Bugun...


Temel Demirer

facebook-paylas
Seni Çok Özleyeceğiz 68’lı Godard
Tarih: 17-11-2022 02:08:00 Güncelleme: 17-11-2022 02:08:00


Seni Çok Özleyeceğiz 68’lı Godard [*]

 
“Sinemada onun gibi
insanlara ihtiyacımız var.” [1]

 

 

“Ben sanatçı değil, iletim için, özellikle devrimci iletim için çalışan bir sanat işçisiyim,” diyen Onun

hakkında (ya da vesilesiyle) bir hayli yazıp/ çizdim; [2] bunu ve hatta daha da fazlasını hak etmişti.

Kolay mı?

Filmlerinde politikaya değinmeden edemeyen ve eleştiriyi sanatla harmanlamayı iyi bilen

sinemanın Mao’su, Karl Marx’ı, Bertolt Brecht’iydi  kanımca; Ona sinemanın ‘Pablo Picasso’su da derlerdi.

‘Yeni Dalga’ akımı yönetmenlerindendi; üretken, iyi bir sinemacıydı; film çeken bir filozoftu; hem

felsefe yapar, hem de sürekli kalıpları kırmaya çalışırdı; Anna Karina’ya aşık Jean-Luc Godard’dı.

Evet sine/Marksizmin ustası, yerleşik sinemanın saraylarını dinamitleyendi; fikir ve eylem insanıydı;

politik, uyumsuz, öncü bir dahi, dünya sinema tarihinin önemli figürlerindendi; alışılagelmiş muhafazakâr

sinemayı reddedip tabuları yıkarak 7. sanata yeni bir soluk getirdi.

Yönetmen olarak dehasının yanı sıra siyasal olarak da hep sahadaydı. 68 olayları tüm hızıyla devam

ederken sergilediği duruş saygı duyulası idi.

Sözünü hiç kimseden esirgemedi; 68’de aktif rol aldı ve o sene Cannes Film Festivali’ni iptal

ettirmeye çalıştı.

68 kuşağının en ateşlilerindendi. O günlerde isyancı gençlerden aldığı eleştirilere rağmen, Mayıs 68

esnasında, Paris sokaklarında tutuklanırken çekilmiş fotoğrafıyla anılmayı sonuna kadar hak ediyordu ve bu

da aldığı tüm ödüllerden daha önemli bir onur madalyasıydı.

‘68 eylemleri sürecinde Cannes Film Festivali’nin boykotu konuşmasında, “Ben size öğrencilerle ve

işçilerle dayanışma diyorum, siz bana kamera açıları ve yakın çekimden bahsediyorsunuz!” diyen Jean-Luc

Godard tam bir ‘68 çocuğuydu. Sadece içerikte değil asıl sinemasında devrimciydi.

1968’deki bir röportajında amacını “Ben dünyayı değiştirmeye çalışıyorum. Evet,” diye özetleyip

ekliyordu:

“Sol bana duygusal olmak, sağ ise taş kesmiş düşüncelere sahip olmak gibi geliyor. Ben duygusal

birisiyim, dolayısıyla başka sebeplerin yanında bu sebepten ötürü, solda yer alıyorum…”

Kapitalizme ve burjuvaya cesurca kafa tutardı. Filmografisini kronolojik olarak izlediğimizde, her

zaman yeni biçimleri aradığını görürdük.

Devrimci ruhuyla yaşayan ve bunu sinemasına da “Fransız sinemasına acıyorum çünkü parası yok.

Amerikan sinemasına acıyorum çünkü fikirleri yok,” ifadesiyle yansıtan büyük bir ustaydı.

