Bugun...



Yeni Patojen, Eski Siyase,Alex De Waal

Engels, döneminde salgınlar üzerine yazdıklarında, halk sağlığının bir burjuva bilimi ve o bakımdan etkili de bir bilim olduğunu sessizce kabul edermiş gibi görünür. Komünistler için savaş ve sınıf mücadelesi tarihin lokomotifleriydi ve mikroplar sadece otostopçulardı. Tarihçi Samuel Cohn’un gözlemlediği üzere, bu, sınıf düşmanlarına üstünlük sağlanabilecek siyasi bir savaş alanının şaşırtıcı bir teslimiyetidir. “Koleranın ve onun toplumsal sonuçlarının bir çözümlemesi Marx’ın hayatı boyunca yayınladığı eserinden hiçbirine girmedi ve hastalığın toplumsal protesto ve sınıf mücadelesindeki herhangi bir dışavurumuna karşı kayıtsız görünür.”

facebook-paylas
Güncelleme: 10-05-2020 01:14:02 Tarih: 05-05-2020 23:31

Yeni Patojen, Eski Siyase,Alex De Waal

Engels, döneminde salgınlar üzerine yazdıklarında, halk sağlığının bir burjuva bilimi ve o bakımdan etkili de bir bilim olduğunu sessizce kabul edermiş gibi görünür. Komünistler için savaş ve sınıf mücadelesi tarihin lokomotifleriydi ve mikroplar sadece otostopçulardı. Tarihçi Samuel Cohn’un gözlemlediği üzere, bu, sınıf düşmanlarına üstünlük sağlanabilecek siyasi bir savaş alanının şaşırtıcı bir teslimiyetidir. “Koleranın ve onun toplumsal sonuçlarının bir çözümlemesi Marx’ın hayatı boyunca yayınladığı eserinden hiçbirine girmedi ve hastalığın toplumsal protesto ve sınıf mücadelesindeki herhangi bir dışavurumuna karşı kayıtsız görünür.”

bostonreview.net

 

Yeni Patojen, Eski Siyaset

Alex De Waal

Tarihin basitleştirici kullanımlarına karşı tedbirli olmalıyız ama toplumsal müdahalelerin mantığından öğrenebiliriz

Epidemiyologlar arasında bir söz vardır: “Bir pandemi gördüysen, *bir* pandemi görmüşsündür”. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Başkan Yardımcısı Bruce Aylward, iki hafta önce bu mesleki bilgeliği yankılayarak, her yeni pandeminin kendi mantığını izlediğine ve kamu sağlığı için geçmiş deneyimlerden sonuçlar çıkarmaya çalışanların hata yapacağına işaret etti. Her pandemiyle birlikte, benzerlerini ve öğrenilen dersleri bulmak için tarih kitaplarına seğirtmek baştan çıkarıcıdır.

Yine de tarihsel körlüğün Scylla’sıyla [Odysseus’da geçen bir canavar, Charybdis’le birlikte bir boğazı iki ucunu tutmuştur. Birinden kaçınmak isteyen yolcu diğerine yaklaşmak zorundadır-ÇN.] aceleci genelleştirmelerin Charybdis’i arasında bir seyir izlemek olanaklıdır. 1348’deki Kara Ölüm dönemi hakkındaki kitabında, A Distant Mirror [Uzak Bir Ayna (1978)] tarihçi Barbara Tuchman günümüz hakkındaki yorumlarını önsözdeki birkaç dolambaçlı satırla sınırlar. “Tarihten bir ders üzerinde ısrar edilirse” diye yazar Fransız ortaçağ tarihçisi Edouard Perroy’un ileri sürdüğü gibi, “davranışın belirli biçimleri kadere karşı belirli tepkiler, karşılıklı olarak birbirine ışık tutar.” Bu çalışmadaki öncülüm patojen yeni olsa da toplumsal müdahalenin mantığı yeni değildir ve burada tarihsel süreklilikleri görebiliriz. Özellikle çarpıcı olan bir vaka çalışması –sağlık ve hastalık tarihçileri arasında hâlâ cazibe ve tartışma konusu- Richard Evans’ın harikulade araştırma kitabı Death in Hamburg’un [Hamburg’da Ölüm (1987)] konusu olan, on dokuzuncu yüzyılın sonunda Hamburg’da yıkıcı kolera salgınıdır.

Her pandemiyle birlikte, benzerlerini ve öğrenilen dersleri bulmak için tarih kitaplarına seğirtmek baştan çıkarıcıdır. Özellikle çarpıcı olan bir vaka çalışması on dokuzuncu yüzyılın sonunda Hamburg’da yıkıcı kolera salgınıdır.

24 Ağustos 1892 sabahı, Berlin’deki laboratuvarından ayrılan Robert Koch Hamburg demiryolu istasyonuna vardı. Almanya’nın tıp alanındaki en ünlü biliminsanı, o zamana dek şarbon hastalık döngüsünü ve tüberküloza neden olan bacillus’u keşfetmişti. 1880’lerde, koleradan sorumlu bakteriyi yalıtmayı başardığı Mısır ve Hindistan’a seyahat etmişti ve Berlin’e döndüğünde Kaiser Wilhelm tarafından ağırlandı, Taç Nişanı [Order of the Crown] verildi ve epidemilerden imparatorluğu korumakla görevlendirildi.

Koch’un treni Hamburg’a varmadan dokuz gün önce, komşu Altona Kenti’nden bir doktor, kanalizasyonun işleyişini incelemekle görevli, hastalanmış bir inşaat işçisini muayene etmesi için çağırıldı. İşçi akut kusma ve ishalden ıstırap çekiyordu; teşhis koleraydı. Yeni yeni patlak vermeye başlayan ölümcül tartışmanın ilk işaretinde, doktorun tıbbi amiri teşhisi kabul etmeyi reddetti. 16 Ağustos’tan 23 Ağustos’a günlük vaka sayısı katlanarak artarak 300’ü geçti; sonraki altı hafta içinde Hamburg’un yaklaşık 8.600 sakini yaşamını yitirdi. Epidemi, hızla ilerleyen bir orman yangını gibi, Ekim ayında kendi kendini yakıp bitirdi – Koch ve ekibinin çabalarının yardım ettiği bir son.

Günümüzde bu ölümlerin tamamen önlenebilir olduğunu biliyoruz. Doğrudan ölüm nedeni vibrio cholerae’ydı ama kentin yetkilileri, kamu sağlığına kamunun parasını harcamayı uzun süre reddederek ve kolerayı –şüphesiz onu izleyecek karantina ve yalıtımı- ilan etmenin ticaret kentini durma noktasına getireceğinden korkarak, kitlesel ölümün suç ortağıydı. Hamburg’un yargı yetkisinin hemen dışındaki Altona’da az sayıda enfeksiyon vardı; Hamburg’un kardeş limanı Bremen’de, özyönetime sahip öncesinde Hansa Birliği kent-devleti, sadece altı vaka vardı ve bunların yarısı yalın zamanda Hamburg’dan gelmişti. Hamburg tek başına bir yıl boyunca ıstırap çekti.

