek Seçim Kurulu’nun konu hakkındaki kararları ve genelgeleri karşısında, İstanbul Gezi Parkı düzenlemelerinin referanduma götürülmesi girişimi, kamuoyunu oyalayıcı, yanıltıcı ve hatta giderek aldatıcı niteliktedir,” dedi.[9]

Nisan 2013’e gelindiğinde Taksim projelerine karşı 80 bin imza toplanmıştı. Taksim Gezi Parkı Koruma ve Güzelleştirme Derneği, Taksim Platformu ve Taksim Dayanışması ile birlikte Taksim için “Ayağa Kalk” çağrısı yaptı: “Çünkü bilimin, hukukun, Koruma Kurulu’nun ve halkın önerileri, talepleri yok sayıldı...[10]

2013’ün Mayıs’ında Gezi Direnişi başladı. 1. İdare Mahkemesi Gezi Parkı’nda yapılaşmanın önünü açan imar planlarını iptal etti.

Daha sonra 2012’nin Ekim’inda başlayan İBB’nin Taksim Meydanı Yayalaştırma Projesi adeta yılan hikâyesine döndü. Başlar başlamaz hayatı olumsuz etkiledi. Üç yıl boyunca Taksim’de kutlanan 1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramı 2013’te inşaat çalışmaları “gerekçe”(!) gösterilerek yasaklandı.

2015’in Mart’ında düzenleme çalışmaları tekrar başladı. Bu tarihten sonra meydan hiç boş kalmadı. Her yeri kazıldı. Yayalaştırma kapsamında beton döküldü. Taş döşemeleri sırasında yağmur suyu kanallarının unutulduğu fark edildi tekrar kaldırılıp döşendi.

“İyi de bu ısrar niye” miydi?

“Aslında niyet şu: 31 Mart 1909 Gerici Ayaklanmasını anmak için anıt dikmek”![11]

Bu kadar değil!

Tarihi Emek Sineması yıkan rant zihniyeti; önüne gelen yere yerine alış veriş merkezi yapılıyordu. Gezi Parkına Tarihi Topçu Kışlası yapılmak istenirken; yapılacak projenin AVM, otel ve rezidanslarla “taçlandırılması” gibi…

Tarihi Topçu Kışlası yalanıyla yeni bir AVM, otel, rezidans projesi yapılmak istenen İstanbul’un o günlerinde 93 AVM faaliyet gösteriyordu. Bunlara yapımı süren 74 projeyi de eklediğinizde toplam alışveriş merkezi sayısı 167’ye yükselecekti.

Böylece Avrupa’nın en çok AVM’sine sahip kenti İstanbul, açık ara liderliğini koruyordu. Söz konusu binalarla birlikte İstanbul’da kiralanabilir AVM alanı 5 milyon metrekareye ulaşırken; bu da o tarihlere 300 binden fazla insanın yaşadığı Güngören ilçesinin toplam yüzölçümünün yüzde 60’ı kadardı!

Elbette tüm bunlara eklenmesi gereken Taksim mekânına ilişkin simgesel çatışma hikâyesiydi ki, bunu da avukat Can Atalay gayet güzel anlatıyor:

“Bir isyan bölgesi, Taksim, dönüştürülmek isteniyor. İyisiyle kötüsüyle, direnişiyle konformizmiyle bu bölgede yerleşip sosyalleşmiş olan bir topluluk tasfiye edilmek isteniyor…

İstanbul’un en merkezi noktası olan Taksim, uzun süredir devletin zor güçlerinin işgali altında. Ama bu yetmiyor, aynı mekân, AKP tarafından yeniden şekillendirilmek, bir muhalif alan olmaktan çıkarılmak isteniyor.

Taksim Camisi’yle ilgili ilk yazışmanın belgesi var: Kanlı 1 Mayıs 1977’den 13 gün sonra, dönemin Milliyetçi Cephe hükümetinin Kültür Bakanı’nın yazısı, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün yazışmasıyla ortaya çıkıyor. Vakıflar Genel Müdürlüğü, Taksim Camisi’nin ‘Arap turistlerin gelmesi’ için gerekli olduğunu belirtiyor yazıda. Simgesel bir hikâye bu… Kentin merkezini dönüştürme isteği hep var yani. 90’larda toplumsal muhalefet Beyazıt-Sultanahmet hattından sürüldü. Eskiden, o hat mitinglerin yapıldığı, Cağaloğlu’na kadar solun yayıldığı bir yerdi. Kitabevlerinin, gazetelerin oradan çepere doğru itilince, Taksim’e doğru gelindi artık. Bu arada, Beyazıt Meydanı da setlerle düzenlenerek meydan olmaktan çıkarıldı.

Taksim de, esas olarak solcu öğrencilerle bir muhalefet yatağı hâline geldi. Muhalefetin günlük hayat içerisinde mayalandığı, sosyalleştiği bir yer oldu. İHD ilk Tünel’deydi, sonra alana doğru geldi, yavaş yavaş çevresi oluştu. Böylece adım adım Taksim, muhalefetin ‘merkezde söz söyleme’ isteğinin somut zemini hâline geldi. Sosyalleşmeydi bu. Eylem yapıyorsun, sinemaya gidiyorsun, akşam bira içiyorsun ve bunların tamamı iktidarı rahatsız ediyor. Bir ara, sabahtan akşama herkes derdini gelip İstiklal’deki eyleminde anlatıyordu. Gezi de oradan çıktı işte. Şimdi yapmak istedikleri ise, Taksim’i bir ‘piyasacı devlet avlusu’ hâline getirmek…

Fatih-Harbiye romanındaki o eski ‘kendini koruma’ hâlinden fetihçiliğe geçen, iktidarı elde ettikten sonra kültürel iktidara da göz diken bir ideolojik parti/devletin uzun vadeli toplumsal tahayyülü bu.

