Bugun...


Temel Demirer

facebook-paylas
Covıd-19: Büyük Resmi Ya Da Dekadns
Tarih: 24-05-2020 01:35:00 Güncelleme: 25-05-2020 02:05:00


“Eğer kış
‘Bahar yüreğimdedir,’
deseydi, ona kim inanırdı?”[2]

 

Covid-19’un büyük resmi dekadansın (çöküşün) resmedilmiş hâli değil ise nedir ki?

Bu elbette böyle! Ama bununla da sınırlı değil; şimdinin bir de geleceği var; “Son, başladığımız noktadır,” uyarısındaki üzere Thomas Stearns Eliot’un…

Sürdürülemez kapitalist yıkımın salgın tehlikesiyle iç içe geçip, insan(lık) üzerine kâbus gibi çöktüğü istisnai bir durum yaşanıyorken, felaketin görünür kıldığı aslî gerçek: Hepimizi bu eşiğe getirenin Covid-19 değil, yarattığı toplumsallıkla doğa ile insan(lık)ın bağdaşıklığını tümden yok eden, pandemiye eşitleyen kapitalist üretim ilişkilerinin olduğudur.

Verili duruma ilişkin, “Temel etmenler yeterince açıktır: Hasarın kökleri, neo-liberal çağ kapitalizminin daha da beter ettiği devasa bir piyasa aksaklığında yatar,”[3] vurgusuyla Noam Chomsky’nin altını çizdiği üzere:

“Evet coronavirüs oldukça ciddi, bunu hafife alamayız. Ama bunun, gelmekte olan daha büyük krizlerin küçük bir kesiti olduğunu hatırlamalıyız. Bugün coronavirüs kadar insan hayatına dokunuyor değiller ama canlı türlerini yaşayamayacak duruma getirecekleri bir noktaya gelecekler ve bu çok uzak bir gelecek değil. Dolayısıyla çözmemiz gereken birçok sorun var; evet, acil olanlar arasında coronavirüs ciddi. Elbette hâlledilmesi gerekli ve belirmekte olan daha büyük, çok daha büyük olanlar var. Bunun yanında, uygarlık hakkında bir kriz var… Bu krizin kökenleri hakkında düşünmek durumundayız. Neden bir coronavirüs krizi var?”[4]

Sorumlusunun ortaya çıkarılması gereken corona sadece bir salgın mıdır? Hayır! Bir sağlık krizi olması yanında o, kapitalizmin krizinin yıkıcı semptomlarındandır! Çünkü sürdürülemez kapitalizmin doğasına mündemiç “durdurulamaz genişleme, büyüme, yayılma eğiliminin” toplumsal yaşamı tüm boyutlarıyla yıkıma uğratması yanında, insan-doğa dengesini, tüm yaşam formlarının varlığını tehdit eden zorlamanın tezahürüdür corona yıkımı…

Virüsün adı SARS-CoV2. Onun bu denli etkili bir yayılım istikrarı göstermesine sebep olan pandeminin adıysa kapitalizmdir; meselenin öteki yan(lar)a gelince: Bir gezegen dolusu insan Covid-19 ile boğuşuyorken; büyüklüğü 125 nanometre olan (1 nanometre, 1 metrenin milyarda biridir!) bir virüs kapitalist dünyayı mat edip tarihin akışı değiştirdi. Herkes farkında ki artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak...

Gezegenimiz tarihi bir süreçten geçiyor; bir distopya filminin içinde gibiyiz. Sürdürülemez kapitalizmin, tüm dünyayı Auschwitz Kampı’na çevirdiği bir distopya bu!

Bilim kurgu filmlerine taş çıkartan sürreel gerçeklikle yüzleşen yerkürede büyük bir (sağlık) kriz(i) var; hızla da yayılıyor ve bu gidişat her şeyin mümkün olduğu veya olamayacağı bir momenttir; Antonio Gramsci’nin, “Eski dünya ölüyor ve yenidünya doğmak için mücadele ediyor,” saptamasındaki üzere…

Bir tehdit ve elbette bir imkân ile yüz yüzeyken, tarihe müracaat etmekte büyük yarar var: İnsan(lık), tarihte çok daha öldürücü salgınlar yaşadı. Bu salgının özelliği ise, çok büyük bir hızla yayılıyor olması... Yani “Küreselleşme” daha çok bir takım olumsuz durumların küreselleşmesi biçiminde ilerliyorken; kapitalist dünyada şimdiye kadar ne özgürlük, ne refah, ne bilim, ne de teknoloji küreselleşti. Şu anda ise, büyük bir hızla, hastalığın ve korkunun “küreselleşmesine” tanık oluyoruz!

Bu da Karl Marx’ın, ‘Kapital’de sermaye için “Tepeden tırnağa, her gözeneğinden kan ve pislik akıtarak gelmektedir,” diye yazdığı hâl yani ölüm ve dehşetin kapitalizmin “normali” olduğunu vurgulamasıdır. Veya Rosa Luxemburg’un ‘Junius Broşürü’ndeki “Ya sosyalizm ya barbarlık” ifadesinde altını çizdiği kavşaktır!

Böylesi hâllere dair dünya tarihinde kayda geçmiş 200’ü aşkın salgın vakası mevcut; bunlar milyonlarca can kaybına yol açtı; dünya çapında nüfus dengeleri değişti; imparatorluklar sarsıldı; kölelik şekillendi; üretim ilişkilerinde köklü değişiklikler meydana geldi.

O hâlde “Coronavirüsün iyi yanı, belki de insanları nasıl bir dünya istediğimiz konusunda düşünmeye itmesi olacak,”[5] diyen Noam Chomsky’ye kulak verilmesi, ezilenlerin talepleri, psikolojileri ve mücadelelerine dikkat edilmesi gereken bir güzergâhtayız.

“Nasıl” mı?

Yunanistan’ın ‘Moria Mülteci Kampı’ndan çocukların ellerindeki pankartlarda, “We are waiting how to die/ Biz nasıl öleceğimizi bekliyoruz!,” yazılı olduğu veya ırkçılık karşıtı bir protesto eyleminde, “The ennemy doesn’t arrive by boat, he arrives by limousine/ Düşman tekneyle gelmez limuzin ile gelir!,” diye haykırıldığı üzere…

Ayrıca Fransa’da bir hastane penceresinden sarkıtılan pankartta, “Ils comptent les sous et nous nos morts/ Onlar paralarını, biz ölülerimizi sayıyoruz!” yazılı ve bir Fransız, “Le virus de la faim ne se montré pas à la télévision, car la faim ne tue pas les riches/ Açlık virüsü televizyonda görünmez çünkü açlık zenginleri öldürmez,” derken ve “Capitalisme = 5 flics pour 1 manifestant 1 infiermèrie pour 30 patients/ Kapitalizm = Bir göstericiye beş polis otuz hastaya bir hemşire,” sloganı otobüs duraklarına nakşedilmişken; yine Fransa’da bir balkon haykırıyor: “Ils réouvrent les usines et nous mettent en danger pour profit/ les riches sont nos ennemis mortels/ Fabrikaları yeniden açıyorlar ve bizi kendi çıkarları için tehlikeye atıyorlar, bizim can düşmanımız zenginlerdir!”

İspanya duvarlarına kayıt düşülen, “La libertad es una flor que nunca muere!/ Özgürlük asla ölmeyen bir çiçektir!” yazısına; yine sokaklardaki “Los ricos ponen el virus el pueblo los muertos/ Virüsü getiren zenginler, ölen halk!” pankartı eşlik ediyor.

ABD duvarlarında “Make the riche pay for covid-19/ Covid-19’un bedelini zenginlere ödetin,” yazısı yer alıyorken; Londra sokaklarındaki duvar yazısı da, “Government lies about everything and you’re programmed not to question anything and to hate who do/ Bütün hükümetler her şey hakkında yalan söylerler ve sizler hiç bir şeyi sorgulamamaya ve sorgulayanlardan da nefret etmeye programlanmışsınız,” diye uyarıyor.