Bu olayların yükselip alçalması sırasında ve sonuçlarında, teatral bir trajedinin anlatı yapısı ve ahlaki gerilimi bulunmaktadır. Virgül şeklini alan (tipografik benzeri gibi, hayati bir birleşme noktasına eklenirse potansiyel olarak felaket getirici olan) kolera bakterisinin kendisinin dışında, dramatis personae [oyundaki/ tragedyadaki karakterler] Koch, kimyager ve hijyenist Max von Pettenkofer, doktor-antropolog Rudolf Virchow ve kendi kendilerine hastalığı bulaştıranlar korosu ve onların devrimci sözcülerinin bazılarıdır. [Tragedyada] beş alt perde bulunmaktadır. Bilim, boşinanç ve kadercilikle mücadele eder; hastalığın yeni mikrop kuramı, sözde ekolojik ve yerel konjonktür kuramlarla kavgaya girişir; askeri merkezileşmiş bürokrasi liberal kapitalizmle münakaşa eder; normal yaşamın güvenliğine geri dönüşü vaat eden insanmerkezci [anthropocentric] “epidemi anlatısı”, mikroskobikten makro-ekolojiye farklı zaman ölçeklerinde işleyen evrimin mantığıyla güreşir; ve son olarak, açık, demokratik bir toplum sınırlarını sorgular.

Göreceğimiz gibi, eski olan bazıları yeniden yenidir.

Kolera: on dokuzuncu yüzyılın en korkutucu pandemisi

On dokuzuncu yüzyılın sonuna dek kolera Bengal’in Ganj Deltası’na özgüydü [endemic] ama başka yerlerde bulunmuyormuş gibi görünüyordu. Neden olan basil ılık suda yaşar ve insanın kalın bağırsağında çoğalır; dışkının bulaşmasıyla aktarılır. Bu koleranın makro-ekolojisidir: gerekli olan tek şey her kurak mevsimde sadece birkaç sığ su kuyusunda sağ kalmasıydı. Her yıl tekrarlanan seller bakteriyi uzak ve geniş alanlara yayıyordu.

Epidemiler, mikrobikten gezegen ölçeğine, farklı ölçekler boyunca evrimin büküm noktalarıdır. Salgın sonrası dünya değişmiş bir ekosistemdir.

1770’lerin büyük kıtlığının yanı sıra, İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası’nın ölümcül armağanlarından biri, bir tür biyolojik geri tepmelerin yeni alanlarını sömürgeleştirerek, koleranın çok daha geniş bir alana yayılabildiği rotaları açmaktı. Britanya’nın pamuk yetiştirmek için yaygın sulamaya yatırım yapması, bakterinin çok sayıda yerel kaynak –sulama yolları, kanalları, rezervuarları, su kuyuları, su tankları – bulabildiği ve salgın haline gelebildiği kusursuz ekolojiyi yarattı. 1854’de İngiliz hekim John Snow bulaşıcı hastalığın suyla taşındığını zarif bir biçimde sergiledi. Bunu, günümüzün ders kitaplarında hâlâ yayınlanan bir epidemiyolojik çalışma aracılığıyla gösterdi: Londra sokaklarının haritasına vakaları özenle işledikten sonra, etkilenen her haneye içme sularını nereden temin ettiklerini sordu, kaynağın izini Bow Sokağı’ndaki tek bir kirlenmiş pompaya dek sürdü.

Efsaneye göre, Snow belediye meclis üyesinden pompanın kolunu sökmesini istedi ve yeni vakalar hemen kesildi. Aslında, Snow’un kendisinin de kabul ettiği gibi, salgın o zamana kadar zaten azalıyordu ama ne demek istediğini anlatmıştı: hastalığa yerel olarak üretilen kirli havanın neden olduğuna dair hakim “miyasma” açıklamasına, basit ve kanıtlanabilir olma erdemlerine sahip rakip bir kuramın varlığı. Aynı yıl Snow salgının haritasını çıkarıyordu, Floransalı mikrobiyolog Filippo Pacini, kurbanların otopsilerinden çıkardığı basili betimledi. Ama Pacini buluşunu onaylayacak ve yayacak güçlü bir siyasi aygıtın desteğinden yoksundu ve tıbbi çalışmalar doğru sonuçları çıkarsamak için yeterince sistematik değildi. Bu nedenle paradigmasal sıçrama otomatik olmadı. Aksine miyasma kuramının savunucuları, toprak, su ve kişisel karakteristiklerin karmaşık yerel etkileşiminin hastalığın beklenmedik ilerleyişlerinden sorumlu olduğunu ileri sürerek, savlarını damıttı. Bu görüşün öne çıkan savunucularından biri, yorulmak bilmez kimyager, hijyenist ve sağlık reformcusu olan Max von Pettenhofer’le birazdan Hamburg’da karşılaşacağız.

Kolera ilk olarak Avrupa’ya 1830’da ulaştı; kitlesel ölümlere, paniğe ve huzursuzluğa neden oldu. Bakteri insan taşıyıcısında iğrenç belirtiler üretir: ideal mikro ekolojisi olan kalın bağırsaklara ulaştığında, katlanarak çoğalır ve birkaç saat içinde yerleşik mikrobiyota sürer. Hastalığa yakalanan beden, işlevlerinin denetimini yitirir; denetlenemez kusma, ishal ve kas spazmına gömülür, rengi maviye döner ve şişer. Ardından korkunç susuz kalma, hastalığa yakalananların yaklaşık yarısının ölümüne neden olur.

Kolera ilk olarak Avrupa’ya 1830’da ulaştı; kitlesel ölümlere, paniğe ve huzursuzluğa neden oldu. Avrupa’nın belirmekte olan burjuvazisi için, kolera saldırısının hareket tarzı, ölüm olasılığından daha az korkutucu değildi.

Avrupa’nın belirmekte olan burjuvazisi için, kolera saldırısının hareket tarzı, ölüm olasılığından daha az korkutucu değildi: Birey, kendisine eşlik edenlerde tiksinme ve dehşete neden olarak bir akşam yemeğinde ya da bir tramvayda hastalıktan ıstırap çekebilirdi. Yetkililer için en az bu kadar rahatsız edici olan, köylülerin ve yeni yeni genişleyen, aşırı derecede sağlıksız sanayi kent sakinlerinin, toprak beylerine, kent yetkililerine ve bazı hekimlere, onları hastalığı evlerinden çıkarmak ve onların mülklerini ele geçirmek için bahane olarak kullanmakla suçlayarak, saldırdığı “kolera ayaklanmalarıydı. Zaman zaman yoksullar, tam da bu nedenle hastalığı getirmekle zenginleri itham etti.

Sonraki kolera pandemileri Avrupa’nın dört bir yanındaki 1848 ayaklanmalarıyla – on yıl boyunca, Snow’un araştırmasını harekete geçiren de dahil, yerel salgınlarla- ve 1870’lerin savaşlarıyla çakıştı. 1891’de kıtlık Rusya’yı vurdu, bu da iktisadi açıdan açlık çeken köylülükten bir ya da iki adım yukarıda olan yüzbinlerce insanın Batı’ya doğru göçünü harekete geçirdi ve bakteri de onlarla birlikte seyahat etti. Bu yorgun, yoksul, bir araya yığılmış kitleler Amerika’yı hayal etti ve Hamburg-Amerika taşımacılık şirketininki Yeni Dünya’ya giden en sık kullanılan rotaydı. Alman sağlık yetkilileri göçmenler taşındıkça vakaları kaydetti; birçokları sınırda durduruldu ama bazıları fark edilmeksizin geçti. Epidemi alarmları kıpkırmızı yanıp sönüyordu.