 Düşünsenize, İstanbul’da şu anda meydan yok! Üsküdar Meydanı 23 yıldır yok. Beyazıt’ı setlerle yok ettiler. Sultanahmet’te Halide Edip mikrofonsuz olarak binlerce insana seslenebilmişti, şimdi orası da yok.”[12]

Evet Taksim bir mücadele ve başkaldırı mekânıdır; Leonardo da Vinci’nin, “Hiçbir şey bir otoriteyi sessizlik kadar güçlendiremez”; Albert Camus’nün, “Hiç kimsenin neyin ak, neyin kara olduğunu söyleyemediği yerde; ışık söner, özgürlük gönüllü bir tutsaklık olur” saptamalarıyla uyumlu olarak Gezi çatışmaları bunun için çıkmıştı…

 

II) BAŞKALDIRI HAKİKÂTİ

 

İçişleri Bakanlığı’nın Eylül 2013 tarihli raporunda, 80 ilde 3 milyon 545 bin kişinin Gezi/ Haziran eylemlere katıldığı, 4 bin 725 gösterinin düzenlendiği, 5 bin 341 kişinin gözaltına alındığı, Twitter’da 150 konu başlığı (hashtag) altında 39 milyon tvit atıldığı belirtiliyordu.[13]

Yine İçişleri Bakanlığı Gezi Parkı Olayları çerçevesinde, 28 Mayıs - 6 Eylül 2013 kesitindeki gösteriler sırasında, 104 bin 519 emniyet görevlisinin çalıştığını kaydetti. Gösterilerden 164’ünun “kanunsuz hâle dönüştüğünü”, uyarılara rağmen dağılmayan göstericilerin “ilgili mevzuat kapsamında” dağıtıldığını da ifade eden bakanlık, olaylar nedeniyle müfettişlerce 127 personel hakkında araştırma/ soruşturma yapıldığını açıkladı.[14]

Ayrıca Emniyet Genel Müdürlüğü iki haftada 4 polisin intihar ettiğini açıklarken; Emniyet-Sen, 6 polisin intihar ettiği yönündeki iddiasını iki isim vererek sürdürdü.[15]

Öte yandan birinci yıldönümünde Gezi Parkı’na ilişkin KONDA’nın yayınladığı rapora göre, Gezi Parkı gösterilerini “demokratik bir hak ve özgürlük talebi” olarak nitelendirenlerin oranı yüzde 42, “provokasyon” olarak nitelendirenlerin oranı ise yüzde 58 olurken; diğer bir veri ise, üniversite mezunu oranı Türkiye genelinde yüzde 10 iken, bu oran Gezi Parkı’ndaki eylemlere katılanlar arasında yüzde 50’di.[16]

Özetle büyük bir toplumsal sarsıntı[17] ve yarılmaya yol açan Gezi/ Haziran ve devamındaki başkaldırıda bir araya gelenler veya geniş bir sınıfsal ve kimlik yelpazesinden mürekkep “Geziciler”, AKP’nin -şu veya bu saikle- ötekileştirip dışladıklarının bir toplu fotoğrafı, profiliydi sanki.[18]

Gezi Parkı direnişinin küresel eylemler arasındaki eşsiz eylem biçimlerinden biri olduğunu belirten David Harvey ise, “Anladığımız kadarıyla Gezi birbiriyle yabancılaşmış dünyada birbiriyle yabancılaşmamış yaşam formuydu. Farklı bir kent, farklı bir yaşam biçimi, kente dair kararlar olabileceğini düşünüyorum. Savunma hattından yeni bir yaşam biçimi formunu korumaya yönelik yeni bir hatta geçmemiz gerekiyor. Benim bildiğim kadarıyla kamusal mekânlar dediğimiz yerler kamu olarak kullanılmayan alanlara dönüşüyor. Taksim Meydanı gibi, bu süreç bildiğim tüm şehirlerde gerçekleşiyor. Artık politik taleplerimizi, niyetlerimizi anlatabileceğimiz kamusal alanlar yaratmak durumundayız. Bu bağlamda Gezi Parkı’ndan çıkılmasıyla Gezi süreci bitmiş değil. Başka bir sürecin başlangıcı hâline gelmiştir,”[19] derken antropolog Michael Taussig de ekliyordu:

“Bu direniş hareketi, ‘Occupy Zuccotti Park’ hareketine benziyordu; ama çok daha büyüğü ve kalabalık hâli. Orada olduğu gibi burada da ‘Keşke buradan bir politik bir oluşum’ çıksa gibi bir düşünce vardı; ama Marx’ın ‘Devrimin ihtiyar köstebeği’ gibi, bu tür hareketler dünyanın beklenmedik yerlerinde ve zamanlarında yüzeye çıkarlar. Mayıs 68, Paris’i andırdı bana.”[20]

Gezi/ Haziran günlerinden geriye, farklı sınıflardan, farklı sosyal tabakalardan, siyasi eğilimlerden oluşan büyük bir insan kitlesinin oluşturduğu “mücadele birliği” deneyimi ve bunun heyecanı kaldı. Bu coğrafyamızda eşi görülmemiş bir birlikti.

 

II.1) GEZİ/ HAZİRAN MÜCADELESİ

 

Michel de Montaigne’in, “En fazla korktuğum şey korkunun kendisidir,” sözüyle tanımlanması mümkün olan bir korkusuzluk hâliydi, Gezi/ Haziran günleri…

Tam da o günlerde korkusuz itirazdan öğrendi insanlar...

Mayıs sonu Haziran başıydı... Toplum, üzerinden ölü toprağını, o yılgınlığını atmıştı…

Nefretle, öfke bezeli egemen baskı, şiddet sarmalına karşı çıkan Gezi/ Haziran Direnişi coğrafyamıza dalga dalga yayıldı: İşçisi, öğrencisi, emekçisiyle… Her yaştan kadın, erkekle... Büyük başkaldırısını başlattı…

Kapitalist devlet aygıtı gençlerinden, emekçilerden, kadınlarından, hasılı insanlarından korktu…

Siyasal iktidar şaşkın, medya duraksamıştı; devasa sarsıntı coğrafyamızı dikey ve yatay olarak saflaştırmıştı…[21]

27 Mayıs 2013 gecesi saat 22.00’de belediye ekipleri beş ağacı söktü. Gezi Parkı’nda yıkım çalışmaları başladı. İş makineleri Gezi Parkı’nın Divan Oteli tarafındaki duvarını yıkarak parkın içine girdi. Yıkım, sosyal medya aracılığıyla duyurulunca 50 kişilik Taksim Dayanışması üyeleri parka gelerek yıkımı engelledi. Sabah saatlerine çağrı yapıldı.