Filmografisindeki neredeyse her filmde, mahmur bir hüznün zarafetiyle sigara içen bir kadın varken;

‘Sarı Yelekliler’ hareketinde yer alan bir kadının hikâyesini anlatacağı filmi için hazırlıklara başladığını

duyurmuştu 2019’da…

Ağzından düşürmediği sigarası ile 91 yıl yaşadı. Geride harika işler bıraktı. “Fotoğraf gerçektir,

sinema, saniyede 24 defa gerçektir,” deyişindeki üzere…

 “En çok sevdiğim şey, havada olmak. İnsanın uzaydan geldiğini ileri süren birçok kuram var; bu

yarı dinsel, yarı bilimsel düşünceye ben birazcık inanıyorum... Dünyalılarla bir arada olmak bana rahatsızlık

verdiğine göre, ben herhâlde E.T.’lerdenim,” [3] diyen Onun filmlerini “kimi”leri, “Fazla yorucu, karmaşık ve

sıkıcı” bulsa da ‘Socialism’ filmi ile hatırladığım yönetmendi.

1968’i bir sene öncesinden haber veren, Fyodor Dostoyevski’nin ‘Ecinniler’ romanının serbest bir

uyarlaması ‘Çinli Kız’ en sevdiğim filmiydi. Bir de dik durup, diklenmesi!

Hatırlayın: Steven Spielberg’e ‘Schindler’s List’ filminin ne kadar kötü olduğunu bizzat yüzüne

söylemiş, hatta onu gerçekleri çarpıtıp insanları mutlu etmek için kandırmakla suçlamıştı.

Hatta bunu sebep göstererek, ‘New York Film Eleştirmenleri Birliği 1995 Onur Ödülü’nü şiddetle

reddetmişti. Mektubunda Amerikan sinemasına öfkesini dillendirip, medyaya servis ediyordu

 

* * * * *

 

3 Aralık 1930’da Paris’te doğdu. İsviçre’de Cenevre Gölü kıyısında, Nyon’da büyüdü ve okula gitti.

1949’da okulu bitirdikten sonra Paris’e geri döndü, savaştan sonra Fransız başkentinde gelişen

entelektüel “sine-kulüplerde” alan buldu.

 

2

 

‘Cahiers du Cinema’ da dahil olmak üzere yeni film dergileri için yazmaya başladı.

İlk uzun metrajlı filmi Breathless ile Berlin Film Festivali’nde en iyi yönetmen ödülünü kazandı.

‘Son Nefes’, ‘Küçük Asker’, ‘Serseri Aşıklar’, ‘Kendi Hayatını Yaşamak’ gibi filmleriyle dikkat

çeken yönetmen farklı bir sinematografik dil ve kurgu yöntemi kullanarak Fransız sinemasında o zamana

kadar kabul gören kalıplaşmış yapıları yıktı.

13 Eylül 2022’de ise bizi bırakıp gitti.

 

* * * * *

 

1950’lerin sonlarında Fransa’da ortaya çıkan deneysel film hareketi ‘Nouvelle Vague’da (Fransız

‘Yeni Dalga’sı) önemli bir figür olan O; Albert Camus, Lucius Annaeus Seneca, Jean-Jacques Rousseau,

Pablo Picasso, Bertolt Brecht ve diğer pek çok düşünce, felsefi görüş sahibi, aykırı adamın tek vücut hâliydi

sanki…

Kuşağının en saygı duyulan yönetmeniydi. Filmlerinde iletişim kopukluğu içindeki modern insanın

farklı yaşam biçimlerini, akıldışı sosyal sistemleri, politik tartışma ve olayları konu alıyordu.

Radikal ve politik odaklı çalışmalarıyla maruf, nesiller boyu film yapımcılarına ilham veren

‘Breathless’ (À bout de souffle) ve ‘Bande à Part’ gibi klasik filmleriyle kendi kuşağının en saygın

yönetmenleri arasında yer aldı.

Jean-Luc Godard’ı dünyaya açan ve politik sahnede Maocu fikirlerle sözünü söylediği ‘Çinli Kız’

filmi ise hâlen üzerine en fazla tartışma yürütülen eserlerinden birisidir.