Tıbbi ve ekolojik tartışmalar, o zaman ve şimdi

Kolera bu dramda pantomim kötü adamıdır: sinsi, ani ve ölümcül. Hamburg salgını sırasında etiyolojisi hakkında birçok tartışma hâlâ sürüyordu. Kirletici bir işgalci miydi? Yerel koşulların özel bir biçimlenmesi olduğunda mı ortaya çıkıyordu? Snow ve Pacini’den otuz yıl ve Koch’un bakteriyi yalıtmasından sekiz yıl sonra, hâlâ tıbbi bir oybirliği yoktu. Hamburg bunu değiştirecekti.

1880’lerin ve 1890’ların kolera tartışmaları, yeni mikrobiyolojinin aydınlatıcı ışığında ilk kez yürütülen tartışmalardı.

Bilimsel yöntemin kendisi, tıbbi keşiflerin yanı sıra gelişiyordu ve Koch her ikisinin de öncüsüydü. Günümüzde bildiğimiz biçimiyle “Koch’un koyutları” bir hastalık ajanının gerçekten de doğru bir biçimde tanımlanıp tanımlanmadığını belirlemek için kullanılan ölçütlerdi. Koyutlara göre, mikrobiyolog ilk olarak enfekte olmuş bireylerde şüphelenilen mikrobu belirlemeliydi; ardından mikrop kültürde büyütülmeliydi; üçüncü olarak mikrobu deneysel bir araştırmada bulaştırmak için kullanmalıydı ve benzer belirtilerle hastalığa neden olmasını gözlemlemeliydi ve son olarak aynı mikrobu hasta ya da ölü hayvandan yalıtmalıydı. Deney tekrarlanabilir olmalıydı. İronik bir biçimde Koch’un kolera bakterisini belirlemesi kendi ölçütlerini yerine getirmiyordu; tüm çabalarına rağmen kolerayı hayvan taşıyıcısında başlatamamıştı. Sadece insanları etkiliyordu. Salgınlar hakkında bir sürü kim, neden ve nerede soruları yanıtsız olarak kalmıştı; bu da mikrop kuramının, en azından, tamamlanmamış olduğunu savunmak için şüphecilere yeterli malzeme sağlıyordu.

Bununla beraber, 1880’lerin ve 1890’ların kolera tartışmaları, yeni mikrobiyolojinin aydınlatıcı ışığında ilk kez yürütülen tartışmalardı. “Bulaş karşıtları” ya da “yerelciler” olarak adlandırılanlar, hava durumu, toprak ya da hasta bireyin mizacı gibi diğer yardımcı etmenlerin, kesinlikle olması gerektiğini ileri sürdü. Radikaller daima en ağır darbeyi alanın neden proletarya olduğunu sordu. (Hastalık örüntüsü üzerine çalışmalar durumun daima böyle olmadığını gösterdi ama bu, toplumsal reform gündeminin temel maddesi olarak hizmet edecek kadar doğruydu.)

Günümüzde COVID-19 koronavirüs örneğinde, gizemler daha azdır; bilimsel yöntemler daha güçlü ve tartışmaların çözülme hızı birkaç kat daha hızlıdır. Yeni hastalığı belirlemek ve patojenini bilmek arasındaki zaman aralığı elli ziyade beş güne daha yakındır. Koronavirüs ilk vakadan sonraki birkaç gün içinde yalıtıldı ve tüm genom dizisini çözdü ve iki hafta sonra çevrimiçi ulaşılabilir hale geldi. Epidemiyolojik senaryoların haritalarının çıkarılmasında sınanmanın ve iz sürmenin ve muazzam hesaplama gücünün avantajlarına sahibiz. Hâlâ birçok şey belirsizliğini sürdürür ve epidemiyolojisiler vaka ölüm oranı ve savunmasızlık etmenlerini konusundaki anlayışlarını gözden geçirmeye devam eder. COVID-19’un nüfusun yüzde 20’sine mi yüzde 40’ına mı yoksa yüzde 70’ine mi sirayet edeceğini bilmiyoruz. Şimdi hangi risklerin hesaplanabilir olduğunu, daha iyi verilere sahip olduğumuzda hangi risklerin hesaplanabilir olduğunu ve veri toplamakla kavranamayacağı için neyin derin bir biçimde belirsiz olduğunu ayırt ederek, cehaletimizi incelememiz önemlidir.

Bir örneği göz önünde bulunduralım. Imperial College London’dan Neil Fergusson ve meslektaşları, Olası yörüngelerin ve “farmakolojik olmayan müdahaleler”in (NPI’ler, bununla karantina ve sosyal mesafelenme gibi siyasaları kast ediyorlar) etkisi üzerine etkili modellemelerine, şu uyarıları dahil etti:

Öncelikle, söz konusu SARS-CoV-2’nin yeni ortaya çıkan bir virüs olduğunu, nasıl bulaştığı hakkında anlaşılması gereken birçok şey olduğunu belirtmek önemlidir. Dahası burada ayrıntılandırılan NPI’lerin birçoğunun etkisi, insanların onların devreye sokulmasına nasıl tepki verdiğine (ülkeler ve hatta topluluklar arasında fazlasıyla çeşitlilik göstermesi olasıdır) hayati ölçüde bağlıdır. Son olarak nüfus davranışında, devletin zorunlu kıldığı müdahalelerin yokluğunda bile, kayda değer kendiliğinden değişikliklerin olması fazlasıyla olasıdır.

Burada iki uyarı bulunmaktadır ve bunlar farklı farklı ele alınmalıdır. İlki anlamlı epidemiyoloji için temel veriler şimdilik bilinmemektedir ama daha iyi yakınsamalar sürekli olarak erişilebilir hale gelmektedir. Bu riskin daha iyi hesaplanmasında konusunda bir çalışmadır. Fergusson’un ikiye ayırdığı, ikinci uyarı, sonuçların insanların, hem resmi siyasalara hem de diğer değişen inançları nedeniyle, nasıl tepki verdiğine bağlı olacağıdır. Sağlık davranışı, epidemiyolojik sabitlere göre, ölçmesi daha zordur. Sorun salgının yörüngesinin toplumsal bileşeninin, tıbbi bileşeninin olmadığı biçimde belirsiz olmasıdır: marjlar daraltılabilse de, risk gerçekten nicelikselleştirilemez. Bilim ve teknoloji siyasaları uzmanı Andy Stirling, sağlık, çevre ve siyasetin kesişimini incelediği bir dizi blog yazısında, “‘belirsiz’ ve ‘risk’ arasındaki hayati ayrımı” açıklar. “Bir ‘risk,’ belirli bir görüşü zorunlu olarak yansıtmak zorunda olan, yapılandırılmış bir hesaplamanın sonucudur. Bir ‘belirsizlik’ ise, bu risk hesaplamalarının dışarda bırakabileceğidir.” Sağlık davranışı bunun sadece bir parçasıdır.