Hong Kong’dan da bir mesajı var: “ We can’t return to the normal, because the normal that we had was precisely the problem/ Normale dönemeyiz çünkü eski normalimiz sorunun ta kendisiydi”!

Latin Amerika’daki bir duvar yazısı da, “Si el hambre es ley el saqueo es justicia/ Açlık yasa ise, yağma adalettir!,” diyor.

Ve Fas’ın Marakeş’inde bir balkon da uyarıyor: “See you in either communism or hell/ Ya komünizmde buluşuruz ya da cehennemde!”

Kulak verilmesi gereken gerçek(ler) buyken; kimileri de “Artık normal hayatımıza bir dönsek,” diyor...

Bunların “Normal olan neydi?” sorusuyla pek dertleri yok, oysa sormak gerek; sahi şu yıllardır sürdürülen kapitalist yıkım normal miydi peki?

Hesapsız üretim ve tüketim mi normaldi?

Ya doğanın amansızca katli?

Veya zengin ve yoksul arasındaki devasa uçurum mu?

Ya da ücretli kölelik rejimlerinin sömürüsü mü?

Neydi kapitalist “normal”?

Sağlıktaki o özelleştirmeler mi?

Araştırma hastanelerinin, devlet hastanelerinin insan ve finans kaynaklarını özel hastanelere yöneltmek mi?

Her hastaya gerek olsun olmasın tomografi, MR, tahlil vs. çektirterek bir avuç şirkete para kazandırmak mıydı normal?

Sanki bir asteroid çarptı gezegene ve bir anda her şey değişti. Covid-19 ile başlayan küresel sağlık krizi, ekonomileri, sivil toplumu, günlük yaşamı alaşağı etti. Ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. İpi çekildi eski düzenin...

Büyük savaşlar, salgınlar insanların yaşadıkları dünyanın anlamına ya da sağlamlığına olan inançlarını da azaltır. Ve tarih sayfalarında geçmişin deneyimleri bu tür büyük krizlerin siyasi sistemlerin de tahtlarının sarstığını göstermiştir.[6]

Covid-19 salgını, XXI. yüzyılın tüm insanlığı gerçekten etkileyen krizi ve sonuncu da olmayacak; Bilgi Üniversitesi’nden sosyolog Prof. Dr. Arus Yumul’a göre de, “Tanımadığımız bir dünyaya ilerliyoruz: Kırılma anındayız”![7]

Ingeborg Bachmann’ın hepimizi çok önceleri, “Savaş, ilân edilmiyor artık, sürdürülüyor,”[8] diye uyardığı (Albet Camus’nün ‘Veba’sının da ötesindeki) bir ufuktayken; Max Horkheimer’ın, “Tarihin rotası, bireylerin acısının ve sefaletinin ortasından geçer… Tarihi birleştiren, acıdır… Mutluluk acıların aşılmasıyla serpilip gelişir,” saptamaları herkese hatırlatılmalıdır!

O hâlde şimdi(ler), -tarih değiştiren anlamında bir simge olarak kullanılan deyiş ile- “Kara Kuğu” zamanıdır!

 

I. AYRIM: FELAKET(LER) PARANTEZİ

 

Salgın (veya veba) illetiyle ilgili olarak Gabriel García Márquez’in, ‘Kolera Günlerinde Aşk’ı;[9] Thomas Mann’ın, ‘Venedik’te Ölüm’ü;[10] José Saramago’nun ‘Körlük’ü;[11] Daniel Defoe’nun, ‘Veba Yılı Günlüğü’;[12] Jack London’ın ‘Kızıl Veba’sı;[13] Michael Grant’ın ‘Veba’sı;[14] Stephan King’in ‘Mahşer’i;[15] Onur Gürleyen’in, ‘Hastalık’ı;[16] Erin Bowman’ın, ‘Salgın’ı;[17] Reşat Nuri Güntekin’in, ‘Salgın ve Madalyonun Ters Tarafı’;[18] Irwin W. Sherman’ın, ‘Dünyamızı Değiştiren On iki Hastalık’ı;[19] Hikmet Özdemir’in, ‘Salgın Hastalıklardan Ölümler: 1914-1918’i;[20] Ahmet Uçar’ın, ‘Osmanlı’da Salgın Hastalıklarla Mücadele’;[21] Burcu Kurt ile İsmail Yaşayanlar’ın, ‘Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Salgın Hastalıklar ve Kamu Sağlığı’nı[22] da unutmadan; Albert Camus’nün ‘Veba’sındaki önemli saptamaların altı özenle çizilmelidir…

Albert Camus, ‘Veba’ romanında, hastalığın 1940 Nisan ayında, Cezayir liman şehri Oran’a ani gelişi ve bir sonraki şubat ayında yavaşça ayrılmasını anlatır. Ürkütücü normallik yaşayan kasabanın yarısını yok eden hikâye korku ile başlar.

Anlatıcı doktor Rieux, şehirde ölü fareler ile karşılaşır. Kısa sürede şehirdeki yollar ölü farelerle dolar. Başlangıçta vatandaşların çoğu bu durumu hainlerin oyunu olarak görür, ciddiye almazlar. Halkın bir kısmı yerel yetkilileri ve sağlık görevlilerini kınamaktadır. Bu arada koltuk altında, boyunlarında, kasıklarında ağrılı şişlikler olan hastalar da artmaktadır. Sorumsuzca iyi niyetli hümanistlerin düştüğü inkâr kuyusu Oran’da da kendini gösterir. Bir karakter, “Veba olması imkânsız, herkes batıdan kaybolduğunu biliyor!” der. Camus’nün romandaki cevabı nettir: “Evet, herkes biliyor. Ölüler dışında.” Veba, tüm şehre nahoş bir koku gibi yayılır. Şehri kontrolü altına alır.

Camus sadece veba hakkında yazmamaktadır. Yazarın mercek altına aldığı mikrop, fizyolojik olduğu kadar sosyolojik ve düşünseldir. Kitabın satırlarında veba (kolera, SARS, Covid-19 gibi hızla yayılan salgın hastalık) anlatılır. Satır aralarında ise toplumda görülecek tüm bireylerin düşünce, davranış modellerini etkileyecek aşındırıcı, baskılayıcı her türlü ideolojinin yerleşmesi dile getirilir. İnsan doğasını doğru tanıyıp anlatan hikâye, yıllar sonra bile hâlâ insanlığa ayna tutuyor.

Ulaştığımız felaket eşiğine Albert Camus’nün, “İnsan bir şeyi görmezden gelmeye çalışabilir, gözlerini yumabilir ve bunu inkâr edebilir ama kesinliğin öyle bir gücü vardır ki sonunda hep o üstün gelir,” notunu düştüğü durumu resmeden ‘Veba’sını hatırla(t)makta müthiş bir yarar var; işte birkaç saptama:

“Dünyada savaşlar kadar vebalar da meydana gelmiştir. Vebalar da, savaşlar da insanı hazırlıksız yakalar…”[23]

“Gerçekten de felaketler ortak bir şeydir, ancak başınıza geldiğinde inanmakta güçlük çekilir…”[24]

“Kentin sıvalı, uzun duvarları boyunca, tozlu vitrinli sokaklar arasında, kirli sarı renkteki tramvaylarda insan kendini biraz göğün kölesi gibi hissediyordu…”[25]

“Belleksiz ve umutsuz, şimdiki zamanın içinde yerlerini alıyorlardı. Gerçekte, onlar için her şey şimdiye dönüşüyordu...”[26]

“Felaketlerin başlangıcında ve bunlar son bulduğunda hep biraz söz sanatı yapılır. Birinci durumda, alışkanlıklar henüz kaybolmamıştır, ikinci durumdaysa geri gelmiştir. Asıl felaket sırasında gerçeğe alışılır, yani sessizliğe…”[27]

“İnsan, alışkanlıklarını edindikten sonra günlerini kolay geçirir…”[28]

“Geleceği, yolculukları ve tartışmaları ortadan kaldıran bir vebayı nasıl düşüneceklerdi ki? Kendilerini özgür sanıyorlardı, oysa felaketler oldukça kimse asla özgür olmayacak…”[29]

