Bugun...



Eğer hukuk iktidarın fahişesi ise, demokrasi de iktidarın kapatmasıdır.

Adalet,hukuk,demokrasi… Halkın iradesiyle seçilenler görevden alınıyor, tutuklanıyor, daha da ötesi tecelli eden irade yok sayılıp ’hadi yeniden seçim’ denilebilen bir ülke Türkiye. Dünyanın pek çok yerinde benzeri yaşanmışlıklara sıkça rastlanır oldu. Demokrasi, adalet, hukuk’un meşruiyetini yitiriyor. Tartışılır durumda. ABC/Sevim Kahraman,’ Eğer hukuk iktidarın fahişesi ise, demokrasi de iktidarın kapatmasıdır.’ Diyor yaptığı alıntıya atfen yazının tamamı için;

facebook-paylas
Tarih: 24-05-2019 04:03

Eğer hukuk iktidarın fahişesi ise, demokrasi de iktidarın kapatmasıdır.

Adalet,hukuk,demokrasi… Halkın iradesiyle seçilenler görevden alınıyor, tutuklanıyor, daha da ötesi tecelli eden irade yok sayılıp ’hadi yeniden seçim’ denilebilen bir ülke Türkiye. Dünyanın pek çok yerinde benzeri yaşanmışlıklara sıkça rastlanır oldu. Demokrasi, adalet, hukuk’un meşruiyetini yitiriyor. Tartışılır durumda.
ABC/Sevim Kahraman,’ Eğer hukuk iktidarın fahişesi ise, demokrasi de iktidarın kapatmasıdır.’ Diyor yaptığı alıntıya atfen yazının tamamı için;

 Biz neyi seçeriz ya da seçtiğimiz gerçekten bizim seçimimiz midir?

Söze Bakunin’den bir alıntıyla başlayalım:

“Hukuk iktidarın fahişesidir.”

Eğer hukuk iktidarın fahişesi ise, demokrasi de iktidarın kapatmasıdır.

Yaşadığımız süreç bize yeniden demokrasi ve hukuk fikrinin tartışılması olanağını sağlamıştır. Bu önemli bir nokta bizim için…

Tabu, üzerine hiçbir tartışmanın yapılamayacağı düşünceye denir. Ama tabular da yıkılır. Tabular değişmiştir. Bir zamanlar tabu dendiğinde ilk akla gelen seks ve dindi. Şimdi her ikisini de rahatlıkla tartışabiliyoruz, yani tabu olmaktan çıktılar.

Demokrasi kelimesi ve bu tanımı tartışmak ise halâ tabudur. Hukuk tartışmak bir tabudur. Ama tabular bir bir yıkılmaya mahkûmdur ve yıkılıyorlar da…

Bir örnekle açıklamaya çalışalım: Bir ülkede, demokrasiyle yönetilen bir ülkede referandum yapılıyor ve “Sarı saçlılar öldürülmeli mi öldürülmemeli mi?” diye bir soru soruluyor. %80 oranında “Öldürülmeli!” sonucu çıkıyor ve nüfusun %20’sini oluşturan sarı saçlı insanlar öldürülüyor, demokrasi gereği. Bize de çoğunluğun kararına saygı duymak kalıyor.

Platon binlerce yıl önce olacakları aslında görüyor. Bir alıntı yapalım filozoftan:

“Eğer ki denizyoluyla bir yolculuk yapmak isteseydin, geminin kontrolünün kimde olacağına nasıl karar verilmesini isterdin? Rasgele ve herhangi bir grup insan tarafından mı, yoksa deniz seyahatleri konusunda deneyimli, bilgili ve eğitimli insanlar tarafından mı?”

Ademantus’un cevabı çok açıktır: Elbette ki ikincisi! Sokrates’in buna cevabı ise şu şekildedir:

“Peki bu durumda nasıl olur da, bir ülkedeki yetişkin insanların rasgele ve herhangi bir grubunun bir ülkeyi kimin yöneteceğine karar verebilecek donanımda olduğunu düşünebilmekteyiz?”