28 Mayıs’ın sabah saatlerinde yaklaşık 300 kişi toplandı. Yıkım ekipleri saat 01.30 civarında parktan ayrıldı. Parkta direnişin ilk çadırlarını kuruldu. İş makineleri polis eşliğinde 12.45’te geri geldi. Polis önce çadırları dağıttı, sonra parktakilere biber gazı sıktı. Polisin gaz müdahalesini Reuters muhabiri Osman Örsal “kırmızı elbiseli kadın” fotoğrafıyla tüm dünyaya servis etti. Yüzüne gaz sıkılan kırmızılı kadının fotoğrafı beyinlere kazındı.

BDP Milletvekili Sırrı Süreyya Önder yıkımın yapıldığı bölgeye geldi. Direnişçiler çadır kurdular nöbet başladı.

29 Mayıs’ta çadırlar kurudu. Ağaç nöbeti başladı. Başbakan Erdoğan, “Ne yaparsanız yapın, biz kararlıyız,” derken; sökülen ağaçların yerine fidanlar dikildi.

Gezi Parkı içinde konserler verildi, forumlar yapıldı. Sanatçı ve sivil toplum kuruluşları gelerek direnişe destek verdi.

30 Mayıs saat 05.00 civarında Gezi’ye giren polis, eylemcileri gaza boğdu. Çadırlar ateşe verildi. İş makineleri Gezi Parkı’na girdi. İlk gözaltılar başladı. Kepçenin önüne atlayan Sırrı Süreyya Önder’in araya girmesiyle yıkım tekrar durduruldu. Çadırlar tekrar kuruldu.

31 Mayıs İstanbul’unda sabah 05.00’te polis ekipleri Gezi’ye tekrar girdi. Polis parkın etrafını barikatlarla kapattı; sert bir saldırı gerçekleştirdi. Çatışmalar Beşiktaş, Şişli, Dolmabahçe ile Taksim’in ara sokaklarına taşındı. Parktaki çadırlar toplanarak polis ve zabıtalar tarafından yakıldı. Milletvekillerine gaz sıkıldı. Biber gazından etkilenen Sırrı Süreyya Önder hastaneye kaldırıldı. Yaklaşık 100 kişi saldırıda yaralandı. Mısırlı Lobna Allami başına gelen gaz bombasıyla ağır yaralandı ve uzun süre komada kaldı.

Saat 17.00’de Gezi’ye ve Taksim’e girişler tamamen kapatıldı. Taksim’e girmek isteyenler İstiklal Caddesi ve çevresinde toplandı. Şişli’de, Kadıköy’de, Bağdat Caddesi’nde, Beşiktaş’ta, Yeşilköy’de protestolar yapıldı. Balkonlardan destek verildi. Tencere tava çalındı. Binlerce kişi sokaklara döküldü Sabaha kadar polislerle direnişçiler arasındaki çatışma devam etti. Haber kanalları çatışmaları yayınlamadı. CNN Türk ise penguenlerle ilgili bir belgesel yayınlıyordu.

Çeşitli markaların, Gezi Parkı’nda yapılacak alışveriş merkezinde yer almayacaklarını açıkladığı o gün İstanbul 6. İdare Mahkemesi ise, Topçu Kışlası Projesi hakkında yürütmeyi durdurma kararı verdi.

Sadece 31 Mayıs ve 1 Haziran’da #direngeziparki etiketiyle yaklaşık 10 milyon farklı kullanıcıdan 30 milyonun üzerinde tweet atıldı.

Aynı gün Ankara’da binlerce ODTÜ öğrencisi Gezi’ye destek vermek için TBMM’ye yürümeye başladı. Polis gaz ve tazyikli suyla müdahale etti.

1 Haziran 2013 İstanbul’unda eylemler sabaha dek sürdü. Anadolu yakasında toplanan eylemciler, Boğaziçi Köprüsü’nü yürüyerek geçti. CHP, Kadıköy’deki mitingini iptal ederek Taksim’e yürüme kararı aldı. Yüz binlerce kişi Taksim’e akın etti. Polis TOMA’larla püskürtmeye çalıştı.[22] Meydan gaza boğuldu.[23] TOMA’nın önünde ellerini açarak duran siyah elbiseli kadın hafızalara kazındı. Polis 16.00 sularında Taksim’den çekildi. Dolmabahçe’de polisle göstericiler arasında çatışma yaşandı. Eylemciler Gezi’ye tekrar çadır kurdu.

Resmi verilere göre Gezi eylemleri 1 Haziran günü 67 ile yayıldı. Yurt dışında Gezi’ye destek eylemleri yapıldı. Başbakan Erdoğan, o gün yaptığı konuşmada “Biz Topçu Kışlası’nı yapacağız” söylemini tekrarladı.

Aynı gün Ankara’nın Kızılay Meydanı’nda toplanan eylemcilere polis müdahale etti. Polis kurşunuyla vurulan Ethem Sarısülük hastaneye kaldırıldı.

2 Haziran’da Gezi ve Taksim Meydanı’na çıkan bütün yollara barikatlar kuruldu. Türkiye geneli ve İstanbul Beşiktaş’ta yoğun biçimde sürdü. Beşiktaş’ta bir iş makinesini ele geçiren direnişçiler TOMA’ları dozerle kovaladı. Dozere “POMA (Polis Olaylarına Müdahale Aracı)” adı koyuldu.

Dolmabahçe’deki başbakanlık ofisine doğru yürüyen eylemcilere polis çok sert müdahale edildi. Beşiktaş’taki çatışmalar sırasında yaralılar Bezm-i Âlem Valide Sultan Camisi’ne sığındı. Cami revir görevi gördü. Polis, camiye gaz bombası attı. Erdoğan ise daha sonraki birçok konuşmasında camide içki içildiğini iddia ederken resmi raporlar dahi bu iddianın yalan olduğunu ortaya koydu.

1 Mayıs Mahallesi’nde gece saat 22.00 sularında TEM yolunu kapatan grubun içinde olan 19 yaşındaki Mehmet Ayvalıtaş, eylemcilerin arasına dalan bir aracın altında kalarak hayatını kaybetti.

Eskişehir’de ise Ali İsmail Korkmaz polisler tarafından ara sokakta sıkıştırılarak öldürülesiye dövüldü.