“Yaşadıkları şimdiki zamana karşı sabırsız, geçmişlerine düşman ve geleceği elinden almış olarak inan kaynaklı adaletin ya da nefretin parmaklıklar arkasında yaşamaya mahkûm ettiği kişilere benziyorduk biz de…”[30]

“Gündüz ya da gece olsun, öyle bir zaman vardır ki, insan korkaklaşır…”[31]

“Umutsuzluğa alışmanın umutsuzluktan beter olduğunu düşünüyordu…”[32]

“İnsanın umuttan yoksun, yalnızca bildiği ve anımsadığı şeyle yaşaması güç olmalıydı...”[33]

“Acıma yararsız olduğu zaman ondan bıkılır...”[34]

“Her zaman istenilebilecek ve bazen elde edilebilecek bir şey varsa, onun da insan sevgisi olduğunu şimdi onlar biliyordu…”[35]

Bunların aktaran Camus’nün ‘Veba’sındaki anlatıcı, kendi çağının kayıt tutucusudur, vakanüvisdir. Eskiler destan dilini kullanırken, modern bir vakanüvis olarak Camus roman tekniğini kullanır. ‘Veba’, salgın kurbanlarına koşan roman kahramanı Dr. Rieux’in güncesidir aynı zamanda.

Önce tek tek ve seyrek, sonra yığınsal fare ölümleriyle göz kırptı veba. Oranlılar, bacaklarında irin toplayan kabarcıklar çıkana ve ateşler içinde öksürük nöbetleri geçirene dek anlamadılar durumu. İlk ölüm vakalarında da anlaşılmadı vaziyetteki ciddiyet. Toplu mezar çukurları açıldığında ise vakit çok geçti!

Derken şehir kapıları tutuldu, karantina başladı. Ardından mektup yasağı, telefon kulübelerinde kuyruklar ve on sözcüklü telgraflara hücum. 1940’lı yıllarda cep telefonu yoktu, televizyon, bilgisayar ve de internet. Eczanelerde nane limonlu pastil satışları patlayıverdi birden. Sokaklarda kedi ve köpek infazları. Ama salgın dinmedi. Ölenlerin evlerini yakan kundakçılar türedi sonra. Ve silahlı yağmacı çeteler sardı şehrin dört yanını. İki hırsız kurşuna dizildi ibreti-alem olsun diye. Salgın yine dinmedi. Toz bulutlarını şehrin üzerine savuran ılık rüzgârlar ve ağustosta cayır cayır yanan veba güneşi de bitirmedi salgını. Kendilerini hep “Yarın geçer, bu veba biter” diye avutanların bir bölümü teslimiyeti seçtiler. Ve umutların tükendiği yerde “Diz çökmeyi salık veren ahlâkçılar” türedi.

Camus’nun anlatımıyla vebanın berbat soluğu aşka ve dostluğa da uzandı: “Veba sevme duygusunu ve dostluk duygusunu herkesin elinden aldı. Çünkü aşkın birazcık olsun geleceğe ihtiyacı vardır ve bizler için kısa anlardan başka bir şey yoktur artık…”

Ne dersiniz, 2020’de bütün yerkürede yaşadığımız şu “toplumsal hapishane günleri” 1940’ların Oran’ından ileride mi, yoksa henüz çok başında mı?

Camus, çağımıza uzanan tanıklığında; vebanın yenildiği anı başkaldırının değil kurtuluş gecesinin bir sahnesi olarak resmeder. Zira onun için devrimci olan şey, roman kahramanı doktorun din ve kadercilik karşısında takındığı tutumdur. Bilimden ve kurbanlarının sağlığından yana taraf olmasıdır. Elbette bu tutum kendi başına çok değerlidir ve etrafımızı saran bezirgânlar alayını düşününce günümüze bırakılmış bir mirastır da.[36]

Aslı sorulursa konusu salgın hastalık olan roman deyince akla Albert Camus’nün ‘Veba’sı gelmesi boşuna değildir. Ancak benzer konuda ‘Veba’dan önce okunması gereken bir diğer roman da Thomas Mann’ın ‘Venedik’te Ölüm’üdür.[37]

‘Venedik’te Ölüm’deki salgın “Hint kolerası”dır. “Ganj deltasının sıcak bataklıklarından” çıkarak Venedik’e ulaşmıştır. Kent pis kokulu ve “hasta”dır. Yöneticiler hafife alır kentlilerin “afet” dediğini, önemli değilmiş gibi davranırlar. Oysa yaz sıcakları yayılmayı kolaylaştırmaktadır.

“Kol gezen ölümün kentte yarattığı istisnai durumun yanı sıra yöneticilerin düzenbazlığı da aşağı tabakalarda ahlâksızlığı yola açıyor, onlardaki kuşkulu ve anti- sosyal içgüdüleri teşvik ediyor, taşkınlıkların, hayasızlığın, cinayetlerin gittikçe arttığı görülüyordu.”

Karamsardır roman. Nitekim, birkaç yıl sonra Avrupa, aslında küreselleşme yoluyla kendisinin yarattığı bir dış tehdite gerek kalmadan intihara kalkışacaktır. Bu da savaştır.

‘Veba’ romanı Avrupa’nın ikinci intihar girişiminden sonra ortaya çıkmıştır. Bu roman bir alegori olarak bilinir. Romanda “kahverengi veba” deyişine rastlarız. Veba faşizmi, Nazizmi temsil etmektedir. Vebaya karşı savaşım Alman işgaline karşı direnişin yerinesidir. Ancak anlatım çok inandırıcıdır.

Salgın sıçanlarla başlar. Önce hafife alınır, insanlar pat pat düşmeye başlayınca gerçeğin önemi anlaşılır. Çevresi surlara çevrili kent dış dünyaya kapatılır. İnsanlar artık “Gök ile surlar arasında tutsaktır” yazgılarına. Ancak bir hekimle birlikte bir avuç insan pes etmeyecektir salgın canavarına.

Hayatları pahasına girişirler ölümcül derde deva bulma arayışına, tedavi çabalarına. İnsanın hayatta kalma kavgasını etkilenerek okuruz. Bu arada, kahramanlardan biri, vebanın her insanın içinde olduğunu söyler. Aynı zamanda insanın kendini aşma çabasıdır hastalıkla savaşım. Gerçek bir dava insanı görüntüsü veren hekim ve arkadaşları sonunda vebayı yenecektir.

Albert Camus’un mücadele ruhunu yansıtan bir romandır ‘Veba’. İnsanlar yazgıya teslim olmaz, aşarlar onu. İkinci Dünya Savaşı sonrasının yeniden umutlu döneminde ortaya çıkmıştır bu roman. İnsanların dayanışma ve özveriyle salgın gibi en ağır sorunları bile çözümleyebileceklerine inancın ifadesidir. Oysa gerçekle yüzleşmek yerine salgını ört bas etmeyi yeğleyip, kolera pençesinde Venedik’te geçen hastalıklı bir aşkı anlatan ‘Venedik’te Ölüm’, “dekadans/çürüme” ile at başı gelen “yok oluşu” anlatır. (‘Venedik’te Ölüm’de hikâye edilen “dekadans/yozlaşma” bugün de bir gerçek![38])

Özetle ‘Venedik’te Ölüm’ salgın karşısında yenilginin, ‘Veba’ ise yenginin romanıyken;[39] Prof. Taner Timur ekler:

“Albert Camus’nün ‘Veba’ romanını anımsıyorum. Fransız yazar 1947’de yayınlanan romanının ana tezini, 1941’de, Fransa Nazi işgali altındayken tasarlamıştı. Geçmişte Oran şehrini kırıp geçiren veba hastalığını, Nazizme benzetiyordu. Salgınla, hayatı bahasına, kahramanca savaşan Dr. Rieux ise gerçek bir özgürlük savaşçısını simgeliyordu. Bugünlerde de çok sayıda Dr. Rieux’ye ihtiyacımız var! Yöneticilerin artık halkı eskisi gibi yönetemediği, yönetilenlerin de eskisi gibi yönetilmek istemeyeceği’ (Lenin) bir dönem başlıyor!”[40]

 

II. AYRIM: KAPİTALİST VİRÜS

 

Friedrich Nietzsche’nin, “Bugün artık kimse ölümcül hâkikatlerden ölmüyor; çok fazla panzehir var,” betimlemesini çağrıştıran kapitalist yabancılaşma dünyasındaki coronavirüs pandemisi, kapitalizmin/ emperyalizmin insanlık ve doğa karşıtı niteliğine dair çarpıcı bir veridir.

