Bugun...


Temel Demirer

facebook-paylas
“Duvar”(lar)ı Aşan O; Hâlâ “Umut”la “Yol”da, Bizimledir
Tarih: 15-03-2020 20:33:00 Güncelleme: 03-04-2020 22:02:00


“Hayatı kendim için yaşamıyorum.
Ve korkmuyorum hiç bir şeyden.
Başıma gelecekleri de biliyorum.
Her şeye rağmen düşmana inat yaşayacağız.
Yarın bizim çünkü.”[2]

“Sorunun esası şudur: Ya devrim yolunu seçeceğiz... ya da, bu düzenin baskılarına, haksızlıklarına boyun eğerek, şu ya da bu biçimde teslim olarak yaşamayı seçeceğiz. Bu çeşit bir seçiş, yok olmanın bir biçimidir”…

“Safım açık ve bellidir. Emekçi yoksul halkımın safında, bilimsel sosyalizme inanan, sosyalizm acemisi bir sanatçıyım. Bütün olanaklarımla kurtuluş mücadelesinin içinde olmaya çalışacağım... Bu yüzden başıma gelecek belaları göğüslemeye şimdiden hazırım”…

“Dağlarımız, ovalarımız ve ırmaklarımız bizi bekliyor Biz bütün ömrümüzü gurbette geçirip Gurbet türküleri söylemek istemiyoruz, Biz yiğitlikleri ile destanlar yazmış bir halkız, Ve önümüzde duran bütün güçlükleri yenecek Azme, kararlılığa ve koşullara sahibiz... Dost ve düşman herkes bilsin ki; Kazanacağız; Mutlaka kazanacağız!” derdi yoldaşımız Yılmaz Güney…

Onun sevdası Fatoş Güney, “Selimiye’den yazdığın bir mektupta, “Bugün 1 Nisan, bugün benim doğum günüm. Oğlumla kırlarda dolaşın, uçurtma uçurun ve ona bugün babasını anlat” demişsin. Oğluma anlattığım gibi seni yeni kuşaklara da anlatmak istiyorum.

Askeri Cezaevi’ndeyken mektuplaşırdık. (Henüz 1.5 yıllık evliydik, oğlumuz 6.5 aylıktı.)

Sana hep şöyle seslenmişim: Sevgili, sevgilim, anam, babam, kardeşim, arkadaşım ve her şeyim kocam.

Gerçekten her şeyimdin sen benim, sana o gözle bakıyordum. Ben de, senin deyiminle mavi kuşun, hayatla arandaki en güzel köprü, köprülerin en güzeli…

Köprülerin altından çok sular aktı Yılmaz’ım. Sen gittiğinden beri aradan yıllar geçti,”[3] dese de; ben Ona “Gitti” diyenlerden değilim…

Ona, “Gitti” denilmemelidir; “Duvar”ları aşan o; hâlâ “Umut”la “Yol”dadır; bizimledir!

Kendi hesabıma benim bundan bir an dahi şüphem olmadı…

Evet, evet Yılmaz Güney bugün da hâlâ tüm gençliğiyle aramızda.

Hâlâ ülkenin kaderi üzerinde düşündüğü kadar Beyoğlu gecelerinin de hâkimi Çirkin Kral.

Hâlâ Adanalı emekçi, sinema hastası delikanlı.

“Umut”un yoksul faytoncusu, “Ağıt”ın zoraki eşkıyası, “Umutsuzlar”ın bıçkını, “Arkadaş”ın kibar, kararlı sosyalist aydını.

Hâlâ süren bir eşitsizlik ve sömürü toplumunda, tek kurtuluşu solda ve sosyalizmde bulmuş tüm bir kuşağın en has, en inanmış temsilcilerinden O…[4]

Nefese nefese yaşanmış mücadele tarihiyle bizimle ve turnusol kâğıdı işlevi görüyor hâlâ…

Bilmiyor olamazsınız! Kimyada asit ile baz arasında turnusol kâğıdı ayrım işlevi görür; Yılmaz Güney aynı işlevi kültür sanat dünyasında üstlendi. İktidara karşı direnmenin, olabildiğince yerel eserler üretip, dünya çapında sonuçlar almanın ismi olmuştu O…[5]

Tarık Akan’ın, “Türkiye’de yaratıcı sanatçıları ya öldürürler, ya hapse atarlar, ya da yurt dışına kaçırtırlar. Türkiye’nin kuralı bu,”[6] diye betimlediği Yılmaz Güney’in başına gelenlere bakıldığında sinemada komünist olmanın da ne demek anlıyorken;[7] Ona olan saygımız çoğaldıkça, çoğalır.

Kolay mı?

Maksim Gorki’nin “Ve ahmak penguenler, kayaların çatlaklarına sığınmış. Yalnız fırtına kuşudur okyanusun üstünde, köpük köpük taşan sulara aldırmaksızın, gururla dolaşan,” satırlarıyla cesaret ve zorluklar karşısındaki iradeyi işlediği ‘Fırtına Kuşunun Türküsü’ndeki baş eğmeyen fırtına kuşudur O…

Yaşamı boyunca çektiği tüm zorluk, acılara karşın isyankâr duruşundan asla taviz vermeden mücadelesini sürdüren devrimci bir sanatçı olarak tarihi(mizi)n sayfalarında yerini alnının akı ile almıştır.

Adana’da yoksul bir Kürt ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelen Güney, küçük yaşta çobanlıktan simitçiliğe ve pamuk işçiliğine kadar birçok işte çalıştı. Ezilmenin ne demek olduğunu küçük yaşta öğrenmeye başladı. Bu durum onun gelecekte sürdüreceği devrimci mücadelesinin harcını oluşturacaktı.

Lise yıllarında ‘Doruk’ sanat dergisini hazırlayan Güney böylece sanat yaşamına ilk adımlarını atmıştı. Yine aynı yıllarda bisikleti ile sinemadan sinemaya film bobinleri taşımaya başladı. Bu, onun sinema ile ilgili yaptığı ilk işti. Sanata olan merakı onu ilk önce hikâyeler yazmaya itmişti. 1955’te yazdığı “Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri” başlıklı öyküsünde komünizm propagandası yaptığı gerekçesi ile hakkında dava açıldı. 57’de Atıf Yılmaz ile tanışması sonucu sinema alanıyla daha ileriden ilgilenme imkânı buldu. Ardından sürekli tutuklanmalar… Bu süreçten sonra Güney yaşamını şöyle özetliyor:

“Önümdeki tek yol, kendimi hayatın okulunda, hayatın kabul ettiği ve dayattığı öğretmenler aracılığı ile eğitmekti. Öyle yaptım... Kitaplar, sinema, iş, cezaevi, acımasızlık, hayatın katı kuralları, toplumsal baskılar, kahpelikler, yiğitler... Karşılaştığım zorlukları yenmek için direnmek ve kararlılık... Öğretmenlerimden biri zor’dur,” diyen O; -Pir Sultan’lardan günümüze uzanan- iktidarın zulmü ile karşılaştı. Bu baskılardan nasibini fazlasıyla aldı. Ancak baskılar karşısında kamerasını emekçilerin ve ezilenlerin yönüne çevirmekten, onların sorunlarını çeşitli yönleri ile işlemekten hiçbir zaman geri durmadı.

 

ÖZELLİĞİ

 

Kendine “Bambaşka biriydi” dedirten sevdalı bir sanatçıydı; aşkı ve hayatı savunan komünistti O…

Küçükken bir Kürt olduğunu bilmiyordu, düşünmüyordu ve ulusal sorundan haberdar değildi. Kendisini şaşırtan tek örnek annesinin ve babasının başka dillerde ilendikleri, destanlar anlattıkları ve türküler söyledikleriydi.

Gerçekten Yılmaz Güney’in babası sazıyla düğünlere, şenliklere çağrılırdı ve orada Kürtçe türküler söylerdi. Yine annesi bir destan anlatıcısıydı ve geçimlerini sağlamak için çok yardımı olurdu bunun.

Ancak Güney İstanbul’a geldiğinde haberdar oldu Kürtlüğünden; sektörde “Kürt Yılmaz” diyorlardı kendisine, o zamanlar ne olduğunu öğrendi.[8]

Bu arada biyografisini merak edenler bilir Yılmaz Güney’in gerçek soyadının “Pütün” olduğunu. Kendi ifadesine göre Pütün çok zor kırılan meyve çekirdeği imiş. Bütün hayatı boyunca soyadına uygun bir profil çizdiğini görmek mümkün Yılmaz Güney’in. Elbette önemli bir sinema şahsiyetidir O. Ama asıl olarak iyi bir edebiyatçıdır. Komünizm propagandası yapmaktan ceza alıp hapis yatmış ve Konya’da sürgünlük de yaşamıştı.

