Bugun...


Temel Demirer

facebook-paylas
Dik Durup, Diklenen Dizeler
Tarih: 06-03-2022 20:36:00 Güncelleme: 06-03-2022 20:36:00


 

Dik Durup, Diklenen Dizeler[*]

 

 

“Anlamak aşmaktır.”[1]

 

Dik durup diklenmek, sanattan siyasete yaşamın ve elbette insan olmanın

 kalmanın “olmazsa olmaz”ıdır. Özellikle de vazgeçişin, teslimiyetin, kaçışın öne çıktığı karanlık kesitlerde…

Yani “Kaç yol arkadaşı kaldı şimdi geriye

 gençliğin ilk acılarını birlikte keşfettiğimiz

kaç yol arkadaşı

 sürüyerek götürdüğümüz dargın beraberlikleri saymazsak

 ne kalıyor elimizde

 ölenler

 terk edenler

 bir de telefonları, adresleri, kendileri değişenler,”

 dizelerinde tarif ettiği üzere Murathan Mungan’ın…

Tam da böylesi koşullarda meydan okumak; dik durup diklenmek; baş eğmemektir insanı insan; sanatı sanat; siyaseti siyaset yapan…

* * * * *

Ivan Sergeyeviç Turgenyev, “Bir delikanlı edasıyla dimdik duruyordu. Yukarılara doğru yükselmek istercesine bir havası vardı. Oysa insan bu eğilimini yirmili yaşlardan sonra kaybeder,”[2] diye tanımlasa da; bütün bir yaşamda vazgeçilmesi mümkün olmayan bir “iddia”dır meydan okumak; dik durup diklenmek özgür insan(lık)ın iradesidir; başkaldırıdır; vazgeçişlerin, kayıtsızlıkların panzehiridir; kalbin “olması gereken” tempoda çarpmasıdır.

Mücadeleyle, baş eğmemekle mümkündür…

İnatla, inat etmekte ısrar ile umutların tükenmesine müsaade etmemektir…

Haksızlık, hukuksuzluk karşısında onurunu korumaktır…

Eğilip bükülmeden, uçurumun kıyısında bir ağaç gibi yalnız ve tek başına sessizce gülümseyerek kaçınılmaz fırtınanın kopacağından emin, vazgeçmeyen insan(lar)ın kararlı duruşudur…

Adnan Yücel’in

“Saraylar saltanatlar çöker

kan susar bir gün

zulüm biter.

menekşeler de açılır

üstümüzde leylaklar da güler.

 bugünlerden geriye,

 bir yarına gidenler kalır

 bir de yarınlar için direnenler,”

dizelerindeki üzere, hayallerin gerçekleştirilmesi için göze almışların harcıdır; “Yeter Artık” diyebilmektir!

Yapılması gereken eylemdir; omurga gerektirir elbette…

Tıpkı “Her önermeyi sorgula, mevcut anlayışa meydan oku ve hiçbir şeyi, sırf başkaları kesin olarak nitelendirdiği için doğru olarak kabul etme,” diyen Albert Einstein gibi…

Ya da “Kendi benliğinden vazgeçen ve bir robot hâline gelen kişi, çevresindeki milyonlarca diğer robota benzemeye başlar. Artık kendini yalnız hissetmez, kaygı duymaz. Ama ödediği bedel yüksektir; kendi benliğini yitirmiştir,” uyarısındaki üzere Erich Fromm’un…

* * * * *

Şiir/ şair içinde geçerlidir ifade ettiklerim…

Mesela “Şiirimiz mor külhanidir ağabeyler,” deyip alkışlananı değil, görmezlikten gelineni kurcalayan; şiirin kural dışı fotoğrafıdır Ece Ayhan’ın karadili… Ne biat eder ne de itaat!

Külliyen itiraz olarak geçilmiştir kütüklere… İcazet olmayınca da hem nalına hem mıhına vurmuştur olanca gücüyle…[3]

Ve gür sesiyle,

“Olacak ne dedikse.

Olacak bütün bunlar

Olacak güzel anam,

 Tatlı bacım, kardeşim.

 Olacak bütün bunlar

 Kısa çöp uzun çöpten hakkını alacak!

