Bugun...


Temel Demirer

facebook-paylas
Kriz, Saldırı (lar) Ve Sınıf Savaşımı
Tarih: 14-03-2022 13:42:00 Güncelleme: 14-03-2022 13:48:00


“Kapitalizm hiçbir şekilde
insanlığın iyiliğine değildir.
Bunun tam tersi vahşi ve
yıkıcı bir nihilizmin aracıdır.[2]

Karl Marx’ın, “Sermaye, vampir misali, canlı emeği emerek ve ancak daha da fazla emerek hayatta kalan ölü emektir… Çalışma gününün geceye uzatılması “vampirin emeğin hayat dolu kanına olan susuzluğunu ancak giderir… Vampir, ‘kullanılacak tek bir kas, kas teli veya tek bir damla kan’ kaldıkça onu rahat bırakmayacaktır.”

“Kendilerini parça parça satmak zorunda olan emekçiler, diğer tüm ticaret ürünleri gibi bir metadır ve dolayısıyla rekabetin tüm iniş çıkışlarına, piyasanın tüm dalgalanmalarına maruz kalırlar.”

“Sermaye, (…) pratikte insan soyunun yaklaşmakta olan çöküşü ve sonunda kuruyup gitmesi ihtimalini, en fazla dünyanın güneşin içine düşmesi ihtimalini ettiği kadar dert eder. Her borsa dolandırıcılığında herkes çöküşün er ya da geç geleceğini bilir ama herkes de altın yağmurunu yakalayıp elde ettiklerini güvenli bir yere istifledikten sonra borsanın komşusunun başına çökmesini umar. Benden sonra tufan -bu her kapitalistin ve her kapitalist ülkenin düsturudur,” vurgusuyla bir müsemma verili tabloda emek cephesi sürdürülemez kapitalist yıkım ile yüz yüze bırakılırken; yerküre sermaye cehennemini yaşmaya mahkûm ediliyor.

Ancak Alein Kentigerna’nın, “Bence kaosun tam ortasında yaşıyoruz!” saptamasına denk düşen güzergâhta -ne yazık ki hâlâ!- “Dünyanın vahşi gerçeklerini telaffuz etme konusunda çok titreğiz.”[3] Suskun ve eylemsiziz…

Yoksulluğun büyü(tül)düğü kriz koşullarında kapitalizm herkesi işçileştirmeye tam istim devam eder. Çünkü artı değer emek üzerinden elde edilir. Ne kadar çok kişiyi işçileştirirseniz artı değeri de o kadar arttırırsınız. Yani kapitalizm bir yandan işçileştiriyor, öte yandan da yoksullaştırıyor.

Yani çalışmayan gibi çalışanı da yoksullaştırıyor.

Evet çalışanın yoksulluğu diye bir şey var. “Ne mi demek çalışan yoksulluğu”?

Yaşa(tıl)dığımız -hem çalışıp, hem de ürettiğimiz- yoksulluk.

Sürdürülemez kapitalizmin insan(lık)ı getirdiği nokta bu!

Sadece bu(nlar) kadar da değil: Emperyalist savaşlar/ çatışmalar ve kriz ile uluslararası düzlemde küresel hegemonya mücadelesi de tırmanırken; i) Hint/Asya-Pasifik; ii) Ukrayna-Karadeniz; iii) Balkanlar-Bosna; iv) Afrika Boynuzu; v) Orta/Batı Afrika; vi) Güney/Orta Amerika; vii) Ortadoğu; viiii) Doğu Akdeniz’de yenilenip/ yinelenen çatışma alanları öne çıkıyor.

Şimdi André Breton’un, “Olmuş olanın hiç önemi yoktur, göz kamaştırıcı olan bekleyiştir,” ifadesini tekzip edercesine; Baruch Spinoza’nın “Tanımak, anlamak, harekete geçmek gerekir. Dünya hayal kurmak için değil, başka bir şekle dönüştürmek içindir”; Dore Ashton’un, “Tek önemli şey, her ne olursa olsun, yapmaktır; başka hiçbir şey değil,” saptamaları anımsanıp/ anımsatılmalıdır.

Çünkü ulaşılan koordinatlar Fyodor Dostoyevski’nin, “Zorbalık karşısında duyarsız kalan bir toplum zehirlenmiş demektir”; Martin Luther King’in, “Zaman gelir sessizlik ihanet olur”; Stefan Zweig’ın, “İtiraz etmeyen, karşı koymayan herkes suç ortağıdır,” dedikleri hâlin net anlatımıdır…

 

I) YERKÜRENİN VAHŞİ GERÇEKLERİ

 

Nikolay Gogol’ün, “Bugünlerde tüm dünyanın ne kadar aptalca büyüdüğünü hayal bile edemezsiniz… Dünyada mükemmel bir saçmalık devam ediyor,” tarifiyle betimlenen “Yeni Dünya Düzen(sizliğ)i”nin bugününde krizle sarsılan sürdürülemez kapitalizmi militarist birikim dalı (savaş) ayakta tutarken; emeğin sömürüsü tahayyülü bile zor ölçeklerde gerçekleştiriliyor.[4]

Friedrich Engels’in, “Savaş, artık sadece soygun amacıyla yapılmaya başlandı ve sürekli bir sanayi kolu durumuna geldi,” ifadesindeki bugünde “Pecunia Nervus Belli/ Para savaşın ruhu”yken;[5] dünyanın en büyük emperyalist askeri birliği NATO, 14 Aralık 2021 tarihli toplantıda 2022 yılı “sivil” ve askeri bütçelerini kabul ederken; sözde sivil harcamalara 289.1 milyon avro ayrılıp doğrudan silahlanma bütçesineyse 1.56 milyar avro ayrıldı.[6]

Dev ölçekli rakamlarla anılan militarist birikime (silahlanma + savaş) ilişkin ‘Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) rapora göre, coronavirüs pandemisinin etkisiyle dünya ekonomisinde yaşanan küçülmeye rağmen küresel silah satışları 2020’de de arttı. Dünyanın en büyük 100 silah şirketinin 2020’de, 2019’a göre yüzde 1.3’lük artışla 531 milyar dolarlık (470 milyar euro) silah satışı yaptığını ortaya koyuyor. 2015 ile kıyaslandığında ise söz konusu artış yüzde 17 gibi büyük bir orana tekabül ediyor.

SIPRI raporu, 2020’de de dünyada en çok silahı ABD’li şirketlerin sattığını ortaya koyarken; küresel silah ticaretinin yarısından fazlası 41 ABD şirketince gerçekleştiriliyor. Bu şirketlerden Lockheed Martin, 2020’de ulaştığı 58.2 milyar dolarlık cirosuyla dünyanın en büyük silah üreticisi konumunda. Söz konusu firmayı, yine her biri ABD şirketi olan Raytheon Technologies, Boeing, Northrop Grumman ve General Dynamics takip ediyor.

