Bugun...


Temel Demirer

facebook-paylas
2019’UN 1 MAYIS’INA KENAR NOTLARI[
Tarih: 25-04-2019 03:40:00 Güncelleme: 25-04-2019 03:42:00


2019’UN 1 MAYIS’INA KENAR NOTLARI[1]

 

SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER

 

“Tarih yargıç,

infazcısı ise proletaryadır.”[2]

 

2019’un 1 Mayıs’ına gidiyoruz; yol(umuz) hâlâ engebeli ve dolambaçlı.

Totaliter bir zorbalığın kollarında krizle sarsılıp savrulan ve kaptan köşkünde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın olduğu[3] Türk(iye) ekonomisi emekçiler için bir “cehennemi” andırıyor!

‘Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde (MIT) İktisat Profesörü Daron Acemoğlu’nun “Şu anda ekonominin negatife girmesi engellenemez boyutta. Umarım sistemik krizi görmeyiz. Ama bazı şirketlerin batması, işsizliğin artmasının önünü kapatamayacağız,” yorumunu yaptığı konuda; Prof. Dr. Refet Gürkaynak da “İdare ediyoruz idare ediyoruz, şimdi idare edemeyeceğimiz noktaya geldik… Memleket yaşanılmaz hâle geldi. Memlekette durgunluğun olduğu aşikâr; canımızın acıyacağı kesin,” diye ekliyor![4]

ING Bank’a göre, yurttaşların yüzde 82’si yeterli geliri olmadığı için para biriktiremeyip; yüzde 12’si de borçlarından dolayı tasarruf yapamıyorken;[5] “Cumhurbaşkanı ‘Kriz mıriz yok, hepsi manipülasyon’ diyor. O çok deneyimli ve bilgili bir liderdir. Veriler önemli değil... Verilere bakarak, Cumhurbaşkanı’nı sorgulamak size düşmez. Doğru, ekonomi yavaşlıyor, enflasyon artıyor, işsizlik ve işçi eylemleri de. Bir stagflasyon söz konusu. Yine de siz kriz mıriz demeyiniz, çünkü Cumhurbaşkanı, ‘Kriz mıriz yok, hepsi manipülasyon’ diyor. O çok bilgili bir liderdir,”[6] notunu düşen Ergin Yıldızoğlu’nun vurguları ne çok şey anlatıyor değil mi?

Müthiş bir eşitsizlik kıskacındaki coğrafyamızda vatandaşların bankalara borcu 511 milyar lira iken, 163 bin 180 gerçek ve tüzel kişinin mevduatı 1 trilyon 24 milyar 777 milyon lira oldu!

Ayrıca zamanında ödenmediği için takibe alınan krediler ise 10.3 milyar lira artarak 1 Mart 2019 itibarıyla 104 milyar liraya çıktı.[7]

Zenginler, açlığa mahkûm ettikleri yoksulların yaşamlarından çalarak servetlerine servet katarken; yurtdışı bankalardaki döviz mevduatı 2018’in Haziran-Ekim dönemindeki 4 ayda (Haziran’da 25 milyar 895 milyon dolar seviyesinde iken) 17 milyar dolar artarak 42.8 milyar dolara ulaştı.[8]

Bu tabloda ‘Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’, 2018’in Mart sonu itibarıyla bankacılık sektörünün ilk çeyrek kârının, 2017’nin aynı dönemine göre, yüzde 5.1 artarak 13 milyar 912 milyon lira olduğunu açıkladı.[9]

Deniz Bank 2018’in ilk çeyreğinde 606 milyon TL net kâr elde etti.[10]

Yapı Kredi Bankası 2018’in ilk çeyreğini 1.24 milyar TL’lik net kâr ile tamamladığını açıkladı.[11]

Anadolu Sigorta 2017’deki net kârını yüzde 110 artırarak, 184.2 milyon liraya yükseltti.[12]

Şişecam, 2018’in ilk altı ayında 1.6 milyar TL net kâr etti.[13]

Bu arada ‘Forbes’ da Türkiye’nin, en zengin ilk 100 kişisini açıkladı. Listedeki isimlerin kişisel servetleri ise dudak uçuklatıyor. Açlık sınırının altında yaşam mücadelesi veren 7.5 milyon asgari ücretlinin 1.5 yıl çalışınca elde ettiği gelir, 25 kişinin kişisel servetine ancak ulaşıyor.