Yeni hastalığı belirlemek ve patojenini bilmek arasındaki zaman aralığı elli ziyade beş güne daha yakındır. Yeni koronavirüsün tüm genomu ilk vakadan sadece iki hafta sonra çözüldü ve çevrimiçi ulaşılabilir hale geldi.

Belirsizliğin bir başka unsuru, epidemilerin, mikrobikten gezegen ölçeğine, farklı ölçekler boyunca evrimin büküm noktaları olmasıdır. Patojenler evrilir; mikroplar hayvanların ve bitkilerin mikrobiyomlarına, toprağa ve suya yerleşir; virüs kalıntıları DNA’mızda bulunur. Bakteriler ve virüsler için insan türünün sınırları bir anlam taşımaz ve DNA’larımızdaki viral kalıntılar ve mikrobiyomlarımızın zenginliği hakkında daha fazlasını keşfettikçe, bu bakış açısını kabul etmeye daha fazla zorlanıyoruz. Koleranın on dokuzuncu yüzyıldaki tehlikeli suşları, yerleştikleri insanların yaklaşık yarısını öldürerek, hızlılığın ve ölümcüllüğün öncelikli stratejilerini korudu. Yirminci yüzyılın ortasında “El Tor” suşu daha düşük öldürücülüğün yeni stratejisi geliştirdi. Bu, ev sahiplerini gereksiz yere yok etmek yerine sembiyotlar olarak muamele ederek başarılı olan patojenlerin yaygın bir uyarlanmacı yörüngesidir. Herhangi bir yeni patojenin ilk pandemi, insan nüfusu için, genellikle en kötüsüdür –Asya ve Avrupa’da hıyarcıklı veba, Amerikalarda çiçek hastalığı ve kızılcık böyleydi, ve kolera. Bu, günümüzde COVID-19’la yüzleşen Homo Sapiens için teselli kaynağı değildir.

Ekosistemler de değişir. İnsanları enfekte eden yeni patojenlerin çoğu zoonotiktir: Bu patojenler, vahşi maymunlar ya da yarasalardan, ya da evcil tavuklar ya da domuzlardan, tür sınırlarını aşar. Bu her zaman böyle olmuştur. Ama geçmişte zoonotik bir patojen bir avcı toplayıcı grubunu enfekte edebilirdi; günümüzde küreselleşmiş, derin bir biçimde karşılıklı olarak bağlanmış bir dünyada, tek bir yerel salgın birkaç hafta içinde pandemi haline gelebilir. Bir başka yeni etmen insanların evcil hayvanlara ve fabrika tarzı çiftliklere yakınlığıdır. Gezegenin üzerindeki insan dışı karasal omurgalı canlı kütlenin yüzde 90’ı, yani tüketimimiz için beslenenler, öncülü olmayan besi çiftlikleri gibi ekosistemlerde yaşar –buna yaşamak diyebilirsek.

Mike Davis’in The Monster at Our Door: The Global Threat of Avian Flu’da [Kapımızdaki Canavar: Kuş Gribinin Küresel Tehdidi (2005)], gözlemlediği üzere, bunlar yeni zoonose’lar için, özellikle ilk olarak tavuklarda evrilen ardından patojenik evrimsel hızlandırıcı olarak işlev gören domuzlara geçen ve son olarak insanlara sıçrayan kuş gribi için, mükemmel kuluçka makinalarıdır. Sırası geldiğinde de her yeni insan-patojen çifti küresel kamu sağlığının ve hastalığın ekolojisini dönüştürür: inşa edilmiş çevremiz (örneğin, on dokuzuncu yüzyılda belediye su kaynaklarının devreye sokulmasıyla) değişir; biyokimyasal çevremiz (hayvan besinlerinin antibiyotikle desteklenmesiyle) değişir; ve insan davranışlarımız değişir. Tam da bu sırada iklim değişikliği bulaşıcı hastalıkların ekolojisini, öngöremeyeceğiz bir biçimde dönüştürmektedir. Pandemi sonrası dünya değişmiş bir ekosistemdir.

Bu karmaşık çevresel etmenlerin araştırılmasında büyük ilerleme kaydedilmesine rağmen, onların ortaya koyduğu belirsizlikler, vaka ve ölüm sayısının öngörülmesine dar bir biçimde odaklanmış epidemiyolojik modellerin dışında bırakılır. Standart “epidemik anlatı”, yeni, yabancı bir tehdidin istilasıyla tehdit edilen istikrarlı bir “normalliği”, bu izleyen bir epidemiyi ve (değişken yeterlilikte) epidemik bir müdahaleyi içerir ve status quo ante’ye dönüşle sona erer. Bu muntazam olay örgüsü, basitçe, geçerli değildir. Sırası geldiğinde, 140 yıl önce Hamburg’da ve günümüzde dünya çapında, neyin “dışarıda bırakıldığı” nerede durduğunuza bağlıdır.

Liberaller salgınları engellemekte nasıl başarısız oldu

Microbiyal protagonist’ler [anlatıdaki başkarakterler-çn.] için bu kadarı yeterlidir. Şimdi Hamburg trajedisinin yeniden anlatımındaki üç insan karakterine dönelim.

Sahneye ilk çıkan -bugün neredeyse bilinmeyen ama 130 yıl önce mesleki ününün doruğunda olan Almanya’nın en seçkin kimyageri- Max von Pettenkofer’un (1818-1901) hakim ve nihai olarak trajik figürüdür. Pettenkofer tıbbi araştırmayı destekledi, temiz havayı ve kent sanitasyonunu savundu ve düzinelerce öğrenciye akıl hocalığı yaptı. Hamburg öykümüzün çizgi romanında çeşitlemesinde, tüm bu başarılar bir hiç içindir: Aksine inatçı gururu Hamburg halkını iki kez hüsrana uğratan kötü adamdır. En büyük eksikliği suyla geçen hastalıklar için hazırlanmada başarısız olması ve kentin içilebilir su kaynağını işlemek için arıtma tesislerinin inşa edilmesini reddetmesidir; öyle ki insanlar Elbe Nehri’nden depolama tanklarına ve oradan da evlerine doğrudan pompalanan suyu içiyordu. 1892’nin kurak ve sıcak yaz aylarında su seviyeleri düşerken, nehir kenarındaki kentlerden ve suyolunda sefer yapan mavnalardan gelen atıklar akıntıyla taşındı. Kumla arıtma vibrio cholerae’yı verimli bir biçimde ortadan kaldırır. Diğer kentler bunu yaptı; Hamburg yapmadı.

Hamburg’un yurttaşları küçük devlete, dengelenmiş bütçeye, sağlık ve refah konusunda bireysel sorumluluğa inanıyordu. Vergilerinin su arıtma tesisine harcanması bir aşırılık olarak görüldü.