Dünya üzerinde en çok silah satan ülkeler sıralamasında ikinci sırada yüzde 13 ile Çin, üçüncü sırada ise yüzde 7.1 ile İngiltere yer alıyor. Dünyanın en büyük 100 silah şirketi listesinde yer alan 26 Avrupa firması, SIPRI verilerine göre 2020’de 109 milyar dolarlık satış yaptı. Bu da dünya silah ticaretinin yaklaşık yüzde 20’sine denk geliyor. En büyük 100 silah şirketi listesinde Almanya’dan da dört firma yer alıyor. Bu şirketlerin 2020’deki toplam satış 8.9 milyar dolar değerinde...[7]

Jorge Luis Borges’in, “Zamanın geçmişten geleceğe doğru aktığı genel bir kanıdır, öte yandan tam aksi de büsbütün mantıksız değildir,”[8] uyarısı eşliğinde militarist birim çılgınlığına eklenmesi gereken üç madde daha var: Yoksulluk + zenginlik + eşitsizlik

 

I.1) YOKSULLUK

 

Dünya Bankası, dünya nüfusunun 3’te birinin “yemek pişirme yoksulluğu” yaşadığı ifade ettiği açıklamada 2.6 milyar insanın temizlik olanaklarına sahip olmadığını vurgulandı.[9]

Yine ‘Dünya Gıda Örgütü’nün raporuna göre 2020’de dünyada açlıktan etkilenen insan sayısı 720 ile 811 milyon arasındayken;[10] Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) Genel Direktörü Henrietta Fore, Covid-19’un etkisinin giderek derinleştiğini, bunun yoksulluğu ve eşitsizliği artırdığını ve çocukların haklarını tehdit ettiğini belirtti.[11]

Örgütün raporunda, salgından önce 1 milyar çocuğun beslenme, barınma, temiz su ve sağlık hizmetlerine erişimi olmadığına işaret edildi. Yaklaşık iki yıldır küresel çapta etkili olan salgın nedeniyle bu sayıya ek olarak 100 milyon çocuğun daha çok boyutlu olarak yoksulluk yaşadığı tahminine yer verildi. Bu rakamın 2019’a oranla yüzde 10’luk bir artışa işaret ettiği de kaydedildi.[12]

‘Eşitsizlik Öldürür’ başlıklı raporunda ‘Oxfam’, 163 milyon kişinin daha yoksulluk sınırının altında yaşamaya başladığını söyledi. Az gelişmiş ülkelerdeki yoksul kişilerin Covid-19’dan ölme ihtimalinin neredeyse 4 kat daha fazla olduğu belirtildi.[13]

‘BM Afrika Ekonomi Komisyonu’ (UNECA) Genel Sekreteri Vera Songwe da, 2050’de iklim değişimi nedeniyle gıda üretiminde azalma görüleceği uyarısında bulunarak, “2050’de dünyadaki her dört kişiden biri Afrikalı olacak. Her dört kişiden birinin yetersiz beslenme sorunuyla karşı karşıya kalması sorunuyla baş edemeyiz,”[14] dedi.

‘Dünya Gıda Programı’ (WFP) Etiyopya, Kenya ve Somali’de 13 milyon kişinin 2022’nin ilk çeyreğinde kuraklığın etkisiyle açlıkla karşı karşıya kalacağı kaydedildi.[15] 2011’deki kuraklık ve gıda krizi sırasında ülkede çoğu çocuk yaklaşık 250 bin kişi hayatını kaybetmişti.[16]

 

I.2) ZENGİNLİK

 

Küresel mültimilyonerler servetin giderek daha fazlasına hükmediyorlar. 90’lardan beri yaratılan servetin yüzde 38’ine en zengin yüzde 1’lik kesim el koyarken, en alttaki yüzde 50 ancak yüzde 2’sine sahip olabildi…[17]

‘İsviçre Merkez Bankası’nın raporlarında, yabancıların ülkede toplam ne kadar finansal varlık tuttukları ve bu varlıkların hangi ülkelerden gelip hangi ülkelere gittikleri belirtiliyor. İktisatçı Gabriel Zucman, doktora tezinde, bu hesap hareketlerini takip ederek dünyadaki finansal servetin adli muhasebesini yapıyorken; dünyadaki finansal servetin, en muhafazakâr tahminle, yüzde 8’inin kıyı ötesi vergi cennetlerinde tutulduğuna dikkat çekiyor. Üstelik buna “Cayman Adaları’ndaki yatlar, Seyşeller’deki küçük adacıklar, İsviçre’deki dağ evleri ya da Dubai’de kasalarda tutulan sanat eserleri” dahil değil. Bunlarla birlikte ve belki tahmin yöntemini biraz gevşeterek hesaplayınca bu oran yüzde 20’lere kadar çıkıyor. Yani her yıl 150 milyar dolarlık bir potansiyel vergi kaybından söz ediyoruz. Bu parayla neler yapılabileceğini siz düşünün![18]

Tabii bankacılıkta müşteri gizliliği hizmeti nedeniyle bu servetin kimlere ait olduğunu tam olarak bilemiyoruz. Zaten sistem, paranın gerçek sahibi ile arasındaki bağlantıyı kâğıt üzerinde kesmek üzerine kurulu. Mesela Cayman Adaları’nın nüfusu 60 küsur bin. Ama adalara kayıtlı yaklaşık 100 bin şirket var. Kişi başına 1.6 paravan şirket düşüyor.[19]

‘Oxfam’ verilerine göre, dünyada 10 kişinin serveti 3.1 milyar kişinin servetini aşıyorken; her gün 21 bin 300 kişi eşitsizlikten ölüyor.[20]

‘Bloomberg’in haberine göre Amerikalıların en zengin yüzde 1’lik kesiminin toplam mal varlığı (kişisel mal varlığı, hükmettiği zenginlik değil) 34.2 trilyon dolar, en alttaki yüzde 50’lik kesimin toplam mal varlığı 2.08 trilyon dolar. Çoğunluğu mali sermaye kodamanı olan en zengin 50 kişinin toplam mal varlığı, ülkenin aşağı yukarı yarısı olan 165 milyon kişininkine eşit.[21]

 

I.3) EŞİTSİZLİK

 

2021 ‘The Forbes’ sıralamasına göre dünya 2.755 milyardere ev sahipliği yapıyor. 10 kişinin serveti birçok ülke kadar zenginliğe eşdeğer. 

‘The Forbes’a göre dünyanın en zengin 10 milyarderi, Dünya Bankası’na göre çoğu ülkenin yıllık olarak ürettiği toplam mal ve hizmetten daha büyük bir toplam olan, 1.144 trilyon dolarlık şaşırtıcı bir servete sahip.

‘Oxfam’a göre, küresel milyarderler ile dünya nüfusunun alt yarısı arasındaki servet uçurumu giderek büyüyor. 2009 ve 2018 arasında, dünyanın en yoksul yüzde 50’sinin servetine eşit bir değere sahip milyarder sayısı 380’den 26’ya düştü.[22]

‘Oxfam’ hem ülkeler arası hem de ülkeler içindeki eşitsizliğin derinleştiğini vurgusuyla dünyanın en zengin 10 insanı üzerine şu beş gerçeğin altını çizdi.

i) Covid sürecinde 10 zenginin serveti ikiye katlanırken, insanlığın yüzde 99’unun maddi durumu kötüleşti.

ii) Dünyanın en zengin 10 kişisinin serveti, en yoksul 3.1 milyar insandan daha fazla.

iii) Eğer bu 10 zengin her gün birer milyon dolar harcasalar, servetlerini tüketmeleri 414 yıl alır.

iv) Bu kişiler dolar banknotlarını üst üste koysalar aya olan mesafenin yarısına ulaşır.

v) 10 zenginin servetlerindeki artış üzerinden yüzde 99 vergi kesilmesi hâlinde tüm dünyaya yetecek aşının parası karşılanabilir, iklim değişikliğine karşı alınması gereken önlemler için gereken finansman açığı kapatılabilir ve hâlâ bu 10 şahıs pandemi öncesinden 8 milyar dolar daha zengin kalmaya devam eder.[23]

Yoksullar daha da yoksullaşırken zenginler servetlerine servet kattı. Yaklaşık bir milyar kişi açlıkla boğuşurken dünyanın en zengin 10 kişisi bir yıl içinde servetlerini yaklaşık 400 milyar dolar artırdı. Küresel gelir dağılımında pastanın en büyüğüne sahip Elon Musk, 2021 sonunda 121 milyar dolar daha kâr elde ederek aynı zamanda servetini en çok artıran isim oldu.