Listeye göre Türkiye’nin en zengin ilk 25 kişisinin toplam serveti 42.9 milyar dolara ulaştı. Günlük kur ile hesaplandığında bu servetin Türk Lirası cinsinden büyüklüğü ise 227.3 milyar TL. (Üstelik bu servet hisse senedi, mevduat, tahvil, bono gibi nakit benzeri varlıklardan oluşuyor, nakit olmayan ve beyan edilmeyen varlıklar ise hesaba dahil değil.)

‘Forbes 100’ listesinde ‘Rönesans Holding’ Başkanı Erman Ilıcak, Türkiye’nin yüzde 20’si açlık sınırının altında yaşarken 3.8 milyar dolarlık serveti ile ilk sırada yer aldı.[14]

Ekonomik kriz servet sahiplerini etkilemezken; DİSK’in ‘2019 Asgari Ücret Gerçeği Raporu’na göre, Türkiye asgari ücretlilerin toplam çalışanlara oranında yüzde 43 ile Avrupa birincisi. Türkiye’yi yüzde 19 ile Slovenya takip ediyor. Buna göre Türkiye’de sadece emeği ile geçinen insanların yüzde 43’ü asgari ücret elde ediyor. 2019’da asgari ücret civarında gelir elde eden kişi sayısı ise yaklaşık 7.5 milyon. 2019 yılında ayda net 2020 TL ile geçinmek zorunda kalan 7.5 milyon kişinin yıllık net geliri 181.8 milyar TL.

Yani 25 kişinin toplam serveti 227.3 milyar TL iken; 7.5 milyon asgari ücretlinin yıllık net geliri: 181.8 milyar TL oluyor![15]

Böylelikle yoksulların ülke nüfusuna oranı 2002’de yüzde 18 iken, 2019’da yüzde 37.5’e ulaşıyor![16]

‘Bloomberg’ün enflasyon ve işsizlik oranlarını toplayarak oluşturduğu ‘Sefalet Endeksi’nde Türkiye 62 ülke arasında dördüncü sırada yer aldı. Enflasyon oranı yüzde 8 milyonu aşan Venezüella açık ara birinci olurken, onu sırayla Arjantin, Güney Afrika, Türkiye ve Yunanistan izledi.[17]

İşsizliğin ve enflasyon çift haneye demirleyip; sefaletin boyutları her geçen gün artarken; Mahfi Eğilmez’in analizine göre Türkiye, sefalet endeksinde kırılgan beşli içinde ikinci sırada yer alıyor.[18]

Ayrıca Türkiye İstatistik Kurumu’nun ‘Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması’, gelir eşitsizliğinde Meksika ve Şili’den sonra üçüncü sırada yer alan Türkiye’de geçinebilmenin, her geçen gün zorlaştığını ortaya koydu. Nüfusun yüzde 36.6’sına denk gelen 29 milyon yurttaşın evlerinde de sızdıran çatı, nemli duvar ve çürümüş pencere çerçevesi sorunu yaşandı. 2016’da taksit ödemeleri veya borçla yaşamak zorunda olanlar 54 milyon kişi iken, 2017’de bu sayı bir milyon kişi artarak 55 milyona yükseldi.[19]

Çalışanların yüzde 83’ü (12 milyon kişi), 1.404 TL ile 2 bin 808 TL arası bir maaş ile geçinirken;[20] ‘Birleşik Metal İş Sendikası Sınıf Araştırmaları Merkezi’nin verilerine göre, açlık sınırı 15 yılda 4.23 kat arttı.[21]