Neden bu duruşu benimsedi? Prusya devletinin merkezileşme hırsına ve Avrupa’nın siyasi haritasının üzerinde topraklarının birörnek rengine rağmen, Almanya’nın yönetimi henüz birleşmemişti. Hamburg, ikinci en büyük kent ve en zengin liman, hâlâ Hansa Birliği’ne üyelikten gelen özyönetim mirasını elinde tutuyordu. Kent kendi senatosu tarafından yönetiliyordu ve özellikle ticari konularında, bağımsız siyasa kararları alma erkini, ateşli bir biçimde korudu. Gerçekten de Hamburg, -anayasasına göre, mülk sahiplerinin küçük ve ayrıcalıklı bir grubundan; toplumsal tarihine göre tacirlerini ve avukatların bir oligarşisinden ibaret yurttaşlarının bir meclisi Almanya’daki en “İngiliz” kentti. Onlar militarist-bürokratik Prusya tarzı devleti sevmiyor ve ona güvenmiyordu.

https://i2.wp.com/bostonreview.net/sites/default/files/Jean_Speth%2C_Cholera_in_Hamburg%2C_1892%2C_Museum_Europa%CC%88ischer_Kulturen.jpgHamburg’da Koleradan ayrıntı, ressam Jean Speth. Resim: Wikimedia Commons

Bu yurttaşlar küçük devlete, dengelenmiş bütçeye, sağlık ve refah konusunda bireysel sorumluluğa inanıyordu. Vergilerinin su arıtma tesisine harcanması, hem kent-devletinin mali sağlığını hem de kenti gönendiren ahlakı tehdit eden bir aşırılık olarak görüldü. Bu laissez faire doktrinleri Britanya’nın İrlanda ve Hindistan’a kıtlık yardımlarındaki aşırı cimriliğe neden olanları andırdı –sömürge yöneticileri, kamu borçlanmasının kitlesel açlıktan daha berbat bir günah olduğu ve açların sıkı çalışmanın özdisiplinini ve kıt kaynakları idare etmeyi öğrenerek durumlarını düzeltebileceği inancına sıkı sıkı sarıldı.

Von Pettenkofer’in ve sadik öğrencilerinin Hamburg’un tıbbi yönetimindeki ikinci en büyük başarısızlığı, enfeksiyon oranının her geçen gün ikiye katlandığı, Ağustos ayının bu hayati günlerinde, kolera teşhisini kabul etmeyi ve bir kolera bildirisi yayınlamayı reddetmeleridir. Günümüzde kolektif bir bedel ödeyerek bir kez daha öğrendiğimiz gibi, basiller ve virüsler katlanarak çoğalabilir. Bir günlük gecikme bir salgını denetim altına almak ve salgınla yüzleşmek arasında fark yaratabilir.

Neden bunu yapmadı? Bunun kısmi açıklaması yüksek makamlardaki adamların entelektüel esneksizliğidir. Diğer kısmı ise maddi çıkarlardır. Liman her şeydi, 1890’ların Hamburg ekonomisi ve plütokratlarının zenginliği, limanın açık kalmasına ve gemilerin hareket halinde olmasına bağlıydı. Mallar İngiltere ve ABD’den geliyordu. Alman ihracatının büyük bir kısmı her kıtaya giden gemilere yüklenmek için mavnalar ve trenler aracılığıyla limana getiriliyordu ve Hamburg-Amerika hattı New York’a düzenli seferler düzenliyordu. Güverteler Atlantik’in uzak kıyısında daha iyi bir yaşam arayan göçmenlerle tıka basa doluydu.

Von Pettenkofer’in hesaplamalarını kar ve insan yaşamı arasında doğrudan bir alışveriş olarak okursak ona haksızlık etmiş oluruz. Kolerayla baş etmek için kullanılan kamu sağlığı önlemlerinin birçoğu, Ortaçağ vebalarından devralınanlarla başladı, son altmış yılda koleranın ziyaretleri sırasında gözden geçirildi, her seferinde neyin işe yarayıp neyin yaramadığının görgül değerlendirmesinin el yordamı temelinde benimsendi. Yeni virüsler ve basiller ortaya çıktı; toplumun müdahalesi büyük ölçüde aynı kaldı.

Veba denetimi rehberinin ilk taslağı 1348’deki Kara Ölüm’ün apokaliptik şokunun ardından gelen yıllarda İtalyan kent-devletlerinde hazırlanmıştı. Kolerayı fazlasıyla andıran bir biçimde veba beş yüzyıl sonra aniden geldi; korkutucu ve hızlı bir biçimde öldürdü. Ölüm oranı sıra dışı bir biçimde yüksekti; bir uçtan diğerine Asya ve Avrupa nüfusunun muhtemelen üçte biri karşı koyamadı ve Avrupa’nın birçok kentinde kent sakinlerinden yarısı, zaman zaman sadece birkaç hafta içinde, yok oldu.

Musibet yaygın bir biçimde tanrının gazabına, astronomik sıralanmalara, cadılığa ve büyücülüğe atfedildi. İtalyan prensler, kentin yaşlıları ve tacirler daha görgüldü. İlk sağlık kurulları vebanın ortaya çıktığı aynı yılda Venedik’te ve Floransa’da kuruldu; bunlar sonraki yüzyılda, seyahat ve ticareti kısıtlama ve hasta bireyleri yalıtma yetkisine sahip kalıcı hakimliklere evrildi. Lazzaretti olarak adlandırılan hastanelerin yalıtımı bulaşmayı önlemek için düzenlendi. İtalyan devletleri, denetim noktalarından serbestçe geçmeleri için önemli tacirlere ve diplomatlara sağlık sertifikası vermeye de başladı. İlk pasaportlar sağlık karneleriydi.

Veba denetimi rehberinin ilk taslağı 1348’deki Kara Ölüm’ün apokaliptik şokunun ardından gelen yıllarda İtalyan kent-devletlerinde hazırlanmıştı. İlk sağlık kurulları vebanın ortaya çıktığı aynı yılda Venedik’te ve Floransa’da kuruldu. İlk pasaportlar sağlık karneleriydi.

Vebanın ilk olarak Doğu’dan gelen gemilerde görülmeye ve ardından da bu gemilerden limanlara yayılmaya eğilimli olduğunu gözlemleyerek, notlarını karşılaştırmaya ve tavsiyeler çıkarmaya başladılar. 

Karantina ilk kez Venedik’in 1377’de Ragusa (günümüzde Dubrovnik) Limanı’nda denendi. Karantina kavramı şüphelenilen gemilerin denizcilerin ve yolcuların hastalanıp hastalanmadığını görmek için kırk gün boyunca kıyıdan uzakta tutulmasına atıfta bulunur. Birkaç on yıl içinde, veba denetiminin temelleri deneme ve yanılmalarla geliştirildi: karantinanın yanı sıra günümüzde enfeksiyon vakalarının bildirilmesi olarak adlandırdığımız, hastaların yalıtılması, güvenlik şeritlerinin ve seyahat kısıtlamalarının uygulanması ve (genellikle hastalananlarının mülklerinin yakılması şeklinde uygulanan) dezenfekte etme. Listedeki esas kayıp madde taşıyıcı denetimiydi: Enfeksiyon rezervuarı olarak farelerin –tam olarak farelerdeki pirelerin- rolü bilinmiyordu ve fare istilasının sistematik bastırılması hiçbir zaman düşünülmedi ve düşünüldüyse bile muhtemelen uygulanması olanaksız olarak görüldü. Aksine insanlar vebanın insandan insana bulaşmayla yayıldığını varsaydı.