Yılmaz Güney sinemasını ve Yılmaz Güney’in sanat kurumsallığını bütünsel manada bu denli vazgeçilmez kılan hâl edebiyatındaki gücünden, sinemasındaki edebi dilinden ve edebiyat ısrarından gelirken; Onun edebi damarı, bir yanıyla ata dede toprağı Kürt coğrafyasının mağrur ve vakur kişiliği ile kimliğine kattıklarından, diğer yanıyla da Çukurova toprağının emekçi, alınteri döken ırgat kimliğinden alarak şekillenir. Bu bağlamda roman ve öykülerini damıttığı, içine sindirdiği Orhan Kemal, Yaşar Kemal edebi geleneğinden beslenerek yazdığını söylemek mümkündür.[9]

Edebi yetenekleriyle sinemayı şiirselleştiren “Yılmaz Güney ortaya çıkana kadar Türk sineması kendi içinde bir dayanışma içindeydi. Dayanışmayı ilk bozan o oldu.”

Bunun nedeni de, “Biz sistemle uyum içinde iş yapmaya çalışıyorduk. Bunlar sistemi değiştirme iddiasıyla ortaya çıktılar,”[10] diyen Halit Refiğ’e göre, Yılmaz Güney’in yolunun onlarınkinden çok farklı olmasıydı.

Kolay mı? O, “Türkiye’de siyasi sinemanın simgesi”ydi.[11]

“Putları yıkan” Yılmaz Güney’e yönelik olarak arkasından söylenenlerden şikâyetçi olan Fatoş Güney’in, “Hayatı boyunca değişime uğramıştı. Çünkü öz eleştiri yapardı. Büyük hataları da olmuştur. Ancak bunun bilincine varıp, kendini baştan yaratmaya gayret gösterdi,”[12] diye tarif ettiği O; “Hayatının her alanında uçlarda yaşayan bir insan. Oynadığı, yazdığı ve yönettiği filmlerde de öyle. Bir yanda Çirkin Kral, bir yanda ‘Umut’ filmindeki sefil at arabacısı. Bir yanda Yeşilçam sokağında kazandığını figüranlara harçlık olarak dağıtan Yılmaz, bir yanda filmine zar atıp İrfan Atasoy’a üç film borçlanan deli. Bir yanda da düzene başkaldırmış korkusuz devrimci.

İnsanlık çok büyük aşklara tanık olmuştur. Ama hiçbiri Kerem-Aslı olamamıştır. Çok başkaldıranlar olmuştur ama hiçbiri Spartaküs ya da Deniz Gezmiş olamamıştır. Çok büyük söz söyleyen çıkmıştır ama kimse Hayyam, Nâzım ya da Mevlana olamamıştır. Mutlaka daha iyi senaryolar, filmler, ya da daha iyi karakterler çıkacaktır sinemamızdan. Ama eminim ki binlerce yıl geçse de hiçbiri Yılmaz Güney zirvesine tırmanmayı başaramayacaktır. Çünkü onun da diğerlerinin sırrı gibi tek bir sırrı vardı. Zamanının en korkusuzu, en sahicisi olmak”tı.[13]

Onun aslî özelliği sahici olmasıydı!

Mesela -kimileri anlamasa da!- sahici bir aşıktı Yılmaz Güney, “… ‘Kargacı Halil’i İstanbul Çatalca’da çekiyorduk, bir gün Yılmaz sete morali çok bozuk geldi. Çektim kenara, ‘Hayırdır Yılmaz’ diye sordum. ‘Abi biliyorum, bu çekimi bitirmemiz lazım ama bana müsaade et bugün. Nebahat (Nebahat Çehre) trene binip Eskişehir’e, babasının evine gidiyormuş,’ deyince ben de izin verdim. Arabasına binip deliler gibi gitti. Gecenin bir vakti Eskişehir trenini yakalıyor, yolda onu geçiyor ve geçeceği hemzemin geçitte arabayı raylara çıkarıyor, farlarını yakıp bekliyor. Tren zor bela duruyor. Makinistler kükrüyor ama karşılarında Yılmaz Güney’i görünce ‘Abi buyur’ diyorlar. Yılmaz, ‘Trende bir emanetim var’ deyip, bütün vagonları dolaşıp Nebahat’ı buluyor ve indirip arabayla İstanbul’a dönüyor,” diye anlatır Tuncel Kurtiz.[14]

Dahası da var; onu da Abdurrahman Keskiner şöyle aktarır: “1982’de Cannes’da buluştuk biz Yılmaz’la üç dört saat falan oturduk. Yanımızda Fatoş da vardı. Fatoş bir ara çıkınca ‘Ya Apo Nebahat ne yapıyor, çok iyi kızdır aman ona sahip çık,’ dedi. Yıllar geçmiş hâlâ Nebahat aklında...”[15]

Sahici ve bir o kadar da tutkuluydu O; “İçinde alev alev bir toplumsal devrim isteği ve mücadelesi yanardı… Yılmaz Güney’i tanıyan herkes bilir, o sınıfının neferiydi ve devrimin işçisi olmak istiyordu!

1970’te Umut’un büyük başarısından sonra Onat Kutlar ve Hüseyin Baş (TKP üyesiydi) ile yaptığı söyleşide açıkça çocukluğunu anlatmış ve sınıfını asla unutmayacağını eklemişti. Bir daha kimsenin atı olmak istemeyen köylü çocuğu, aslında burjuvazinin de onu kullanmasına karşı bilinç kalkanını yükseltiyordu. Sosyalist hareketin içinde yeniden kendini tanımlarken mücadelesini de ‘sınıf bilinciyle’ bilemeye başlamıştı…

Yılmaz Güney Umut’u, Zavallılar’ı, Sürü’yü kimlik mücadelesi olarak çekmedi, Arkadaş’ta en açık hâliyle gösterdiği gibi halkına hizmetini, ona sınıf bilinci kazandırmak için yapıyordu ve sınıfının yiğit kavgacısıydı.”[16]

Tam da bunun için yoksullar Onu çok sevdi; hatta idealize etti(ler)!

Hatırlanırsa; Cüneyt Arkın, 1970’li yılların başında kendisiyle yapılan bir röportajda “Bu yıl sinemamızda kim kazanacak, bu yıl kimin yılı olacak” sorusuna açıkça “Tabi ki Yılmaz Güney” yanıtını vermişti…

1980’li yıllarda Yeşilçam tükenmeye yüz tuttu, Cüneyt Arkın filmleri gittikçe önemsizleşti. Arkın parasal olarak ‘yaşam standardını koruma’ derdine düştü, 1990’larda yeni yükselen milliyetçi-muhafazakâr kanat kendisine sahip çıktı. Arkın para kazanmak için ideolojik çizgisini bir kez daha terk etti, dert artık yaşam standardını korumaktı…

Türkiye böyledir: Yılmaz Güney açıkça safını seçmiş ve yaşamını safına göre şekillendirmiş birisiydi, o yıllarda çocuklar Cılocular (Cüneyt Arkın’cılar) ve Yılocular (Yılmaz Güney’ciler) olarak ikiye ayrılıyordu, bugün ise Cılocuların başka kahramanları var, mesela bilgisayar oyunları gibi.

Ama şunu unutmamak gerekir, Yılmaz Güney safıyla beraber kendini yetiştirmeyi, kendi meramını anlatmak için halkın içine girmeyi, halkın gerçek öykülerini anlatırken, onlarla dayanışmayı anlattı, bir yerden sonra Güney yaşayan Türkiye’yi anlattı, tarihin içindeki hayali kahramanları ve film hilelerine dayanarak müthiş tek kişilik kahramanlık hikâyelerini değil.

Çirkin Kralı hiç çekinmeden Amerikan Askerinden İncirlik’te dayak yiyen Faytoncu Cabbar’a taşıdı, ötekisi ise açıkça her kim gelirse gelsin, iktidardakini tutan Türkiye gazetesi ve onun halkla ilişkileri içinde kendisine verilen rolü![17]

Yanıt açıktı; O, Yılocular’ın Yılmaz Güney’iydi; bu özelliğinden ötürü de ölümsüzdü…

 

GÖRÜŞLERİ

 

İnsanlık tarihi aynı zamanda iyi ve kötünün birbiriyle olan mücadelesinin de tarihidir.

Bu mücadele boyunca her şeyin kötüye gittiği, egemen iktidarların iyiye hiçbir yaşam alanı bırakmadığı dönemlerde sanat, bütün kötü koşullara rağmen var olmanın ve sesini yükseltmenin en etkili yolu olmuştur. Tarih boyunca, baskıcı hegemonyaların iyiye reva gördükleri prangalı yaşama karşılık esaret zincirlerini kıran Spartaküs’ler, göğümüzün her tarafını korku bulutları kapladığında, yaşamımız baştan başa buz kestiğinde, tanrılardan ateşi çalıp yaşamın orta yerine düşüren Prometheus’lar hep var olmuştur.