İnsanlık, kamusal olan tüm uygulamaları özelleştiren, eğitimi, sağlığı ticarileştirip piyasa kurallarını hâkim kılan, insan değil kâr eksenli sistemin sonuçlarıyla yüzleşiyorken; coronavirüs salgını kapitalist gerçeği sergiliyor: Emperyalist-kapitalist üretim tarzı, artık insan(lık)ın varlığını tehdit eden çöküştür.

Sürdürülemez kapitalizm, söz konusu pandemi karşısında her açıdan tam anlamıyla büyük bir fiyasko yaşamıştır. Milyarlarca emekçi dünya genelinde muazzam bir zenginlik yaratırken, sistemin salgın karşısında onları koruma konusunda en ufak bir hazırlığı olmadığı ortaya çıktı.

Kapitalizm zaten salgın öncesinde, koşar adım büyük bir ekonomik krize sürükleniyordu. Pandemi ile birlikte işler çığırından çıktı. Dünya genelinde yüz milyonlarca emekçi işini kaybedip açlıkla burun buruna gelirken, burjuva iktidarlar batmakta olan tekelleri kurtarmanın derdinde düştüler.

Kolay mı?

Kendini emekçileri mülksüzleştirme üzerine inşa eden kapitalist sistem, küreselleşme soygunu ile yayılırken, yerkürede milyarlarca insanı proleterleştirdi, yoksullaştırdı; kriz(in)in faturasını onlara çıkarttı!

Sweezy ile Baran, ‘Tekelci Sermaye’de[41] kapitalist dev şirketlerin dünya kaynaklarını insafsızca kullanması, israfçılık ve savaş ekonomisiyle bağlantısının devreye soktuğu yıkımı ortaya koyarken; John Bellamy Foster de, kapitalist sistemin egemen olduğu dünyanın kimsenin nasıl “başa çıkılacağını” ya da durduracağını bilmediği krizle yüzleştiğini belirtmesi[42] boşuna değildi!

Kolay mı? Krizlerden beslenme ve onu emekçilere ciro etme alışkanlığıyla kapitalizm, doğası gereği, fırsatı yakaladığı anda, krizden kâr sağlamanın peşine düşer. Bu böyleyken sistemin toplum sağlığını gözetmesi de beklenemezdi.

Bu durumda corona yanında -önümüzdeki yıllarda- yaşanması muhtemel salgınlardan, kapitalist piyasacılara teslim edilmiş bir devlet idaresi ile baş edilebilir mi?

30 milyon ölüme yol açan HIV/AIDS, Kongo Havzası çıkışlı ama “lokal” bir salgın olarak tasnif edilmiş. Başlangıç tarihi olarak 1960’ı alan kaynaklar da var. Bu hâlen devam eden bir salgın…

XXI’inci yüzyılın başlarındayız. XX. yüzyılın tamamındaki 25 salgına karşılık bu yüzyılın ilk 20 yılında kaç salgın yaşandı dersiniz? Kayıtlarda tam 56 salgın var!

Artık salgın yaşanmayan yıl yok! Bir yıla neredeyse 3 salgın düşüyor. XX. yüzyılda “dünya çapında” olarak tasnif edilen toplamda 4 salgın var. Bu kadarı, bu yüzyılın ilk 20 yılında oldu. Eğer bu trend sürerse kalan 80 yılda 100’den fazla lokal, 20’ye yakın küresel yayılım gösteren salgın yaşanması ihtimal dahilinde.

Bu ürkütücü ihtimalin yanına bir de gerçeklik tablosu koyalım: Covid-19 belası sınırları aşıp 190 ülkeye ulaştığında, hemen hiçbir ülkede salgını karşılayacak kamu sağlık yatırımlarının olmadığını gördük…

‘Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) verilerine göre, 2 trilyon dolarlık savunma, silah yatırımı yapan devletlerin elinde; tanesi 5 - 10 bin dolar olan ventilatörlerden yeterli sayıda olmadığını, yüzlerce, belki binlerce kişinin makine, doktor, yoğun bakım yatağı göremeden boğularak öldüğünü gördük…[43]

Büyük soru burada beliriyor: Böyle bir dehşet tablosuyla yüzleşirken sürdürülemez kapitalizm bir vahşetten başa ne olabilir ki?

Herkesin malumu: “Covid-19 virüsünün yayılmasını yavaşlatıp durdurmak için kapitalistlerin herhangi bir planı yoktu. Oysa ölümcül bir salgın tehlikesi, yirmi yıldır sayısız tıbbi araştırmanın ve hükümet raporunun konusu olmuştu. Bu uyarılar önemsenmeyip görmezden gelindi. Temel hedefi asalak bir oligarşinin zenginleştirilmesi olan ekonomik ve siyasi bir sistemde, mali kaynakların büyük kârlar getirmeyen araştırma ve üretim alanlarına aktarılması, zaman ve para kaybı olarak görüldü.”[44]

Böyle olunca da felaket kaçınılmazdı!

Yani “Dünya kapitalizmi ölen ölür kalan sağlar bizimdir diyecektir… Salgın vesilesiyle kendi akılcılığını sorgulayıp birtakım ciddi düzeltmelere gitme gibi bir yolu hiç denemeyecektir… İklim değişikliği ve küresel ısınma gibi olgulara nasıl baktıysa ve bakıyorsa yaşanmakta olan son krize de en fazla öyle bakacaktır… Küçülen ekonomilerin daha da yoksullaştırdıkları dışında ‘eleğin üstünde’ kalan toplum kesimlerine yönelecektir… Bu kesimlerle birlikte tüketim toplumunun ‘yeni normalini’ arayacaktır… Ve nihayet, olası patlamalar karşısında önlem olarak otoriter/totaliter yönelimlere meşruiyet kazandırmanın yollarını zorlayacaktır…”[45]

Söz konusu koordinatlardaki felaket(ler)le yaşanan, kapitalizmin varoluş krizidir ve bu hâl “sosyal devlet”e çıkartılan çağrılarla geçiştirilemez!

Friedrich Engels, ‘Doğanın Diyalekti’ğinde “Doğa üzerinde kazandığımız zaferlerden dolayı kendimizi pek fazla övmeyelim. Böyle her zafer için doğa bizden öcünü alır,”[46] diye yazmıştı.

Engels’in neredeyse 150 yıl önce öngördüğü “doğanın öcü”nü aldığı günlerden geçiyoruz. Coronavirüs salgını, kapitalizm durdurulmazsa insanlığı nasıl büyük bir yıkım ve felaketin beklediğini açık bir şekilde hatırlattı.

Günlerdir salgının neden ve sonuçları üzerine düzinelerce, yorum, değerlendirme, kehanet, komplo teorisi vs. yapılıyor. En çok merak edilen ise salgın kontrol altına alınıp sona erdiğinde ne olacağı konusu. Bu sorunun yanıtını ararken, daha “sosyal” ve “ekolojik” bir kapitalizmin geleceği yanılmasına kapılanlar, ‘90’ların yeşil kapitalizmini bekleyenler de var.

Ancak bu, boş bir beklenti karşılığı yok; sürdürülemez kapitalist “sosyal formasyon”dan[47] bu(nlar) beklenemez!

 

II.1) KRİZİN “YDD”Sİ!

 

Şimdilerdeki krizin, “Yeni Dünya Düzen(sizliğ)i” (“YDD”) bu hâlin en iyi tanığıdır.