Bu dünya kalmayacak haramilere!”

Ya da “Nesini anlatayım ben özgürlüğün

 Gün olur zincire vurulmaktır özgürlük,

Gün olur göğsünü gere gere ıslık çalmak caddelerde!”

Veya “ulan öldürdüler bizi bu pezevenkler

 bir tek günümüz geçmiyor ahsız Ofsuz

 bir tek günümüz geçmiyor borçsuz harçsız

 bir tek günümüz be yahu, bir tek günümüz oh diyesi

ulan öldürdüler bizi bu pezevenkler

 yahu kimin bu topraklar

 yahu kimin bu denizler

bu ormanlar bu trenler bu gemiler uçakla

bu madenler kimin yahu?

kıydılar alımıza morumuza bu pezevenkler

kıydılar yazımıza baharımıza

işimiz gücümüz mayın taramak

işimiz gücümüz ölü taşıma

işimiz gücümüz umuda yatmak

 ulan öldürdüler bizi bu pezevenkler,” dizelerindeki üzere Hasan Hüseyin Korkmazgil’in…

* * * * *

Dik durup diklenmekten söz edince

“Dolan göğümdeki hava

Salın yanımdaki fakir

Salın proletarya

 Geber başımdaki bi

Kirtim kirt Kirtim de kirt

 Kirtim de kirtim

 Kirtim kirt,” dizelerini haykıran Enver Gökçe unutulabilir mi?

“Tescilli komünist şair”imizdir O;[4] “Bilinciyle ve ruhuyla örnek bir insandır. Halkının ve yurdunun acılarını kendi acısı bilmesiyle örnektir. Zulmün ve zalimliğin her türüne hedef olduğu hâlde, zulme ve zalimliğe karşı dik duruşuyla örnektir. Boyun eğmeyişiyle örnektir. Devrimci aydın kimliğiyle örnektir. Sesini başta kendi yurdu/ halkı, insanlığın acılarından emzirmiştir. Başkaldırı ruhuyla ve direnme ruhuyla emzirmiştir... Her şeyden önce, Enver Gökçe’nin yüreği, has şiirin cevheridir.”[5]

“Gel kardeşim, gel beri

Hey kurt hey kuş hey börtü böcek

 Ah gidenler gelir mi geri

 Açar mı bugün dört bahardır kanayan çiçek

 Demek daha bizim yaşımızda/ İnsanlar ölecek,”

 diyerek mahpuslar yatmış, işkence tezgâhlarından geçmiş, sürgünler yemiş, ‘Fedailer Mangası’ diye adlandırılan, 40 Kuşağı’nın şairlerindendi Enver Gökçe... Mazlum ve mahzun sözcüklerinin bir kimliğe bu derece uyduğu çok az sanatçı vardı.

Şiiri, sanatı bir yana; hayatı boyunca zalime ve zulme karşı durmuş, meşakkatle geçmiş bir ömür boyunca aydın kimliğine örnek bir duruş sergilemişti.

“Ben, bizden olan bütün insanların dostu;

 adı, haritalarda bile bulunmayan

 bir köyündenim Anadolu’nun

güzel şeylere hasrettir memleketim

 güzel şeylere hasret bu dünya.

 yıllardır, kanda ve ateşte mısralarım

 yanan şehirlerin,

 ağır tankların tekerlekleri arasında

 biliyorum, yaylım ateşlere girilmiştir gönlümüzce.”

1940’da şiir yazmaya başladı. İlk şiiri Ankara’da çıkan Yurt ve Dünya Dergisi’nde yayımlandı. 1948’de Türkiye Gençlik Derneği’ne üye olduğu için tutuklandı. Üç aylık bu tutukluluğun ardından, 1951’deki Türkiye Komünist Partisi’ne yönelik büyük tevkifatta yeniden tutuklandı. İki yıl Sansaryan Han’da hücrede tutuldu ve ağır işkenceler gördü. Toplam yedi yıl hapis yattı, İki yıl da sürgünde yaşadı.