BM verilerine göre, 2021’de dünyada açlık sınırında yaşayan kişi sayısı 811 milyonla en yüksek orana ulaşırken birkaç kişinin elde ettiği servet, yaratılan eşitsizliğin boyutlarını gözler önüne serdi.

‘2021 Bloomberg Milyarderler Endeksi’ne göre, Tesla ve Spacex kurucusu Elon Musk, 277 milyar dolar ile dünyanın en yüksek servetine sahipken bu yıl servetine 121 milyar dolar daha ekledi. Amazon’un kurucusu Jeff Bezos, 195 milyar dolar olan net servetine 4.54 milyar dolar ekleyerek ikinci sıraya geriledi. LVMH’nin kurucusu ve şu anda dünyanın en zengin üçüncü kişisi olan Fransız milyarder Bernard Arnault, servetine bir yılda 61.3 milyar dolar ekledi. 10 milyarder listesine göre, Microsoft’un kurucusu Bill Gates 2021’de 7.13 milyar dolar daha elde ederek 139 milyar dolar ile dördüncü sırada yer aldı.

Google’ın kurucu ortakları Larry Page ve Sergey Brin ise net varlıklarına 47.4 milyar ve 45.1 milyar dolar ekledi. Facebook kurucusu Mark Zuckerberg, 24.3 milyar dolar elde etti ve servetini toplamını 128 milyar dolara getirdi. Eski Microsoft CEO’su Steve Ballmer 41.2 milyar, Berkshire Hathaway yatırım şirketinin CEO’su Warren Buffett 21.4 milyar ve Oracle’ın yönetim kurulu başkanı Larry Ellison ise 28.8 milyar dolar ile servetlerini artıran 10 kişi arasında yer aldı.

Dünya Bankası Aralık 2021’de açıkladığı raporda, 2020’de pandemi nedeniyle 97 milyon kişinin günde 2 doların altında bir gelir elde ettiğini duyurmuştu.[24]

 

II) TÜRK(İYE) EKONOMİSİ

 

Carlos Fuentes’in, “Her türden köktenciliğin - dinsel, etnik, milliyetçi ve kabileci- parçaladığı bir dünyada, birinciliği, kendi işleyişine bırakılan piyasanın bütün sorunlarımızı çözebileceğine dair dinsel inancıyla iktisadi köktenciliğe vermeliyiz. Bu imanın kendi ayetullahları var. Kilisesi neo-liberalizm; amentüsü kâr; duaları tekeller için,” saptamasıyla uyum içerisindeki -coğrafyamızdaki- “Genel Hâl” sürdürülemez kapitalizmin neo-liberal versiyonudur.[25]

Hani Oliver Goldsmith’in, “Yasalar fakiri ezer, zenginler ise yasaları yönetir”; Sebuhi Quluzade’nin, “Fakirler yasalara itaat eder, zenginlerse bozar ve yeniden yazar,” biçiminde tarif ettikleri “yasal”(?) zeminde!

Hani “Hangi ülkede hangi çocuğun kaç lokma ekmek yiyeceğine, servet sahiplerinin bir araya geldikleri kahvaltılarda ve yemeklerde karar verilir,” diyen Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın işaret ettiği gibi!

Kolay mı? Ekonomi eski bakanlarından Prof. Dr. Işın Çelebi’ye bile, “Türkiye’nin krizi derinleşebilir,”[26] dedirten hâle ilişkin olarak ekonomist Mahfi Eğilmez de, ekonomideki bozulmaya, siyasal alandaki bozulmanın eşlik ettiğini söylüyor.[27]

Örneğin ‘Uluslararası Şeffaflık Derneği’nin 2021 Yolsuzluk Algı Endeksi’nde Türkiye 38 puanla 96. sırada yer aldı. 2013 ile kıyaslandığında Türkiye 12 puan kaybederek 43 sıra geriledi![28]

Ayrıca ‘The Time’ın, 2022 için sıraladığı 10 global riskten birisi de, oynak para birimi, yüksek işsizlik ve enflasyon oranı ile listeye giren Türkiye.[29]

‘Fitch Ratings’, Türkiye’nin kredi notu görünümünü “negatif” olarak belirleyip, kredi notunu “BB’den ‘B+”ya indirirken;[30] ‘Ipsos’a göre Türkiye enflasyon korkusunda 25 ülkeyi geride bırakarak ilk 3’e girdi.[31]

“Türkiye ekonomisinin bünyesindeki bozuklukların düzelmek bir yana, sorunların ağırlaştığını, 2022 yılına girerken kriz ortamının atlatılamadığını net biçimde gösteriyor”ken;[32] Prof. Dr. Haluk Levent, “Türkiye’deki ekonomik krizin derinleşeceği” vurgusuyla, “Karakışa hazırlanın. Krizlerle yaşamaya alışkınız ama daha önce karşılaşmadığımız yıkıcı bir krizle karşı karşıya kalabiliriz,”[33] diye ekliyor.[34]

‘Rabobank’ın, Türkiye’nin 18 yükselen ekonomi arasında en kırılgan beşinci ülke olurken, yüksek cari açığa, yüksek döviz borcuna ve düşük rezerve dikkat çektiği[35] tabloda Türkiye ekonomisi genelde Brezilya, Hindistan, Endonezya, Güney Afrika ile karşılaştırılırdı. Bu ülkeler “Kırılgan Beşli” olarak anılıyor.

Analiste göre 2020’de tüm dünyayı saran virüs en çok Türkiye ve Arjantin benzer ekonomilerini vurmuşken;[36] 20 yılın en yüksek seviyesine ulaşan yüzde 48.69’luk enflasyon oranıyla Türkiye, ‘Sefalet Endeksi’nde borç krizi yaşayan Arjantin’i geride bıraktı.[37]

Yani sefalet endeksinde üst sıralara tırmanan Türkiye, endekste 32.2 oranı ile son yılların en yüksek noktasına ulaşıldı.[38]

Ocak 2020-Haziran 2021 kesitini kapsayan 1.5 yılda kullandırılan bireysel kredilerin yüzde 32’si geliri asgari ücretin altında kalan 7.7 milyon dar gelirli vatandaşın borç hanesine yazılırken;[39] artan pahalılık nedeniyle ücretlilerin gelirleri her geçen gün eridi. Milyonlar artık temel ihtiyaçlarını karşılamak için dahi kredi çekmeye yöneliyor. Bankalardan çekilen kredilerin yüzde 75’i ücretlilere ait...[40]

Öte yandan gıda fiyatlarındaki artış durdurulamazken; 2021’in Mayıs ayında 143 bin abonenin elektriği, 82 bin abonenin de doğalgazı kesildi.[41]

Vatandaşın konut, taşıt, ihtiyaç ve kredi kartı borcu, takiptekiler de dahil 10-17 Aralık 2021 tarihleri arasında 2.2 milyar lira daha artarak, 1 trilyon 4 milyar liraya çıktı.[42]

Türkiye’nin yüzde 21.7’lik büyüme kaydettiği dönemde en az 61 bin 736 esnaf kepenklerini kapattı. 2021’in Ocak-Ağustos döneminde ise en az 48 bin şirket ve gerçek kişi ticari işletmesi iflas etti.[43]

Özetin özeti: Vergi Uzmanı Dr. Ozan Bingöl’ün, “Her dakika fakirleşiyoruz,”[44] notunu düştüğü hâlde Prof. Dr. Esfender Korkmaz, ekonomik manzarayı “Derin Göçük”[45] olarak tanımlayıp ekliyor:

“Uluslararası iş gören iki sigorta şirketi, 2020 Küresel İflas Raporu’nu açıkladı. Bu rapora göre gelişmekte olan ülkeler içinde en fazla iflasların olduğu ülke Türkiye’dir. Sözgelimi Çin’in GSYH’si bizim 20 katımızdır. (2020 Yılı Çin 14.4 trilyon; Türkiye 717 milyar dolar.) Ancak 2020’de Çin’de iflas eden firma sayısı 14 bin, bizde 15 bin 400’dür.