Demokrasi görüldüğü gibi ehliyetsiz insanların elinde bir cellada dönüşebiliyor.

Bir otomobil kullanmak için bile ehliyet gerekliyken, aldığı kararlarla bir ülkenin 80 milyon insanını yöneten, onların kaderini, geleceğini belirleyen bir insana ehliyet sormayacak mıyız?

Başka bir açıdan düşünelim. Bir ülke düşünün krallıkla yönetiliyor. Ama ülkenin kralı, dünyanın en dürüst, en hakkaniyetli, en entelektüel, en Aydınlanmacı adamı.

Peki size soruyorum, siz birinci seçenekteki demokrasiyle yönetilen ülkede mi yaşamak istersiniz, yoksa ikinci seçenekteki krallıkta mı?

Elbette çubuğu aşırı derecede bükerek örnekler verdim. Ama anlamak için en uçları görmek işimizi kolaylaştırmış oluyor.

Şimdi bunları bırakıp güncel politikaya gelecek olursak. Ülkemiz demokrasiyle yöneltilmekte, gerçi Hitler de demokrasiyle yönetiyordu ülkesini… Tüm olanaklarını kullanıp, medya, kolluk kuvvetleri, kurumlar vs. bir seçim yapılıyor ama demokratik ülkemizde bu seçimler iptal edilebiliyor. İptal edilmesi de hukuk kurulları tarafından yapılıyor. Demek ki demokraside, hukuk da tabu olmaktan çıkıyor. Tartışılır hale geliyor. Meşruiyetini kaybediyor.

Uzun bir süre getirisini götürüsünü hesap ederek iktidardaki parti seçimleri iptal ettiriyor. Şunu eklemek gerekir antrparantez olarak, eğer eski Erdoğan olmuş olsaydı, seçimlerden bir gün sonra bu seçimleri zaten iptal ettirirdi. Bu artık iktidar partisinin de dümeni elinden kaçırdığının bir göstergesidir. İçerideki radikal grup, bu gruba değişik isimler veriyorlar ama eninde sonunda para musluğunun aktığı kimseler diyebiliriz bunlara, seçimlerin hemen ertesinde, yeniden sayımlarla, salon basmalarla, iptallerle –bu sırada hem Erdoğan hem de Binali Yıldırım seçimi kaybettiklerini gösteren bir vücut dili sergiliyorlar– Erdoğan’ı ikna ediyorlar ve yeni süreç başlıyor. Peki bu süre zarfında başka neler oluyor?

İkinci önemli nokta ise neden bu kadar bekleyip de iptal edildiği?

Bütün riskler göze alınarak yapılmıştır iptal. Bu kaybedecekleri şeyin büyüklüğüyle orantılı da olabilir, başka çarenin kalmamasından da ortaya çıkmış olabilir.

Bu bekleme süresinde Erdoğan’ın üç kritik hamle yaptığını da biliyoruz. Birisi Kürtlerle ilgili: Sekiz yıl sonra Abdullah Öcalan’ın avukatlarıyla görüştürülmesi. İkincisi: ABD ile anlaşma zemini araması. Sonuncusu: Parti içi uzlaşma çabalarının araştırılması ve görüşmelerin sürdürülmesi.

Kendi meşruiyetini bile tartışılır hale getirerek seçimlerin iptaline karar vermesi –ki İmamoğlu’nun ilk çıkışı, hem referandumun hem de cumhurbaşkanlığı seçiminin de geçersiz sayılması gerektiğini söylemesi bunun göstergesidir– durumun ne kadar kritik ama bir o kadar da yeni seçimlerin nelere gebe olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Kendi meşruiyetinin tartışılır hale gelmesini bile göze alan iktidar bu seçimleri öyle kolay kolay bırakmayacaktır. “Her Şey Çok Güzel Olacak” şarkılarıyla altından kolayca kalkılabilecek bir durum değildir bu. Her şeyi ama her şeyi deneyeceklerdir.