Spartaküsce, Prometheusca yaşamış bir sanatçı, bir sinemacıydı Yılmaz Güney de…[18]

Evet O, kavgasının adamıydı… Şimdiye kadar bütün insanlık tarihinin sınıf mücadelelerinin tarihi olduğunu damarındaki akan kanda hisseden birisiydi.[19]

Türkiye’de düzenin kabul edemediği Yılmaz Güney’in sanatı değildi, hatta düzenin temsilcileri (ki aralarında İstanbul Sıkıyönetim Komutanı da var!) net olarak Yılmaz Güney’in gerçek bir sanatçı olduğunu biliyorlardı. Onların kabul edemediği iki unsurun bileşimiydi: Gerçekten Marksist olmaya çalışan bir devrimci, diğeri de halkıyla bütünleşen Öncü bir İsyancı! Bu iki niteliği Yılmaz Güney’i hedef tahtasına koydurdu.[20]

Tam da bunun için “Devrimin önündeki sosyal güçler, kendi sınıf çıkarlarına uygun sanat hareketleri de yaratırlar. Siyasi ve askerî mücadelelerini sanatsal çalışmalarla güçlendirmek isterler. Biz proletaryanın sanatına, halkın demokratik devrimci sanatına sahip çıkar ve onu geliştirmeye çalışırken, gerici sınıfların sanatına karşı nasıl bir mücadele yöntemi izleyeceğimizi de bilmeliyiz. Halkın sanat alanındaki savaşçısı olmak istiyorsak, burjuvaziyle, revizyonizmle, oportünizmle aramıza berrak sınırlar çizmeye çalışmalı ve devrimin zor yolunun gerektirdiği sabrı, fedakârlığı ve kararlılığı göstermeliyiz”…

“Diyorlar ki; ‘Yılmaz Güney ülkemizi kötü gösteriyor. O kadar tarihi eserlerimiz var, o kadar büyük otellerimiz, on katlı apartmanlarımız, asfalt yollarımız varken, gidiyor halkın sefaletini gösteriyor. Bütün çabası Türkiye’yi kötülemek...’ İki şeyi birbirinden ayırmak gerekiyor. Ben Türkiye’nin aleyhine değilim. Ben açıkça Türkiye’deki egemen sınıflara, onların dayandıkları emperyalist güçlere karşıyım ve her zaman da karşı olacağım. Halkın içinde bulunduğu yoksulluğu, zorlukları göstermek, halka karşı olmak değil, onlarla beraber olmak, onların kanayan yaralarına parmak basmak ve sergilemektir”…

“Ülkemden ayrılışım, özgür olmak, yaşamak istediğimden ötürü değil, özgürlük ve demokrasi kavgasına daha etkin ve aktif bir biçimde katılabilmek içindir”…

“Bir zalime sırt vererek başka bir zalimle savaşılmaz,” diye haykıran Yılmaz Güney’in politik kimliğinin unutturulmak istendiğine dikkat çeken Çetin Deste şunları der:

“Yılmaz Güney esas olarak 12 Mart 1971 darbesinden sonra Mahir Çayan ve arkadaşlarına yardım ettiği gerekçesiyle tutuklandı ve Selimiye Cezaevi’ne konuldu. 1974 affıyla birlikte salıverildi. Selimiye Cezaevi’nde Marksist-Leninist eserleri okudu ve sonraki politik hattını da o fikriyat üzerinden oluşturdu. Türkiye ile ilgili Kürt meselesi üzerine görüşleri ve tahlilleri vardı. Güney Kürdistan’ın dört ülke arasında paylaşıldığını ve Türkiye tarafında kalan Kürdistan’ı Türk devletinin sömürgesi olarak görüyordu. Türkiye ve Kürdistan halklarının ortak devriminden oluşan bir devrim anlayışını savunuyordu. Demokratik halk devrimini savunuyordu. Türkiye’yi emperyalizme bağlı yarı sömürge, kapitalizmin geri düzeyde geliştiği bir ülke olarak görüyordu ve bu ülkede devrimin işçi sınıfının önderliğinde, diğer sınıf ve tabakaların katılımıyla gerçekleştirileceği düşüncesini benimsiyordu.”[21]

Gerçekten de 1982’de Belçika Devlet Televizyonuna röportajında, film yapmanın kendisi için “Mücadelenin, direnmenin, başkaldırmanın aracı” olduğunu söyleyen Yılmaz Güney, ‘Yol’un çekildiği zamanlarda Türkiye’de şartların çok kötü olduğunun, sinemaların bombalandığının, sinemacıların tehdit edildiğinin altını çizip; tüm kötü koşullara karşın, “Sinemanın tek başına ne devrim yapacağını ne de demokrasi mücadelesini zafere ulaştıracağını” vurgulayarak şunları ekler:

“Fakat onun çok önemli bir parçası olarak bir tartışma ortamı yaratır. Biz ‘Yol’ filmi aracılığıyla iki baskıyı gösterdik. Feodal ahlâkın ve değer yargılarının hâlâ yaşadığı bir ülkede bizzat o anlayıştan gelen baskılar, ikincisi ise resmi devlet baskısı. Bu asıl anlatılmak istenen iki düşman, iki hedef. Yani kapitalizme dayanan burjuva devletin baskısı ile hâlâ halkın içinde bulunduğu ahlâk anlayışının, değer yargılarının geleneklerin getirdiği ikili baskı. Bunlar bir elmanın iki yarısı gibi birbirini tamamlıyor. Bu nedenle biz Türkiye’de demokrasi kurmaya çalışırken, bir yanıyla devlet temelindeki baskı güçlerine karşı savaşmalıyız, bir yanıyla da halkı eğitmeli, halka gerçek doğruların neler olduğunu göstermeliyiz.”

Röportajında kadın sorununa da değinen Güney, “Bu mesele kişisel bir mesele değil. Yani şunu söyleyemem; ‘Türkiye’de bu adamlar farklı, ben farklıyım.’ Bende de o toplumdan gelmiş olmaktan kaynaklı bir yığın aksaklık var. Şu var ki ben bunun bilincindeydim ve bunu düzeltmeye çalışıyorum. Adım adım değiştirmeye çalışıyorum. Biz ne kadar eleştiriye tahammüllüyüz desek de dışımızdan gelen bazı eleştiriler karşısında eski bir alışkanlıkla tepkisel davranıyoruz,” diyor.

Kürt sorununun ise Türkiye ve Ortadoğu’da kilit bir role sahip olduğunu söyleyen Güney, Türkiye’deki sol grupların bu soruna üstten baktığı eleştirisinde bulunuyor. Güney, “Biz Türkiye’de devrim yapacağız. Yaptıktan sonra size bir siyasi hak bağışlayacağız; anlayışı vardı. Hâlbuki Marksist literatürde olsun, devrimci demokratik literatüründe olsun ‘bağışlama’ diye bir şey söz konusu değildir. Kürt halkı kendi kaderini kendisi tayin edecektir. Eğer Türk solu daha önceleri Kürt halkına ve Kürt devrimcilerine gerçekten bir güven vermiş olsaydı, bugün ayrı örgütlenme gereği ortaya çıkmazdı,” diyor.

Güney, röportajını şöyle noktalar: “Benim inancım o ki önümüzdeki yıllar halkın umduğunu bulamamasının getirdiği kendiliğinden bunalımlara, kendiliğinden patlamalara ve kendiliğinden tepkilere yol açacaktır. Ancak bu kendiliğindenlik gerçekten devrimci bir tarzda örgütlenemezse yenilgi yine kaçınılmazdır.”[22]

 

SİNEMASI

 

Costa Gavras’ın, “Tüm filmlerin ve sinemacıların politik olduğunu düşünüyorum,” derken; Slavoj Zizek’in de, “Bugünün dünyasını anlamak için sinemaya ihtiyacımız var; yüz yüze gelmeye cesaret edemediğimiz ne varsa, anlamak için sinemaya bakmalıyız,” vurgusuyla betimlediği sinemanın Yılmaz Güney boyutuna gelince…

Avusturyalı yönetmen Michael Haneke’nin, “Bir taraftan inanılmaz yetenekli yönetmen, öbür yandan belki hiç bir yönetmenin yaşamadığı bir hayat yaşadı. Yılmaz Güney’in filmleri hayatın özünü gösteriyor,”[23] diye tarif ettiği Onun sinemasını seyretmek için güçlü olmak gerekir. O acılara katlanacak, duyumsayacak ve kendinizle yüzleşecek kadar güçlü. Metinlerin samimiyetinden ve sahiciliğinden olsa gerek, sizi yüzleşmeye ve kendiniz üzerine düşünmeye ve hatta içinize gömülmeye davet etmeleridir.[24]

Saray soytarılarından Hülya Koçyiğit’in bile bir zamanlar, “Ne yazık ki, Yılmaz Güney gibi birini yetiştiremedik,”[25] demek zorunda kaldığı Ona dair, “Sinema da, seyirci de Yılmaz Güney’den bu yana çok değişti. Yılmaz Güney’den önce de sonra da politik filmler çekildi. Güney, yalnız siyasi filmler çektiği için değil, iyi sinemacı olduğu için bence çok değerliydi,”[26] türünden bir “değerlendirme”, sade suya tirit olmaktan başka bir şey ifade etmez.