Tüm bunlara ek olarak: İşsizlik oranı yüzde 13.5 seviyesine yükseldi, genç nüfusta ise (15-24 yaş) 5.3 puanlık artış ile yüzde 24.5’e ulaştı. Sosyal güvenceden yoksun yurttaş sayısı 10.5 milyona yükselirken, 18 yaş ve üstü toplam 56.3 milyon nüfusun 8.2 milyonunun geliri asgari ücretin üçte birinden az. İşte bu yoksulluk tablosu gözden kaçırılmak isteniyor.[22]

Türkiye, gerek AB gerekse OECD ülkeleri ile karşılaştırıldığında yüksek oranlı işsizlik oranlarına sahip bir ülke. Türkiye, Kasım 2018 itibariyle ile Yunanistan ve İspanya’dan sonra en yüksek işsizlik oranına sahip durumda.[23]

Yoksulluk + işsizlik borç batağını derinleştirirken; kredi kartlarıyla borçlanan yurttaş sayısı 32 milyona, takipteki borcun tamamı ise 72.5 milyar TL’ye yükseldi.[24]

Batık krediler, Ocak 2018 itibariyle 73.6 milyar TL ile dramatik boyutlara ulaştı. Ödenemeyen ticari ve bireysel krediler nedeniyle konuttan fabrikaya, otelden düğün salonuna, kümesten bağ bahçeye kadar binlerce gayrimenkul bankaların eline geçti. 19 bankada 13 bine yakın gayrimenkul var. [25]

Böylesine vahim bir kompozisyonda 3 yılda Saray’ın günlük harcaması yüzde 50, seyahat bütçesi yüzde 40, mutfak harcaması yüzde 49, temizlik harcaması yüzde 69, ziyafet bütçesi yüzde 18 yükseldi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Saray’a taşındığı 2015’den itibaren Cumhurbaşkanlığı’nın bütçesinden yapılan harcama kalemlerinin büyük oranda arttığı görüldü. Cumhurbaşkanlığı’nın 2015 ve 2017 yılı raporları karşılaştırıldığında; 3 yılda Saray’ın günlük harcamalarında önemli bir artış yaşandı.

Günlük harcama yüzde 50 arttı: Cumhurbaşkanlığı’na 2015 için 397 milyon TL bütçe ayrıldı. Bununla yetinmeyen Cumhurbaşkanlığı 2015 sonunda 471 milyon 929 bin 937 lira harcama yaptı. Böylece Saray, 2015’de bir günde ortalama yaklaşık 1.2 milyon lira para harcadı. 2017 Sayıştay raporu ise Cumhurbaşkanlığı’nın günde ortalama 1.8 milyon harcama yapıldığını ortaya koymuştu. Bu da Saray’ın 1 günlük harcamasının 3 yıl içinde yüzde 50 arttığını gösterdi.

Personel harcaması yüzde 62 arttı: 2015’de Cumhurbaşkanlığı personeli için sosyal güvenlik kurumlarına devlet primi giderleri ile birlikte 72 milyon 583 bin 364 TL harcandı. Bu rakam 2017 yılında 117 milyon 840 bin 381 TL’ye çıktı. Yani Cumhurbaşkanlığı personeli için 3 yılda yapılan ödeme yaklaşık yüzde 62 arttı. Tüketim harcaması yüzde 23 arttı…[26]

 

İŞÇİLERİN HÂLİ

 

Kapitalist eşitsizlik tablosundan fazlasıyla payını alan işçilerin hâline gelince!

AKP iktidarında 22 binin üzerinde emekçi, iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. Çalışma şartları giderek ağırlaştı, ücretler düştü, işsizlik oranı arttı.

Çalışma yaşamında büyük bir mezarlık yaratan AKP Zonguldak, Soma, Ermenek, Şirvan, Şırnak ve diğerlerinin mimarı oldu.

Bu sürede, işsizlik arttı, grevler yasaklandı, ücretler düştü ve çalışma saatleri uzadı. AKP iktidarı, işçi sınıfının kayıplar yılı oldu.