Veba araçları modern Avrupa devletlerinin en eski yönetimsel aygıtlarının yapı iskelesinin parçasıdır ve özellikle Kuzey İtalya’da bu böyleydi. Bilim yanlış ve hatalı arasında bir yerlerdeydi, dürtüler karışıktı, uygulama çoğu zaman gelişigüzeldi. Eleştirmenlerin bu önlemleri pahalı, verimsiz ve tehlikeli olarak mahkûm etmesi şaşırtıcı değildir. Mali maliyetlerin yeniden belirtilmesi gereksizdir: Bürokratlara ödeme yapılmalıydı ve ticaretteki kesintiler tacirlerin iflas etmesine neden oldu. Verimsizlik sorgulanabilirdi: Çoğu zaman veba savunma hatlarından geçmeyi başardı ve insanlar kısıtlamaları atlatmanın yolunu bulabilirdi ya da karşı konulmaz kolluk gücü bu kısıtlamaları uygulamak için sevk edildi. Tehlike işsizliği, yükselen yiyecek fiyatlarını ve kolluğun işgalini izleyen toplumsal huzursuzlukta yatıyordu.

https://i0.wp.com/bostonreview.net/sites/default/files/The_Triumph_of_Death_by_Pieter_Bruegel_the_Elder.jpg

1894’e dek patojen tanımlanamadı, (Paris’teki Pasteur Enstitüsü’nde) Alexandre Yersin ve (Berlin’de Koch’un eğitiminden geçmiş) Japon biyokimyager Shabasaburo Kitasato eşzamanlı olarak tanımladı. Her ikisi de mikrobiyal nedeni yalıttı, Pasteurella pestis ya da Yersinia pestis olarak adlandırılan farelerdeki pireler tarafından taşınan bir patojen –Avrupa biliminin Asya karşısındaki, Fransa’nın Almanya karşısındaki zaferi. Veba, o zamanlar tek tük salgınlar biçiminde, Hindistan ve Çin’de endemik olarak kaldı ama Avrupa’da gözden kayboldu (son salgın 1720’de Marsilya’da meydana geldi). Vebanın tam olarak neden Avrupa’dan ortadan kalktığı mikrobiyal tarihin uzun ömürlü gizemlerinden biri olarak kaldı: fare nüfusundaki, kıtanın doğu sınır boylarındaki bulaşma alanlarının ekolojisindeki değişiklikler miydi yoksa Avrupa karantinalarının ve lazzaretti’nin etkililiği miydi?

Veba önleme araçları modern Avrupa devletlerinin en eski yönetimsel aygıtlarının yapı iskelesinin parçasıdır.

Vebaya müdahale araçlarının en iyi belgelenmiş örnekleri doğal olarak en yakın geçmiştekilerdi ve iyi (ya da kötü) bir örnek, iki nedenden dolayı Hamburg’daki dramayla ilgili olan 1896’da Bombay’daydı. İlk olarak, Bombay, aynı on yılda uygulanan, standart salgın önleme siyasalarını sergiledi. İkincisi esas bulaşma yolunun insandan insana değil pirelerden insana olduğunu açığa çıkaran Yersin/Kitasato buluşundan iki yıl sonra meydana geldi.

Bilimsel keşfe rağmen Hindistan Sivil Kamu Hizmetleri’ndeki Britanyalı memurlar vebanın var olmaya devam etmesinin nedeninin Hindistan’ın geri kalmışlığı olduğuna ikna olmuştu. Tarihçi Rajnarayan Chandavarkar tıbbi ve bilimsel uzmanların en son keşifler hakkında güncel bilgiye sahip olmalarına rağmen, “vebanın öldürücü bir biçimde bulaşıcı bir hastalık olduğu varsayımı üzerine formüle ettikleri siyasalarının, en iyi haliyle baskıcı ve en kötü haliyle ölümcül olduğunu kanıtladığını” gözlemler. Bunların arasında, demiryollarındaki “sert denetimler” birkaç vakayı ortaya çıkarmışken, “kanalizasyona dezenfektan pompalama” fareleri ve onların taşıdığı pireleri, enfeksiyonu hızla yaydıkları evlere sürdü. Sömürge memurları tarafından boş inançlar olarak görmezden gelinen, Bombay sakinlerinin düzensiz, şüpheci ve zaman zaman şiddetli tepkisi tamamen anlaşılabilirdir. Resmi tedavi –gerçekten de bu şekilde adlandırılabilirse- hastalığın kendisi kadar kötü olduğu ileri sürülebilirdi.

Bombay, von Pettenkofer’un en son tıbbi iddiaları tartışmak konusunda yalnız olmadığını da gösterir. Gerçekten de Hamburg, ticaret riske girince, patojenlerin bulaşma yollarını önemsizleştirmekte iyi bilinen Britanyalı öncülünü izliyordu. 1869’da Süveyş Kanalı’nın açılmasından sonra İstanbul’daki Uluslararası Kolera Denetimi Komisyonu, enfekte olmuş denizcileri ya da yolcuları olan Britanya gemilerinin zorunlu olarak kırk gün boyunca denizde tutulmasında ısrar etti. Bu da (Fransızların denetimindeki) komisyonu, karantina düzenlemelerinin 1846 tarihli Serbest Ticaret Antlaşması’nın ihlali olduğunda ısrar eden Londra’daki bakanlarla fikir ayrılığına sürükledi. Etkili İngiliz hekimler koleranın mikrop kuramının “ticaretimizi kısıtlamaya kalkışan bir hile” olduğunda ısrar etti. En azından Mart 2020’ye dek, Britanya kamu sağlığı siyasası, Kıta Avrupası’ndan oldukça farklı bir laissez faire duruşunu alıkoydu.

Bilim yanlış ve hatalı arasında bir yerlerdeydi, dürtüler karışıktı, uygulama çoğu zaman gelişigüzeldi. Vebanın tam olarak neden Avrupa’dan ortadan kalktığı mikrobiyal tarihin uzun ömürlü gizemlerinden biri olarak kaldı.

Bu nedenle, Von Pettenkofer’in doktrinleri, bu yüzyıllardaki sınırlı sonuçları olan salgın denetimi uygulamalarının, karantina ve yalıtımın baskıcı görünümlerinin ve tıp biliminin ve zamanın epidemiyolojisinin belirsizlikleri bağlamında çak daha kavranabilirdir. Tıbbi ve toplumsal inançları tuhaf bir karışımdı; günümüzün siyasi tayfına konumlandırmak güçtür. Von Pettenkofer, özellikle koleranın sadece belirli türde toprakta öldürücü hale geldiğine ve hastalığın tamamen gelişebilmesi için zorunlu ahlaki ve psikolojik önkoşulları olan bir insan bedenine gereksinim duyduğuna inanarak “yerelcilik”i savundu. Sağlığın devlet diktasının değil tek tek ailelerin sorumluğu olduğunu savundu.