Başbakan Erdoğan, o gün yaptığı konuşmada, “Topçu Kışlası aslına uygun olarak yapılacak. Burada kesinleşmiş olarak bir AVM projesi de yok. Biz belki buraya bir şehir müzesi yapacağız. AKM de inşallah yıkılacak. Muhteşem bir opera olarak kültür merkezi olarak onu da yapacağız. Cami de yapacağız,” dedi.

Ayrıca Erdoğan Gezi eylemcilerini “Çapulcu” olarak nitelendirirken;[24] Gezi’ye destek için bütün ülke sokaklara döküldü (Bayburt hariç). Her ilde yürüyüşler yapıldı. Çoğu ilde polis orantısız güçle kalabalıkları dağıtmaya çalıştı. Binlerce kişi Gezi Parkı’nda nöbet tuttu.

3 Haziran İstanbul’unda Başbakan Erdoğan eylemcilerin camiye sığınmasıyla ilgili, “Camide içki içtiler, camiye ayakkabıyla girdiler” açıklaması yaptı. Cami müezzini Fuat Yıldırım bu iddiaları reddetti. Yıldırım hakkında soruşturma açıldı.

Yine Başbakan Erdoğan Fas’a gidişi öncesindeki tava eylemleri için yaptığı açıklamada, “Tencere tava hep aynı hava” ifadelerini kullanırken, “Bizim evlerinde zorla tuttuğumuz yüzde 50 var. ‘Aman sakin olun’ diyoruz,” dedi. “Tencere tava” kısa süresonra bestelenerek “çapulcular”ın gözde parçaları arasına girecekti.

Gezi’de festival gibi gösteriler başladı. Halaylar çekildi, şarkılar söylendi.. Ankara’da şiddetli çatışmalar oldu.

Aynı gün Ankara’da Gezi eylemleri BDP’li vekillerce meclise taşındı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “Demokrasi sadece seçim değildir,” dedi.

Yine aynı günün gecesinde Antakya’da 22 yaşındaki Abdullah Cömert polisin attığı gaz fişeğinin başına isabet etmesi sonucu öldü.

4 Haziran’da Türkiye genelinde direniş devam etti. Devlet ise Twitter’daki 5 milyon tweeti incelemeye aldı. İzmir’de sosyal medya üzerinden “Halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik” iddiasıyla 29 kişi gözaltına alındı.

Abdullah Cömert’in cenazesine polis TOMA ve gaz bombalarıyla saldırdı.

Gezi Park’ında ücretsiz market açıldı.

5 Haziran’da DİSK, KESK, TMMOB ve TTB bir günlük iş bırakma eylemi yaptılar.

Gezi’de Antikapitalist Müslümanlar tarafından Miraç Kandili nedeniyle Kur’an okutuldu. Çarşı grubu helva dağıttı.

Gezi Parkı dışında bazı gruplarla polis çatıştı.

Aynı gün Adana’daki gösterilere müdahale eden komiser Mustafa Sarı köprüden düşüp ağır yaralandı.

6 Haziran’da Başbakan Erdoğan Tunus’tan, kışlanın yapılacağını söylerken “Zaten metresiyle falan Topçu Kışlası’nda AVM olması mümkün değil. Buranın bir şehir müzesi olabileceği düşüncesi de var” dedi. Erdoğan, AKM’nin yerine ise barok tarzda bir opera binası inşa edileceğini söyledi.

Çapulcu şarkısı hit oldu.

7 Haziran’da Başbakan Erdoğan sabaha karşı 03:00 sıralarında Afrika gezisinden döndü. Erdoğan’ı havalimanında “Yol ver geçelim, Taksim’i ezelim” sloganı atan AKP’liler karşıladı.

Erdoğan eylemler için ilk kez faiz lobisini sorumlu tuttu. Başbakan kışla ve AKM konusundaki ısrarından ise vazgeçmedi. Sabah saatlerinde ise yandaş medya Erdoğan’ın konuşmasını aynı başlıkla manşetlerine taşıdı:” Demokratik taleplere canımız feda.” aynı manşetle çıkan 7 gazete arasında Fetullahcı Zaman gazetesi de vardı.

Gezi Parkı’nda Antikapitalist Müslümanlar Cuma Namazı kıldı. Namaz kılmayanlar ise provokasyona karşı grubun etrafını sarıp korumaya aldı.

BDP eş başkanı Selahattin Demirtaş, İmralı’da görüştüğü Öcalan’ın Gezi direnişini selamladığını duyurdu.

8 Haziran’da AKP, 15 ve 16 Haziran’da, Ankara ve İstanbul’da “Milli iradeye saygı adıyla” iki büyük miting yapacağını açıkladı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Kadir Topbaş Gezi Parkı’nın kent müzesi olabileceğini, böyle bir durumda ise mimarlar ile görüşülebileceğini söyledi.

İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’nun “Gençler, Gezi Parkı’nda kuş sesleri, ıhlamur kokusu ve arı vızıltısıyla huzurlu bir sabah varmış doğru mu? Aranızda olmak isterdim” şeklindeki twit’i alay konusu oldu.

9 Haziran’da Taksim Dayanışması, Taksim Meydanı’nda geniş katılımlı bir miting düzenledi. Mitinge yüz binlerce insan katıldı.

Aynı gün Başbakan Erdoğan ise Adana, Mersin ve Ankara’da yedi ayrı mitingde konuştu.

10 Haziran’da Bakanlar Kurulu’nu topladı. Hükümet sözcüsü Bülent Arınç, Başbakan’ın Gezi eylemcilerini temsil eden bir gurupla görüşeceğini duyurdu.

11 Haziran’da Polis Taksim’e döndü. AKM’deki örgüt afişlerini indirdi. Gezi’ye girmedi. Sokak arası çatışmaları sürdü. Yaşanan çatışmalarda yurttaşlar yaralandı. Vali Hüseyin Avni Mutlu “Gezi Parkı’na müdahale edilmeyeceğini” açıkladı.

Ancak Mutlu’nun “Gezi’ye müdahale yok” açıklamasını yaptığı saatlerde polis Gezi’ye gazlı müdahale yaptı. Çağlayan Adliyesi’nde basın açıklaması yapan 49 avukat gözaltına alındı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Gezi’de polis şiddetiyle ilgili soruşturma açtı.

