Bugun...



Kadınlara Yönelik Baskının Kökenleri: Engels Savunması ve Yeni bir Başlangıç

“On sekizinci yüzyıl aydınlanmasından devralınan en saçma düşüncelerden biri, toplumun başlangıcında kadının erkeğin kölesi olduğudur.’’

facebook-paylas
Güncelleme: 20-01-2019 00:25:33 Tarih: 16-01-2019 14:57

Kadınlara Yönelik Baskının Kökenleri:  Engels Savunması ve Yeni bir Başlangıç

Kadınlara Yönelik Baskının Kökenleri: 

Engels Savunması ve Yeni bir Başlangıç

“On sekizinci yüzyıl aydınlanmasından devralınan en saçma düşüncelerden biri, toplumun başlangıcında kadının erkeğin kölesi olduğudur.’’

  • Frederick Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni

Giriş

“Marksist analizin temel ilkesi…insan evrimini yönlendiren görünmeyen ellerin ya da ilkelerin olmamasıdır. Aynı zamanda değişimi, sosyal sistemin kendi içindeki güçler tarafından üretilmiş olarak görür. Başka bir deyişle, nedenler sosyal sistemin dışında ya da bunlardan bağımsız değildir. Kaçınılmaz nüfus artışı, ekolojik koşullar veya Tanrı’nın iradesi savaş, yoksulluk, cinsiyetçilik ya da başka herhangi bir toplumsal sorunun açıklaması değildir.’’

  • Karen Sacks, Sisters and Wives: The Past and Future of Sexual Equality [Kız Kardeşler ve Eşler: Cinsiyet Eşitliğinin Geçmişi ve Geleceği – Ç.N.]

Frederick Engels’in “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” adlı kitabı (Yazının devamında Köken olarak söz edilecektir) 1884 yılında yayımlandı. Bu kitapta ilk insanların, kadınların ezilmediği, hiyerarşik olmayan toplumlarda yaşadığını iddia etti. Sınıfların var olmamış ve erkeklerin her zaman kadına hükmetmemiş olabileceği fikri, sosyal bilimler akademisinde geniş çevreler tarafından ve sistematik olarak saçma denilerek kınandı. Kitap, özellikle feministler arasında tartışmalara konu olmaya devam etti.

Engels’in argümanında zayıflıklar var. Bunun nedeni özellikle, neslinin bugün değişmiş olan bilgisine dayanmak zorunda olmasıdır. Ama aynı zamanda, kadın haklarının o zamanki en ilerici destekçilerinden biri olmasına rağmen, zamanının kadın cinselliği hakkındaki birçok basmakalıp düşüncesini kabul etmesinden dolayıdır. Yine de bu kitabın önemi geniş kitlelerce kabul ediliyor. Marksizmi desteklemesiyle bilinmeyen bir feminist teorisyen olan Gerda Lerner, bu belli zayıflıklara rağmen diyor ki:

Engels, toplum ve tarihte kadının yerini kavrayışımıza büyük katkı sağladı… “Kadın cinsiyetinin dünya tarihindeki yenilgisini” antik devletlerin mülk sahibi elitlerin egemenliğine dayanarak oluşumu döneminde konumlandırarak duruma tarihsel gerçeklik kazandırdı. Savlarından herhangi birini kanıtlayamasa da, gelecek yüzyılın başlıca teorik sorularını belirledi.