Sonrası geçici işler, düzeltmenlik, gördüğü işkencelerin eseri olan rahatsızlıklar, yoksulluk nedeniyle yılın belli aylarını köyünde geçirme zorunluluğu, işsizlik, acı dolu yıllar… Bulduğu bazı işlerden sakıncalı olduğu gerekçesiyle çıkarılması… 12 Eylül faşizminin getirdiği acılar daha da yıprattı onu. Ardından Ankara Seyranbağları Huzurevi’nde sona eren onurlu ama zorlu bir hayat…

Hücrede, tabutluklarda geçirdiği yıllarda yakalandığı hastalık, hayatının sonuna kadar yakasını bırakmayıp, ölümüne neden oldu. Muzaffer İlhan Erdost’un söylediği gibi, “Enver Gökçe’nin cezaevlerinden aldığı, cezaevlerinin ağır koşullarının bedenine sızdırdığı sayrılıklar, Onun gövdesini saran sayrılıklar, kuşkusuz bedeninin özünü, beynini de kuşatır. Bu nedenledir ki, destansı uzun şiirler, uzun dizeler, gövdesinde yürüyen hastalıklarla birlikte, boyundan ve eninden daralır. Yani giderek kısalır dizeler, tek sözcüklere dönüşür. Ama süt filizi ekinin taneleşmesi gibi, daha yoğunlaşır, daha sertleşir.”[6]

 “Dünyanın

 Yarısı

 Kızıl

Çağl

Yansı

 Kan

 İrin

 V

Çok

 Şükür

 Hayvanlar

 Gibi

Sürüp

 Çıkarılır

Faşizm

 Harlı

 Yangınında

 Devrimin,”

dizelerindeki üzere örneğin…

Özetle O; halk şiir geleneğini derinden kavramış, gelenekle bağlarını güçlendirdikçe, onu devrimci bir tarzda dönüştürmeyi başarmış özgün bir şairdi. Bu yanıyla, serbest nazımdan da Orhan Veli, Oktay Rıfat, Melih Cevdet’in temsilcisi olduğu “Garip” şiir akımından da çok uzak, kendine özgü bir şiir dünyası kurmuştu.

Yetiştiği çevrenin bu direngen tavrını, dilsel özelliklerini, mücadele azmini, Eğin türkülerinin can yakan ezgisini ve halk deyişlerinin gücünü sırtlanarak; toplumsal düzenin yozluğu, dönemin zalimliği üstünden acılı insanları anlatan şiirler yazdı;[7]

Meğer

 Müşkil işmiş hürriyet

 Savunmayla yetmiyor

 Bir başka sevda

Telden/ Demirden geçsen

 Mapusu delsen

 Ne fayda!” gibi…

Özetin özeti: “Kendini halkına, mücadelesini davasına adayan şair, susarak anmanın, anarak yaşamanın bileyi taşı oldu hep. Büyük yalnızlığın yaratıcılığında sayısı az da olsa büyük yapıtlar verdi. Mülkiyet hırsını çoktan yenmişti. Yunus’tan insancılığın Pir Sultan’dan başkaldırı geleneğinin bileşimi bir kişilik, insancı bir sosyalist, devrimci bir komünist olarak yaşadı. Hümanizmi insandaki en temel özellik belledi. Bu düşünceyi yalın yaşamının ışıklı öğesi yaptı hep. O, bir örümceğin hücre yalnızlığı... Dil Tarih’te Ruhi Su korosunda bir korist... Sürgünlü işsizliğinde hapis... Açlıkla ölüm sınavı... Köy günlerinin 9 yaşındaki Enver’i... Eğin Aşutkalı bir anı... Tabutluklar’ın işkenceli günleri... Susarak anmanın, anarak yaşamanın bileyi taşı”ydı![8]

* * * * *

Sonra da

“Ben ömrümce muhalif yaşadım

Devletçe de menfi bir TİP sayıldım

 Onun için kan grubum

RH NEGATİF,” dizeleriyle müsemma Can (Yücel) Baba…

Hep menfi sayılmış, ömrü boyunca düzenle kan alıp vermemiş. Yaşamı boyunca gerçek bir muhalif duruş sergilemiş. Ne resmiyete, ne de resmi ideolojiye hiç yüz vermemiş bir şairdi O.