Başbakan Erdoğan ise AKP Grup toplantısında yaptığı konuşmasında Kabataş olayını ilk kez gündeme getirdi. Erdoğan “Bu olaylarda bile çok önemli bir yakınımın gelinini, Başbakanlık ofisimin yanında, yerlerde süründürdüler, kendisini çocuğunu taciz ettiler. Bu mudur özgürlük, çevrecilik?” dedi.

Daha sonra bahsedilen kişinin Bahçelievler Belediye Başkanı Osman Develioğlu’nun gelini Zehra Develioğlu olduğu anlaşıldı. Zehra Develioğlu, Star gazetesiyle yaptığı söyleşide yaklaşık 100 kişilik, üzeri çıplak ve deri eldivenli bir grubun kendisi ve bebeğine saldırdığını, üzerlerine işendiğini iddia etti. Bazı yandaş yazarlar iddianın doğru olduğunu öne sürdü. İddialar ise kanıtlanamadı. Sonradan ortaya çıkan görüntülerde ise saldırının bir yalandan ibaret olduğu anlaşılacaktı.

12 Haziran’da Başbakan Erdoğan, bazıları direnişte dahi yer almayan bir grupla görüştü. Görüşmeye katılan Kurtlar Vadisi dizisinin başrol oyuncusu Necati Şaşmaz, görüşmeyle ilgili basına bir açıklama yaparken ne demek istediğini kimse anlayamadı.

Taksim’de İtalyan piyanist Davide Martello meydana piyanosuyla birlikte gelerek dinleti yaptı.

Avrupa Parlamentosu, Gezi gündemiyle toplandı. Gaz maskesi, baret satan seyyar satıcılar gözaltına alındı.

13 Haziran’da İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu gençlerle Dolmabahçe’de buluşmak istediğini duyurdu. Mutlu ile buluşmaya giden gençler görüşmeden pek tatmin olmazken çıkışta ise penguen taklidi yaparak basına poz verdiler.

14 Haziran’da Başbakan Erdoğan, Taksim Dayanışması temsilcileriyle görüştü. Erdoğan görüşmede DİSK Genel Sekreteri Arzu Çerkezoğlu’nun “Bu olay sosyolojik bir vaka” sözlerine sinirlenerek toplantıyı terk etti.

Gezi Parkı’nda ise annelerin eylemi vardı. Anneler çocuklarını korumak için geldiklerini söylerken “Her yer anne her yer direniş” sloganı attılar.

Ankara’da eylemin ilk günü polis kurşunuyla vurulan Ethem Sarısülük iki haftalık yaşam mücadelesini yitirdi.

15 Haziran’da Başbakan Erdoğan, Ankara’nın Sincan ilçesinde yaptığı “Milli İrade’ye Saygı” mitinginde “Taksim Meydanı boşaldı boşaldı; yoksa güvenlik güçlerimiz boşaltmasını bilir” diyerek direnişçilere saldırı yapılacağının sinyalini verdi.

Akşam saat 20.50’de polis Gezi Parkı’na saldırı gerçekleşti. Erdoğan’ın Kazlıçeşme mitinginden bir gün önce Gezi Parkı boşaltıldı. Yüzlerce yurttaş yaralandı.

16 Haziran’da Gezi Parkı’nı polisin işgal etmesiyle birlikte ülke genelinde büyük eylemler gerçekleştirildi. İstanbul Okmeydanı’ndaki eylemeler polisin sert saldırısıyla karşılaştı. Eylemlerin sürdüğü Okmeydanı’nda sabahın erken saatlerinde evinden ekmek almak için çıkan 14 yaşındaki Berkin Elvan, polisin attığı gaz fişeğiyle başından yaralandı ve komaya girdi. Berkin, 269 gün komada kaldıktan sonra 11 Mart 2014 günü daha fazla dayanamayarak 15 yaşında yaşamını yitirecekti.

Başbakan, İstanbul’da “Milli İrade” mitingi düzenledi.

17 Haziran’da Taksim’de “Duran Adam” eylemi yapan Erdem Gündüz gözaltına alındı.

18 Haziran’da Cumhurbaşkanı Abdullah Gül eylemlerin bitmesi için çağrı yaptı.

19 Haziran’da “Duran Adam” eylemleri her yere yayıldı.

20 Haziran’da 36 yaşındaki Mehmet İstif, Mersin’de yapılan Gezi Parkı eylemi sırasında yüzüne biber gazı sıkılması nedeniyle dil kökü kanseri oldu; tedavi gördüğü hastanede 13 Mayıs 2014’de öldü.

22 Haziran’da Taksim Meydanı’nda toplanan eylemciler polise karanfil attı.

24 Haziran’da Başbakan Erdoğan, Gezi eylemleriyle ilgili “Polisimiz destan yazdı” ifadesini kullandı.

28 Haziran’da Diyarbakır Lice’de halk karakol yapımını protesto etti. Özel harekâtçıların eylemcilere ateş etmesi sonucu Medeni Yıldırım öldürüldü.

2 Temmuz’da İstanbul 6. İdare Mahkemesi, Gezi Parkı projesiyle ilgili yürütmeyi durdurma kararına Kültür Bakanlığı’nın yaptığı itirazı reddetti.

8 Temmuz’da Gezi Parkı saat 13.30’da halka açıldı, 17.30’da tekrar kapandı. Aynı gün basın açıklaması yapan Taksim Dayanışması üyeleri gözaltına alındı.

10 Temmuz’da Eskişehir’de polis ile esnafın darp ettiği üniversite öğrencisi İsmail Ali Korkmaz öldü.

10 Eylül’de Antakya’da eylem sırasında kafasına gaz bombası isabet eden 22 yaşındaki Ahmet Atakan hayatını kaybetti.

29 Eylül’de Maltepe Gülsuyu Mahallesi’ndeki uyuşturucu karşıtı eyleme açılan ateş sonucu 21 yaşındaki Hasan Ferit Gedik öldürüldü.

22 Aralık’ta Gezi direnişi protestoları kapsamında İstanbul Kent Mitingi’nde polis saldırısı sonrası yaralanan 64 yaşında ki Elif Çermik, kaldırıldığı hastanede geçirdiği kalp krizi sonrası yoğun bakımda 159 gün yaşam mücadelesi verdikten sonra 31 Mayıs 2014’te öldü.