Sadece Fransız sinemasının değil dünya sinemasının da en orijinal isimlerinden biri. Dönemin

kalıplarını yıkmasıyla anılır. Özelikle varoluşçuluk felsefesinden etkilenip sanatına yansıtması, kadını farklı

bir role koyarak cesur hamleler yapmasıyla özel bir yere sahip.

Sinema ve edebiyat disiplinleri arasında çalıştı; sinemasal formla oynamaya cesaret etti ve sinemaya

entelektüel bir yaklaşım getirdi.

Kolay mı? “Modern sinema sanatının tabutuna son çiviyi çakan yönetmen. Nam-ı diğer, ‘Sinemanın

Teröristi’…” denirdi Onun için

“Zihinsel ürünlerin mülkiyet hakkı yoktur [...] Ben bir sanat yapıtının mirasına da karşıyım. Bir

sanatçının çocukları tabi ki reşit olana kadar anne veya babasının eserlerinin haklarına sahip olmalı, ama

kendi ayakları üzerinde durabilecek yaşa geldikten sonra niye telif haklarının onlarda kalmaya devam

ettiğini anlayamıyorum,” [4] diyen O şaşırtan, rahatsız eden ve yaratandı...

 

* * * * *

 

Jean-Luc Godard, “Ne zaman komedi filmi çekeceksiniz?” sorusuna; “Vietnam’da, Filistin’de ve

Yemen’de insanlar veya Amerika’daki siyah insanlar güldüğü zaman” yanıtını verirken; dünyaya nasıl

baktığını da anlatır; O sinemanın “başkaldıran insan’ıydı.

Bir keresinde “Yirmili yaşlarda sayısız film yaptım; ama bunları kimse görmedi. Çünkü bunları

çekmedim. Benim zihnimde kaldılar. Bugün bu yapmadıklarımı da yaptıklarımın yanında sunabilmeyi

isterdim,” demiş ve eklemişti:

“Bizim halkın yaptığı filmlere ihtiyacımız var, onlar için yapılan filmlere değil.” 

“Burjuva sinemacılar gerçeğin yansımalarına odaklanırlar, biz ise bu yansımanın gerçekliği ile

ilgileniyoruz.”

“Sinema demokrat bir sanattır; oysa örneğin müzik ve resim oldum olası seçkinlere seslenmiştir.

Mozart, bir kasaba bandosundan esinlendiğinde bile müziğini bir prens için yapmıştır hep. Sinema ise

Mozart’ın ve Picasso’nun gücünü İsviçre’deki ya da And dağlarındaki bir köye götürdüğü gibi,

Himalayalar’a bile taşıdı.” [5]

Az parayla, basit çekimlerle, çok şey anlatıp; sinemada devrim yaratan Fransız sinemacı.

Sinemasını, “Kimi insanlar sokakta yürürken etrafı bakıp gözlemler, kimileri ise önüne bakar ve

başını kaldırdığında birdenbire mühim bir şeyler görüverir; bunu sinemaya uyarlarsak, ben ikinci türden bir

yönetmenim” diye açıklayıp; “Yasaklanmış ne varsa içimden onu yapmak gelir,” diyen Jean-Luc Godard’a

göre film, sadece bir film değildir. Resimdir, felsefedir, tarih ve bugün üzerine eleştiridir.

“Filmlerinin çoğunu senaryosuz çekerdi, senaryosu aklıydı Onun,” derdi aşkı Anna Karina.

O; filmlerine “Sinemanın tanımını tekrar yapma” iddiasıyla başlamış ve bunu da fazlasıyla

başarmıştı; Bertol Brecht’in tiyatroya kattığı 4’üncü boyutu sinemaya kazandırmıştı.

Filmleri, farklı estetik form aracılığıyla gelişen ve yeni sinematik teknikleri sunarak kendini diri

tutarken; izleyiciyi yüzeyde görünenin ötesinde var olabilecek gizli bir gerçeklikle yüzleşmeye ya da

düşünceyi harekete geçirip, neyin görüldüğünü ve neyin görünmediğini sorgulamaya zorlardı.