Sanatı ve şiiri, “Kişinin dış baskıların hışmı karşısında kendi özünü hırpalattırmamak için, hatta yitirmemek için kullandığı bir savunma mekanizması, baskının, acının üstüne gidiş” olarak nitelendirirken; düzene ve sisteme karşı racon kesen bir öfkeli, insana karşı ise sevgi doluydu.

Aşmıştı o duvarı:

“Bir gece sevgi duvarını aştık

düştüğüm yer öyle açık seçik ki

 başucumda bir sen varsın bir de evren

 saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi

 yalnızlığım benim çoğul türkülerim

ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi,” dizelerindeki üzere![9]

İşte birkaç örnek:

i) Can Yücel hakkında 12 Eylül darbe döneminde yazdığı ‘Beşi Bir Yerde’ şiiri nedeniyle Kenan Evren ile dört darbeciye hakaretten açılan davadaki savunması unutulacak gibi değildir: “Hâkim: ‘Şiirinizde hep göt diyorsunuz. Daha kibar söylenemez mi?’ Can Yücel: ‘Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre bu memlekette göte göt denir’…”

ii) 18 Mart 1998’de ise bir konuşmada dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e hakaret ettiği gerekçesiyle bir yıl iki ay hapis cezasına çarptırılacaktır. Cezasını affetmesi için Demirel’e sayısız dilekçe gönderilir. Şairin yorumu ise şöyledir:

 “Ben kahraman değilim

Demirel beni affedecekmişse

Kolay gelsin!

Benim endişem,

Ya beni affetmeden önce

Eceli gelip ölürse...

 Ama onu affetmeye benim

 Sıkletim yetmez

 Ne de cesedim...” 

iii) Şair Turgay Fişekçi gülümseten bir anıyı şöyle aktarır: “1990’ların başlarında şiirin sesini bir parça olsun basın yayın organlarında duyurabilmek için dokuz şair, altı ay süreyle şiir yayımlamama, yani şairler grevi yapma kararı vermiştik. Bu eylemimizi en iyi nasıl duyurabiliriz diye konuşurken, en gerçekçi öneri Can Yücel’den gelmişti: ‘Dokuzumuz birden topluca donsuz fotoğraf çektirelim. O zaman her yerde basılırız’...”

iv) Bir diğer anı da Vecdi Sayar’dan: “Nasıl unuturum, Sinematek’in Nâzım anması yasaklandığında, polisleri ikna edişimizi: ‘Tamam Nâzım gecesi yapmıyoruz ama seyirciyi kapıdan çevirmek olmaz, şiir gecesi yapacağız, Nâzım’dan söz etmeden’; sonra senin sahneye çıkıp

‘Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkında

Ne sen bunun farkındasın, ne de polis farkında’ deyişini…”[10]

Evet şiirin hiç yaşlanmayan çocuğuydu; kahkaha çiçekleri üreten, sözcüklere takla attırtan, rengârenk dizeleri fır döndüren biriydi O...

Sokağın diliyle konuşan bir dil cambazı...

İmgelere pabucunu ters giydiren bir sihirbaz...

Kahkahayı dirence, direnci kahkahaya dönüştüren bir büyücü...

Eleştiriyi hiç ıskalamayan... İroniyi mızrak, kara mizahı miğfer kılan bir silahşör!

Bakmayın dizelere küfrü, sövgüyü kattığına, sağa sola sapanını doğrulttuğuna, hedef aldıkları bal gibi hak etmiştir o taşlamaları!

Yaşadığı gibi yazan, yazdığı gibi yaşayan... Bütün bunları engin kültür birikimiyle taçlandırandı...[11]

Örneğin Che Guevara’nın ‘İnsan ve Sosyalizm’ ve Mao Zedung ile ABD’li bir generalin günlüğünden oluşan ‘Gerilla Harbi’ kitaplarını Türkçeye çevirdiği için içeri düşmüştü. Generalin yazdığı bölümlerden mahkûm olmayı da “CIA’nın bana attığı kazık” diye nitelemişti!

“Yaşamım benim en güzel şiirim” derken; yaşamında ve şiirinde hep ironi vardı.