Dramamızda, von Pettenkofer’in ilk ölümcül hatası görece küçük bir hata olarak başladı, esneksizliği nedeniyle büyüdü. Hamburg’un içilebilir su kaynağını, cholera vibrio’yu, kum aracılığıyla verimli bir biçimde ortadan kaldıran görece basit arıtma yöntemiyle arıtılmasını ısrarla reddetti. Kumun temizleyici gücünü, temizlik konusundaki teşvikiyle ve basillerin potansiyel olarak öldürücü olabilmek için uygun toprağa gereksinim duyduğu görüşüyle kolayca bağdaştırabilirdi. Ama neredeyse ölüm arzusuna tutulmuş gibi, von Pettenkofer suyun arıtılmasının faydası olmayan gereksiz bir masraf olduğu duruşunu benimsedi. Dramamızda, seyircilerin onu sessizce teşvik ettiğin hayal edebiliriz: “sadece su kaynaklarını arıt! Yap şunu!”

İkinci korkunç hatası 18 Ağustos 1892’de ve onu izleyen günlerde kolera salgınını ilan etmeyi reddetmesiydi. 23 Ağustos’ta, Koch’un gelişinden bir gün önce Hamburg’un tıbbi yetkilileri kentte hastalığın var olduğunu kabul etti. O zamana dek kentin her tarafı etkilenmişti.

Von Pettenkofer’in oynağı rolün akıbeti makamından alındığında meydana gelir ama hâlâ “yerel biçimlenme” kuramını hınçla savunur. Koch’a nihai bir meydan okuma şart koşar: Cholera vibrio içeren bir solüsyon içecektir ve ne olacağını görecektir. Yaşlı adam bunu, grotesk belirtileri günlüğüne kaydederek 7 Ekim 1892’de yapar. Görüşünün haklı çıktığı sonucuna vararak iyileşti: Kolera hem bulaşıcı ajana hem de ona yardım eden taşıyıcıya gereksinir. Öğrencisi Rudolf Emmerich on gün sonra, yüzden fazla seyircinin önünde bir sahnede gerçekleştirilen, aynı deneyi üstlendi. Emmerich de hayatta kaldı. (Evans, Death in Hamburg kitabında, örnekleri sağlayan Koch’un laboratuvar asistanının, istenilenin amacından şüphelendiğini ve merhametle solüsyonu seyrelttiğini ileri sürer.) Von Pettenkofer ölüm arzusunu 1901’de şakağına dayadığı bir tabancayla nihai olarak yerine getirir.

Merkezileşme yanlıları – ve onların bilimi – nasıl galip geldi

Hamburg salgını bilimsel tıbbın yükselişinin kırılma noktasında meydana geldi. Bu paradigmasal sıçramanın protagonisti, öykünün kahramanı, Koch’dur (1843–1910): O, Hamburg’un başarısız olan kamu sağlığı sisteminin sorumluluğunu üstlenen ve şarlatanlardan temizleyen kişi olarak hatırlanır. Koch, 24 Ağustos 1892 sabahı, Kaiser’in fermanını taşıyarak, Berlin’den [Hamburg’a] trenle geldiğinde, teşhisin kolera olduğunu zaten biliyordu; birkaç gün önce, Altona’dan bir hekim, hastalarından aldığı örnekleri içeren mühürlü bir kavanozla, Koch’un laboratuvarına gelmişti. Ama hastalığın ne kadar hızlı ilerlediği ve belediyenin müdahalesinin ne kadar ihmalkâr olduğu konularında görünüşe göre hiçbir fikri yoktu.

Tren istasyonunda İmparatorluğun en yüksek rütbeli biliminsanını karşılamak için resmi bir heyet yoktu. Koch kendi planlarını yapmak zorundaydı: İlk durağı, sabah saat 9’da vardığı, kentin tıp merkeziydi. Baş tıbbi memur, von Pettenkofer’in sadık bir yardımcısı olan Dr. Johann Kraus’du: Kraus, Koch’dan otuz dakika sonra ortaya çıktı ve verecek çok az bilgiye sahipti çünkü (Altona gibi) diğer kentlerdeki meslektaşlarının “hiperaktif davranışları”yla alay etmekten başka bir şey yapmamıştı. Koch’un sonraki durağı, hastane yöneticisi Dr. Theodor Rumpf’un onu karşılamak için kapıda hazır bulunduğu, Eppendorf’daki Yeni Genel Hastane’ydi. Koch bildirilecek kolera vakalarının olup olmadığı hemen sordu ve Rumpf hemen sayıları verdi. Bunun üzerine Koch yanındakilere “Hamburg’da bize doğruyu söyleyen ilk adam!” yorumunu yaptı.

O zamanlar ve bu bağlamda, tropikal hastalıklar sömürgeleştirmenin en büyük engeliyken, tıp imparatorluk için bir meşruiyet kaynağıydı. Kaiser Wilhelm’in Koch’un başarısını ilan etmesi, imparatorluk siyasetinin hizmetinde bilim üzerine oynadığı bir kumardı.

Koch, hastaneleri, dezenfekte merkezlerini ve gemilerini bekleyen Rus göçmenlerin barındırıldığı barakaları ziyaret ettikten sonra, kent merkezindeki eski, aşırı kalabalık, köhne “Dar Sokaklı Mahalle”leri gezdi. O zamana kadar yüzlerce insanın ölmüş olduğunun farkına varıyordu. Ve bu kirli sokakların, avluların ve kanalların ortasında, şaşkına döndü: “hiçbir kentte bu kadar sağlıksız konutla, bu tür veba noktalarıyla, bu tür enfeksiyon üreme merkezleriyle karşılaşmadım.” Bu, bakteriyel nedenleri bulmak için, İskenderiye ve Kalküta hastanelerini köşe bucak arayan adamdı. Dar sokaklarda ilerlerken Almanya’nın en kozmopolit kentinin kötü şöhretli kınanması haline gelen bir yorum yaptı: “Beyefendiler” dedi “Avrupa’da olduğumu unuttum.”

Dramamızın herhangi bir uğrağı epidemik hastalıkları anlamak konusundaki paradigmasal sıçramayı simgeleyecekse bu o olabilir. Bu nokta hayır diyenlerin savunmalarının içinin boşaldığı, çözülmemiş tıbbi ve epidemiyolojik tartışmaları, tıp biliminin ekspres treninin boş gezenin boş kalfalarının yolundan çekilmesi için uyaran bir düdük öttürmesiyle hızla ileri atılabileceği ilerlemenin demiryolunda sadece tali yol istasyonları haline geldi.

Koch Mısır ve Hindistan’dan kolera basilini bulduğunu iddia ederek geri döndüğünde, gerçekten de şüphe için yer vardı. Koch kendi koyutlarından tatmin olmuş değildi –hayvanlar kolerayla hasta edilememişti- ve epidemiyolojik gizemler varlığını sürdürüyordu. (Koch 1905’te Nobel Ödülü’nü kazandığında, takdirname yönteminin daha eksiksiz bir sergilenişi olan tüberküloz basilini keşfi içindi.) Kaiser Wilhelm’in Koch’un başarısını ilan etmesi, imparatorluk siyasetinin hizmetinde bilim üzerine oynadığı bir kumardı –Wilhelm diğer Avrupalı sömürgeci güçleri yakalamanın yollarını arıyordu. Daha sonraları Almanya’nın “güneşteki yerini” olarak adlandırdığının peşinde koşarken, Afrika’yı kendi aralarında paylaştıkları Berlin Konferansı’nı toplantıya çağırdı; sanayileşme telaşı ivme kazandı; prenslikler, kent-devletleri, Kutsal Roma İmparatorluğu’nun feodal ve episkopal eyaletleri olan yamalı yorgandaki bambaşka yönetimlerin birleştirilmesi de hâlâ tamamlanmamıştı.