11 Mart 2014’de Gaz kapsülüyle başından vurulan ve 269 gündür komada kalan 15 yaşındaki Berkin Elvan öldüğünde 16 kiloydu.

12 Mart’ta Berkin Elvan’ın cenazesine 1 milyondan fazla kişi katıldı...[25]

Gabriel García Márquez’in, “Çok fazla uğraşma, en iyi şeyler ummadığın zamanlarda olur,” sözlerini anımsatan Gezi/ Haziran itirazına ilişkin olarak tekrar pahasına bir kere daha hatırlatalım: Ezilenlerin Hukuk Bürosu’nun, “Gezi Direnişi’nin 1. Yılında Gezi’nin Hukuk Tablosu” başlıklı rapora göre, direnşin başladığı 31 Mayıs’tan itibaren ilk 112 günlük sürede Bayburt dışında 80 kentte 5 bin 532 eylem gerçekleştirildi. Eylemlere yaklaşık 3 milyon 600 bin kişi katıldı. Eylemcilerden 5 bin 513 kişi gözaltına alındı, haklarında soruşturma yürütüldü.

Bu dönemde yürütülen adli soruşturmalarda 189 kişi tutuklandı. Eylemlere dönük polis saldırısı ve sonrasında 13 kişi hayatını kaybetti, 8 bin 163 kişi yaralandı.

Kriz merkezlerinde bir yıldır yürüttükleri gönüllü avukatlık çalışmasındaki gözlemlerini aktaran Ezilenlerin Hukuk Bürosu, “Yaralanmalar polisin eylemlerde kullandığı tazyikli su, kısa mesafeli biber gazı atışları ve plastik kurşunlardan dolayı olmuştur.

Türk Tabipleri Birliği verilerine göre; 91 adet kafa travmasına uğrayan, 10 adet gözünü kaybeden ve 1 de dalağı alınan vak’a mevcuttur,” derken; Gezi direnişinin ilk 15 gününde: 150 bin adet gaz bombasının atıldığına, 3 bin ton su sıkıldığına dikkat çekilen raporda, OC Gas, CS Gas ve CR Gas olmak üzere üç çeşit gaz sıkıldığı, göz gibi hassas organlarda kalıcı hasarlar verebilen FN-303 adlı silahtan göstericileri boyamak için “bizmut” içeren kapsüller atıldığı kaydedildi.

Polisin tüm eylemlerde toplum güvenliğini kasten ihlâl ettiğine dikkat çekilen raporda şunlar denildi: “Eylemcilere dönük yasa dışı fiili gözaltı uygulaması yapmış, göz altıların tamamında kişilerin avukat yardımından faydalanma, yakınlarına haber verme, rızası dışında vücudundan örnek vermeme ve diğer haklarını ihlâl etmiş, kadınlara dönük çıplak arama adıyla cinsel taciz uygulamıştır. Ayrıca birçok ilde polis ile birlikte hareket ederek göstericilere çivili sopalar, palalar, bıçaklar ile saldıran siviller ortaya çıkmış, daha sonra bu kişilerden bir kısmının sivil polis olduğuna dair haberler çıkmıştır. Ayrıca, bu kişilerin polis ile birlikte yakaladıkları kişilere işkence yaptıkları anlatımları da mevcuttur. Kolluk güçlerinin müdahaleler sırasında kask numaralarını çeşitli yöntemler ile kapattığı gözlemlenmiştir. Bu durum polislerin müdahale öncesinde yasaları çiğneme, delilleri gizleme ve işkence suçunu işleme kastıyla hareket ettiğine işaret etmektedir.”[26]

Kolay mı? Charlie Chaplin’in, “Umutsuzluğa kapılmayın. Üstümüze çöken bela, vahşi bir hırsızın insanlığın gelişmesinden korkanların duyduğu acının bir sonucudur. Haydi birleşelim!” haykırışını anımsatan Gezi/ Haziran günlerinde milyonlarca insan sokaklara dökülerek polisin TOMA’lı, gaz bombalı saldırılarına karşı direndi. Bu direnişte 12 kişi yaşamını yitirdi. Direnişe yapılan müdahalelerde en az on bine yakın yurttaş yaralandı. En az 13 direnişçi polisin attığı gaz bombaları sonucu gözünü kaybetti.

Aslı sorulursa Gezi/ Haziran 20 yaşındaki Mehmet Ayvalıtaş (2 Haziran 2013); 22 yaşındaki Abdullah Cömert (3 Haziran 2013); 47 yaşındaki İrfan Tuna (Ankara’da 6 Haziran 2013’de polisin kullandığı aşırı miktardaki biber gazından etkilenip kalp krizi geçirerek öldü); 88 yaşındaki Selim Önder (İstanbul/İzmir. Taksim civarından geçerken yoğun gaza maruz kaldıktan sonra İzmir’e döndü, birkaç gün sonra öldü); 26 yaşındaki Ethem Sarısülük (14 Haziran 2013); 50 yaşındaki Zeynep Eryaşar (15 Haziran 2013’de Avcılar’daki protesto gösterilerinde polisin aşırı miktarda göz yaşartıcı gaz kullanmasının ardından kalp krizi geçirip öldü); 18 yaşındaki Medeni Yıldırım (28 Haziran 2013); 19 yaşındaki Ali İsmail Korkmaz (10 Temmuz 2013; 22 yaşındaki Ahmet Atakan (10 Eylül 2013); 37 yaşındaki Serdar Kadakal (Yaşadığı ve çalıştığı Kadıköy’de emniyet güçleri tarafından yoğun ve yaygın şekilde biber gazı kullanımının ardından kalp krizi geçirerek öldü); 15 yaşındaki Berkin Elvan (11 Mart 2014); 36 yaşındaki Mehmet İstif (13 Mayıs 2014); 64 yaşındaki Elif Çermik (31 Mayıs 2014)[27] ve daha niceleriydi!