 

3

 

Sinemanın hakkını vererek; “Gerçek yönetmen kurguyu kamerada yapar,” “Sinemacı, ancak

sinemayı bıraktığı gün mutlu bir insan olacak,” diyen O; filmlerinde kendine özgü teknikler, sinemasını

imgeleyen renk tercihleri ve vazgeçilmez oyuncuları ile sinema tarihine damga vurdu.

Alışılmadık kamera çalışması, kopuk anlatı tarzı ve radikal politikalarıyla 1960’larda film yapımının

gidişatını değiştiren ve üzerinde kalıcı bir etki bırakan cesur yenilikçi yönetmendi.

Özetin özeti: “Bugünkü sinemayı tanımlayacak olsam, şöyle derim: Sinema, kapitalizmin ajitasyon-

propaganda aleti hâline geldi. Tam anlamıyla bir virüs. Kapitalizmin en iyi propaganda silahının sinema

olmasının kanıtı da bunun farkına kimsenin varmaması. Devlet başkanlarının boy gösterdiği filmlerin

listesine şöyle bir bakmak yeterli. Sadece Lenin bunların dışında kalıyor,” [6] ifadesindeki gözüpekliğin Jean-

Luc Godard’ı, bizatihi sinema demekti...

 

* * * * *

 

Onun hakkında… Louis Aragon, “Bugünün sanatı Jean-Luc Godard’dır… Çünkü düzensizliğin

düzenini hiç kimse ondan daha iyi tanımlayamaz”…

David Lynch, “Godard; görünen ve görünmeyenden söz ederken, aslında sinemanın görünmeyeni

gösterme gücünden söz etmektedir”…

Antoine de Baecque, “O her zaman başarılı bir film yapmak için elinden gelen her şeyi yaptı ancak

bir kez başarı elde edince bundan hoşlanmadı ve döngüyü kırmak istedi. Bu Godard’ın tipik özelliğidir:

Küllerinden yeniden doğmayı severdi”…

Quentin Tarantino, “Godard bana kuralları yıkmanın özgürlüğünü ve sevincini öğreten kişidir... Bob

Dylan’ın müzik için ne ise, sinema için de Godard odur”…

Pier Paolo Pasolini, “Tüm dünyada sinemanın en azından yarısı Godard sinemasıdır. Çünkü

Godard’ın koyduğu kurallara ve normlara uymaktadır”…

Roy Armes, “Godard 60’lı yılların sinemasının çehresini değiştirmiş olan yönetmenler arasında en

etkin olanıdır”…

Jean Baudrillard, “Jean-Luc Godard Fransız küçük burjuvazisinin mantığına tutsak olmamış belki de

tek kişidir. Bazen rahatsız edicidir, ancak bakmanız için size verdiği şeye bakmadan edemezsiniz. Bir

Godard filminde yaşayabilirsiniz”…

Tony Gatlif, “Godard araştırıcıdır. Kafamdaki çılgın yönetmenin tam bir örneğidir Godard”…

Bernardo Bertolucci, “Jean-Luc Godard, en sevdiğim yönetmenlerin başında gelir,” derken haksız

değillerdir elbet…

Onu (ve yaptıklarını) düşününce kelimelere kifayetsiz kalıyor.

Jean-Luc Godard sineması, sorgulayan bir fikir sinemasıydı. O sadece büyük bir yönetmen değil;

aynı zamanda sinema üzerine düşünen önemli bir entelektüel, bir kuramcıydı.