Bizim için önemli kısmına geliyorum…

Geçen hafta sevgili gazeteci dostum İbrahim Varlı Almanya’da sosyal demokratların gençlik liderinin bir önerisini köşesine taşıdı. Bu önerinin bütün Avrupa kıtasında Marx’ın hayaletinin yeniden dolaşmaya başladığı korkusunun bir kanıtı olarak herkesi nasıl paniğe uğrattığını anlattı:

“Almanya’da bu aralar muazzam bir sosyalizm tartışması var. Tartışmanın fitilini Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) gençlik kolu Genç Sosyalistlerin (Juso) lideri Kevin Kühnert yaktı. Die Zeit gazetesine konuşan ‘Genç Sosyalist’ Kühnert’in BMW gibi büyük sanayi kuruluşlarıyla emlak devlerinin elindeki konut sektörünün kamulaştırılmasını söylemesiyle Almanlar kendilerini sosyalizm tartışmasının içinde buldu. Kapitalizmden kurtulmanın tek yolunu demokratik sosyalizm olarak işaret eden, şirket kârlarının kontrol altında olması gerektiğini söyleyen Kühnert’in çıkışı adeta deprem etkisi yarattı.

Söyleşinin yayımlanmasıyla beraber tüm Almanya’da Kühnert’i hedef alan bir saldırı dalgası başlatıldı. Kühnert’e sağcılardan muhafazakârlara, liberallerden kendi partisine kadar dört bir cepheden eleştiri geldi. Bild’den Die Welt’te, Der Spiegel’den FAZ ve Süddeutsche Zeitung’a medyanın tamamına yakını da bu koroya katıldı. ‘Sosyalist rüyalar, ütopyalar’ başlıkları altında her kesimden açıklamaya reaksiyon gelince Almanya ciddi ciddi sosyalist ütopyayı tartışır oldu. Sosyalizm karşıtlığında buluşan Alman müesses nizamı Kühnert’in fikirlerini anayasaya aykırı gördü.”

Başta belirttiğim tabu konularına gelirsek, dediğim gibi süreç artık bizim yani aydınların lehine gelişmeye başlamıştır. Tartışamadığımız bir çok konu toplum nezninde tartışılabilir olmuştur ve bu bizim önümüzü açmıştır.

Uzun karanlık bir ortaçağın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Eric Hobsbawm’dan alıntı yaparsak, kısa 20. yüzyılda uzun bir ortaçağdır bu dönem. İçinde yaşadığımız bu ortaçağı hangi tarihler arasına alabiliriz? Bana göre 1975 ie bu güne kadar gelen süreç içinde tarif edebiliriz bu ikinci ortaçağı.

Peki bunu nereden çıkarıyorum? Yeni roman çalışmam 78 kuşağı ile ilgili olacaktı. Bu kuşak üzerine çalışmalar yaparken fark ettiğim bir şey oldu. 60’lar ve 70’ler dünyada devrimci bir çağ olarak tarih sahnesindeki yerini aldı. Bundan son derece ürken kapitalist dünya çözüm olarak sola karşı kontrgerilla taktiğine başladı. Tarih 1970’leri gösteriyordu. Sola karşı kitlesel ve bireysel terör eylemlerine başladılar. Kısa süre sonra da sol kendini korumak için radikalleşti ve mücadele ettiği şeye dönüştü. 1980’lere geldiğimizde dünyadaki sol, radikalizm batağına düşmüş, bataklıkta yürümeye çalışıyor ve çoktan batmaya başlamış bulunuyordu. 1979 ile 1984 arasında dünyada kapitalistler ve emperyalistler eliyle on sekiz karşıdevrim tertiplendi. Bunlardan ikisi 12 Eylül ve hemen öncesinde İran’daki Humeyni rejimi.