AKP’nin iktidarı emek cephesi için karanlık bir çiziyor. 6.2 milyon kişi işsiz. OHAL KHK’leriyle 111 bin kamu emekçisi işinden edildi. Sendikalaşma oranı yüzde 12’ye indi. 22 binin üzerinde işçi kötü çalışma koşullarına kurban gitti. Taşeronlaşma arttı. Özelleştirmeler nedeniyle birçok kişi işini kaybetti.

İktidarın emek düşmanı politikaları kesintisiz sürerken, devlet grevleri yasaklamaya ve grev kırıcılığı yapmaya; sendikal kadrolar örgüt üyeliğinden tutuklanmaya başlandı.

AKP iktidara geldiği 2002’den bu yana aralarında Şişecam, Petlas, Erdemir’in de olduğu 14 grevi yasakladı. 14 grevin 6’sı ise OHAL döneminde engellendi.[27]

ILO verilerine göre, dünyada her 15 saniyede 1 işçi, iş cinayetlerinde hayatını kaybediyor. Her yıl 2 milyon fazla işçi meslek hastalığı ve iş kazaları sonucu hayatını kaybediyor. Ülkemizde İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin verilerine göre; 2017’de 2006 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. 2018’in ilk 3 ayında ölen işçi sayısı en az 386’ya ulaştı. 2002-2017 arasında en az 22 bin işçi hayatını kaybetti.

Gerek işsiz sayısı gerekse işsizlik oranları düzenli bir tırmanış içinde. Geniş tanımlı işsizlik yüzde 18.3 olarak gerçekleşirken genç işsizliği yüzde 21’e yaklaştı. Ne eğitimde ne de istihdamda olan gençlerin oranı ise yüzde 24.2’ye yükseldi. Böylece her dört gençten biri istihdam ve eğitimin dışında kaldı.[28]

2001’de işçilerin resmi sendikalaşma oranı yüzde 57.2 idi. Bugün idse Türkiye’deki her 100 işçiden sadece 12 tanesi sendikaya üye. 2018 verilerine göre Türkiye’deki işçilerin yüzde 12.38’e sendikalı. Toplamda sendikalı işçi sayısı ise 1 milyon 714 bin civarında.

Türk-İş, 925 bin 39 işçiyle en fazla üyeye sahip işçi konfederasyonu durumunda. Türk-İş’i, 615 bin 301 üye ile Hak-İş, 149 bin 187 üye ile DİSK izliyor.[29]

İşçiler arasında sendikalaşma oranının çok düşük olduğu Türkiye’de sendikalı memur sayısı da düşüşe geçti. 2017’de yüzde 69.2 olan memurlarda sendikalaşma oranı 2018 yılında yüzde 67.6’ya geriledi. Üç büyük konfederasyondan Türkiye Kamu-Sen ile KESK’in üye sayısı düşerken birçok konuda hükümete destek veren Memur-Sen’in üye sayısındaki artış dikkat çekti. 2002’de 40 binlerde olan Memur-Sen’in üye sayısı, 1 milyonu geçti.[30]

Yani sendikalara ve emeğe yönelik saldırılarıyla sendikaları abluka altına alan AKP, yandaş sendikaları ihya ederken;[31] her 100 işçiden 86’sı sendikasız çalışıyor ve sarı sendikaların üye sayıları ise hızla artıyor.[32]

Bu arada örgütlenmenin en düşük olduğu işkolu inşaat sektöründe 1.8 milyon işçiden sadece 55 bini sendika üyesiyken;[33] sendikaların hâliyse tam bir faciadır!

“Nasıl” mı?

Mesela Gemi ve tersanelerde örgütlü Türk-İş’e bağlı Dok Gemi-İş Sendikası’nın 11 yıllık başkanı Necip Nalbantoğlu’nun oğlu Emre Ahmet Nalbantoğlu, iş hayatına giriş yapmasının üzerinden 1 yıl geçmeden sendikanın genel merkez yönetim kurulu üyesi seçilip; 5 Ocak 2019’daysa sendikanın genel sekreteri olması gibi!