“80 yaşında ‘Film socialisme’i çeken, 90’ına merdiven dayamışken ‘İmgeler ve Sözcükler’in peşine

düşen Jean-Luc Godard hakkında ne söylesek az kalacaktır kuşkusuz. Godard’ın çağdaşlarıyla birlikte

sinemada yaptıkları devrimin, bu devrimin bugüne kadar devam eden izlerinin hakkını verecektir birileri

önümüzdeki birkaç gün içinde. Ben bu büyük yönetmenin devrimci karakterinin sürekliliğine dikkat çekmek

istiyorum şimdilik. Godard; ‘60’ların başından başlayarak sinemaya kattıkları devrimci ruhu, ‘68 baharına

hayat pratiği olarak taşımış bir kuşağa aitti. Öyle ki Cannes Film Festivali’ni bloke edecek kadar güçlü bir

kuşaktı bu. Kuşkusuz ‘60’ların ortasında yükselmeye başlayan devrimci dalgadan alıyordu bu gücü o da

bütün yoldaşları gibi. Godard’ın farkı, sinemasındaki devrimci karakteri, hayatının da merkezine oturtması,

ömrünün sonuna kadar değişimin, daha ileriye doğru ivmelenmenin olanaklarını aramasıydı. Son dönem

filmleri zanaat açısından eksik/ gedik olsa da bu devrimci arayışın ürünüydüler. Sinemadan çok fikirdiler

bana göre. Ki bir sinemacının fikirlerini filmler aracıyla söylemesinden daha normal ne olabilir.” [7]

 

* * * * *

 

 “Yine de neden ünlü olduğumu hep merak edeceğim, çünkü hemen hemen kimse benim filmlerimi

sonuna kadar izlemez,” [8] diyen ironik betimleyiciliğiyle Onu anlamak için Jean-Luc Godard’ın Godard’ı

nasıl anlattığına kulak verirsek:

“Para karşılığında yapmak istemediğimiz işlerde çalışmak zorunda olduğumuz bu dünyada hepimiz

birer fahişeyiz...” [9]

“Şu anda biz ilkel bir toplumda yaşıyoruz... Totemleriyle birlikte: Coca-Cola’sı, General Motors’u,

tılsımlı sözcükleri, tabuları... Biçimlerde bir değişiklik yok”... [10]

“Fazlasını gören, fazlasını hisseden çok duyarlı sinirleri olan, gereğinden çok şey bilen insan için

savaş hep vardır”...

 

4

 

 “Bir bilinç hâline gelmek patlamaktır. Ve bu patlamada da acı vardır”...

“Boşluğa atlayan kişi, ayakta durup izleyecek olanlara hiçbir açıklama borçlu değildir”… [11]

“Anlatmak istediklerimi tam anlatamıyorum çünkü bazen içimdekinin dışarı çıkmasından

korkuyorum ve bazen de içimden hiçbir şey çıkmamasından”...

“Eğer yaşamaya hakkım olduğuna inandığım hayatı yaşayabilseydim, film ya da sanatla

uğraşmazdım”...

“Politika ayakkabı gibidir. Sağı ve solu bulunur. Sonunda da yalın ayak kalmayı tercih edersin”…

“Makineler ihtiyaç duymadığımız şeyler üretiyor. Kimsenin bir plastik bardak ya da atom bombasına

ihtiyacı yok”...

“Üniversitede örneğin, dersleri aktörler verebilirlerdi, çünkü profesörler maymun gibi hep aynı şeyi

tekrarlıyor”...

“Herhangi bir kamera kaydırması benim için eninde sonunda ahlâki bir meseledir!”…

“Resim hareketsizdir, sinema ise ilginçtir, çünkü yaşamı ve yaşamın ölümlü yanını yakalar”…

“Bir film bir başlangıç, bir orta ve bir sondan oluşur, ancak bu sırayla olması gerekmez”…

“Artık sadece iletişim araçları var, iletişimin kendisi yok”...

 “- Neden üzgün görünüyorsun? - Çünkü bana sözcüklerle konuşuyorsun, bense sana duygularla

bakıyorum. - Seninle gerçek bir iletişim kurulamaz. Asla fikirlerin yok, hep duygular. - Bu doğru değil.