Jean Ziegler’in, “Açlıktan ölen her çocuk, tasarlanmış bir cinayet kurbanıdır,” diye haykırdığı kapitalist dünyada[48] “kardeşlik” ilkesi, dilde varsa da uygulamada yoktur. “YDD”, zenginlerin yoksulları ezip, sömürmeleri üzerine kurulmuştur.

Kolay mı?

28 süper zenginin serveti 4 milyar insanın toplam gelirinden daha fazladır![49]

Gelir adaletsizliğinin had safhada olduğunu açıklayan Equatil Trust’un raporu, İngiltere’nin 6 sterlin milyarderinin, toplam varlığının yaklaşık 40 milyar sterlin civarında olduğunu, bunun da 13 milyon dar gelirlinin toplam varlığına denk geldiğini açıklaması durumu somut olarak saptıyor![50]

2019’da, en büyük 500 özel şirket, dünyada üretilen servetin yüzde 52.8’ini kontrol ediyordu… Her ne pahasına olursa olsun, kârlarını arttırmaya çalışan bu şirketler, herhangi bir devlet ya da parlamento tarafından denetlenemiyor. Bu yamyam düzenin en büyük etkisi de sıradan insanlara oluyor. Her dört dakikada bir kişi A vitamini eksikliğinden kör oluyor. Bu düzen hem ölümcül hem de absürt. Anlamsız bir şekilde bu düzen içinde insanlar, aslında mevcut tarım imkânlarıyla dünyada 12 milyar insan doyabilecek iken açlıktan ölüyorlar. Her 1 dakikada 3 çocuk açlıktan ölüyor. Açlıktan hayatını kaybeden bir çocuk, katledilmiş bir çocuktur![51]

BM En Az Gelişmiş Ülkeler kategorisini fert başına yıllık geliri 750 dolar olan ekonomiler olarak tanımlıyor. Bu tanımlamaya göre dünyamızın 1 milyara yaklaşan nüfusu en az gelişmiş ülkelerde yaşıyor. Bu grubun 400 milyonu Sahra-altı Afrika’da yer alıyor; Latin Amerika ülkelerinde yaşayanların yüzde 30’u da bu gruba dahil… Söz konusu ülkeler grubunda yer alanlarla birlikte dünyamızda 1 milyar insanın temiz su kaynaklarına; 2.6 milyarın temiz sanitasyon olanaklarına ve 1.5 milyarının da elektriğe erişimi yok![52]

Uluslararası Para Fonu (IMF), dünya ekonomisinin önümüzdeki aylarda büyük çapta çökmesini bekliyor. Önümüzdeki dönem yaşanacakların ancak 1929’dan sonra yaşanan büyük buhran ile karşılaştırılabileceğini ifade eden IMF’nin baş ekonomisti Gita Gopinath, IMF’nin küresel ekonominin gelişmesiyle ilgili tahminini ilk kez bu denli aşağı çekmek zorunda kaldığını da ifade etti. IMF Genel Müdürü Kristalina Georgiewa da açıklamada dünya ekonomisinin 1930’lu yıllarda olduğu gibi uzun süreli bir buhrana girebileceğini ifade etmişti.

IMF’ye göre, 2020’deki ekonomik düşüş 2021’i de olumsuz etkileyecek. Prensip olarak 2021’de dünya ekonomisinin yüzde 5.8 düzeyinde büyümesini bekleyen IMF, buna rağmen 2020 ve 2021’de toplam küresel kaybın 9 trilyon dolar hacminde olmasını bekliyor.[53]

Bu dünyanın mimarı kapitalizm III. Büyük Bunalımı ile cebelleşmektedir; Rob Urie’in, “Pandemi finansal sorunların yalnızca katalizörüdür, sebebi değil,”[54] notunu düştüğü koşullarda…

 

II.2) KAPİTALİZMİN BÜYÜK BUNALIMI

 

Covid-19 ile hızlanıp, derinleşerek yaygınlaşan kapitalizmin Büyük Bunalımı’ndan sadece biz değil, IMF de söz ediyor.

IMF’nin, ‘Küresel Finansal İstikrar Görünümü: Covid-19 Zamanında Piyasalar’ (Nisan 2020) başlıklı raporunda, “Covid-19 salgını, küresel piyasalara benzeri görülmemiş bir darbe indirdi” değerlendirmesi yapılıp, “Piyasalar ‘fırtına’ ile karşı karşıya,” diye ekleniyor.[55]

Yine IMF Başkanı Kristalina Georgieva, coronavirüs salgını nedeniyle 2020’nin son derece zor olacağı vurgusuyla, “Büyük Buhran’dan bu yana yaşanan en kötü ekonomik daralmayı bekliyoruz,”[56] demeden edemiyor.

Aynı karamsarlık “Şimdi çığır açacak bir dönemde yaşıyoruz... Başarısızlık dünyayı ateşe verebilir,”[57] diyen Henry Kissenger için de geçerli.

‘The Washington Post’a göreyse, “Kapitalizm krizde: ABD’li milyarderler, kendilerini zengin eden sistemin geleceğinden kaygı duyuyorlar.”[58]

Ancak bu daha başlangıç; “Coronavirüsü gelmekte olan daha büyük krizlerin küçük bir kesiti,”[59] Noam Chomsky’nin ifadesiyle…[60]

Yaşananlar tek başına coronavirüs salgınına bağlanmamalı. Yaşananların tek başına salgına bağlanması, elbette yanlış. Neo-liberalizm zaten iflas etmeye başlamıştı ve bu iflas Covid-19 ile iyice görünür oldu; o kadar...

Büyük bir finansal balon vardı. Bu balon zaten patlayacaktı. Virüs, bu balonu patlatan iğne oldu. İnsanlar, şirketler, devletler çok borçlandırıldı. “Küresel borç stoku, 260 trilyon doları aşmıştı.”[61] Büyük iflas dalgası kapıyı çalıyordu.

Yani 1980’lerden başlayarak “başka alternatif yok” koşullandırmalarıyla sürdürülen küreselleşme efsanesi için deniz tükenmişti.

“Küreselleşme” diye sunulan emperyalist talan ile birlikte kamusal ve toplumsal nitelikte olan eğitim, sağlık, su ve doğal kaynakların tedariki gibi tüm sosyal hizmetler giderek ticarileştirildi, piyasanın arz - talep mantığına dayalı birer ticari metaya dönüştürüldü. Temiz suya, sağlığa erişim, parası olana sunuldu... Sonrası malum!

Küresel ticaretin üçte ikisinin dünyanın en büyük 2 bin oligopolcü şirketin idari kararlarıyla yönlendirildiği; gezegenimizde mal ve hizmet üretiminde çalışan 3.5 milyar insanın yarısının sosyal güvenceden uzak, parçalanmış, güvencesiz istihdam biçimlerinde istihdam edildiği; dünyada en yüksek gelirli yüzde 1’lik nüfusun milli gelirden aldığı payın ortalamasının yüzde 30’a ulaştığı; buna karşın aşağıda yer alan yüzde 50’lik nüfusun aldığı payın ortalama sadece yüzde 12’de kaldığı; 2016 itibarıyla dünyamızda yaratılan servetin yüzde 82’sine dünyanın en zengin yüzde 1’lik nüfus tarafından el konulduğu; daha açık ve özet bir ifadeyle, gelir eşitsizliğinin, fırsat eşitsizliği ile birlikte başat gitmekte olduğu bir küresel düzenden daha başka ne beklenirdi ki?[62]

Covid-19 birlikte, tüm iktisadi ve sosyal kurumları çöküntüye uğratan salgından ve verili tablodan sürdürülemez kapitalizm sorumludur.

Müthiş bir yıkıma yol açan şok dalgasını Fransa Ekonomi Bakanı, “Durum şu an ancak 1929 krizi ile kıyaslanabilir,” diyerek tariflerken; Almanya Ekonomi Bakanı da, “Tüm piyasalar tam anlamıyla çöktü” diyerek durumu özetliyordu.[63] 

‘Deutsche Bank Securities’ baş ekonomisti, “Zaten kâbuslar görüyorduk ve uyandığımızda kâbusun maalesef gerçek olduğunu gördük. Rakamlar, durumun ABD ve Avrupa için inanılmaz derecede ciddi olduğunu söylüyor,”[64] diyerek egemenlerin kaygılarını özetliyordu.