Engels esasında, Amerikalı antropolog Lewis Henry Morgan’ın araştırmalarından kendisinin ve Marx’ın aldığı notları özetledi. Çalışmasına aynı zamanda İsviçreli tarihçi ve arkeolog Johann Bachofen’ın eski toplumlarda ailenin tarihi araştırmasını ekledi ve Germen ve Kelt toplumları hakkında kendi araştırmalarına dayandı. Bu kitap soyutlanmış, ayrık bir çalışma değildi. Sadece Engel ve Marx tarafından, en ünlüleri saymak gerekirse, Alman İdeolojisi, Feuerbach Üzerine Tezler, Komünist Manifesto ve Kapital kitaplarında geliştirilen fikirlerle birlikte ele alınırsa tamamen anlaşılabilir. En eski yazılarından itibaren kapitalist toplumu ve onun yozlaşmasıyla baskısını anlamaya yönelik ortak çabaları, kadınlara yönelik baskıyla ilgili sorularla uğraşmayı içeriyordu. 25 yaşındayken yazdığı Yahudi Sorunu Üzerine kitabında, 1844 Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları’nda ve Kutsal Aile’de Marx, sık sık kadınların köleleştirilmesinden ve kurtulmalarına duyulan ihtiyaçtan bahseder. Engels 1844’den 1845’in başlarına kadar yazdığı ilk büyük çalışması, İngiltere’de Emekçi Sınıfının Durumu kitabında sürekli olarak kadın işçilerin tehlikeli ve zayıflatıcı koşullarına değinir. Erkeklerin işsiz bir şekilde evde kalırken kadınların çalışmasının hem kadınlar hem de erkekler üzerindeki etkilerini tartışır ve liberal yorumcuların ahlakileştirme çabalarına karşı durur. Der ki, eğer bu doğal görünmüyorsa, erkekler ve kadınlar arasındaki esas ilişkide bazı köklü hatalar olmasındandır. Kadının eşi üzerindeki hükmü doğal değilse, o zaman erkeğin eşi üzerindeki eski hükmü de doğal değildir.

Aynı zamanda, Engels’in Köken’in eleştirmenleri tarafından görmezden gelinen makalesi Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü, insan gelişimini anlamada sağlam bir temel oluşturdu. Darwin’in evrim teorisinin üzerine kurulmuş olsa da teorik olarak kendisinin ve Marx’ın maddeci çıkarımlarına dayanan makalede, insan gelişimini alet yapma yoluna itenin iki ayak üzerinde durma sayesinde serbest kalan ellerin kullanılması olduğunu iddia etti. Bu, zekanın artmasına ve konuşmanın gelişmesine yol açtı. Bir dizi tartışmadan ve hatta sonraki yüzyıla kadar ortaya atılan sahte delillerden sonra, Afrika’da 1974 yılında maymun büyüklüğünde bir beyni olan ancak dik duruşa sahip üç buçuk milyon yıllık bir iskeletin keşfiyle Engels’in savı, her zaman ona atfedilmese de yaygın bir şekilde kabul edildi.

Bu makalenin amacı Engels’in temel savının, kadınların bastırılmasının toplumun sınıflara ayrılması ve devletin yükselişiyle çakışmasının, geçerli olup olmadığını tartışmak. Her bir hata ya da zayıflıkla ilgilenmeyeceğim, çünkü bunların çoğu bu sorunun dışında kalıyor. Ve çoğu bu konuyla alakalı olmadığı ve bazılarını da başka yerlerde cevapladığım için eleştirmenleri tarafından yapılan her tartışmaya da cevap vermeyeceğim.

İlk olarak, son yarım yüzyılda toplanan antropolojik ve arkeolojik bilgilerden yola çıkarak, kadınların bastırılmasının evrensel olduğunu öne süren en yaygın iddialara cevap vereceğim. Sonra Engels’in temel argümanının özetleyeceğim. Üçüncü olarak Engels’in teorik yöntemini kullanarak daha yeni araştırmaları yorumlayan Britanyalı Marksist Chris Harman’a çokça dayanan kendi argümanım hakkında genel bilgi vereceğim. Son olarak en son arkeolojik kanıtların Engels’in tarihsel ayrıntısına meydan okurken, aslında kadınların bastırılmasının toplumun sınıflara ayrılmasıyla başladığını söyleyen temel tezini güçlendirdiğini göstereceğim. Bununla birlikte kadına baskının kökenlerini Marksizmle daha bağıntılı olarak düşündüğüm bir şekilde Engels’in ve Harman’ın da ötesine geçeceğim.