Duyguların içinde fikirler var”...

“Sinema, erkek bakış açısıyla yazılmış kadın tarihidir”...

“Sinema ne sanattır ne de hayatın kendisi; ikisinin ortasında bir şeydir”… [12]

“LSD’ye paranız yetmiyorsa renkli televizyon alın”… [13]

“Televizyonda gördüğümüz şeyler, görmek istemediklerimiz, hepsi bu”...

“Televizyon bir ifade aracı değil. Bunun kanıtı da, ekranda gösterilenlerin aptalca oldukları ölçüde

insanları büyülemesi, küçük iskemleleri üstüne tünemiş izleyicileri hipnotize etmesi”...

“Televizyon devlet demek, devletse memurlar, memurlarsa... televizyonun tersi demek. Yani,

televizyonun olması gereken şeyin tersi demek istiyorum”...

“Sinema ortadan kalkacak olsaydı, çaresiz, televizyona geçerdim; televizyon da yok olsaydı, yeniden

kaleme kâğıda dönerdim. Bana göre, ne tür olursa olsun, anlatım biçimleri arasında tam bir kesintisizlik var.

Hep birlikte ayrılmaz bir bütün oluşturuyorlar. Sorun, insanın bu bütünü, kendine en uygun düşen yanından

ele alması”...

“Vaktiyle, her zaman söylenecek bir şeyler vardı. Şimdi herkes aynı fikirde; öyle olunca da

söyleyecek çok şey kalmıyor”…

 “Düşünmüyoruz, düşünülüyoruz. Kendimize ait bir şeyimiz yok. Bakmıyoruz, şeyler tarafından

bakılıyoruz. Bakışlarımız yönlendiriliyor, belki düşüncemiz de”…

“Önemli olan bir şeyleri nereden aldığın değil, nereye götürdüğündür”…

“Madem burada yabancı olarak görüleceksiniz, o hâlde sahiden yabancı olmak daha iyi. İsviçre

Avrupa’nın İsraili’dir. Madem sürgün olacaksınız o hâlde kendi vatanınızda sürgün olmak daha iyi. Ben

İsviçre’de bir yabancıyım: Herkes yazı attığında, benimki tura geliyor, tura attığında da yazı. Tura

geldiğinde, yazı atmış olanlara kaybettirmiş oluyorum. Madem yalnız olacağım, o hâlde, göl olan, dağlar

olan, yeşillik olan ve hatta şehir olan bir yerde olmak daha iyi”...

“Aziz Paulus, Romalılara şunu söylemiş: “Kutsal Yasa, günahın kendisi midir? Tabii ki değil, ama

bana günahı tanıtan yalnızca Yasa oldu. Eğer yasa bana, ‘Asla açgözlülük etmeyeceksin!’ demeseydi,

açgözlülüğü bilemeyecektim. Günah, fırsattan yararlanıp yasa aracılığıyla benim içimde her türlü

açgözlülüğün uyanmasına yol açıyor. Yasa olmasa, günah da olmaz”...

“Foucault’yu pek sevmiyorum, çünkü bize, “O dönemde insanlar şöyle ya da böyle düşünüyordu;

sonra, şu tarihten itibaren de şöyle düşünmeye başladılar...” diyor. Bana göre hava hoş, ama insan söylediği

şeylerden bu kadar emin olabilir mi? Bizim, kalkıp film yapmamızın nedeni de zaten bu: Gelecekteki

Foucault’lar benzeri düşünceleri ileri sürerken, etrafa bugünküler kadar çalım satamasınlar istiyoruz. Bu

kınamaya Sartre’ı da katıyorum”...

 

* * * * *

 

“Godard’ın işaret ettiği gibi biz aslında bir ‘klişeler’ çağındayız etrafımızı saran, altımızı oyan,

üstümüzü örten ve hepimizi kuşatan...” [14] vurgusuyla tamamlıyorum:

Dünyayı terk ettiği gün ardında krater gibi devasa bir boşluk bıraktı.