Baba Nalbantoğlu, bir gün çalışsa bile herkesin böyle bir hakkı olduğunu savunurken; sendikacılıkta işyeri temsilciliği, şube yönetiminden genel merkez yönetimine uzanan ortalama 10 yıllık kariyer sürecini Necip Nalbantoğlu’nun oğlu Emre Ahmet Nalbantoğlu, yaklaşık 8 ayda tamamlayıverdi!

2014’de çalışma hayatına başlayan Emre Ahmet Nalbantoğlu, aynı yıl şube başkanı, 1 yıl bile dolmadan da sendika genel merkez yönetimine seçildi. Sendika Başkanı baba Nalbantoğlu, “Yasal mevzuatın içinde olduktan sonra kişilerin adaylığını ahlâki olarak sorgulamıyoruz,” dedi![34]

2019 1 Mayıs’ı eşiğinde tablo, “Yeni Ekonomi Programı”yle işçilerin kıdem tazminatına bile el atılmaya kalkışılmışken; ne yazıktır ki böyle!

Ancak her şeye rağmen -tarihte olduğu gibi-, gelenekten geleceğe yönelen 1 Mayıs bir çıkış olabilir (mi?)

 

TARİH (BİLGİSİ)

 

Tarihe bakmadıkça, bugünü kavrayıp, geleceğe yönelik öngörülerde bulunmak, politik tavırlar geliştirmek, neredeyse imkânsızdır.

Çünkü başarı ya da başarısızlıkların, kazanım veya kaybedişlerin bir tarihi vardır.

Bu bağlamda insan(lık)a eleştirel bakma yeteneği kazandıran tarih bilinci önemli bir mevzi ve aynı zamanda da özgürleşme, dünyanın değiştirilmesi doğrultusunda politik bir ufuktur.

Özellikle de, toplumsal hafıza açısından müthiş zengin bir laboratuar özelliği taşıyan emeğin, ezilenlerin ve işçi hareketlerinin mücadeleleri şahsında.

Bu kapsamda 1 Mayıs, başlı başına mücadeleci bir geleneğin mirası olarak her coğrafyada farklı bir anlam ifade ederken; sadece “1 Mayıs” değil onun ötesidir...

Mesela Türkiye’de 1 Mayıs 1977’de katledilen 34 canın sorulmamış hesabını düşünmeden İstanbul’da 1 Mayıs’ın “1 Mayıs” olamaması gibi...

Sınıfsal mücadele tarihinde müthiş bir öneme sahip olan 1 Mayıs resmi bir müsamere değildir, olamaz da…

ABD’de işçilerin günlük çalışma süresinin 8 saate indirilmesi için 1884’te başlattığı mücadeleye dayanan 1 Mayıs, 1886’dan itibaren kitlesel grevlerle yaygınlaşarak küresel nitelik kazandı. Çünkü 1 Mayıs, 8 saatlik işgünü mücadelesinden doğdu. Çalışma süresinin sınırlanması ve 8 saatlik işgünü mücadelesi, XIX. yüzyılda işçi sınıfının ve sendikal hareketin en önemli talebiydi. Uzun ve ağır çalışma süreleri karşısında 8 saatlik işgünü, işçi sınıfı mücadelesinin uzun erimli bir mücadele hedefi hâline geldi. 8 saatlik işgünü mücadelesi 1880’lerde ivme kazanmaya başlamıştı. Ancak bu uğurdaki grevler ve gösteriler güvenlik güçleri tarafından zor kullanılarak bastırılıyordu.

ABD’de sendikalar 8 saatlik işgünü talebiyle 1 Mayıs 1886 tarihinde ülke çapında grevler ve gösteriler düzenleme kararı aldı. 1 Mayıs 1886 günü ABD’de 10’dan fazla kentte 350 bin dolayında işçinin katıldığı gösteriler yapıldı. Chicago’daki 1 Mayıs gösterilerine 80 bin kişi katılmıştı. Ülke tarihinin o güne değin en büyük işçi gösterisi Chicago 1 Mayıs 1886 gösterisi olmuştu. 1 Mayıs geleneği bu gösterilerden doğmuştur.