Çünkü sanat ya da sinema yaşadığı toplumun kalbi olduğu ölçüde değerlidir. Tüm incelikleri içinde barındırmalıdır sinema sanatı, halkının macerasını; sevinci ve kederiyle, acısı ve mizahıyla anlatabilmelidir.

Son yıllarda coğrafyamızdaki sinemacıların halkların yaşadığı derin acıları (bir-iki film hariç) yansıttığını söyleyebilir miyiz?

Coğrafyamızda olup bitenler sinema sanatçısının yüreğini yakmaz mı?

Nerede politik sinema?

Sinemanın genç Lütfi Akad’ları, Metin Erksan’ları, Yılmaz Güney’leri olmayacak mı?

Yoksa sinema sanatının temsilcileri de gözlerini ticaret sinemasına mı çevirdiler?

Öyleyse buna itiraz edilmesi gerekiyor mu?

Bir zamanlar coğrafyamız sinemacıları halkın acılarını, direnişini anlatırlardı. Şimdilerde iki tür sinema var: Birincisi, ticari sinema; seyirci de orada, para da orada! Diğeri de toplumsal duyarlılık yerine bireysel duyarlılıkla kişisel filmlerini oluşturmaya çalışan art-house sinemacılar, yani sanat sineması.

Bu sefalet tanıdık geliyor mu? Evet, sefaletin sineması değil, coğrafyamız sinemasının sefaletidir bu![27]

Gerçek buyken; “Türkiye sineması Yılmaz Güney’i aşamadı. Ondan öğrendiklerimizle kaldık ancak üstüne herhangi bir şey koyamadık… Yalnızca siyasi sinemadan bahsetmiyorum, bunu yönetmenlik anlamında daha doğrusu yaratıcı yönetmenliği temel alarak değerlendiriyorum,”[28] diyor Tarık Akan…

Onu çok arıyoruz; arayacağız da. Kolay mı? Yeşilçam dışı sinema arayışları sürerken Yeşilçam içinde kendini yetiştiren bir adam izleri bu günlere dek süren bir sinemanın temellerini atıyordur. Bu sinemacı, Yılmaz Güney’dir.

Onun sinematografisini ayırt edici bir özelliği, “modern politik sinema adı verilebilecek ve Güney’in bir taraftan Latin Amerikan sinemasıyla, öte yandan Rocha gibi etno-poetik belgeselcilerle paylaştığı bir filmografik tarz”dı.[29]

Yani O; “Politik sinemadaki didaktikliği, ajitasyon hâlini sanatsal bir duruma getiren, sinemalaştıran adamdı.”[30]

Özetle Sungur Savran’ın, “Halkla bütünleşmeye adamış hayatını”[31] notunu düştüğü Yılmaz Güney için Uğur Yücel de, “Fatih Akın Alman vatandaşı ve Türk asıllı. Alman sinemasının ismi olarak gösteriliyor. Buna benzer bir şey Yılmaz Güney’in durumu. Yılmaz Güney, siyasi film yaptı, Türk Sineması’na dönemeçler kazandırdı, ama Kürt sineması yapmadı bence. Yeşilçam’a yön vermiş bir adam,”[32] diye eklerken; Yılmaz Güney’i Kürt sinemasının dengbêji olarak değerlendiren Yönetmen İlhami Bakır, “Yılmaz Güney’in sineması gücünü Kürt hikâye anlatıcılığından alır. Güney sineması Kürt sinemasına dahildir,”[33] vurgusunu yapar. Türk(iye) sinemasında Kürtlerin ilk kez Güney ile birlikte sınıfsal bilinç kazanan karakterler olarak yer almaya başladığına dikkat çeken yönetmen İlhami Bakır şöyle devam eder:

“Onun çok özgün bir hikâye anlatıcılığı vardır ve bu gücünü Kürt hikâye anlatıcılığından alır. Kürt olup tıpkı Güney gibi Adana’da yetişmiş olan ve Türk edebiyatının birkaç büyük isminden biri olan Yaşar Kemal de anlatım gücünü, katmanlı anlatımını Kürt halk hikâye anlatıcılığından almıştır. Sanırım Güney’i ve Yaşar Kemal’i özgün kılan da bu özellikleri.”[34]

 

YAPITLARI

 

‘Duvar’ (1983), ‘Yol’ (1982), ‘Arkadaş’ (1974), ‘Zavallılar’ (1974), ‘Baba’ (1973), ‘Ağıt’ (1971), ‘Umutsuzlar’ (1971), ‘Acı’ (1971), ‘Vurguncular’ (1971), ‘İbret’ (1971), ‘Kaçaklar’ (1971), ‘Yarın Son Gündür’ (1971), ‘Canlı Hedef’ (1970), ‘Umut’ (1970), ‘Piyade Osman’ (1970), ‘Yedi Belalılar’ (1970), ‘Aç Kurtlar’ (1969), ‘Bir Çirkin Adam’ (1969), ‘Pire Nuri’ (1968), ‘Seyyit Han’ (1968), ‘Bana Kurşun İşlemez’ (1967), ‘Benim Adım Kerim’ (1967), ‘At Avrat Silah’ (1966) ‘Sürü’, ‘Karacaoğlan’ın Kara Sevdası’, ‘Ala Geyik’, ‘Bu Vatanın Çocukları’, ‘Koçero’, ‘Kamalı Zeybek’, ‘Krallar Kralı’, ‘Aslanların Dönüşü’, ‘Hudutların Kanunu’, ‘Çirkin Kral Affetmez’, ‘Aç Kurtlar’, ‘Çirkin ve Cesur’, ‘Düşman’ vd’lerinin yaratıcısıydı O…

Eserleriyle yurt içinde ve yurt dışında çok sayıda ödülün sahibi olan, 114 filmde oyuncu, 26 filmde yönetmen, 15 filmde yapımcı, 64 filmde ise senarist olarak yer alan Yılmaz Güney için sanatın görevi karanlığa fener tutmakken; “Umut umutsuzluğun içindedir,”[35] derdi.

Tabir caiz ise, korkudan güçlü tek duygunun umut olduğunu ve tüm dünya “Vazgeç” diye haykırdığında, umudun “Bir kez daha dene!” diye fısıldadığı Onun, Yılmaz Güney olmaya başladığı film ‘Umut’du…

1970’de çektiği ‘Umut’ filminin yönetmeni, yapımcısı, senaristi ve oyuncusuyken; filmde anlatılan “umut” ile ilgili şunları demişti:

“Aldatıcı bir umudu anlatmak istedim. Umut, bizim hayatımızın bir parçasıdır. Ayağı yere basan bir insan, boş şeyleri hayal edip umutlanmaz. Toplum belli bir düzeye ulaştığı zaman, insanlarda hayale dayanan umutlar kalkar. Umut düzen bozukluğunun bir simgesidir.”[36]

O; buydu ve yapıtlarına ilişkin olarak yönetmen Soner Sert’in, “Yılmaz Güney’den itibaren Kürt yönetmenlerin birbirlerinin filmlerini takip edip, birbirlerini beslediklerini düşünüyorum. Sürü’yü ve Yol’u izlemeden bir Kürt filmi çekme iddiası taşıyan bir Kürt yönetmene hiç rast gelmedim,”[37] uyarısını dillendirdiği O, genç yaşta aramızdan ayrılırken, geride deha ürünü filmler, büyük oyunculuklar, senaryolar ve romanlar bıraktı.

‘Sürü’ Güney’in Kürtlere dair yaptığı en önemli filmlerden biriydi. Güney’in Kürt gerçeğine ilişkin filmleri içinde ‘Sürü’nün özel bir yeri var. Güney bu filmde adeta Kürt toplumunun sosyolojik bir çözümlemesine girişti.[38]

Sonra Altın Palmiye kazanan ‘Yol’, -“Sistemin dışında bir sistem” düsturuyla yola çıkıp- MK2’yi kuran Marin Karmitz’e göre, “Merkez-çevre ilişkisini çok güzel özetleyen hikâye”ydi.[39]

Ardından da “Bir çocuğun dileği çikolata, oyuncak, belki bisiklet olur; fakat ‘Daha iyi bir cezaevi’ olur mu?” sorusunu dillendirdiği -1976’da Ankara Kapalı Cezaevi’nde çocuk koğuşunda çıkan bir isyandan etkilenerek 1983’de Fransa’da çektiğ- ‘Duvar’ filmi...