Aslında Fransız bakan, 1930’lara atıfta bulunmakla hiç de haksızlık etmiyor. 2008 krizi sonrası sık sık “1930’lara mı dönüyoruz?” tartışması gündeme gelmişti ki, 1930’lar şiddetli bir sınıf mücadelesinin önemli bir dönemeciydi. Yani Eric Hobsbawm, “Aşırılıklar Çağı”[65] olarak adlandırdığı faşizmin, iç savaşların, devrimlerin, isyanların, emperyalist rekabetin uçlarında yaşandığı alt üst oluş kesitiydi.

Tarih yeniden bir “Aşırılıklar Dönemi”ne kapı açıyor; “uçurumdan yuvarlanmak” sözü artık tüm dünya ekonomileri için geçerliyken; salgın, kapitalizmin büyük krizini öne çekiyor.

Egemen sınıfın yöneticilerinin de inkâr edemediği üzere sürdürülemez kapitalizm, 1929’u andıran bir bunalıma sürükleniyor.

Ulaşılan koordinatlar da sürdürülemez kapitalizm, geçici mali krizler ve borç krizlerinden farklı olarak, büyük bir depresyonla yüz yüzeyken; işte kimi gerçekler ve itiraflar: 

* BM raporuna göre, salgının neden olduğu ekonomik hasar, küresel çapta 400 ila 600 milyon insanın daha yoksulluğa itilmesine neden olacak. Küresel yoksulluk son 30 yıldır ilk kez artacak…

* ‘Dünya Ticaret Örgütü’ (WTO) coronavirüs salgınının 2020 yılında ticarette yüzde 13 ila yüzde 32’lik bir azalmaya neden olacağını açıklıyor…

* IMF, pandemi nedeniyle küresel ekonominin 2020’de “keskin bir daralma” yaşayacağını ve bunun 1930’lardaki Büyük Buhran’dan beri en büyük düşüşü tetikleyeceğini söylüyor…

* ABD’de, bir haftada 6.6 milyon kişi işsizlik yardımına başvurdu. Böylece, ülkede üç haftada, bu yardıma başvuru yapanların sayısı 17 milyona yükseldi. Bu daha önce hiç görülmemiş bir sayı. 2008 mali krizinde, çok daha uzun bir sürede 9 milyon kişi işini kaybetmişti…

* ‘Uluslararası Çalışma Örgütü’ (ILO) raporunda, virüs krizi İkinci Dünya Savaşı’ndan beri karşılaşılan en büyük kriz olarak nitelendirildi…[66]

Bu kadar değil; şunlar da eklenmeli!

ILO, Covid-19 krizinin 2020’nin ikinci çeyreğinde küresel olarak çalışma saatlerinin yüzde 6.7’sini ortadan kaldırmasının beklendiğini, bunun da 195 milyon kişinin tam zamanlı işini kaybetmesi anlamına geleceğini bildirdi.[67] Ayrıca coronavirüs krizinin bir de her bir ülke içerisinde tetiklemekte olduğu toplumsal cinsiyet boyutu var. Kriz dönemlerinin hemen her defasında öncelikle kadın emekçileri daha şiddetli etkilediği biliniyor.[68]

1929’daki “Büyük Buhran/ The Great Depression” insanlık tarihinde bir kez oldu bir daha yaşanmaz deniyordu. Yaşananlarla bu “iddialar” da anlamını yitirmiş oldu.[69] Tıpkı Immanuel Wallerstein’ın, “Gerçek krizler sistem çerçevesi içinde üstesinden gelinemeyecek güçlüklerdir,”[70] vurgusundaki üzere…

Ancak bunlara karşın Yeşil Sol Parti Eş Sözcüsü Sinan Tutal’ın, “Emperyalist kapitalist sistem şimdiye kadar kriz dönemlerinde kendini yenileyerek çıkmanın koşullarını sağlamıştır. Bu seferde kendini yeniden inşa etme potansiyeli var gözüküyor”;[71] veya KHK’lı Yrd. Doç. Dr. Ahmet Murat Aytaç, “Kapitalizmi çökertecek tek bir büyük kriz yoktur ve böyle bir felaket beklemek beyhudedir… Maalesef reel sosyalizmin çöküşünden sonra birçok muhalif insan daha iyi bir dünya kurabilmek için doğal felaketlerden veya toplumsal travmalardan medet umar hâle gelmiştir,”[72] deyişleri üzerinde laf edilmesi bile abes olan “fikir(sizlik) temrinleri”dir! Ama yine de bir-iki laf etmeden geçmeyelim: Sinan Tutal sistemin “kendini yeniden inşa etme potansiyeli”ni nerede görüyor? Biraz açsa ya… Ya da Ahmet Murat Aytaç daha iyi bir dünya kurma umudunu toplumsal travmaların dışında nerede görüyor? Örneğin Fransız İhtilali, Paris Komünü ya da Ekim devrimi, “toplumsal travmalar”ın sonucu değil mi?

O hâlde coronadan da var olan kriz hâlinin, yol açacağı siyasi yönetememe durumunun da kaçınılmaz olduğu “es” geçilmeden; Covid-19’un krizle ezen ve ezilenler arasındaki çelişkiyi şiddetlendireceği öngörülmelidir.

Evet Önümüzde evrenselliği, kapsayıcılığı ve derinliği bakımından 1930 dünya krizini aratır bir büyük bunalım ile karşılaşılması olasıdır. Birçok yönden olağan krizlerden ayrı özellikler gösteren mevcut krizi atlatmak kolay olmayacaktır. Kitlesel ölümler, kıtlıklar, savaşlar, devrimler ve karşıdevrimler birer ihtimaldir.

“Kriz-sever kapitalizmin bu krizi de atlatabileceğini söyleyenlerin fena hâlde yanıldığını, bu hayal kırıklığının kolayca restore edilemeyeceğini düşünüyorum… Türkçede ‘Sermayenin Mikropolitikası’ adlı kitabı yayınlanan Jason Read birkaç gün önce ‘XX. Yüzyıl: ya sosyalizm ya barbarlık. XXI. Yüzyıl: ya komünizm ya yokoluş’ diye bir tweet atmıştı, buna şahsen ben de imzamı atarım,”[73] diyen Tuncay Birkan’ın görüşlerini paylaşmamak mümkün değil.

Çünkü sürdürülemez kapitalist gerçek, “XXI. Yüzyılda Ya Komünizm Ya Yokoluş”u “olmazsa olmaz” kılmaktadır.

 

II.3) SÜRDÜRÜLEMEZ KAPİTALİST GERÇEK

 

“Olmaz olmaz” saptamamız, kimilerine uymuyorsa, onlara; Yuval Noah Harari’nin, “Serbest piyasaya duyulan inanç Noel Baba’ya duyulan inanç kadar naiftir”; Julio Cortázar’ın, “Anlamak bizi değiştirir. O andan itibaren, bir dakika öncesinde olduğumuz kişi değilizdir artık; sonsuza dek değişmişizdir,” saptamalarını hatırlatmakla başlayalım.

Evet sürdürülemez kapitalist gerçeğe ilişkin (Noel Baba’vari) hurafeleri bir kenara bırakıp; anlamakla (ve elbette anlatmakla) mükellefiz!

Örneğin “Coronavirüs krizinin boyutu hastalığın tehlikesi kadar sağlık sisteminin organize şekilde bozulmasından da kaynaklanıyordu… Kemer sıkma politikaları sağlık sistemini salgına karşı zayıf düşürdü.”[74] Bunun sorumlusu, “Ama”sız, “Fakat”sız kapitalizmdi…

İnsan(lık) tarihinde bazen 50 milyon gibi çok ağır can kaybına yol açan pandemiler yaşadı. Ama belki ilk kez bir hastalık, insan ile birlikte habitatını da hedef alıyordu! Hangi toplumda? Ekonomi egemen toplum olarak küreselleşmiş kapitalizmde!