O zamanlar ve bu bağlamda, tropikal hastalıklar sömürgeleştirmenin en büyük engeliyken, özellikle Fransa’da, tıp imparatorluk için bir meşruiyet kaynağıydı. Koch’un laboratuvarını anında Fransa’nın Pasteur Enstitüsü’nün dengi kılan, kutsanması Alman tıp bilimi için bir zaferdi. Güzünüzde olduğu gibi o zaman da bilimsel rekabet jeostratejik rekabetle iç içe geçmişti; hem saygınlık hem de imparatorluk kapasitesi sorunuydu. (Fransa Pasteurella pestis’in adıyla küçük bir zafer kazandı.) Birörnekleştirilmiş nüfus sayımını, sınır denetimlerini ve vaka bildirimlerinin mekanizmasını –sağlık sertifikası çıkarmak- zorunlu kılan sağlık yönetimi, merkezileştirilmiş bir bürokrasiyi gerektirdi ve meşrulaştırdı. Bulaşıcı hastalıkların bildirilmesi ve denetimi kentlerin ya da baronlukların takdirine bırakılabilecek bir sorun değildi; siyasi bedenin tüm kısımları aynı merkezi protokole uymadıkça, tüm dünyanın sağlığı, en zayıf kısmının yetersizlikleri ölçüsünde savunmasız olabilirdi.

Birörnekleştirilmiş nüfus sayımını, sınır denetimlerini ve vaka bildirimlerinin mekanizmasını – sağlık sertifikası çıkarmak – zorunlu kılan sağlık yönetimi, merkezileştirilmiş bir bürokrasiyi gerektirdi. Bulaşıcı hastalıkların mikrop kuramı, askeri merkezileşme için laissez faire’in asgari devleti üzerinde imtiyaz beratıydı.

Günümüzde Koch’un başarısının hem bilimsel hem de retorik olduğunu görebiliyoruz. İlk bilimsel başarısı şarbonun yaşam döngüsünü tanımlamaktı ama nedensel mekanizmayı belirleyememişti, ikna edici “taşıyıcı” ve “parazit” metaforuna başvurdu. Cholera vibrio’yu “istilacı” olarak karakterize ederek devam etti. Ve –özellikle Berlin ve Hamburg arasındaki rekabet konusunda özellikle dikkat çekici olan- bulaşıcı hastalıkların mikrop kuramının, askeri merkezileşme için laissez faire’in asgari devleti üzerinde imtiyaz beratı olmasıydı. Berlin treniyle sadece Koch değil aynı zamanda askeri metafor, zihniyet ve harekete geçirme kapasitenin bir navlunu da geldi.

Gerçekten de tıp ve ordu yazılı tarih boyunca derin bir biçimde birbirine dolanmıştı. Ordular yürüyüşe geçmiş epidemilerdi; alaylar savaştan ziyade enfeksiyonlar nedeniyle delik deşik oluyordu; gemiciler iskorpit gibi beslenme yetersizliklerinin kurbanı oluyordu. 1850’lerdeki Kırım Savaşı sırasındaki askeri hastanelerin rezil koşulları, Florence Nightingale’e Britanya hemşireliğini kurumsallaştırma fırsatını verdi. Biyolojik savaş uzun zamandan beri deneniyordu ama tarihsel başarısı tasarımdan ziyade şansa bağlıydı. Vebanın Avrupa’ya girişinin bir açıklaması, Moğol ordusunun Kırım kenti Kaffa’yı kuşatması sırasında, hastalıktan ölenlerin cesetlerini kente fırlatmak için mancınık kullanmasıdır. Korkunç cesetlerin öyküsü doğru olabilir ama veba bu şekilde taşınmaz. Meksika’nın İspanyollar tarafından fethedilmesine, conquistador’ların gemisine kaçak olarak binen, ilk ve en ölümcül epidemide bağışıklığı zayıf yerli Amerikalıların yarısını öldürürken bağışıklık kazandıran hastalıklardan yüzleri çiçekbozuğu olmuş istilacılara dokunmayan, çiçek hastalığı hesaplanamaz bir biçimde yardım etti.

Bununla beraber yukarıdakilerin hiçbiri tıbbın kendisi üzerine askeri bir model dayatmadı. Bu savaşın örgütlenmesine, ABD İç Savaşı ve Fransa-Prusya Savaşıyla, örgütlenmenin modern sanayi tarzlarının uygulanmasıyla değişti. Bunlar, modern tıbbın ve epidemi denetim önlemleri cephaneliğinin aynı amaç için uygulandığı fırsatlardı. Gözetim, standartlaştırma ve sıkı disiplin altına alma eşit derecede devlet inşasına, imparatorluğun genişlemesine ve nüfus sağlığına uygulandı. Savaş fetihten daha fazlası haline gelmesinde olduğu gibi, kamu sağlığı da hiçbir zaman sadece kamu sağlığı değildi.

Koch’un Hamburg’a ziyareti de [sadece kamu sağlığı nedeniyle] değildi. Kentin yaşlılarının kolera denetiminin sadece ticareti değil aynı zamanda çok değer verdikleri anayasal özerkliği de tehlikeye sokacağından korkmak için nedenleri vardı. Önceki on yıllarda Britanya İmparatorluğu sağlık temelli denetimleri serbest ticaretle dengelemeye çalışırken Fransızlar sömürge devletinin iradesini genişletmenin hizmetinde enfeksiyon karşıtı cephaneliği kullanmakta daha iddialı oldu. Tarihçi Patrick Zylberman Fransız hükümetinin hastalığı Doğu Akdeniz ve Hindistan’dan bir “istila” olarak nasıl resmettiğini anlatır; bu da askeri tıp önlemlerini ve Avrupa’nın hıfzıssıhha sınırlarının dış surlarını Ortadoğu’da kurumsallaştırmasını meşrulaştırdı.

Bulaşıcı hastalıkların bildirilmesi ve denetimi kentlerin ya da baronlukların takdirine bırakılabilecek bir sorun değildi. Siyasi bedenin tüm kısımları aynı merkezi protokole uymadıkça, tüm dünyanın sağlığı, en zayıf kısmının yetersizlikleri ölçüsünde savunmasız olabilirdi.

Devamı için Lütfen (Tıklayınız)




Kaynak: Dünyadan Çeviri

Editör: Yeniden ATILIM

Bu haber 44 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER Çeviri Haberleri

YAZARLAR
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARŞİVİ
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HAVA DURUMU
nöbetçi eczaneler
GAZETEMİZ

HABER ARA
YUKARI YUKARI