 

Yazar: Sandra Bloodworth
Çevirmen: Dilan Şan
Kaynak: Marxist Left Review
*****

Bölüm-1

Kadına Yönelik Baskı Evrensel Midir?

11 Aralık 2018

1960’lara kadar neredeyse bütün antropologlar kadınların tarihin her döneminde baskı altına alınmış olduğunu kabul ediyorlardı. Bilimsel araştırma iddiasına sahip olduğu için antropolojiye kafa tutmak zordu. Bu nedenle bu konumdaki feministlerin etkisi büyüktü. Simone de Beauvoir meşhur İkinci Cins kitabında “bu dünya hep erkeğin dünyası olmuştur” ve “kadın, bu tür içinde av konumundadır” demişti. Susan Brownmiller’ın erkeklerin her zaman kadınlara karşı şiddete eğilimli olduğu görüşünün 1970’lerde feministler üzerinde büyük etkisi vardı. Marksizmin aksine, Brownmiller sınıf ve ırk gibi başka sosyal ayrımları da erkeğin kadın üzerindeki tahakkümüne bağlamıştı; hiyerarşi, kölelik ve özel mülkiyet kavramları, ilk olarak kadının zaptedilmesinden gelir ve sadece oraya dayandırılabilirdi.

Erkekleri asıl düşman olarak gösterdiği sürece popüler psikoloji varsayımlarını tarihsel kanıtlara yeğleyen feministleri can evinden vurmuştu:

Erkek birleşiminin ilk şekillerinden biri, bir kadının yağmacı bir erkek grubu tarafından toplu tecavüzü olmalıydı. Bunun sayesinde tecavüz sadece bir erkek yetkisi olmakla kalmayıp aynı zamanda erkeğin kadına karşı temel silahı, kendi iradesi ve kadının korkusunun başlıca aracı da olmuştur… Anatomik hüküm -genital organların kaçınılmaz yapısı- nedeniyle insan erkek doğal bir avcı olmuştur.

Kadının “evlilik ilişkisi” olan “riskli pazarlığa” oturmasına neden olan şey “av sezonu derecesine varmış tecavüzden korkusu” idi ve bu aynı zamanda “kadınların erkekler tarafından ilk zaptını sağlayan ilk faktördü.”

Antropolojist Margaret Mead’in bulgularına göre “Arapesh halkının, tecavüzü onlar için anlaşılır kılabilecek herhangi bir erkek doğası algısı yoktu.” Bu açıkça tecavüzün basitçe erkeğin psikolojik özelliğinin değil, belirli sosyal sistemlerin ürünü olduğunu gösterir. Ancak Brownmiller, bunun kendi kapsamlı iddialarının ışığında nasıl anlaşılabileceğini açıklamaya yönelik herhangi bir çabaya girmemiştir.

O zamandan itibaren, kadınların tarihin her döneminde baskı altında tutulmadığını ve bu nedenle her zaman erkek şiddetine maruz kalmamış olduklarına dair fazlasıyla kanıt sunan antropolojik ve arkeolojik çalışmalar yapılmıştır. Ancak Marksist olmayan çoğu yazar, hatta Marx’la hemfikir olduklarını iddia eden (ancak Engels’le hemfikir olmayan), Engels’in kitabının ve Marx’ın Etnoloji Defterleri kitabının en yakın tarihli ciddi incelemesinin yazarı Heather Brown gibi bazı yazarlar bile hala bu temel önermeyi kabul etmeye isteksizdir.