Ancak 1 Mayıs ile ilgili pek çok kaynak, 3-4 Mayıs 1886’da Chicago Samanpazarı’nda yaşanan olayları 1 Mayıs geleneğinin doğuşu olarak kabul etmektedir. Bu hatalı bir değerlendirmedir. Samanpazarı olaylarının doğrudan 1 Mayıs ile bağlantısı yoktur. 3 Mayıs 1886 günü Chicago’da kurulu International Mc Cormick Harvester fabrikasında, anarşist sendikacıların öncülük ettiği grevi işveren grev kırıcıları kullanarak kırmak istedi. Grevcilerin üzerine açılan polis ateşi sonucunda 4 işçi öldü. 4 Mayıs 1886 günü yapılan protesto gösterisi polis tarafından dağıtılmak istenirken kimin tarafından atıldığı belirlenemeyen bir bomba, bir polis şefinin ölmesine ve çok sayıda polisin yaralanmasına yol açtı. Polisin göstericiler üzerine açtığı ateş neticesinde ise yaklaşık 10 kişi öldü, 50 kişi ise yaralandı. Bu olayların sonucunda tutuklanan sendikacılar düzmece delillerle idama mahkûm edildi, bunlardan dördü idam edildi.

Milletlerarası İşçi Kardeşliği Teşkilâtı’nın 1889 Paris Kongresi’nde (II. Enternasyonalin 1. kongresi), işçilerin dayanışmaları amacıyla yılda bir gün, işçilerin ortak bayramı ilan edildi. Amerikalı sendikacıların önerisi üzerine o gün “1 Mayıs” olarak belirlendi. İkinci Enternasyonal’in çağrısı üzerine düzenlennen 1 Mayıs 1890 gösterileri görkemli oldu. 1 Mayıs’ın kökeni 8 saatlik işgünü talebi olup, Chicago Samanpazarı katliamı işçi hareketinin ayrı bir sayfasıdır.

Coğrafyamızda ilk 1 Mayıs, 1909’da Üsküp’te kutlanırken, 1910’da diğer Rumeli şehirlerinde de kutlanmaya başlandı. İstanbul’da ise ilk 1 Mayıs’ın 1912’de kutlandığı belirtiliyor. 1921 yılında işgal kuvvetlerinin yasaklama girişimlerine rağmen 1 Mayıs gösterileri yapıldı ve Tramvay, Vapur ve Haliç tersanesi işçileri iş bırakarak 1 Mayıs’ı kutladılar. 1922 yılında 1 Mayıs, İstanbul ve Ankara’da kutlandı. 1923’de toplanan İzmir İktisat Kongresi 1 Mayıs’ın Türkiye İşçileri Bayramı olmasını benimsedi, ayrıca tarım dışı işlerde çalışma süresinin 8 saat olması kabul edildi. Bu yılın 1 Mayıs’ı ise İstanbul, Ankara, İzmir ve Adapazarı’nda kutlandı.

1925’de Takrir-i Sükûn Kanunu’na dayanılarak Amele Teali Cemiyeti’nin yürüyüş ve miting düzenlemesine izin verilmedi. Bunun üzerine 1 Mayıs salon toplantısıyla kutlandı. 1 Mayıs kutlamalarına katılanlar, 1 Mayıs’ın anlam ve önemi üzerine broşür yayımlayanlar tutuklandı, İstiklal Mahkemelerinde yargılanarak hapse mahkûm edildiler. 1927 yılında Amele Teali Cemiyeti’ne “kamu taşıtlarının işlemesine engel olmamak” koşuluyla izin verildi. Ancak kutlama izinli olmasına karşın kutlama sonrasında tutuklamalar ve işten atmalar yaşandı.

İzmir İktisat Kongresi’nde 1 Mayıs’ın işçi bayramı olarak kutlanmasına yönelik bir karar alınmasına karşın bu karar uygulanmadı. 

Yazının Tamamı İçin



Bu yazı 4387 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARŞİVİ
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HAVA DURUMU
nöbetçi eczaneler
GAZETEMİZ

HABER ARA
YUKARI