Yılmaz Güney’in, “Bu (‘Duvar’-bn.) filmde anlatılanlar, yaşanmış olayların yeniden harmanlanmasıdır. Onlar, kan, ateş ve gözyaşı içinde, duvarların karanlığında ışığı ve suyu aramışlardı... Bu filmi onlara, el yordamı ile ışığı ve suyu arayan küçük arkadaşlarıma adıyorum,” dediği o filmdeki bir çocuğun, “Burası dokuzuncu koğuş benim canım abicim, penceresi yoktur camları kırık, sobası yoktur bacası tütmez. Gardiyan Cafer Allahımız, müdür peygamberimiz,” haykırışını unutabilir misiniz?

 O, ‘Duvar’ın çekim öyküsünü şöyle anlatırdı: “Arkadaş filminden beri tamamen benim yaptığım ilk film bu. Kelimenin dar anlamıyla politik bir film yapmak istiyordum; propaganda yapmak, sloganlar haykırmak istemiyordum. İstediğim; konunun günümüz Türkiye’si olması ve orda kalmasıydı. 1980 darbesinden beri 40 kadar ölüm cezası infaz edildi, binlerce kişi hâlen hapiste; o hâlde hapishaneyi anlatmak bir yerde Türkiye’yi anlatmak demekti, filme Türkiye’yi koymak demekti.”

Yılmaz Güney sinemacılığını konuşturmuştur bu filmde. Filmdeki oyuncular ikisi hariç tamamı hayatlarında ilk kez kamera karşına geçen oyunculardı. Sinematografik açıdan da oldukça başarılıydı.

Hapishanedeki çocukların yaşamları anlatılmaktadır. Ancak bu yaşamda açlık, tecavüz, küfür, dayak, pislik kısaca şiddete ve insan dışılığa ait her şey vardır. Tek istedikleri başka bir yere nakil olmaktır. Öyle ki pencerelerinden aya bakıp, küçücük avuçlarını açıp dua ettiklerinde Allah’tan tek istediklerinin başka bir yere gitmek olduğunu söylerler. Filmin sonunda ayaklanırlar, amaçlarına da ulaşırlar, ancak gittikleri yer onları ne derece tatmin eder, siz düşünün...

Filmde çocuklara yoğunlaşılmıştı: Ama kadınlar ve yaşlılar da aynı bölgede kalmaktadır. İkisi de hapiste olan, hatta okula yeni başlayan bir kızları da olan idam mahkûmu iki kişinin düğünü olur. Mutluluk sezersiniz gözlerinden, “İyi ya, olumlu şeyler de varmış filmde” dersiniz. Düğünün hemen ardından damatlığıyla adamı asarlar, sonra da beyazlar içindeki gelini...

Siyasi suçluların ayaklandığı anda kadınlar koğuşundaki bir kadının doğumunu da canlı canlı, hayretler içinde, bu konuyu işleyen bir sürü belgeselde bulamayacağınız bir çekimle izlersiniz, inanılmazdır.

Kadınların hamamda nasıl traş olduklarını görürsünüz.

Çocuklardan birine “Sen kız misin yoksa, aç göster lan!” der gardiyanlar. Çocuk açar, gösterir, gösterir yani, yalnız gardiyanlara değil size de gösterir.

Her türlü küfrü duyarsınız. Tecavüze uğrayan çocuğun el arabasıyla giderken, arabaya monte edilmiş kamerayla çekilmiş görüntü de çok etkileyici olmuştur.

Uzun lafın kısası, filmi ağzınız açık izlersiniz, biterken de ağzınız açıktır. Nasıl bir tepki vereceğinizi şaşırırsınız.

İzleyip geçeceğiniz bir film değildir ‘Duvar’; rahatsız etmek için yapılmıştır. Filmi seyrederken her sahnesinde, her karesinde rahatsız olunur. Şaban gibi çocukların yaşadıklarını gerçeği izleyicinin suratına vurur: Baskı, yıldırma, tecavüz, tecrit...

Tuncel Kurtiz’in[40] ‘Ali Emmi’ rolüyle adeta devleştiği, Yılmaz Güney’in en sert filmlerinden birisi ‘Duvar’; özellikle evlendirilip idam edilen iki mahkûm ile çocuk mahkûm Şaban’ın ölümü en unutulmaz sahneler arasında yer alır.

Elbette tarafsız değildi! Tarafsız olması da beklenemez zaten. Fakat filmde anlatılanların yaşanmadığını kim iddia edebilir ki?

Filmin etkileyiciliğinde Onun yazar olmasının da müthiş etkin olduğunu belirmeden geçmemeliyiz…[41]

 

YAZARLIĞI

 

O çok yönlü sinemacılarımızdandı. Sinema dışında edebiyatçıydı aynı zamanda. Çok genç yaşta öyküler kaleme alarak başlamıştı edebiyatla ilişkisi. Sonraki yıllarında da şiirler, romanlar yazdı…[42]

Sanat alanına hikâyeleriyle başlamıştı Yılmaz Güney. “50’lerin başlarında ilk hikâyesi ‘Pazar Postası’nda yayımlandığında henüz bir lise öğrencisiydi. Dergiciliği sevmişti; hem yazdı hem kimi dergilerin Adana dağıtımını üstlendi hem de arkadaşlarıyla birlikte dergi çıkardı. 1955 yılında liseyi bitirip Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydolduktan sonra siyasete ilgisi artan Yılmaz Güney’in kaderini değiştiren de yazma tutkusudur; ‘On Üç’ adlı dergide yayımlanan ‘Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri’ (1956) hikâyesinde “komünizm propagandası” yaptığı gerekçesiyle hakkında açılan dava sonucunda 1961’de 1 buçuk yıl ağır hapis, 6 ay sürgün, ömür boyu amme haklarından yoksunluk cezalarına çarptırıldı.

Kendisini susturmak isteyenlere inat, bu ilk girişinden başlayarak her seferinde, mahpusluk günlerini daha fazla okuyarak, yazarak ve yaratarak geçirecektir. Sinema deneyiminin olmadığı bu ilk hapishane döneminde bütün enerjisini ‘Boynu Bükük Öldüler’ romanını tamamlamaya verecek ve bu süreci anılarında şu cümlelerle özetleyecektir:

“Boynu Bükük Öldüler Nevşehir Cezaevi’nde, siyasiler koğuşunun en dip köşesinde, rutubetli bir duvara komşu bir ranzada, geceli gündüzlü on altı aylık bir çalışmanın ürünüdür. Ranzamdan hiç indirmediğim küçük bir masam vardı. Yatma zamanı gelince, ayakucuma çeker, ayaklarımı altına sokar uyurdum. Çoğunlukla, anlattığım insanları görürdüm düşlerimde, onlarla yaşardım. 63 Haziranı’nda sürgünden döndüğümde, bir gazetede yayımlanması olanaklarını aradım, bulamadım. 66’da, bir arkadaş basmak istedi. O günlerde ünü giderek artan bir sinema oyuncusuydum. Adım ‘Çirkin Kral’dı.”

1971’de yayımlanıp 1972 Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazanan ‘Boynu Bükük Öldüler’, Yılmaz Güney romanları arasında kuşkusuz en başarılısıdır. Toplumsal sorunları, özellikle kırsal kesim insanlarının dramlarını anlatma eğiliminin roman yazımına egemen olduğu, Yaşar Kemal, Kemal Tahir, Orhan Kemal gibi yazarların ustalık ürünlerini verdikleri, sosyalist düşüncelerin edebi alana yayıldığı bu yıllarda yazılan ‘Boynu Bükük Öldüler’, Halil ve Emine üzerinden 1950’li yılların Çukurova’sındaki hayatı anlatır.

Yılmaz Güney’in en verimli çağında pek çok devrimci, aydın ve sanatçıyla birlikte 12 Mart darbesine maruz kaldığı tutsaklığa yaratarak direnmesini, dışarıdayken ihmal ettiklerini içerde gerçekleştirmesini bilen, kolay kolay mağlup edilemeyen bir sanatçıydı, aydındı ve hepsinden önemlisi sosyalizme içten bağlanmış bir devrimciydi.