Bazı feministler insan olmayan primatları inceleyip gözlemleri üzerinden insan evrimini betimledi ve ilk toplumların neye benzediğine dair tahmin yürütmeye çalıştı. Maymunlardan evrilen ilk insansı türlerin erkek egemen olduğuna ve dişilerinin şiddet gördüğüne dair kanıt olmadığı sonucuna ulaştılar. Brownmiller’ın kendisi bile, vahşi şempanzeleri inceleyip dişinin kendisine yaklaşan her erkeği kabul etmediğini bulan Jane Goodall’dan alıntı yapar. Israrcı erkek şempanzelerin bile tecavüze kalkışmadığı görülür. Brownmiller, Leonard Williams’ın “maymun toplumunda tecavüz, fuhuş hatta teslimiyet bile yoktur” sonucuna ulaşan Man and Monkey [İnsan ve Maymun -Ç.N.] kitabından bile alıntı yapar. Ancak Brownmiller, insan kadınların diğer primatların dişileri aksine sürekli cinsel olarak aktif olmalarından ötürü, insan erkeklerinin de tecavüz etme kapasitesi olduğunu ortaya atar. Burada ima edilen, maymunların ve şempanzelerin fiziksel olarak tecavüz kapasitesine sahip olmadığıdır. Ancak feminist bilim insanı Sally Slocum, insan olmayan primatların “fizyolojik kabiliyete bağlı olmaksızın, (dişi istemediği zaman) çiftleşmeye yeltenmediğini” keşfetti. Daha sonra yapılan, benzer gözlemlerin yanı sıra arkeolojik ve antropolojik çalışmaları da temel alan bir çalışma, insanlığın doğuşunda “iki ayaklı, alet kullanabilen, yemek paylaşabilen ve sosyal annelerin, aynı özelliklere sahip erkeklerle kendi seçimleri doğrultusunda çiftleştiği” sonucuna ulaşmıştır.

İnsansıların tahminen iki milyon yılı aşkın bir süre önce maymunlardan evriminin ilk adımları ile sınıflı toplumların ortaya çıkması arasındaki döneme dair bilgimizde pek çok boşluk var. Homo sapiens türünün homo erectus türünden yaklaşık 200 bin yıl önce evrildiği ve neredeyse 190 bin yıl boyunca, sürekli gelişip karmaşıklaşan ve baskının olmadığı eşitlikçi topluluklarda yaşadıkları düşünülüyor.

Bu avcı-toplayıcı toplumlarla ilgili antropolojik kanıtların incelenmesinde başlangıç noktası, verilerin içinde saklı taraflı yargılar tanımaktır. Bu bilgileri toplayan akademisyenlere ve antropologlara sömürgeci istilacılarla ve Hristiyan yobazlar refakat ediyorlardı. Hepsi farklı toplumlara karşı kültürel açıdan kör ve önyargılıydı, bu nedenle çıkarımları göründükleri şekilde okunamaz. Ezici bir çoğunluğu erkek olan bu insanlar, gördükleri şeylere dair yorumlarını, özellikle toplumsal cinsiyet ilişkileriyle ilgili yorumlarını çarpıtan kapitalist toplumun kültürel ve toplumsal değerlerini taşıyorlardı. Eleanor Burke Leacock, Karen Sacks ve başkaları gibi antropologlar, Malinowsky ve Lévi-Strauss gibi nüfuzlu antropologların iddialarının erkek-merkezli ve önyargılı doğaları olduğunu ikna edici bir biçimde ispatladılar. Avustralya’nın batısındaki erken dönem “kaşiflerin” günlükleri üzerine bir çalışmamda da belirttiğim gibi:

Geleneksel Aborjin toplumunun toplumsal cinsiyet ilişkileri ağırlıklı olarak dönemin Avrupai önyargıları ve beklentilerine göre oluşturulan anlamlar ışığında anlaşılıyordu. İşsiz kadınlar ideali ve “lanetli fahişeler ve tanrının polisleri” karşıtlaştırması, beyaz yerleşimlerinin simgelediği vahşi ırkçılık ve cinsiyetçiliğin parçasıydı.