“Humor, bir sığınma, savunma mekanizmasıdır. Savunma ama, bir başkaldırıya, bir saldırıya dönüşür... Çok ağır geçen hayatımızın içinde, ironi, bütünselliği bozmayacak ana çaredir. Bir direnç kahkahasıdır,” diyordu.

“Dönülmez Faşizmin ufkundayız

 Vakit çok geç” derken haklıydı!

“Tencere dibin kara

 Seninki benden kara” diye sesleniyordu “Şili’deki Tencereye”.

“Kurtarıcılar kurtara kurtara

Kurtardılar Memleketi memleket olmaktan” derken o günleri arar duruma gelineceği bilemezdi elbette.

“Shakespeare Üzre” şiirinde

“Türkiye’nin Manimarkası’nda bir şeyler kokuyor/

Kimine göre tuz, kimine göre et,

 Hamlet! Hamleeet!”

 derken 12 Eylül faşist darbesini yaşıyorduk.

“Garson dedim, bana biraz sabır ver

 Allah’tan isteyeceğinizi benden istiyorsunuz paşam, dedi

 Öyleyse bir Allah ver dedim

Gitti, bir daha da gelmedi,” derken direnç kahkahalarını yeşerten yine oydu...

“Gücüme gidiyor bu Allah kurtarsın! Lafı

 Müdürü gelir: Allah kurtarsın!

Savcısı gelir: Allah kurtarsın!

Gardiyanı gelir: Allah kurtarsın!

Bir hâl olduk, Allah bilir, günde kaç posta

 Allah tarafından kurtarıla kurtarıla.

 Oysa biz, insanları kurtarma zahmetinden

Kurtarmak için Allah’ı

Düştük, değil mi, bu yola!”…

“Koyunlar keçiler ve koçlar için

 Ne kadar bayramsa Kurban Bayramı

 Bu barış var ya, bu barış

Cephedekiler için o kadar barış”…

 “Şu göğüs kafesimi genişleten

 umudum var oldukça,

 güzel günlere olan inancım

hiç bitmeyecek”…

“Bilmelisin ki,

 duvarda asılı duran diplomala

insanı insan yapmaya yetmez”…”

“Kendi kulağına küpe takan adamı taşlayıp

 g.tümüze kazık sokan adamları

alkışlayan bir toplumuz”…

“Çalmadık, çırpmadık…

Yediysek cebimizden,

 harcadıysak ömrümüzden,”

 dizeleri de kulaklara küpeyken; en önemlisi de;[12]

 “En uzun koşuysa elbet Türkiye’de de devrim

O, onun en güzel yüz metresini koştu

 En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak..

 En hızlısıydı hepimizin

Acıyorsam sana anam avradım olsun

 Ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun!” diye haykıran ‘Mare Nostrum

Bizim Deniz’iydi…

Şair adamdı vesselam “Küfür burjuvazinin ağzında lağım çukurudur, işçi sınıfının ağzında açan çiçektir,” vurgusuyla, “Bu memleketin jeopolitik konumu, küfürsüz yaşamaya uygun değil,” diyen Can Baba “Şarabi Şair”di, şiirini hınzır, külhani raconlardan yararlanarak siyasal inançlarıyla yoğurdu.

Cemal Süreya’nın deyimiyle, dönemin “serşair”i Yücel’di. Taşlama ile toplumsal duyarlılığın ağır bastığı şiirlerinde, dobra dili ve özgünlüğüyle dikkat çekiyordu. Doğa, insanlar, olaylar, kavramlar ve heyecanları şiirlerine temel alırdı. 