O günler Yılmaz Güney’e şunları dedirtir:

“Toplumsal değişimler insanı eğitir, etkiler, bilincini değiştirirdi. Oysa ben kitle mücadelelerinden ne kadar uzaktım. Gerek işçi-köylü hareketleri, gerekse öğrenci hareketleriyle organik bağım yoktu. Bir bakıma hayattan kopuk, giderek burjuva dünyasının pislikleri içinde, subjektivizmin batağında eriyen bir insandım. İmdadıma 12 Mart yetişti. (…)

Safım açık ve bellidir. Emekçi yoksul halkımım safında, bilimsel sosyalizme inanan, sosyalizm acemisi bir sanatçıyım. Bütün olanaklarımla kurtuluş mücadelesinin içinde olmaya çalışacağım… Bu yüzden başıma gelecek belaları göğüslemeye şimdiden hazırım. (…)

Göğsümü gere gere ‘Ben sosyalistim’ diyemiyorum. Küçük ve acemi bir çırağım şimdilik. O yüce sorumluluğu tam anlamıyla, bütün ilişkiler sürecinde taşıyacak güçte, fedakârlık ve yiğitlikte değilim henüz. Fakat şunu belirtmeliyim ki, sağlıklı bir sosyalist olmak en büyük ve tek amacımdır.”[43]

 

HAYATI

 

Hamit Pütün (Hamit Çavuş)’un Desman (Siverek) köyünden henüz on dört, on beş yaşlarındayken 1920’li yıllarda eşeklerle kağnı arabalarıyla Adana’ya yaptığı bir yolculuk...

O yıllarda bölgeden Adana’ya gelenler, çalışmak için Büyük Saat civarındaki Tuz Han veya Yeni Han’daki simsarları bulurlardı. Ağalar simsarlara komisyonlarını verip Hamit Pütün ve Siverek’ten gelen birkaç kişiyi Yenice köyüne götürür. Hamit Pütün önce burada ardından Oymaklı köyündeki Kısacıklar Çiftliği’nde tarım işlerinde çalışır. Askere gider. Dört yıl boyunca askerlik yapar. Askerden geldiğinde köye döner. Köyde tarım işinde çalışan, aile kökeni Muş’a dayanan Güllü ile evlenir. Bu evlilikten 1937’de Yılmaz, bir yıl kadar sonra da Leyla adında iki çocuk dünyaya gelir.

Yılmaz, ilkokul üçe kadar köy evini andıran Yenice’deki okulda, üçüncü sınıftan sonra bir süre köye beş, altı kilometre uzaklıktaki Kadıköy’deki okulda okur. Bu okula çoğu zaman yürüyerek gidip gelir. (…) Güllü Ana, bazı nedenlerden dolayı iki çocuğunu alır Adana’ya gider. Yılmaz, Adana’da okuldan önce sabahları simit, okuldan sonra gazoz satar. Yazları köye gelir, hergelecilik yapar, pamukta çalışır.

“Ortaokulda çocuklara imrenirdim. Mandolin çalar, futbol, voleybol oynarlardı. Ben, hiçbirini yapamazdım. Çünkü çalışıyordum. Dur, bunu baştan anlatayım. İlkokul dördüncü sınıfta yazın köye geldik. Anamla babam tarlada çalıştılar. Ben ırgatlara suculuk ettim. Sonra yıllar değiştikçe benim işlerim de değişti. Çapa çekiminde atçılık ettim. Pamuk topladım, kazma kazdım. Terfi ettim bağ bekçisi oldum. Bir yaz, traktör sürücülüğüne merak sardım. Ortaokulda okurken de çalıştım. Sabahları simit satardım. Dersten sonra gazoz…”[44]

Kendisinden;

“Beni o yetişme çağlarında, ilk gençlik ve çocukluk yıllarında etkileyen belli şeyler var. Gerek ilkokul, gerek ortaokul sınıflarında özellikle Osmanlı İmparatorluğu’na karşı mücadele vermiş, cezaevlerine düşmüş, sürgüne gönderilmiş ki o zaman ‘hürriyet kahramanları’ diyorlardı. Yani saltanata, padişahlığa karşı mücadele vermiş insanlar vardı. Mesela Paris’te en çok ilgi duyduğum insanlar onlardır. Mesela Fatih Sultan İstanbul’u almış. Asya’dan Afrika’ya gidiyor, fetih yapıyor. Bu beni o kadar ilgilendirmiyor ve onlara sempati de duymuyorum. Ama bir Namık Kemal’e, bir Mithat Paşa’ya sempati duyuyorum.

O zaman şunu düşünüyordum. Osmanlı imparatorluğu gitti. Fakat o adamlar canlı bir şekilde yaşıyorlar. Kendime şunu sordum. İnsanlar inandıkları şey için kavga ederlerse, kalıcı olurlar: O zaman benim kafamda ne sosyalizm ne komünizm yoktu tabii. Ama o pratik hayatta yaşadığım olumsuzluklara karşı olma fikrini taşıyordum. İkincisi, gerek köyde, gerek Adana’da kanun dışı olmuş eşkıya, kabadayı tipleri vardı. Onlara da yakınlık duyuyordum. Bu bilinçsizliğe bağlı olarak ele alınmalı tabii. Çünkü onlar benim için kendisine dayatılan hayata tepki gösterip bir başka yol arayan, bu yolu ararken de bir yığın zorluğu göze alan insan tipleri idi.

Genel olarak kendi çevremde, arkadaş ilişkileri içerisinde köyde çalışma içerisinde öne çıkmış diğer insanlar tarafından dinlenen, gerektiği zaman onları yönlendiren halk adamı tipleri vardır. Onlara karşı da büyük hayranlık gösterdim.

Objektif olarak sosyal konumum, Kürdistan’dan göç etmiş bir Kürt babanın çocuğuyum. Yani öyle bir ailenin çocuğuyum. Adana’da Yenice köyünde toprak yok. Topraksız, yoksul bir ailenin çocuğuyum. Fakat gerek annemde, gerek babamda o yoksulluklarına rağmen bir şey vardı. Sanki çok büyük dayanakları varmış gibi onurlu, gururlu, hiç kendilerini yere vurmayan insan tipleri. Kendisini hiçbir zaman dışarı karşı küçük düşürmeyen bir anlayışa sahip bir aileden geliyorum,”[45] biçiminde söz eden Yılmaz Güney, annesiyle Adana’ya geldiğinde henüz ilkokuldadır. Yenice köyünde başladığı ilkokula üçüncü sınıftan sonra köye 5, 6 kilometre uzaklıktaki Kadıköy’de devam etmiş, ilkokulu Adana’da Büyüksaat civarında Ziya Paşa Parkı’nın yanında bulunan İnkılâp İlkokulunda tamamlamıştır. Güney, bu okuldan sonra Kurtuluş Caddesi’nde bulunan İstiklal Ortaokuluna kayıt ettirilmiştir. Okuldaki künye defterinde Yılmaz Güney’le (Pütün) ilgili şu bilgiler yer almaktadır:

“Adı: Yılmaz, Baba Adı: Hamit, Soyadı: Pütün, Babasının Sanatı: Rençper, Doğum Tarihi: 1937, Doğum Yeri: Adana, Buraya Hangi Okuldan Geldiği: İnkılâp İlkokulu, Talebenin Okul No:149, En Son Bulunduğu Okuldan Getirdiği Diploma veya Tasdiknamenin Tarihi: 11 Haziran 1948, İstiklal Ortaokuluna kaydının yapıldığı tarih 6 Eylül 1948, En Son Verilen Diploma veya Tasdiknamenin Tarihi: 31 Mayıs 1952… “Künye defterinin Yılmaz Pütün’le ilgili bölümünün sonunda onun ortaokul yıllarında çekilen bir de fotoğrafı vardı. Yılmaz Güney, bu okuldan sonra; kardeşi Yaşar Pütün ve okul arkadaşı Yavuz Pağda’nın belirttiğine göre Adana Erkek Lisesinde okuyacaktır…[46]

Ardından Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde bir yıl öğrenim gören Güney, 1957’de bu bölümden ayrılarak İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne geçiş yaptı. Okumak için İstanbul’a gittiğinde Yeşilçam’la tanıştı. Yönetmen Atıf Yılmaz’la tanışan Yılmaz Güney, ilk kez Atıf Yılmaz’ın yönettiği, kendisinin de asistanlık yaptığı ‘Bu Vatanın Çocukları’ ve ‘Alageyik’ filmlerinde oyuncu olarak kamera karşısına geçti.

İlk yönetmenlik denemesini de ‘At Avrat Silah’ filmiyle yaptı. Bir dergideki öyküsünde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle yargılandı. 1961’de 18 ay hapis cezasına çarptırıldı. 8 ay da Konya’da sürgünde kaldı. Sonrasında tekrar sinemaya dönen Yılmaz, oynadığı filmlerde adından söz ettirmeye başladı ve “Çirkin Kral” lakabıyla anılmaya başlandı.[47]

Yılmaz Güney, 1971’de Mahir Çayan ve diğer Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi üyesi devrimcileri sakladığı gerekçesiyle 2 yıl hapse ve sürgüne mahkûm edildi.

O içeride kaldığı süre boyunca sinema ve sanat ile ilgili fikirlerini; şiir ve öykülerini o dönemde çıkarmaya başladığı ‘Güney’ dergisinde yayınladı. 1974’te cezaevinden çıkınca, aynı yıl ‘Arkadaş’ filmini çekti.