Kolay mı? Doğanın milyarlarca yılda oluşturduğu dengelerini altüst eden kapitalizm, yediğimizi içtiğimizi kirletip, ekolojik yıkımın boyutlarını geri dönülmez noktalara sürükledi.

Bu noktada Rosa Luxemburg’un, ‘Sermaye Birikimi’ başlıklı yapıtında,[75] ilksel birikimin kapitalizmin ayrılmaz bir unsuru olduğunda ve yeni pazarlar ve yeni emek kaynakları açmaya ve yaratmaya devam etmek zorunda olduğunda ısrarı asla unutulmamalıdır. Çünkü kapitalizmin bugünlerinde tanık ve taraf olduğumuz felaket ve yıkımın, çok şeyi görünür hâle getirmesi; kapitalizmin saçma sapan mantık(sızlığ)ını ortaya koyuyor.[76]

Sakın ola unutulmasın: Kapitalizm daha fazla kâr amacıyla yönetilen kaos ve düzensizlik imparatorluğudur. Rosa Luxemburg’un ifadesiyle, “Felaketlerin sürekli üretimi için bir makinedir.”

Bu makine -şöyle veya böyle!- çalıştıkça felaket çaplanacaktır. Burada soru(n), “dönüşüm dönemi” imkânını ezilenleri lehine çevirebilmekten geçiyor.

Şimdi düşünüp, yanıtlama zamanı: “Birinci Dünya Savaşı’yla başlayan ve İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar uzanan dönemi tek bir dönüşüm dönemi olarak düşünmek olanaklıdır. Şimdi yine benzer bir dönemden geçiyor olabilir miyiz?

Öldürücü bir virüs salgını ortasında, tıbbi bir metafor çok uygun düşer: Ya hastanın bünyesi kendini tamir ederek iyileşir ve yaşamaya devam eder ya da hasta, yenik düşerek ölür. Kriz bu iki olasılığın birden ortada olduğu karar anıdır. ‘İki Dünya Savaşı’nı, büyük depresyonu, yeni teknolojilerin doğuşunu, faşizmleri ve devrimci gelişmeleri kapsayan dönemi böyle de düşünebiliriz. Bu son derecede sarsıntılı ve yıkıcı dönem, hem kapitalizmin ufkunu aşma (hastanın ölme), hem de kapitalizmin değişerek yenilenme olasılıklarını gündeme getirmişti… Covid -19, ‘krizin’ adeta kötü ‘sonsuza dönüşmüş’ (giderek dejenere olan) sürecinin üzerine hem bu sürecin bir ürünü hem de dengeleri altüst etmeye aday bir hızlandırıcı olarak geldi.”[77]

Özetle, kelimelerle tarifte zorlandığımız karmaşık krizle yüz yüzeyiz. Öyle ki köklü ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel krizleri doğuracak bir ana krizle! Bu nedenle dünyada ekonomik-sosyal-siyasal hiçbir şey Aralık 2019 öncesi gibi olmayacak. İnsanın Covid-19 ile savaşı ne zaman, nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın; tarih, karşıt dinamiklerin görülmemiş yeni bir savaşının taşıyıcı rayları üzerinden hızlanacak.[78]

 

III. AYRIM: YERKÜRENİN COVID-19 HÂLİ

 

Tüm bunlar -yerkürenin Covid-19 hâliyle- tarihi hızlandıracak…

Elias Canetti’nin, “Günlük yaşam, yalanlardan kurulu yüzeysel bir düzendir,”[79] uyarısına rağmen “Nasıl” mı?

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, Covid-19 nedeniyle yerkürenin İkinci Dünya Savaşı’ndan beri en zorlu krizle karşı karşıya olduğunu söylerken; ILO, salgın yüzünden 5 ila 25 milyon kişinin işini kaybedebileceğini ve 860 milyar ile 3.4 trilyon dolar gelir kaybı yaşanabileceğini öngörüyor.

Raporda ayrıca dünyadaki kırsal nüfusun yüzde 50’sinin, kentsel nüfusun ise yüzde 20’sinin sağlık sigortası olmadığına, gelişmekte olan ülkelerin gayri safi yurtiçi hasılasının yaklaşık yüzde 2’sini sağlığa ayırdığına, küresel ortalamanın ise 4.7 olduğuna dikkat çekiliyor.[80]

Yine ‘Oxfam’ın yayınladığı ‘Yoksulluk Değil, Onurlu Bir Yaşam’ raporuna göre, Covid-19 salgını dolayısıyla duran ekonomik faaliyetler sebebiyle küresel nüfusun yüzde 6 ila 8’i yoksullaşabilir; küresel nüfusun yarısı salgın sonrasında yoksulluk sınırının altına düşebilir.[81]

Aynı raporda, coronavirüs salgını sonrası dünya genelinde yaşanan ekonomik durgunluk sebebiyle yaklaşık bir milyar insanın yoksulluk sınırında yaşayabileceğini açıklandı. Buna göre dünya genelinde günlük 1.90 doların altında kazanan ve “aşırı yoksul” olarak tanımlanan 434 milyon kişinin, dünya genelinde 922 milyona ulaşacağı kaydedildi. Bunun yanında yoksulluk sınırı olarak kabul edilen ve günde 5.50 doların altında kazanan kişilerin sayısının ise 548 milyondan 4 milyara çıkabileceği ifade edildi.[82]

Bu veriler ışığında kapitalist dünyada, küresel mülkiyetin dağılımı konusunda yaşanan adaletsizliklerin geldiği boyutu da anlamak açısından ‘2019 Oxfam Raporu’na göz atmak da gerekecektir. Buna göre, 2019’da yerküredeki en zengin 2 bin 153 kişinin serveti, dünya nüfusunun yüzde 60’ına tekabül eden en yoksul 4.6 milyar kişinin toplam servetinden fazla![83] Bir başka deyişle, 2153 kişinin servetinin “kamulaştırılması”, dünya nüfusunun yüzde 60’ının varlığını ikiye katlayabilir!

Rapor dünyanın en zengin 22 erkeğinin Afrika’daki tüm kadınlardan daha fazla servete sahip olduğunu vurguluyor. Yine rapora göre kadınlar ve kız çocukları hiç ücret almadan bir yılda tam 12.5 milyar saat çalışıyor, buna karşılık küresel ekonomiye 18.8 trilyon dolar katkı sağlıyor.

Bu konuda net bir uzlaşma olmamakla birlikte buraya bir de dünya kaynaklarının tam kapasiteyle çalışmalarının dünya genelindeki nüfusa yetip yetmeyeceği tartışmasını eklememiz gerekiyor. Kimi kaynaklara göre dünya kaynakları 11 milyar insana, kimi kaynaklara göre 13 milyar insana yetecek kadar geçim aracı üretebiliyor. Yani en kötü senaryoyu baz alsak bile, şu anda dünya geneline yayılmış kitlesel yoksulluğu, kaynakların adaletsiz dağılımıyla açıklamamız kaçınılmaz. Dünyada kıtlık yok, bolluk var; ama bir yanda milyarlarca yoksul, diğer yanda dünya zenginliğine el koymuş mülk sahibi sınıflar varken; artık bu hâl sürdürülemez!

Bunlara bir de Covid-19’un yıkıcı etkilerini eklemek gerek; neo-liberal hükümetlerin kaynaksız bıraktığı, acımasızca ticarileştirdiği sağlık sistemlerini çökertilmesinin yol açtığı kaotik kapışma gibi…

Coronavirüs salgınıyla birlikte koruyucu malzeme ihtiyacı küresel krize dönüştü. 3 Nisan 2020 tarihli haberlere göre, Dışişleri Bakanı Arancha Gonzalez Laya, Türkiye’de üretilen solunum cihazlarının tesliminin gerçekleşmediğini belirtip, “Coronavirüsle mücadelede lazım olabileceği gerekçesiyle kendilerinde tutuyorlar,” dedi

Almanya Sağlık Bakanı Jens Spahn maske pazarında savaş yaşandığını belirtirken “Tüm dünya maske peşinde. Maskeler altın değerinde” ifadelerini kullandı.