 

5

 

Yaşamını, hekim destekli intihar yöntemiyle sonlandırmayı seçip, “Yeter bu kadar,” diyen ölüm

biçimi önemliydi; onurluydu.

O, 2014’te Cannes Film Festivali’nde ölümle ilgili görüşleri sorulduğunda “Eğer çok hastaysam, bir

el arabasıyla sürüklenmek gibi bir arzum yok,” demişti.

‘Libération’, aileye yakın bir kaynaktan şunları aktardı: “Hasta değildi, sadece bitkindi. Bu yüzden

bitirme kararı almıştı. Bu onun kararıydı ve bilinmesi onun için önemliydi.” [15]

Bu dünyadan, bize unutulmaz filmler bırakarak bir Jean-Luc Godard geçti.

İyi ki yaşadı, iyi ki geçti.

Sonuçta kuş ölür ama biz her daim uçuşu hatırlarız, değil mi?

 

20 Ekim 2022 13:48:38, İstanbul.

 

N O T L A R

[*] Kaldıraç, No:256, Kasım 2022…

[1] Agnès Varda.

[2] Bkz: i) Temel Demirer, “Politik Sinema İhtiyacı Büyürken”, Kaldıraç Dergisi, No:201, Nisan 2018… ii) Temel

Demirer, “Sinema ve Yönetmen(ler)”, Güney Dergisi, No:79, Ocak Şubat Mart 2017… iii) Temel Demirer, “Unutamadığım

Film(ler), Yönetmen(ler), Oyuncu(lar)”, Sosyalist Mezopotamya, No:7, Şubat 2020… iv) Temel Demirer, “Sinemanın Büyüsü ve

Büyücüler”, İnsancıl, Yıl:30, No:363, Ekim 2020; İnsancıl, Yıl:31, No:364, Kasım 2020… v) Temel Demirer, “Sinema Hayattır,

Hayat da Sinemadır”, Ümüş Eylül Kültür-Sanat Dergisi, No:42, Ocak-Şubat-Mart 2022…

[3] Jean-Luc Godard-Godard Godard’ı Anlatıyor, çev: Aykut Derman, Metis Yay., 2008.

[4] yage.

[5] yage.

[6] yage.

[7] İsmail Afacan, “Şenay Aydemir: Jean-Luc Godard Sinemaya Bakışımızı Değiştiren Devrimci Bir Yönetmendi”, 13

Eylül 2022… https://www.evrensel.net/haber/470062/yonetmen-jean-luc-godard-hayatini-kaybetti-sinemaya-bakisimizi-

degistiren-devrimci-bir-yonetmendi

[8] Jean-Luc Godard-Godard Godard’ı Anlatıyor, çev: Aykut Derman, Metis Yay., 2008.

[9] David Sterritt, Jean-Luc Godard, çev. Selim Özgül, Agora Kitaplığı, 2014.

[10] Jean-Luc Godard-Godard Godard’ı Anlatıyor, çev: Aykut Derman, Metis Yay., 2008.

[11] Jean-Luc Godard, aktaran: Serkan Fırtına, Ruh Bağışı, Telgrafhane Yay., s.24.

[12] Jean-Luc Godard, aktaran: Glen O. Gabbard, Psikiyatri ve Sinema, çev: Yusuf Eradam-Hasan Satılmışoğlu, Okuyan

Us Yay., 2002.

[13] Jean-Luc Godard-Godard Godard’ı Anlatıyor, çev: Aykut Derman, Metis Yay., 2008.

[14] Ulus Baker, Beyin Ekran, Birikim Yay., 2011.

[15] “Godard’ın Ölüm Nedeni: Hekim Destekli İntihar”, Birgün, 15 Eylül 2022, s.15.



Bu yazı 69 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
HABER ARŞİVİ
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
HABER ARA
YUKARI