Selahattin Hilav’ın, “Gerçek şairler, dili azat edenlerdir, diyebiliriz. Nitekim Can’da, tutsaklıktan kurtularak yaşamın iç yüzünü ortaya döken ve özündeki gizli hakikâtleri de gösteren bir dille karşı karşıyayız. Bu dil akıl öğretmez, efsaneleri pekiştirmez, kişilere tapınmanın, soyut hümanizma hayallerinin hizmetkârlığını yapmaz. Besinsel ve cinsel açlığı, idealler ve ilkeler ileri sürerek gözden kaybettirmez. Yaşamamışlığı ve hödüklüğü örten sulugözlülük ve yapmacık hassasiyet üretmez, bunları başkalarına bulaştırmaz; kısacası, yalana hayat hakkı tanımaz,” diye tanımladığı Can Yücel; Cemal Süreya’ya göre de, ironisi, argo ve küfrüyle “zekânın iyi niyeti”dir: “Argo ve küfür bir arınma işlemidir Can Yücel’de. Kötülüğe, kötü düzene karşı aşılanmak için kutsal’ı delik deşik eder. Tabii eski kutsal’ı. Ve yeni kutsal adına. Bu yüzden sürekli olarak tarihsel olaylarla bugünkü olayları iç içe işler. Şiirsel eylemini kurmak, sürdürmek için en elverişli yolu seçmiştir: parodi. Gerçekten de parodi toplumsal eylemle şiirsel eylemi birleştiren bir yoldur. Tarihi, gazete güncelliğine getirir. Bunu yaparken halk kaynaklarına, halk ağzına, daha çok halk türkülerinin deyişlerine yaslanır.”

Turgay Fişekçi’e göreyse, “Dilde bir yandan kendine özgü vurgu ve tonlamalar yaratırken bir yandan da konuşma dili, eski ve çağdaş şiir, geniş bir kültür ve dil bilgisine kattığı sevgi-alay-acı karışımı duygu yoğunluğuyla da aydınlık, insancıl, toplumcu, benzersiz bir şiir yarattı,” O…

Refik Durbaş ise, “Kişisel ve toplumsal yaşamın acı bir dönemini dile getiren, öfkeli, alaycı, boyun eğmeyen, siyasal şiirlere ağırlık verilen bir kitap”tır; Selahattin Hilav ise, “Yalanı, aldatmacayı, çelişkiyi, kafasızlığı, toplumsal düzenin ürünü olması açısından ele alan, bunların farkına varmış gibi kimi zaman kendini de konu edinen, ama aldatanın ve aldananın gülünçlüğünü şiirin berraklığında yansıtan bir mizahtır,” sözleriyle değerlendirir onu.

Şükran Kurdakul’un, “Sözünü budaktan esirgemeyen bir kabadayı”; Zeynep Oral’ın da, “İmgelere pabucunu ters giydiren sihirbazdı,” diye betimlediği Can Yücel’in amacı sadece yazmak ve okutmak değildi, şiirin sesini de duyurmaktı; dizelerini halkının dilinden esinleyendi; muhalif, sözünü sakınmayan tok bir sesti. Can Baba’ya göre bütünselliğin dışında şiir yoktu. Hayat ve ölüm de bir bütündü ve şiir bu bütünden çıkan çılgınlıktı.[13]

Can Baba hayatının son döneminde “Mekânım Datça olsun” vurgusuyla; “Kuzum Datça’ya gömün// Beni Datça’ya gömün/ Şu deniz gören mezarlığın orda” deyip; William Shakespeare’in bir şiirini de, “Seni koyup gitmek var ya esas o koyuyor adama!” diye çevirmişti.

Vasiyetine uyularak üstüne Datça’da çok sevdiği günebakan çiçekleriyle son yolculuğuna uğurlandı. 2011’de mezarına saldırılır, mezar taşı kırılır. Mezarı yakınında bulunan “Can Evi” de bu olayın ardından kapatılır. Eşi Güler Yücel tepkisini, “Can, ‘Mekânım Datça olsun’ dedi, mekânını cehenneme çevirdiler,” sözleriyle dile getirir. Can Yücel’in mezarını, içki içiliyor gerekçesiyle 2011’de balyozla parçaladıkları iddiasıyla 4 yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılanan iki kişi ise 2013’te beraat eder.

Tüm saldırılara, saldırganlara rağmen Can Baba’da, dik durup, diklenen gür ses hâlâ dimdik ayakta ve zulme karşı yeni bir dünya için karanlıklara meydan okumaya devam ediyor…

 

1 Nisan 2021 13:49:47, İstanbul.

 

N O T L A R

[*] Kaldıraç, No: 242, Eylül 2021…

[1] Fransız Atasözü.



Bu yazı 10889 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARŞİVİ
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
YUKARI