Maske başta olmak üzere koruyucu ekipman sıkıntısı yaşayan bir başka ülke de Kanada. Başbakan Justin Trudeau, ülkedeki hastanelerin 60 milyon maske ve koruyucu malzemeye ihtiyacı olduğunu söyledi, ancak şu anda 11 milyon maskenin temin edildiğini açıkladı. Kanada’da yayınlanan ‘Journal de Montreal’a göre, Quebec bölgesinin Hong Kong’a sipariş ettiği 10 bin koruyucu maske de ABD’nin Ohio eyaletine yönlendirildi. Trudeau ise ortak mücadelede işbirliği vurgusuyla ABD’ye sert eleştiriler yükseltti.

Brezilya Sağlık Bakanı Luiz Henrique Mandetta da Çin’den sipariş ettikleri maskelere ABD’nin el koyduğunu savundu.

‘Der Spiegel’ daha önce Almanya’nın sipariş ettiği 6 milyon maskenin transfer sırasında Kenya’da kaybolduğu haberine yer vermişti. Öte yandan Alman ve Fransız yetkililer, ABD’nin Çin’deki üreticilere piyasanın çok üzerinde fiyat teklifi vererek Avrupa ülkelerinin söz konusu üreticilerle yaptığı anlaşmaları bozduğunu iddia etti.

Fransız bir doktor, sipariş verdikleri maskeleri ABD’li alıcıların kendi önerdiklerinin üç katı fiyatlar teklif ederek aldığını kaydetti. Ayrıca dört AB ülkesi arasında da maske krizi çıktı. İsveç şirketi Mölnlycke, Çin’den İspanya ve İtalya’ya gönderilmek üzere ithal ettikleri maske ve eldivenlere Fransa’nın el koyduğunu duyurdu.[84]

Bu duruma ilişkin kapitalizm konusunda denilebilir ki: “La Belle Époque/ Altın Çağ” bitti; “Siyah Kuğu” sendromu başladı!

Hatırlayın: “Bu pandemi tipik bir tarih kazası” diyor Berlusconi yıllarının liberal ekonomi bakanı Giulio Tremonti ve sözlerine I. Dünya Savaşı’na yol açan “Saraybosna gibi tıpkı” diyerek devam ediyor:

“Saraybosna (Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veliahtı Arşidük Ferdinand’ın öldürülmesiyle) kıvılcımı çaktığında, kimse bunun eski Avrupa’nın sonunu getiren bir Dünya Savaşı yaratacağını beklememişti. Ne ki öyle oldu. Saraybosna ile (XX. yüzyıl başındaki gelişme ve iyimserlik dönemi) ‘La Belle Époque’ kapandı. Şimdi Covid-19 da günümüzün bir nevi Saraybosna’sı.

Orada da olduğu gibi tıpkı bu salgın da altın bir çağı, küreselleşmenin altın çağını bitirdi. Pazar ekonomisine kutsallık atfeden XX. yüzyılın son ideolojisi ‘piyasacılığa’ son verdi. Pandemi elbette bilim tarafından alt edilecek. Ama yaşanan trajedi küreselleşmenin sınırları ve zaaflarını göz önüne koydu. Sokağa çıkma yasağı bitip, dışarı çıktığımızda kendimizi büyük bir enkaz önünde bulacağız.”

Bu sözlerin liberal ekonominin İtalya’daki en büyük gurularından birisi tarafından telaffuz ediliyor olması, çok şaşırtıcı ve çarpıcı. “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler”ci Berlusconi düzeninin bir numaralı ismi dahi bunları bugün söylüyorsa, varın gerisini siz hesap edin...[85]

Demiştik ya: “La Belle Époque” bitti. Eski tüfek sosyalistlerden Ugo Intini, yaşanları “Siyah Kuğu” sendromu ile anlatıyor. Lübnanlı matematikçi Nesim Taleb’in 2000’ler başında ortaya attığı “Siyah Kuğu” kuramı, yaşadığımız çağı ve tarihi beklenmedik badirelerin şekillendireceğini ifade ediyor. Bilim, ekonomi, teknolojinin olağan akışının aksine ülkeler ve insanlığın yazgısını, ender olguların belirleyeceğini belirtiyor.

“Siyah Kuğu”ların varlığına çağlar boyunca inanılmamış. Taleb, varlığı sorgulanan “Siyah Kuğu”nun oysa sürpriz bir zamanlamayla karşımıza çıkarak dünyayı başımıza yıkabileceğini söylüyordu.

Taleb’in kuramına atıf yapan Intini, 26 Mart 2020 tarihli ‘Il Dubbio’daki başyazısında: “Siyah Kuğu sonunda çıkıp geldi,” diyor: “Üstelik yalnız değil. Donald Trump başta olmak üzere kendisine öngörülmez ve tehlikeli liderler eşlik ediyor… Arkada kalan dönemi (Birinci Dünya Savaşı öncesinin vur patlasın çal oynasın tasasızlık dönemini çağrıştıran) bir ‘La Belle Époque’ olarak anabiliriz. O günlerin artık yalnız yasını tutabiliriz.”

“Siyah Kuğu şoku”, İtalya’nın ruh hâlinin özeti gibi![86]

Nihayet tüm bunlara eklenmesi gereken: “Sosyal isyan korkusu... İtalya Başbakanı Giuseppe Conte’nin masasına konan istihbarat raporları bu belirsizliğin uzaması hâlinde sosyal isyanın kaçınılmaz olduğu”nu belirtiyor..[87]

 

III.1) COVID-19’UN MERKEZ ÜSSÜ: EMPERYALİST ABD

 

Covid-19 depreminin merkez üssü emperyalist ABD iken; “Amerikan Rüyası” diye pazarlanan kâbusa ilişkin, “Herkesin maskesini çıkarıp atmak zorunda kalacağı bir gece yarısı vaktinin geleceğini bilmiyor musun?” diyen Søren Kierkegaard’ın uyarısını anımsamak/ anımsatmamak mümkün mü?

Coronavirüs, emperyalizmin gerçek yüzünü ortaya sererken; emperyalist-kapitalist üretim ilişkilerinin dünyayı felaketin eşiğine sürüklediğini ve öte yandan da kapitalistlerin insan(lık) sağlığını ve yaşamını değil, şirketlerin çıkarlarını ve sömürüleri korumakla mükellef olduğu gerçeğini gözlerimizin içine soktu.

Kim ne derse desin; Covid-19 salgını, dünya kapitalist sisteminin gerçek yüzünü gösterdi. Zengin ülkeler, emperyalist efendiler, virüse karşı mücadele edecek, insan hayatını kurtaracak insanî önlemler almaktan tümüyle uzakken; her biri, artarda, tekelleri koruyacak, rant sağlayacak “ekonomik” önlemler açıklamanın ötesine geçmedi/ geçemedi. Emekçilerin payına ise, ürettikleri artı değer ve ödedikleri vergielle misliyle ödedikleri “sefalet destekleri” oldu.

Yine kim ne derse desin; yerkürenin tamamına yayılan pandemi emperyalist-kapitalist sistemin üretim ilişkilerinin bir sonucu olarak yaşanmaktadır. Kapitalizm “daha fazla kâr” için daha fazla üretim yasasını işletmeye başladığında, bu yasayı hayata geçirmenin önündeki engellere yöneldi. Üretim çılgınlığı tüketim çılgınlığını, ekolojik dengeyi, doğayı, toplum yaşamını alt-üst ederek ilerledi. Pazarlar bu yıkımlarla büyüdü ve gelişti. Kurulu sistemin tıkanıklığı Covid-19’la patlak verdi. Her şeyin metalaştığı, kâr amacına hizmet eder hâle getirildiği, sağlık da dahil olmak üzere bir dizi alanda özelleştirmelerin yaşandığı sistemde iflas bayraklarının çekilmesi de kaçınılmaz olmuştur.

yazının devamı



Bu yazı 2312 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
HABER ARŞİVİ
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HAVA DURUMU
nöbetçi eczaneler
GAZETEMİZ

HABER ARA
YUKARI