 “Bazı hâllerde devam etmek, yalnızca devam etmek, insanüstü bir şeydir,”[28] ifadesindeki üzere bir bir soru(n)la yürütülen mücadele 15 Haziran 2013 ile yeni bir saflaşma yaşadı; sonrasında da Stefan Zweig’ın, “Dünyada bir şeyi yarım söylemek ya da yarım bırakmak kadar kötü bir şey yoktur. Her kötülük bu yarım işlerden çıkar,” saptamasındaki “yarım kalmış”lığın sarsıntılarıyla yüzleşti…

 

III) İTİRAZIN ÖZELLİĞİ

 

Gezi/ Haziran bir başkaldırıydı… Bu direniş mücadele tarihimizin miladı değildir elbette. Ancak direniş tarihimizin önemli bir kilometre taşıdır. İktidarın her tür yalanına ve karalamasına karşın halkların yüz akı bir direniştir.

Onu “Devletin ticarileşmesine, kent yaşamının rant alanına dönüştürülmesine karşı kamusal mekânı koruma”;[29] “Bir haysiyet hikâyesi”;[30] “Bir parkın alışveriş merkezine dönüştürülmesi, yayalaştırma adı altında meydanın insansızlaştırılması girişimlerine direnişi aşan bir tepki ve öfke birikimi patlaması”[31] olarak betimlemek noksan bir tanımdır.

İlk yapılması gereken şey, Gezi/ Haziran Direnişi’nin, modern tarihinin tanık olduğu en kapsamlı toplumsal ve siyasal başkaldırılardan biri olduğunu saptamaktır. Toplumun bütün katlarını sarsan etkili, yaygın bir isyandır; Prof. Dr. Taner Timur’un, “Türkiye tarihinin en önemli halk hareketlerinden birisini yaşadık,”[32] ifadesindeki üzere…

Gezi/ Haziran sosyalist bir başkaldırı değildi, doğrudur. Ancak ön safında daima sosyalistlerin ve özellikle Alevîlerin yer aldığı; bir süre sonra da Kürt siyasal hareketinin de katıldığı büyük bir itirazdı.

Gezi/ Haziran eylem içinde özgürlük deneyimiydi; kolektif bir eylemiydi. Ancak, “toplumsal hareket” niteliğiyle başarısından söz edilmesi mümkün olan itirazın; “politik hareket” yanı yetersizdi.

“Evinde zorla tuttuğumuz yüzde 50 var!” tehditlerinin savrulduğu; TBMM kürsüsünde, “Ayaklar ne zaman baş olmaya başladı?” denildiği iklimde Gezi/ Haziran çıkışı dayanışmayla, iktidar baskısına direnenlerin heterojen eseriydi. Ve “demokratik bir halk hareketi” olarak nitelenmesi mümkündü.

Milyonların bir araya geldiği; ama hepsinin Gezi/ Haziran’ının başka, herkesin Gezi/ Haziran’ının kendine olduğu tabloda ortak bölen “Başka bir hayat mümkün”dü. Diğer bir deyişle, insanları yan yana getiren ortaklık başka hayata olan inanç ve ihtiyaçtı.

“Cana üzülenlerle, cama üzülenlerin; satırlarca kitap okuyanlarla, satırlarla insan kovalayanların kavgası”[33] olarak da betimlenmesi mümkün olan protestolar, ötekileştirmeye, aşağılanmaya karşı duruş; yaşama tarzına sahip çıkmasıydı.

 “Gezi, gençlerin hareketiydi; bankta nasıl/kiminle oturacaklarını, ne giyineceklerini, hangi evlerde yaşayacaklarını, hangi diziyi izleyip neyi okuyacaklarını siyasilerin dikte ettirmesine karşı çıkıyorlardı”;[34] argümanıyla bir “gençlik hareketi”ne indirgemek doğru değildi.

Çünkü O; gençleri de içeren geniş bir muhalif yelpazenin totaliterleşmeye itiraz isyanıydı. Başta Alevîler olmak üzere yaşam tarzı, hak ve özgürlükler konusunda kamusal alanda sınırları daralan, dışlanan, ötekileştirilen toplumsal kesimlerin itirazı, başkaldırışı ve isyanıydı.

Ağaçların kesilmesine itirazla başlasa da; özünde AKP’nin yöneldiği “İslâmi değer”ler eksenli siyasal tercihlerin seküler alana müdahalesine; hak ve özgürlüklerin daraltılmasına; topluma bir ahlâk dayatmasına karşı çıkıştı.

Zeynep Oral’a göre, “Gezi kimliğinde tıpkı ‘68’deki gibi ‘Başka bir dünya mümkün’ inancı vardı.”[35] Ve de Onu “Ne iktidar kavradı, ne de muhalefet. İkisine de eleştiriydi… Özetle, Gezi bir halk hareketiydi.”[36]

Bir çok özelliği bünyesinde taşıyan ve Zeynep Altıok’un, “Gezi diye yazılır; ‘Umut’, ‘İnanç’, ‘Direniş’ diye okunur,”[37] tanımlamasındaki Gezi/ Haziran itirazı yeşildir, doğadır, çevredir... Özgürlük, demokrasi, çoğulculuk talebidir… Eşitliktir, paylaşımdır, dayanışmadır… Zalime, zulme karşı koyan onurdur… Gözü pekliktir, omuzdaşlıktır, öz güvendir… Emeğin gücüdür, şiirdir, resimdir, şarkıdır… Korkunun, eylemsizliğin aşılmasıdır… Karşı koymaktır, bitmeyen ve başlayandır…

Nazım Alpman’ın, “Önümüzdeki süreci kalıcı olarak etkileyecektir,”[38] notunu düştüğü Gezi/ Haziran iktidarın façasını bozan, suratındaki kalıcı bıçak yarasıdır

Söz konusu “Direniş on yıllık iktidarı boyunca hiçbir güçlü halk tepkisiyle karşılaşmamış olan Başbakan Erdoğan’ın kimyasını bozdu. O zamana kadar ‘tatlı-sert’ bir baba imajı sergileyen Erdoğan, Gezi Parkı Direnişi’yle birlikte her şeyini yerle bir etti.”[39] Bunun simgesi de Taksim Meydanı oldu…

Taksim Meydanı’nın, simgesel önemi çok büyük bir kamusal alan olduğundan söz etmiştik.