2020 yılı işsizlik verilerine göre açıklanan işsiz sayısı 4 milyon 61 bin, iş aramayan fakat iş bulsa işe başlayacak olanların sayısı 4 milyon 219 bin oldu. Fiili işsiz sayısı 8 milyon 280 bine, fiili işsizlik oranı yüzde 23.6’ya yükseldi.

2021 başında bankaların takipteki kredilerinin oranı yüzde 5, takibi ertelenen kredilerin oranı yüzde 15’tir. Bankalar sisteminde risk arttı.

Hangi veriye bakarsanız bakın Türkiye’de 15 milyon insan mutlak yoksuldur.”[46]

Çünkü Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) Ocak 2022’de yüzde 21.31’den yüzde 36.08’e çıkardığı enflasyon, ocak ayında 20 yılın zirvesine çıktı, yüzde 48.69’a fırladı. Üretici fiyatları endeksi ise yüzde 93 ile üç haneye bir adım kaldı ve 1995’ten sonra yeniden yüksek enflasyon korkusunu başlattı.

Fiyat artışlarının önümüzdeki aylarda etkisini sürdüreceğini, en yetkili ağız Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati “Nisan ayına kadar enflasyon yüzde 50 civarında olur. Umarım yanılmam” sözleriyle açıkladı. Nebati söylemiyor ama yanılacağının farkında...

Hatırlatayım: “Aralık 2020’de 6.40 TL’ye aldığım yoğurt bugün 20.52 TL, 5.19 TL olan süt 12.95 TL, 111.74 TL olan tüpgaz 238 TL, 5.78 TL olan makarna 11.00 TL, 16.06 TL olan ayçiçeğiyağı ise 34.45 TL...”

Elektrikte yüzde 127 zammı, doğalgaz, akaryakıt zamlarını, bu zamların sebze meyveye yansımasını unutmayalım.

Enflasyon demek yoksullaşma demek. Ocak 2022’de yapılan maaş zamları şimdiden eridi gitti. Asgari ücret açlık sınırının altına düştü bile. Türkiye artık enflasyonda en yüksek 10 ülke arasında.[47]

Unutulmasın: Enflasyon yoksullaştırır, yüksek enflasyon ise çok daha hızlı yoksullaştırır. 3 Şubat 2022’de açıkladığı tüketici fiyat enflasyonu yoksullaşmanın hızla derinleştiğini gösteriyor. Resmi verilere göre Ocak ayında yüzde 11.1 yıllık bazda ise yüzde 48.69 olarak gerçekleşen enflasyon, ülkenin en temel sorunu olmaya devam ediyor. Üstelik bu oranlar manşete taşınanlar. Bizim harcamalarımızda ağırlıklı olarak yer alan mal ve hizmetlere baktığımızda artışın bunun çok daha üzerinde olduğunu görüyoruz. Mesela yıllık bazda gıda fiyatları yüzde 55.61, elektrik yüzde 95’e yakın artmış.[48]

BETAM Direktörü Prof. Dr. Seyfettin Gürsel’in, “Yokuş aşağı gidiyoruz,”[49] diye betimlediği güzergâhta;[50] “Riskler büyük, bıçak sırtında ilerliyoruz,” diyen Prof. Dr. Mehmet Şişman, “Hiperenflasyon büyük bir risk olarak ortada duruyor,”[51] derken; rejimin, ülkeyi, siyasal İslâmın sınıfsal çıkarlarının peşinden sürükleyerek getirdiği noktada durum, “Aşağı tükürsen sakal yukarı tükürsen bıyık” atasözünü anımsatıyor.[52]

 

II.1) DURUM(UMUZ)

 

Çok önceleri Charles Dickens’in, “Karanlık ağırdı. Soğuk, pislik hastalık, bilgisizlik ve yoksulluk bu aziz varlığın peşinden gelen soylulardı. Korkunç bir değirmende öğütülen insan örnekleri her köşe başında titriyor, her kapıdan girip çıkıyor, her pencereden sarkıyor, rüzgârın titrettiği her paçavranın altından bakıyorlardı. Onları öğüten değirmen, genci yaşlandıran değirmendi. Çocukların yüzleri yıpranmış sesleri ciddiydi. Yılların kırıştırdığı yüzlerde, kazdığı oyuklarda bir tek şey okunuyordu: ‘Açlık’…”[53] biçiminde kaleme aldığı satırlar; günümüz coğrafyasını anımsatıyor…

TÜİK’e göre Türkiye fiyat artışında Avrupa’da 1’inci, dünyada 11’inciyken;[54] Kişi başına 490 dolar fakirleştik.[55]

Türk-İş’e göre, gıda zammı açlık sınırını artırıyorken;[56] “Dört kişilik ailenin aylık gıda harcaması asgari ücreti geçti. Asgari ücret açlık sınırının altında kaldı”![57]

‘Dünya Mutluluk Raporu’nda 2013’te 77. sırada olan Türkiye’nin 104’üncülüğe gerilediği belirtilirken; her 2 kişiden 1’i mutsuz.[58]

‘İstanbul Barometresi Kasım 2021’ başlıklı verilere göre ekonomik kriz, geçim sıkıntısı, işsizlik yaşam memnuniyetini düşürdü. Ekonominin her geçen gün daha da kötüleştiğini düşünen İstanbulluların stres seviyesi 10 üzerinden 7.7 ile en yüksek seviyeye ulaştı.[59]

“Neden”mi?

İstanbul’un farklı semtlerindeki bakkalların yüzde 71’i veresiye defteri tutuyor. Aylık borç tutarının 6-7 binden 13 bin TL’ye çıktığını söyleyen bakkallar, veresiye talebinin yüzde 80 arttığını belirtiyor. En sık veresiye yazdırılan ilk üç ürün ise ekmek, peynir ve yağ oldu.[60]

2018’den bu yana işyeri elektriğine yüzde 774 zam yapılırken;[61] 100 TL ile 2003’de 87 kilo ekmek alınırken 2022’de sadece 10 kilo ekmek alınabiliyor[62] ve temel gıda fiyatlarında bir yıllık dönemde yüzde 32.5 oranında artış oldu.[63]

Öğretmenlerin yaklaşık yüzde 80’i, ailesinin gıda ihtiyaçlarını karşılamakta güçlük çekiyor. Öğretmenlerin yüzde 84.3’ü ek iş arıyor.[64]

Türkiye asgari ücrette Bulgaristan’ın da gerisine düşerek Avrupa sonuncusu oldu… 2021 başında 392 euro olan brüt asgari ücret, kur artışlarıyla 2021 Ekim’inde 329 euroya kadar geriledi.[65]

Enflasyon yüzde 19.58’den yüzde 36.08’e çıktı. Üstelik bu TÜİK’in resmi rakamı. Aslında gerçek enflasyonun yüzde 50’nin üzerinde olduğu biliniyor.

Dolar 8.57 liradan önce 18 TL’ye çıktı, şimdi 13 TL’nin üzerinde.

Yüksek kur seviyesi, yüksek enflasyonla, iğneden ipliğe her şeye zam yapıldı, alım gücü düştü.

Politika faizi yüzde 14’e inerken devletin borçlanma faizi de dahil tüm faizler patladı. İş dünyası bugün yüzde 40’tan aşağı finansman faizi bulamıyor. Yüzde 20’ye bile razı oluyor.