Emperyalist Amerika eliyle, aynı zamanda Avrupa’nın da büyük katkısıyla “Yeşil Kuşak” projesi, “Ilımlı İslam” fikri dünyaya yayıldı. Bu döneme aynı zamanda Margaret Thatcher-Ronald Reagan gericiliği denmesi boşuna değildir. Sadece radikalleşme ile değil aynı zamanda felsefi anlamda ve fikri ve entelektüel alanda da saldırılar başladı sola karşı. Foucault ile başlayan hakikatin önemsizleşmesi kavramı, sonraki birçok felsefeci tarafından devam ettirildi ve postmodern felsefe ve yapısökümcülüğe ulaşıldı. Hakikat ortadan kalkınca akıl da ortadan kalkmış oldu. Kapitalist dünya bir şeyi çok iyi biliyordu. Karanlık ve gericilik en kolay yönetim şeklidir. Bu aklın ve hakikatin bertaraf eden felsefi düşünceye hemen sarıldı kapitalist dünya. Ancak bu çok çok uzun bir konu, sadece parçaları vererek geçmek zorundayım. Postmodern ve yapısökümcü felsefe hakikati de ortadan kaldırınca, bunun yanında Hollywood ve diğer bütün propaganda aygıtları devreye sokulmuştu ve akıl ortadan kalktı. Descartes’ın “Düşünüyorum öyleyse varım” cümlesiyle başlayan Aydınlanma çağı, yerini yine akıldışılığa, hakikatin parçalanmasına yani ortaçağa bıraktı. Ortaçağ için birçok tespit yapabiliriz. Korkunun hüküm sürmesi, yeni tanrıların ve tarikatların ortaya çıkması, hurafenin gerçeğin yerini alması, hukuk anlamında insanların linç kültürünü normal karşılaması vs.

Dediğim gibi bu bir makalenin değil bir kitabın başlı başına konusu ve birileri yazacaktır yakın zamanda…

1980’lerdeki karşı devrimler, postmodernizmin hakimiyeti, zaten içten içe çürüyen Sovyetler Birliği ve Glasnost ve Perestroyka ile dağılış… Dağılışla birlikte “Tarihin Sonu” ve “Medeniyetler Çatışması” tezleri havada uçuşmaya başladı. Kazanılan tüm haklar, demokratik tüm ileri adımlar ezilen sınıfın elinden bir bir alınmaya başlandı. Söylediğim gibi bu çok uzun bir kitap konusu ama dünyada tarihin sonu diyenlerin de sonu gelmiş gibi gözüküyor.

Güncel siyasetin bize vaat ettiği şey aslında tam da budur. Uzun zamandır konuşup tartışamadığımız kavramları ve sistemleri tartışabilir hale geldik. Gezi’de gördüğümüz yeni kuşak yeni dünya ve siyaset için epeyce ip uçları vermişti bizlere. Daha hümanist bir kuşak geliyor. (Aydınlanma çağının başlaması da hümanist felsefeyle olmuştu). Yaşadığı dünyaya saygılı, paylaşımcı… Ama henüz bir politik düşüncesi olmaması bir sorun teşkil etmiyor bana göre.

Türkiye özeline gelecek olursak iktidar partisi meşruiyetini kaybetmiş, muhalefet ise solun ve Aydınlanmacıların argümanlarına muhtaç hale gelmiştir. Bu Aydınlanmacılar için bulunmaz bir nimettir. Artık yeni ve yeniden tartışma, üretme ve ütopyalar zamanıdır…

 




Kaynak: ABC

Editör: yeniden ATILIM

Bu haber 223 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER Basından yazılar Haberleri

YAZARLAR
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARŞİVİ
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HAVA DURUMU
nöbetçi eczaneler
GAZETEMİZ

HABER ARA
YUKARI YUKARI