Kamusal alan kentte yaşayan insanların biraraya gelerek kendi yaşamlarını ilgilendiren sorunları eşit bir biçimde, özgürce tartıştıkları ve politik tercihlerini ortaya koydukları kamuya açık bir zemindi.

Gezi Parkı’nda olduğu gibi, insanların farklılıklarıyla bir araya geldikleri çoğulcu mekândır. İnsanların fiziksel olarak bir araya geldikleri bu zeminde bir ortak irade doğar. İktidarı korkutan da işte bu ortak iradeydi.

Henri Lefébvre, “Kent Hakkı” kavramını[40] kentlerdeki toplumsal ve siyasal yapılanmayı değiştirmeye yönelik bir gerçeklik olarak tarif eder. Sözü edilen değişimin amacı, kentsel mekânın denetimini sermaye ve devletten alıp kentte yaşayanlara aktarmakken; Lefébvre, kent hakkının iki ögeden oluştuğunu ileri sürer: Karar alma süreçlerine katılım hakkı ve kentsel mekâna el koyma hakkı.[41]

Taksim Meydanı için verilen mücadeleyi, kapışmayı bu açıdan görüp, yorumlamak gerekir…

Tam da bunun için 1871 Paris Komünü ile Gezi arasında “paralel”liğe kafa yormak gerekir. Aynı biçimde Tahrir, Tiananmen, Sintagma, Barcelona’daki Plaza del Sol ve Plaza del Katalonya, Sao Paolo Meydanları; New York’taki ‘Occupy Wall Street’ hareketleri üzerine de düşünmek gerekir. Hepsi kamusal alanlardan doğan halk itirazlarıdır.

AKP iktidarının Taksim’e binlerce polisi yığan “hassasiyeti”, meydan korkusu bu zeminde değerlendirilmeliyken; Gezi Parkı itirazının bir yanıyla da “1 Mayıs’lara konulan yasaklamanın bir tür ‘rövanşı’ olduğu”[42] da göz ardı edilmemeli…

“Kent Hakkı”nı kullanan Gezi Direnişi’nin esasını, yerel demokrasiden başlayan, anti-otoriter genel özgürlük talebinin toplumsallaşması oluşturuyordu. Bu yanıyla da Gezi, toplumsallaşan siyasetin nelere kadir olduğunun, olacağının da kanıtıydı…

Egemenleri korkutan Gezi/ Haziran itirazı “yatay” bir mücadeleydi. Toplumun geniş kesimini etkisi altına aldı. Böylelikle, “… ‘Gezi Olayı’ çok farklı bayrakları, sadakatleri, emekçi sınıfların farklı kesimlerini kendiliğinden bir araya getirdi; bunun ne kadar muhteşem bir güç olabileceğini gösterdi.”[43]

“Söz ayrıştırır, eylem birleştirir,” diyalektiğini devreye soktu. Birbirine uzak düşmüş-düşürülmüş duruşlar Gezi/ Haziran’da yan yana saf bağladı. Özetle yaşanan insanlara, farklılıklara rağmen yan yana durabilmeyi öğretti.

Bu, toplumsal bir itirazın patlamasıydı ve elbette bir devrim değildi. Ama devrimcilerin ön safta dövüştüğü bir toplumsal mücadele mevzisiydi.

Evet devrim, örgütlü bir alternatiftir, öncünün devrimci praksisidir; itirazın patlamasıysa protestodur. Bir eylem olarak protesto, meseleye dikkat çeker; esasa müteallik şeyi değiştir(e)mezken; ileride yaşanacakların yolunu döşer.

Gezi/ Haziran günleri de -“marjinal gruplar”[44] diye mahkûm edilmeye kalkışılan!- devrimcilerce geleceğin önü açtığı kendiliğinden birleşik hakikâti; “Gezi Parkı’ndaki protestocuların tamamı değilse de, çok büyük bir bölümü, Türkiye Müslümanlarının laik kesimini teşkil ediyordu,”[45] biçiminde tanımlayan Emrah Çelik zırvalıyordu! Çünkü Gezi Ayaklanması dinsel hiçbir kimlik iddiası içermiyordu.

Bu kadar da değil: “Gezi’de devrim yapmak için sokağa çıkmadık,”[46] vurgusuyla “Benim için artık Gezi hem toplumsal hem de kişisel bir dönüm noktası olarak hayatımda yer alacak. Toplumsal olarak Gezi’yi; dünyada 1999’da Seattle ile başlayan, “başka bir dünya mümkün” sloganıyla gelişen, 2002 ve 2003’de savaş karşıtı hareketlerle dönüşen, 2010’dan sonra dijital bir boyut kazanan, 2011, 2012 ve 2013’te dünyanın çeşitli yerlerinde ve dijital ortamlarda farklı şekillerde ortaya çıkan; hiyerarşik yapıları katı olmayan, liderliği net belirlenmemiş, anlık özellikleri çok fazla olan, adem-i merkeziyetçi, rizomatik, yayılan/ kaplayan/ sıçrayan, yaratıcılığın öne plana çıktığı ve mizah yüklü hareketler,”[47] diye tanımlayan Memet Ali Alabora’ya hatırlatmak yarar var: Gezi/ Haziran’ın en ön safında dövüşenler devrim yapmak için yola çıkanlardı; mesela Ethem Sarısülük gibi…

Bir ek daha: Memet Ali Alabora vari yorumlarla “depolitize edilen” Gezi’yi kimileri de “demokrasi kuruculuğu ya da yayıcılığı” katına çıkartıp, yataylığı yüceltti. Bu söylem(ler) mücadelenin araçlarını/ enstrümanlarını göz ardı eder bir noktaya geldi. Bunun sakıncası da toplumsal mücadelenin olmazsa olmazı olan “öncü örgütlüğü”nün inkârına kadar uzandı.

Eric Hobsbawm, önce ABD’yi daha sonra birçok ülkeyi saran/sarsan “Occupy Wall Street” hareketi için, sevdiği bir arkadaşının, “Çok iyi, çok yararlı ama eğer bir parti yoksa, geleceği de yoktur bu hareketin” dediğini aktarırken;[48] altını çizmek istediğimizi özetliyordu sanki…

Yazının devamı



Bu yazı 2149 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
HABER ARŞİVİ
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HAVA DURUMU
nöbetçi eczaneler
GAZETEMİZ

HABER ARA
YUKARI