Dövizin yükselmesi Türkiye’nin dış borçlarını yükseltti. Artan faizlerle gelecek kuşaklara devredilen borç katlanarak büyüyor.

Doğalgaz ve petrole gelen zamlarla 80 TL’lik tüp gaz 230 TL’ye çıktı. Elektrik, doğalgaz faturaları uyku kaçırtıyor.[66]

2020’de 3.8 milyondan fazla abonenin elektriğinin fatura ödenmediği için kesildiği ortaya çıktı.[67]

2021 yılının ilk 9 ayında borcunu ödeyemediği için Türkiye’de yaklaşık 120 bin kişinin elektrik, 57 bin abonenin de doğalgazı kesildi.[68]

Nisan 2021’de doğalgaza yılın dördüncü zammı yapıldı. Hanelerin tükettiği doğalgaz 2019’un Ocak ayından 2021’e yüzde 46.34 zamlandı.[69]

Zamlarla bir ailenin elektrik faturasının 38, doğalgaz faturasının 102 lira arttı.[70]

2020’de borcunu ödeyemeyen 185 bin elektrik ve 617 bin doğalgaz abonesinden alınan güvence bedelinin, ödenmeyen faturalar için mahsup edildiği ortaya çıktı.[71]

Milletvekili Ahmet Akın, 3.5 yılda 5 milyondan fazla abonenin doğalgazının kesildiğini açıkladı.[72]

Tüpgaz fiyatları bir ayda dört kez zamlanırken 2021 Ocak’ında 142 TL olan 12 kg’lık mutfak tüpü Kasım ayında 215 TL’ye çıktı.[73]

Türkiye’de 2021’in ilk 8 ayında toplanan bazı vergiler hükümetin yılsonundaki hedeflerinin üzerinde gerçekleşti. Yurttaşın ise her geçen gün vergi yükü artıyor. Yürürlükteki 2021 yılı bütçesine göre vergilerden 922.7 milyar TL gelir hedefleniyor. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın açıkladığı sonuçlara göre ilk 8 ayda tahsilat 712.8 milyar TL’ye ulaştı.[74]

Tıpkı Nâzım’ın “Açlık Ordusu Yürüyor” dizelerindeki gibi gece aç yastığa baş koyanların sayısı artıyor: “Açlık ordusu yürüyor/ yürüyor ekmeğe doymak için/ ete doymak için/ kitaba doymak için/ hürriyete doymak için...”

Kötünün daha kötüsü, dibin daha dibi var. Nasıl mı? Kimi beslenme çantasına koyacak bir lokma ekmeği olmadığı için, kimi çalışmak için 2021 yılında tam 155 bin 938 öğrenci okulunu bıraktı![75]

Çöken toplumsal yapı çürüyorken; antidepresan kullanımı 2021’de 2020’ye göre 5 milyon kutu arttı. 2017’de Türkiye’de, 48 milyon 226 bin 812 kutu antidepresan satıldı. 2018’deki antidepresan kullanımı ise 49 milyon 43 bin 763 kutuya yükseldi. 2019’da ise 49 milyon 857 bin 89 kutu antidepresan kullanıldı. Antidepresan kullanımı 2020’de 54 milyon 625 bin 964 kutuya çıkarken 2021’de ise yaklaşık 5 milyon kutu daha arttı. Böylece 2021’de 59 milyon 641 bin 14 kutu antidepresan satıldı.[76]

Gencinden yaşlısına her işsiz insanın karşı karşıya kaldığı “gelir kaybı” ilerleyen zamanda psikolojik bir yıkım sürecini başlatıyor. Bunun en acı örneğini pandemide intihar eden 103 müzisyen ve 400’e yakın esnafın kaybıyla yaşadık. Özellikle aile ve mali sorumlulukları olan yetişkinler için “gelir kaybı ve fakirlik” bu tür ekonomik intiharlara sebep olabiliyor.[77]

Örneğin 10 ayda ekonomik nedenlerden ötürü en az 104 intihar girişimi sonucunda 76 kişi hayatını kaybederken;[78] giderek artan ve 6.3 milyon haneyi sosyal yardıma muhtaç bırakan yoksulluk, çocukları ailelerinden kopartıyor. Ekonomik yoksunluk nedeniyle ailesinin yanından kurum bakımına alınma riski bulunan çocuk sayısı 220 bin 22.[79] Ayrıca sokakta çalıştırılan 23 bin 4 çocuk tespit edildip, 580 çocuk ailesinin yanından alındı.[80]

 

II.2) ZENGİNLER

 

Fyodor Mihalyoviç Dostoyevski’nin, “Zenginler aslında yoksulların bir şey hakkında yüksek sesle şikâyet etmelerinden hoşlanmıyorlar; sinir bozucu, rahatsız edici buluyorlar! Ve yoksulluk her zaman sinir bozucudur. Açlık inlemeleri galiba uykularına engel oluyor!”[81] tarifindeki üzere yoksulluğu üreten zenginlik[82] büyürken; bir yılda Türkiye’de hesabında 1 milyon TL ve üzeri mevduat olan kişi sayısı yüzde 65 artışla 511 bin 685’e yükseldi. Milyonerler servetlerinin büyük kısmını ise dövizde tutuyor. 2021’de aynı dönemde bu sayı 309 bin 730 kişiydi.[83]

Milyonerler servetlerine servet katarken; 2020 Kasım döneminde hesabında 1 milyon TL ve üzeri mevduat olanların serveti 1 trilyon 985 milyar 987 milyon TL’den, 2021 Kasım’ında 3 trilyon 246 milyar 796 milyon liraya yükseldi.[84]

Milletvekili Veli Ağbaba’nın hazırladığı çalışmaya göre Covid-19 salgının başladığı Mart 2020’den bu yana Türkiye’deki milyoner sayısı yüzde 53 artarak 376 bin 787 kişiye, servetleri ise yüzde 54 artışla 2 trilyon 392 milyar TL’ye ulaştı.[85]

Ayrıca Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verilerine göre Aralık 2021’de hesabında 1 milyon lira ya da üzerinde parası bulunan yerlilerin toplam mevduatı 12 ayda yüzde 70 artışla 3.1 trilyon TL’yi buldu. Buna göre toplam mevduatın yüzde 63’ü milyonerlerin elinde.[86]

Yine BDDK verilerine göre milyonerlerimizin toplam sayısı, 2019 sonundan 2020 ortalarına kadar 69 bin 13 kişi artarak 294 bin 454 oldu. 2019 sonunda 1 trilyon 391 milyar 599 milyon lira olan milyonerlerin toplam mevduatı, 8 ay içinde 458 milyar 500 milyon lira arttı.[87]

İstanbul Sanayi Odası’nın (İSO) açıkladığı ‘Türkiye’nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşu-2020’ araştırmasına göre, ikinci 500 sanayi kuruluşunun vergi öncesi dönem kârı, 2020’de yüzde 90.2 oranında artarak 20.1 milyar TL’ye yükseldi. Çalışan başına ücret artışı ise sadece yüzde 5.7 oldu.

2020’de İSO ikinci 500’ün özellikle kârlılık açısından yüksek bir performans sergilediği görülürken; 2019’da 16.8 milyar TL olan faaliyet kârı, 2020’de yüzde 71.1’lik artışla 28.8 milyar TL’ye yükseldi.