Yine aynı yıl ‘Endişe’ filmini çekerken Yumurtalık ilçesindeki bir gazinoda ilçe yargıcı Sefa Mutlu’yu öldürmekten tutuklandı ve 25 Ekim’de Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlayan yargılamaların sonucu 13 Temmuz 1976’da 19 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Beş yıl hapis yattıktan sonra 9 Ekim 1981’de izinli olarak çıktığı Isparta Yarı Açık Cezaevinden yurtdışına firar eti. (Hapse girmeden önce çekmiş olduğu Şeytanın Oğlu filminde: bir günlük bayram izninde dışarı çıkan ve kayıplara karışan bir adamın hikâyesini anlatmıştı.)[48]

‘Yol’ filminin oluşumunda ve Yılmaz Güney’in yurtdışına kaçışında önemli bir rol oynayan İsviçreli yapımcı Edi Hubschmid cezaevlerindeki belirsizlik durumunun Yılmaz Güney’i yurtdışına çıkmaya zorladığını belirtip, Türkiye’den Avrupa’ya kaçış sürecini şöyle anlatır:

“1979’da Locarno Film Festivali’nde, ben ve Cactus Yapım ekibi ‘Sürü’ isimli filmi izledik. Çok etkilenmiştik bu filmden. Bu filmden sonra Yılmaz Güney ile çalışmalarımız başladı. O zamanlar Güney Filmi’nin buradaki temsilcisi Nihat Behram ile birlikte çalıştığı Canan Gerede idi. Daha sonra ‘Düşman’ isimli film gündeme geldi. Bu filmi teknik olarak tamir etmiş, birlikte yaptığımız çalışmalarımızı derinleştirmiştik.

Ekim 1980’de Türkiye’ye giderek Yılmaz’ı Isparta cezaevinde ilk kez ziyaret ettim. Polis gözetiminde, ‘gelecekte nasıl birlikte sinema filmi yaparız’ konusunu konuştuk. O dönem darbeden dolayı çok moralsiz ve üzgündü. Elinde olan ve yönetmenliğini yaptığı filmleri hakkında fikir alış verişi yaptık ve bu filmlerin negatiflerinin Londra’ya götürülmesine ve Yol filmi projesi için birlikte çalışmaya karar verdik.

1980 Ekim’inde, ailesiyle görüşmesi için birkaç günlüğüne bayram izni verilmişti. Bunu fırsat bilerek, Atina’dan Antalya’nın Kemer ilçesine bir tekne ile gittik. Türkiye’den çıkışımız bu tekne ile oldu.

Eşi ve çocukları için ayrı bir şey organize etmiştik. İsviçre’de bir film festivali olduğu düzmecesiyle; bu festivale Yılmaz Güney’in bir filminin de gösterileceğini, buraya Fatoş Güney’in de davet edildiğini söyledik. Bunun üzerinden İsviçre’ye vize almıştık. Fatoş ve çocuklar Zürich’e uçak ile ulaştılar. Maceralı bir yolculuktan sonra, biz de Yılmaz Güney ile birlikte İsviçre’ye ulaştık. Burada gazetelerden Yılmaz’ın Interpol tarafından arandığını okuduk. Bu büyük bir sorundu. İsviçre’ye ulaşır ulaşmaz hemen ‘Yol’ filminin montajına başladık. Ekim 1981’den 1982’nin Mart’ına kadar bu filmin montajı ile uğraştık ve filmi tamamladık.”[49]

Son yıllarını Paris’te geçiren Güney, mide kanseri yüzünden 9 Eylül 1984’te yaşamını yitirdi. Paris’te bulunan Père Lachaise Mezarlığı’nda defnedildi.[50]

Ardında müthiş bir mücadele ve sürgünde kaleme alınan ‘Eskiden Bilmezdim Yalnızlığı’[51] ve ‘Kendi Dilinden’[52] dizelerini bırakıp; kızı Elif Güney’in şu saptamalarını doğrularcasına:

“Babam için sürgün Saf Acının ifadesiydi… Aynı zamanda büyük bir çelişkinin ifadesiydi. ‘Özgürdü’ ama öz suyundan kopmuş bir ağaç gibiydi…”[53]

 

HAKKINDA

 

Bazı insanlar vardır, kelimenin gerçek anlamıyla halk, onları öyle sever ki, hakiki öyküleriyle olduğu kadar efsaneleriyle de yaşarlar. O sevgi halesi onları öyle sarıp kucaklar ki, bu dünyadan ayrıldıktan sonra da o efsanelerin hükmü sürer, hatta bazen gerçek öyküyü gölgede bile bırakabilirler.

Yakın tarihimizin önemli bir dönemecinde, 68 hareketine uzanan bereketli 60’lı yıllardan başlayarak sinemamızda yeni bir çığır açan Yılmaz Güney, böyle bir halk sevgisiyle kucaklanmış ender sanatçılardandı.

“Çirkin Kral” mıydı Yılmaz Güney? Bir kere katiyen çirkin değildi, güzel bir adamdı. Ona takılan “çirkin” lakabı aslında farklılığın ifadesiydi. Dönemin “jön” kalıbının dışındaydı, halk kahramanı tipiydi daha çok. O şekilde sevildi, o şekilde efsane oldu daha yaşarken.[54]

Halkın içinden geliyordu. Çok samimi, aynı zamanda kara kuru bir halk çocuğu. O zamanlar ki oyuncular mesela Ayhan Işık, çekik gözlü, hokka gibi burnu var, yakışıklı bir adam, Göksel Arsoy desen kartpostal insanları gibi. Bize uzak yani samimi gelmiyor, sanki kartpostal sineması. Bu ise sineması tamamen halkın içinden çıkmış, bizim mahallemizde de geçebilecek olayları anlatıyordu.[55]

Bu özellikleriyle de -kızı Elif Güney’in ifadesiyle-, “Sinema anlayışı sisteme aykırı geliyordu: ‘Sanatın, özellikle sinema sanatının kitlelerin sosyal kurtuluşunda, sosyal - siyasal uyanışında büyük rol oynayacağına inanıyorum’ derdi, O…”

Yılmaz Güney sineması “popülizm”i reddederdi. Sinemayı bir propaganda aracı ve bir slogan olarak kullanmayı benimsemezdi. Sinemanın sarsıcı, körelen, uyutulan bilinçleri silkelemek amaçlı olduğuna inanırdı. Yol gösterici, ders verici değil; düşündürücü olması ve insanın iç dünyasında sarsıntı yaratması önemliydi.[56]

Yarattığı sarsıntıların mirasıyla derinlere kök saldı.

“Nasıl” mı?

Örneğin yıllar önce STP Sosyalizm afişleri astı: İşte Nâzım Hikmet, Deniz Gezmiş… Bunlardan birisi de Umut’un afişiydi: “Umut Sosyalizmde” diyordu afiş. Neyse bunlar asıldı, millet ürkerek afişe çıkıyordu o zamanlar, bir de baktık ne oldu, Yılmaz Güney afişi asıldığında esnaf ve işçiler kendisi için afişten istiyor, bildiğiniz motor tamircisi afişi alıp dükkânına asıyor. Aradan on yıl geçiyor, gidiyorsunuz afiş duruyor. Milletin manevi bağlılığı budur.[57]

İşte tam da bunun için devlet Onun dirisinden de, ölüsünden de çok korktu!

Eşi Fatoş Güney’in “47 yıllık ömrünün 10 yılını hapishanede geçirdi. Türkiye ve dünya sineması üzerinde iz bıraktı. Filmleri Türkiye’nin aynasıydı. Baktığınızda insanların acılarını, sorunlarını tüm çıplaklığıyla görürdünüz. Dolambaçlı yollara sapmazdı. Sanat toplum içindir diyordu. Hayatını demokrasi ve özgürlükler mücadelesine adadı. Ama bedelini ağır ödedi. 1980 darbesinin şiddetine uğrayarak filmleri negatifleriyle yok edildi. Sinema tarihinden silinmeye kalkışıldı.”[58] “Onu yok saymaya bugün de devam ediyorlar,”[59] dediği gibi…

Yine “Nasıl” mı?

İşte bir örnek daha: Portekiz’in başkenti Lizbon’da Avrupa’nın önemli film festivallerinden DocLisboa’ya 2018’de Türkiye ve Ukrayna büyükelçiliklerinin sansür girişimleri damga vurdu. Festival direktörü Cintia Gil, festivalin ‘Sailing the Euphrates/ Fırat’ta Yolculuk’ bölümünde gösterilecek olan ‘Yol’ filminin katalogda yer alan özetindeki “Kürtlerin yok edilmesi” ibaresinin kaldırılması yönünde kendilerine Türkiye Büyükelçiliğinden bir talep geldiğini belirtti. Bir elçilik yetkilisinin bu konuda kendileriyle konuştuğunu söyleyen Gil ayrıca yine aynı programdaki ‘Armenia, Cradle of Humanity/ Ermenistan, Medeniyetin Beşiği’ adlı filmin özetindeki “Ermeni Soykırımı” ibaresinin kaldırılması yönünde de bir baskı uygulandığını söyledi.[60]

 

VE NİHAYET

 

Ludwig Wittgenstein’ın, “Hakikât, ancak hakikâtin içinde bulunan kişi tarafından dile getirilebilir,” tanımıyla müsemma O; “Büyük” sıfatını sonuna dek hak eden komünist sinemacıdır.