Buna paralel olarak faaliyet kârı oranı da 2019’da yüzde 9.4 iken, 2020’de 3.7 puanlık artışla yüzde 13.1’e çıktı.[88]

Örneğin “BİM’in kârı yüzde 25, Şok’un kârı yüzde 71 arttı![89]

 

II.3) YOKSULLUK

 

Fyodor Dostoyevski’nin, “Biraz önce yoksulluğumdan utanmadığımı söylemiştim ya, yalandı; bundan çok utanıyor çok korkuyorum. Hırsız olsaydım bu kadar korkmaz, utanmazdım. Ama şu çıplaklığımla sanki derimi soymuşlar gibiyim,”[90] tarifindeki yoksulluğu üreten zenginlik (ya da sömürü) vahşetine gelince![91]

5 yılda Türkiye’de yoksul sayısı 18 milyonu geçti. ‘Tüketici Hakları Derneği’ne göre 16 milyon aç, 50 milyon yoksul var.[92]

Yoksullaşan Türkiye’de, çalışanların yarısından fazlası (yüzde 55’i) asgari ücret alıyor. 2016’da 1300 lira olan asgari ücretin dolar karşılığı 442 dolar iken, 2021’de asgari ücretin dolar karşılığı sadece 318 dolar. Yine örneğin beş yıl önce asgari ücretle 6.2 adet çeyrek altın alınırken, 2021’de bu sayı 2.9’a düştü.[93]

Coğrafyamızda beş yılda asgari ücretlilerin neredeyse tüm ayları açlık sınırının altında geçti. Yurttaşlar 67 ayın 59’unu deyim yerindeyse aç geçirdi.[94]

Özetle coğrafyamızda 16.8 milyon kişi yardıma muhtaçken;[95] ‘Dünya Bankası’ (DB) Nisan 2021 ‘Türkiye Ekonomik İzleme Raporu’nda yoksulluk oranının 2020’de yüzde 12.2’ye sıçradığı belirtiliyor. 2018’de yüzde 8.5 dolaylarında bulunan yoksulluk oranı, 2019’da da yüzde 10.2’ye yükselmiş.[96]

Denilebilir ki 7’den 70’e her gün yoksullaşıyoruz… Resmi veriler, ülkenin yoksullaştığını doğrular nitelikte sonuçlar ortaya çıkarıyor. ‘Dünya Bankası’nın verilerine göre, yoksul vatandaş sayısı 3 milyon 200 bin kişilik artışla 10 milyon 171 bin kişiye yükseldi. Yoksul sayısı 2019’da 1 milyon 481 bin kişi, 2020’de 1 milyon 751 bin kişi arttı.

‘Dünya Sefalet Endeksi’ne göre Türkiye, Avrupa ülkeleri arasında ilk sırada yer aldı. İşsizlik, enflasyon, faiz ve milli gelir gibi göstergelerin esas alınarak hesaplandığı Dünya Sefalet Endeksi’nde Türkiye, toplam 156 ülke içinden 21’nci sırada yer aldı.[97]

Kolay mı?

Açlık sınırı 18 yılda 6 kat arttı;[98] İstanbul’da yaşayanların yarısı geliri ile geçinemeyecek noktaya geldi.[99]

‘Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu’ (Türk-İş), dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırının Kasım 2021’de 10 bin 396 TL’ye yükseldiğini açıklarken;[100] ülkede 31 milyon 188 bin 157 kişi et, tavuk ve balık alamıyor. 16 milyon 973 bin 715 kişi ısınamıyor. 22 milyon 910 bin 335 kişi maddi yoksunluk çekiyor.[101]

Türkiye’de her 4 kişiden 1’i ciddi maddi yoksunluk içindeyken;[102] 1.5 milyon emekli açlık sınırının altında yaşıyor.[103]

En yoksul kesimin enflasyonu 2003’ten 2021’e yüzde 600’ü aşarken;[104] ‘Türkiye Kamu-Sen, Araştırma Geliştirme Merkezi’nin, 2021 Ağustos’undaki asgari geçim endeksine göre, 5 bin 212 lira ücret alan bir memur, maaşının yüzde 65’ini gıda ve kira harcamalarına ayırmak zorunda kalıyor;[105] Dört kişilik bir aile, haberleşme gideri için devlete aylık 63.27 TL vergi ödüyor.[106]

Ve de gençlerin yüzde 90’ı ise gelecek kaygısı taşıyorken; yüzde 81’i de yoksulluk sınırının altındaki hanelerde yaşıyorken;[107] “Fakirin lambası ay’dır,” diyen Kafkas özdeyişinin altını çizerek ekleyelim:

Mutlak yoksulluk aynı zamanda gıda yoksulluğu demektir, yani “açlık” durumunu ifade eder. Bu nedenle açlık sınırı tespitinde hanedeki kişilerin hayatlarını devam ettirecekleri minimum gıda miktarını karşılamak için gerekli gelir düzeyi “açlık sınırı” olarak ifade edilirken;[108] coğrafyamızda tamı tamına yaşanan budur!

Yoksulluk hakikâtine ilişkin bir şey daha: Zaman zaman meydana gelmesi oldukça “normal” olan kriz dönemlerinin aşılması ve refah seviyesinin artışıyla birlikte yoksulluğun da kısa bir sürede ortadan kalkacağı vurgulanır. Hâlbuki toplumsal eşitsizliklerden doğan yoksulluk hep vardır, kapitalizmin krizlerinde daha görünür bir hâl alır.

Hem tarihsel bir mesele olarak hem de sınıfsal bir olgu olarak yoksulluk, insanlık tarihinin sınıflı toplumlara geçiş sürecinden beri açık bir şekilde görünür hâle geldi. Kapitalizme geçiş ile birlikte emeğin üretkenliğinin artması toplumsal servetin de artmasına yol açtı. Buna karşın, sermaye sınıfının üreten emekçi kitleler ve üretim araçları üzerindeki tahakkümüyle birlikte bu “ortak” servetin bölüşümündeki eşitsizlik, yoksul olan ile zengin olan kesim arasındaki uçurumu arttırdı. Servet dağılımındaki eşitsizlik bir yandan yoksulluğun daha çok artmasına ve zengin kesimin daha da zenginleşmesine neden olurken, diğer yandan nicel olarak da daha fazla olan yoksul kesimin zenginler tarafından sürekli kontrol edilmesini gerektiren bir mücadele tarihine neden olacaktır;[109] unutulmasın!

 

II.4) BORÇ(LULUK)

 

John Steinbeck’in, “Banka insana benzemez. Elli bin dönüm toprağa sahip kişi de insana benzemez. O da canavardır,”[110] diye betimlediği iklimde coğrafyamızda bankalara ve finansman şirketlerine borç 1 trilyon TL’ye yaklaştı;[111] yurttaşın bankalara borcu ikiye katlandı.[112]

Milletvekili Burhanettin Bulut, vatandaşın bankalara ve finansman şirketlerine toplam 951 milyar TL borcu olduğunu, bu borcun 4-11 Haziran 2021 kesitinde 6.5 milyar lira arttığına dikkat çekip; borcun 18.6 milyar liralık bölümünde zamanında ödenmediği için icra takibi bulunduğunu belirterek, “Türkiye’de 34 milyon 158 bin kişinin bir veya birden fazla bankaya bireysel kredi borcu bulunuyor. 2 milyon 86 bin kişi de finansman şirketlerine borçlu,” dedi.[113]

Ayrıca ‘Ulusal Yargı Ağı’nın (UYAP) verilere göre 2021’in 1 Ocak- 16 Nisan arasında icra ve iflas dairelerine toplam 2 milyon 355 bin 753 yeni dosya geldi. Yeni gelen dosya sayısı 2020’nin aynı dönemine göre 378 bin 371 bin adet arttı. 2020’nin Nisan’ından itibaren üç ay süreyle icra dairelerine başvurular ertelenmişti. İcra dairelerinde derdest bulunan dosya sayısı ise bir yıl öncesine göre (16 Nisan 2020 tarihine göre) 1 milyon 224 bin 601 adet artarak 21 milyon 855 bin 773’e çıktı.[114] Bankalar ve finans merkezlerine borçlu olan yurttaş sayısı ise ülkenin neredeyse yarısı. Her iki kişiden birinin borcu var, icra kapıda![115]

Ziraat Bankası’nın 12.4 milyar TL’lik kredisinin tahsil imkânı kalmazken;[116] borcunu borçla kapatıp geçinmeye çalışan yurttaşın icra dairelerindeki dosya sayısı 22.9 milyona ulaştı. 1 Ocak-4 Şubat 2022 arasında yeni gelen dosya sayısı 2021’in aynı dönemine göre yüzde 27.5 arttı.[117]

Başka bir ifadeyle her 100 kişiden 30’u bankalara borçlu. 2.3 milyar liralık kredi ise takibe düşmüş durumda.[118]

Hazine ve Maliye Bakanı’nın açıklamasına göre bankalardan bireysel kredi alan yurttaş sayısı 35 milyon 35 bin kişi olup;[119] 4.1 milyon kişi 2022 Şubat’ında bireysel kredi veya kredi kartı borcunu ödememiş durumdayken;[120] yurttaş krediyle ayakta duruyor. Tüketici kredilerinin toplam büyüklüğü 23 Nisan 2021’e göre, 30 Nisan itibarıyla 692.4 milyar liradan 693.8 milyar liraya, bireysel kredi kartlarının büyüklüğü de 152.6 milyar liradan 155.6 milyar liraya çıktı![121]

AKP’nin iktidara geldiği 2002’de vatandaşın bankalara olan tüketici ve kredi kart borcu dahil borcu 6.3 milyar TL seviyesindeydi. 2006’da 10 kat artarak 68.9 milyar TL’ye yükseldi. 2010’a geldiğinde bu borç 172.7 milyar TL oldu. 2015’de 375.2 milyar TL, 2020’de ise 820.7 milyar TL düzeyine ulaştı. 2021’in ilk yarısında 53.5 milyar TL’lik artışla 874.2 milyar TL’yi buldu.[122]

Ödenemeyen krediler nedeniyle 5 bin 206 ipotekli gayrimenkul, bankaların eline geçti. Sektörde 353 milyar lira kredi kullanıldı. Prof. Dr. Şenol Babuşcu bankalarda da sorun yaşanabileceğine dikkat çekti.[123]

Halkbank’a kredi borçlu esnaf sayısı 2017’den Haziran 2021’e 720 bin artarak 448 binden 1 milyon 168 bine çıktı. Türkiye’deki esnafın yarısının bankaya borcu var. Borçlu esnaf sayısı 3’e katlandı.[124]

‘Türkiye Bankalar Birliği’, bireysel kredi ve kredi kartı borcunu ödeyemeyenlerin arttığına dikkat çekerken;[125] Milletvekili Tekin Bingöl, “Halkın borcu 10 yılda katlanarak 2 trilyon TL’ye yükseldi” deyip, yurttaşların sosyal felaketi yaşadığına dikkat çekti.[126]

Buraya kadar ki veriler işin yurttaş cephesi ve bir de devlet(in) hâli; ona da gelince!

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın açıkladığı verilere göre, Türkiye’nin 450 milyar dolar olarak hesaplanan brüt dış borç stokunun milli gelire oranı yüzde 62.8 düzeyine çıktı ve bu alanda Cumhuriyet tarihindeki en yüksek noktaya ulaşıldı.[127]

2021 Mart sonu itibarıyla dış borçlar 448.4 milyar dolardır. Dış borcun GSYH’ye oranı yüzde 61.5’ken;[128] 2002’de 129.6 milyar dolar olan Türkiye’nin brüt dış borcu 2022 Ocak’ı itibarıyla 448 milyar doları aşmış bulunuyor. Buna ilave olarak özel sektöre ait ve hazine garantisine sahip milyarlarca dolarlık dış borç da ekonomi için ciddi bir risk oluşturuyor.[129]

Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz’ın ifadesiyle, “TL’nin dolar karşısındaki değerinde aşağı yönlü, iç borç stokunda da yukarı yönlü hareket hızla devam ediyor. Dış borç yükü beş yıl içinde yüzde 45’ten yüzde 62’ye çıktı. Her 5 liralık vergi gelirinin 1 lirası faiz giderlerine gidiyor.”[130]

Merkezi yönetim borç stoku 2021 Haziran’ında 2 trilyon 27 milyar TL ile rekor tazelerken, toplam borç içinde döviz ve altının payında Kasım 2020 sonrasında bir kez daha yüzde 58.3’le tarihi zirve görüldü. Yine Merkezi yönetimin dış borç stoku, Haziran’da 102.2 milyar dolar oldu. Toplam borç içinde dış borcun payı yüzde 44, iç borcun payı yüzde 56 oldu. İç borcun 98.9 milyar TL’si altın cinsi borçlardan oluşuyor.[131]

Toplam borcunun büyük bölümü dövizle olan Türkiye’nin risk seviyesi artıyor. ‘Scope Ratings’in 2021 raporuna göre[132] kırılganlıkta 95 ülke içinde Türkiye 91’inci.[133]

UNDP’in raporunda borç sorunu yaşadığı belirtilen 72 ülke arasında Türkiye de sayıldı.[134]

Yoksul ülkelerin dış borcu artıp; ilk 10’da Türkiye de varken;[135] ‘Dünya Bankası’nın ‘Uluslararası Borç İstatistikleri 2022’ raporuna göre, 2020 sonunda en yüksek dış borç stoğu olan ilk on ülke arasında Türkiye de yer alıyor.[136]

 

II.5) İŞSİZLİK

 

TÜİK 2021’in Aralık’ına ilişkin “İşsizlik yüzde 11.2, atıl işgücü oranı yüzde 22.6 oldu,”[137] dese de veriler daha da vahimdi…[138]

“Nasıl” mı?

Ülke nüfusu 84 milyon… Çalışabilir nüfus 63 milyon 831 bin… Çalışan 28 milyon 706 bin… İşte işsizlik sorunu!

Ülkede üç kişiden 1’i çalışıyor! Çalışabilir nüfusun yarısından fazlası çalışmıyor. Çalışmıyor demeyelim, çalışamıyor![139]

Türkiye işi gücü olmayan nüfusta Avrupa birincisi! Avrupa Birliği (AB) ortalamasında işgücüne dahil olmayan nüfusun oranı yüzde 27 iken, Türkiye’de yüzde 45.1. İşgücüne dahil olmayan kadınların oranı Türkiye’de AB ortalamasının tam 2 katı.[140]

Ayrıca Türkiye OECD ülkeleri içinde ne eğitimde ne istihdamda olan gençlerin oranında yüzde 28.8 ile açık ara ilk sıradayken;[141] diplomalar sadece duvarda süs oldu… İşsizlik artık kronikleşmiş sorun hâline gelmiş durumdayken; kendi alanlarında iş bulamayan üniversite mezunları uzmanlık gerektirmeyen işlerde çalışıyor. 6 yılda uzmanlık gerektirmeyen işlerde çalışan üniversite mezunlarının sayısı yüzde 97 oranında arttı.[142]

Bir de Avrupa’da 15-64 yaş arası işgücüne dahil olmayan nüfusun en yüksek olduğu ülke, Türkiye. Avrupa Birliği ortalamasında işgücüne dahil olmayan nüfusun oranı yüzde 27 iken Türkiye’de yüzde 45.1. İşgücüne dahil olmayan kadınların oranı Türkiye’de AB ortalamasının tam 2 katı.[143]

 

II.6) EŞİTSİZLİK UÇURUMU

 

Pyotr Kropotkin’in “Bazılarının bolluk içinde yüzmesi, başkalarının yoksulluğu üzerinde temellenecektir,” ifadesi eşitsizliği yeterince net anlatır!