Elia Kazan’ın tabiriyle, “XX. Yüzyılın Tarkovski’si”ydi ve üstüne üstlük, bir de sosyologdu.

“Hüznün sayısız tonu, birçok yüzü vardır. Çiçekler, kuşlar ve rüzgârlar gibi. Ben, bazı yakın arkadaşlarımın aracılığıyla hüzün, sevgi ve kederi anlatmaya çalıştım. Her ne kadar bazıları tarafından anlaşılmaz ve inanılmaz bulunsa da. Öyle hissediyorum ki, insanlar yaşadıkça yaşayacaklar. Çünkü hüzün, sevgi ve kederi sadece insan birarada taşıyabilir” diyen yaratıcılığıyla nefes alıp verebilen, müthiş bir gözlemcidir…

Sinemacılığı devrim niteliği taşır; oyuncu ve yönetmen olarak ikondur.

Duruşunu kaybetmeyen devrimcidir; öyle de ölümsüzleşmiştir. Onurla noktaladığı yaşamı, mutsuz sonlarla müsemmadır.

Kolay mı? “Hayat bize mutlu olma şansı vermedi sevgili” isyanıyla O; hayatın vazgeçilmez sancılarını duyarak, ezilenlerin mücadelesine taraf oldu…

Yansıttığı gerçeklerle “paralel” bir hayat yaşamayı göze aldı ve yaşadı; böyleleri çoktandır yok artık...

Zeynep Oral’ın, “Mardin’de bir bakkalda, Diyarbakır’da beyaz eşya dükkânında, Batman’da bir kahvede, Konya’da bir manavda, Hopa’da bir çay ocağında, İzmir’de Kemeraltı’ndaki bir kumaşçıda, İstanbul Sarıyer’de bir tatlıcıda (ve şimdi aklıma gelmeyen daha birçok kent, kasaba ya da köyde) ne çok, ne çok gördüm o fotoğrafı... Fotoğraf bile değildi. Fotoğrafın, dergi kapağına basılmış hâliydi,”[61] ifadesindeki üzere halkın gözünde kahramandır O; 60’lar ve 70’lerde doğan çoğu Yılmaz’ın isim babasıdır.

Kendisini; “Bir sanatçı olarak Yılmaz Güney diye bilinirim. Asıl adım Yılmaz Pütün’dür. Adım, zorluklar karşısında eğilmez, umutsuzluğa kapılmaz, yılgınlığa düşmez ve baş eğmez anlamına gelir; soyadım Pütün ise bir dağ meyvesinin kırılmaz çekirdeği demektir,” diye tanıtıp; “Tek kurtuluş devrim” diyen yönetmendi ve filmleriyle söylenemeyeni söyleyen, dokunulamayana dokunan, gösterilemeyeni gösterendir…

Hakikât savaşçısıydı...

Yaşamı boyunca emekten yanaydı, militan bir komünistti…

Mahkemede hâkim, “Mahir Çayan’ı evinizde sakladınız mı?” diye sorunca; “Evet şimdi gelsinler yine saklarım, evim bütün devrimcilere açıktır,” yanıtını verendi…

Popüler bir figür olarak sisteme adapte edilip; bir günah çıkarma ayini edasıyla, “Ahlar vahlar” arasında anısına demeçler verenler; burjuvazi ve oligarşi ne söylerse söylesin; Yılmaz Güney Marksist-Leninist bir devrimciydi. Sineması ve sanatını besleyen yön de, kimliği de buydu…

Cihangir eşrafının “entelektüel sohbetleri”ne meze edilip, nostaljik bir figür olarak anılması yerine devrimci kimliğini unutmayıp, unutturmamaktır aslolan…

Pratiği teorisinden çok, attığı taş okuduğu kitaptan fazla olan bir sevdalı komünistti O…

 “Kiminle gülüyorsan ona aitsin,” demiş ve eklemişti: “Hadi takas edelim bir şeylerimizi; mesela gülüşünden ver, ömrümden al.”

Bir gülüş için gerçekten ömürden verilir mi? Sizi bilmem; ama komünist ve Yılmaz Güney iseniz; elbette verilirdi…

Hakkında Türkan Şoray’ın, “İyi ki onunla aynı filmde çalışmamışım. Yoksa ona aşık olurdum” dediği O buydu; özetin özeti…

Ya da Turgut Uyar’ın, “Herkesin bir gideni vardır,/ içinden bir türlü uğurlayamadığı”…

Veya Cemal Süreyya’nın, “Öyle birini sevin ki sosyalizm koksun her sözü/ Henüz yazılmamış bir kitap gibi baksın gözleri”…

Sonra da Nâzım Hikmet’in, “İnsanların kanatları yok,/ insanların kanatları yüreklerinde” dizelerinde anlattığı…

Şimdilere Honoré de Balzac, Jean de La Fontaine, Frédéric Chopin, Auguste Comte, Jean-François Lyotard, Yves Montand, Jim Morrison, Edith Piaf, Oscar Wilde, Ahmet Kaya, Rezistanscılar ve Komünar ile aynı yerde, Père Lachaise de birliktedir; “En güzel günlerimizi kâbusa çevirenleri mutlaka bir gün; en tatlı uykularından uyandıracağız!” “Dost ve düşman herkes bilsin ki, kazanacağız… Mutlaka kazanacağız…” haykırışıyla…

N O T L A R

[1] Güney Dergisi, No:92, Nisan-Mayıs-Haziran 2020...
[2] Yılmaz Güney.
[3] Fatoş Güney, “İyi ki Doğdun Yılmaz”, Cumhuriyet, 1 Nisan 2015, s.14.
[4] Atilla Dorsay, “Bir Roman Karakteri Gibi”, Cumhuriyet, 12 Eylül 2014, s.18.
[5] Zahit Atam, “Yılmaz Güney’i Anmak İçin...”, Birgün, 2 Nisan 2016, s.15.
[6] Emrah Kolukısa, “Tarık Akan: Çirkin Kral’ın İzinde”, Cumhuriyet, 27 Ekim 2018, s.18.
[7] Zahit Atam, “Türkiye Sinema Tarihinden Üç Komünist: Gizli Tarih”, Birgün, 3 Mart 2013, s.10.
[8] Zahit Atam, “Yılmaz Güney ve Kürt Sorunu-1”, Birgün, 31 Mart 2013, s.9.
[9] Şeyhmus Diken, “Bir Edebiyat Adamı Yılmaz Güney”, Birgün, 27 Mayıs 2012, s.9.
[10] Sinema’da Ulusal Tavır, Halit Refiğ Kitabı, Söyleşi: Şengün Kılıç Hristidis, İş Bankası Kültür Yay., 2007, s.150-151.
[11] Zuhal Aytolun-Alper Turgut, “Siyasi Sinema; Cesur Ama Kafası Karışık”, Cumhuriyet Hafta Sonu, 22 Kasım 2008, s.7.
[12] Deniz Ülkütekin, “Fatoş Güney: Rahibe Gibi Yaşamadım”, Cumhuriyet Pazar, 8 Eylül 2019, s.5.
[13] Reis Çelik, “Düzene Başkaldırmış Korkusuz Bir Devrimci”, Cumhuriyet, 9 Eylül 2018, s.8.
[14] yagk.
[15] Müge Akgün, “Yılmaz Güney Çağırıyor”, Radikal, 9 Nisan 2014, s.28-29.
[16] Zahit Atam, “Yılmaz Güney’e ve Unutulan Sınıfına Dair”, Birgün, 4 Kasım 2018, s.15.
[17] Zahit Atam, “Yılmaz Güney ve Cüneyt Arkın Arasındaki Fark: Halk Kimin Yanında? 30. Ölüm Yıldönümünde Yılmaz Güney’i Anarken…”, 9 Eylül 2014… http://www.insanokur.org/?p=65193
[18] Murat Yaykın, “7. Yılmaz Güney Film Festivali”, Birgün, 12 Nisan 2018, s.15.
[19] Zahit Atam, “Yılmaz’ın Davası Hakkında”, Birgün, 1 Nisan 2018, s.15.
Bu yazı 2820 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARŞİVİ
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HAVA DURUMU
nöbetçi eczaneler
GAZETEMİZ

HABER ARA
YUKARI