Örneğin coğrafyamızda yoksul ve zengin arasındaki uçurum derinleşti. Zengin ile yoksul arasındaki makas giderek açılıyorken; ‘Dünya Eşitsizlik Raporu’na göre, Türkiye’de gelir eşitsizliği 15 yılda artmaya devam etti. Milyarder sayısı, 2021’de yeni bir rekor kırdı. Milyarderlerin toplam serveti daha da büyüdü.

Tüm veriler Türkiye’de servetin dağılımdaki eşitsizliğin derinleştiğini söylüyor. Türkiye’de bir yetişkinin yıllık ortalama kazancı 85 bin TL. Buna karşılık en yoksul yüzde 50’nin ortalama geliri yıllık 20.260 TL iken en zengin yüzde 10, bunun 23 katı kadar yani 463.020 TL kazanıyor. En zengin yüzde 10, tüm gelirin yüzde 54.5’ini alırken, en yoksul yüzde 50’nin payı sadece yüzde 12.[144]

2006’da 68 milyon 626 bin nüfusun, en yoksul 13 milyon 725 bini milli gelirden yüzde 5.8 oranında pay alırken en zengin 13 milyon 725 bini gelirden yüzde 46.5 oranında pay aldı. 2020’de ise 83 milyon 614 bin nüfusun, en yoksul 16 milyon 722 bini milli gelirden yüzde 5.9’unu alırken en zengin 16 milyon 722 bini gelirin yüzde 47.5’ini aldı. 2020’de en zengin ile en yoksul kesim arasındaki gelir farkı 8 kata çıktı.

Toplumun en yoksul kesiminin son beş yıldaki gelirine bakıldığında 2017’de 15 milyon 864 bin yoksul vatandaşın geliri yıllık 2 bin 618 dolar, aylık 218 dolar ve günlük 7.2 dolar iken, 2020’de 17 milyon 921 bin yoksul vatandaşın geliri yıllık 2 bin 124 dolara, aylık 177 dolara, günlük de 5.9 dolara düştü. 2020’de en yoksul kesimin yıllık kazancı, dolar bazında 14 yılın en düşük seviyesinde.[145]

TÜİK verilerine göre en yoksul yüzde 20’lik kesim gelirinin yüzde 60’ından fazlasını barınma ve beslenme için harcıyor. En zengin yüzde 20’lik kesim ise gelirinin yüzde 35’ini barınma ve beslenme için harcıyor.

Eğitime yapılan masrafın yüzde 64’ü en zengin yüzde 20’lik kesimden geliyor. En yoksul yüzde 20’lik kesimde bu oran sadece yüzde 3.2.[146]

 

III) İŞÇİ SINIFI VE MÜCADELESİ

 

Pyotr Kropotkin’in ifadesiyle “Emekçiler ücretleriyle kendi ürettikleri şeyi satın alamazlarken, omuzlarına basarak yaşayan aylaklar sürüsünü cömertçe beslerler”; bir başka deyişle kapitalizm, insanları mülksüzleştirerek, onları üretmek ve yaşamak için gerekli araçlardan mahrum edip, proleterleştirerek kâr etmek, sermaye biriktirmektir… Her ileri aşamada, daha çok insan üretim ve yaşam araçlarına yabancılaşır. İnsan, yaşayabilmek, varlığını sürdürebilmek için sahip olduğu yegâne şeyi, yani işgücünü, çalışma kapasitesini satmak zorundadır - ki o da garantili değildir; her an işsiz kalabilir, gelirinden mahrum olabilir… Fakat hepsi bu kadar değil. Kapitalistler sadece insanları emeklerini satmak zorunda bırakmakla kalmıyor; müşterekler dediğimiz, ortak yaşam alanlarını ve kaynaklarını da gasp ediyorlar, şimdilerde revaçta olan bir kavramı kullanmak gerekirse, özelleştiriyorlar…

Aslında burjuva toplumunda işçi (proleter) ücretli köledir… Klasik köleden farklı olarak, tek bir efendiye tabi değildir; tüm kapitalistlerin ortak kölesidir… Ücretli kölenin klasik köleden bir farkı daha vardır: Kapitalist, işçinin akıbetiyle ilgili değildir; ihtiyacı olduğunda iş verir, ihtiyacı kalmadığında kovar. Oysa klasik dönemin köle sahibi efendisi, köleye kötü davransa da aç kalmasına, açlıktan ölmesine izin vermez. Aksi hâlde para verip yenisini satın almak zorundadır… Kapitalist için öyle bir zorunluluk yoktur… Kapitalist, işçiyi insandan saymadığı gibi, insanca muamele de etmez… Onun için işçi, üretim sürecindeki hammaddeler, ara-malları, enerji vb. gibi bir girdi, bir maliyet unsurudur sadece…

Kapitalistin yegâne amacı kâr etmek ve kârını olabildiğince büyütmektir… Bunun için çalışma süresini ve yoğunluğunu (hızını) artırmaya çalışır… İşçi sınıfının örgütlülük durumu, bilinç düzeyi ve mücadele yeteneği, sömürü oranları üzerinde etkili olur… Geride bıraktığımız yaklaşık kırk yılda, güç dengesi kesin olarak sermaye lehine bozulmuş durumda… İnsanların sembolik ücretlerle çalışmaya zorlanmasının nedeni bu…

Kapitalizm, kendi yapısının, işleyişinin, mantığının, temel eğilimlerinin ve dinamiklerinin bir sonucu olarak, sınırsız büyümek zorunda olan bir sistemdir. Lakin bu dünyanın kaynakları sonlu-sınırlı…[147]

Yani “Kapitalist toplumda, üretim araçları sahipleri ile işçiler arasında var olması zorunlu ilişki, bıçakla gırtlak arasındaki ilişki gibi”yken;[148] kapitalizmin de bir sürdürülemezlik bağlamlı fiziksel sınır(lar)ı vardır.

Sınırları sınıf mücadelesince belirlenen kapitalist sürdürülemezliğin vahşeti konusunda;[149] “Emeğin onurunu muhafaza etmek için işçilerin pazarlık gücünü artırmalı ve nitelikli iş imkânlarını yaygınlaştırmalıyız. İşçiler daha iyi imkânlara sahip olmalı ve geleceğin refahından adil bir pay almalı,”[150] türünden düzen içi önerilere de “1980 sonrası yaşananlar, üretim araçlarını değiştirdiği gibi sınıfsal yapıları da yeniden oluşturdu… Prekarya denilen yeni bir sınıf ortaya çıktı! Bu sınıf yeni zamanların toplumsal gerçekliğini tanımlıyor… İngiliz İktisatçı Guy Standin’e göre emekçi proletarya sınıfının yerini, Prekarya aldı! Bu yeni sınıf homojen değil, ancak, işsiz, bıkkın, umutsuz ve yaşamlarının yok edildiğinin farkında… Eğitimi olmayan,ancak iletişim çağında küresel bilgiye kolaylıkla ulaşan en yoksul ve öfkeli kesim, Prekarya’nın ilk basamağı! İkinci basamağı, her türlü güvenceden yoksun, karın tokluğuna çalışan, ülkelerinden çok uzakta korunmaya muhtaç, sığınmış ve sinmiş Göçmenler! Üçüncü basamağı ise; iyi eğitim almış, teknoloji bilgisi üstün ama iş bulamayan en donanımlı kesim oluşturuyor,”[151] biçimindeki zırvalara da prim vermemek gerekiyor!

Hele ki işçi sınıfının durumu verili hâldeyken!

------> makalenin devamı http://yenidenatilim.com/yazarlar/y/m/838/

 

 



Bu yazı 4832 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
HABER ARŞİVİ
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HABER ARA
YUKARI