Kendi dünya görüşlerini inceledikleri toplumlara empoze eden batılı antropologlar ve diğer gözlemciler modern kapitalizmdeki çekirdek ailenin, insanın üreme ve cinsellik düzenlemesinin evrensel bir özelliği olduğunu varsayıyorlardı. Toplumun “kamusal”; erkek alanı ve “özel”; kadın alanı şeklinde ayrıldığı düşünülüyordu ki bu ayrım, tarihsel olarak kapitalizmin doğuşu ile ilişkilendirilip avcı-toplayıcıların eşitlikçi, kolektif ve entegre doğasını anlama konusunda tamamen işlevsiz kalır. Toplumumuzda kadınların çocuk bakımı sorumluluğunun ikincil ve baskı altındaki konumlarında payı olmasından ötürü, bu sorumluluğun her toplumda aynı anlama geldiği yönünde yanlış bir tahmin yürütüldü. Pek çok feminist antropolog dahi “kişilik gelişimini engelleyen ve kadının sembolik değerini küçülten, sınırlayıcı aktiviteler olarak gördükleri anneliği aşağı bir konuma yerleştirir. Kendi kültürümüzün değerlerini diğer kültürlere de yansıtır.” Avcı-toplayıcılarda iş dağılımının cinsiyete göre yapıldığı varsayımı hakkında yazan Judith Brown, kadınların “görevleri görece daha monotondur ve aşırı konsantrasyon gerektirmez; ayrıca işleri tehlikeli değildir, (çocuklar yüzünden olan) duraklamalara rağmen sürdürülebilirler” diye yazar. Varsayımına göre bu, kadınların aşağı bir konumda olduğu anlamına gelir. Aşağıda [İlerleyen bölümlerde –ed.], günümüzde halihazırda sorgulanan bu görüşün yeni edinen bilgiler ışığında gitgide daha az makulleştiğini göstereceğim.

 

Yazar: Sandra Bloodworth

Çevirmen: Umut Devrim Çelik

Kaynak: Marxist Left Review

 

 

*****

Bölüm-2

 

Kadınlara Yönelik Baskının Kökenleri: Engels Savunması ve Yeni bir Başlangıç

Kadına Yönelik Baskı Evrensel Midir?

 

25 Aralık 2018

İkinci olarak, çoğu antropolojik çalışmanın Avrupa merkezciliği, kapitalizm öncesi toplumlar üzerindeki sömürgeci genişlemenin etkilerini örtbas etmektedir. Feminist antropolog Rayne Reiter’in belirttiği gibi:

Kalahari’nin Kung halkı, Eskimolar, Avustralya Aborjinleri gibi mevcut toplayıcı halkların yaşamlarını, tam anlamıyla Paleolitik dönemde meydana geldiğini tahmin ettiğimiz süreçlerin sergileri ve kopyaları olarak yorumlayamayız. Aynı şekilde milyonlarca yıl maruz kaldıkları nüfuz tarafından, yaşam alanlarının kenarlarına itilmiş, büyük bir kesimi yok edilmiş, ötekileştirilmiş halkların yaşamlarının, toplumlarının asli karakterlerini göstereceklerini de varsayamayız.

Sömürgeci yayılmacılık, beraberinde köklü değişiklikler getirdi. Bu değişiklikler, çok erken dönem saldırılarda bile yapılan araştırmaları etkileyecek kadar hızlı olabilir. Bir kere, toplumun kolonileştirilmiş üyeleri hayatta kalmaya ve üzerlerindeki saldırıları en aza indirgemeye yönelik stratejiler öğrendiler. Yaygın inanışa göre, beyaz saldırısından önce, Avustralya’da yerli kadınlarına değersiz köleler olarak davranılırdı. İddialar, ilk yerleşimcilerin önyargılarını yansıtan ve beyaz istilasının yıkıcı etkilerini görmezden gelen raporlara dayanıyor.

İlk etkileşimlere dair anlatımların çoğu, “yerlilerden” sanki dikkate değer olanlar sadece erkeklermiş gibi bahseder; örneğin, “yerlileri ve onların kadınlarını gördük”. Kaşifler erkeklerle muhatap olmayı bekler ve kadınları, şayet var olduklarını fark ederlerse, cinsel obje olarak görürlerdi. Abojinler kadınların kaçırılıp tecavüze uğramalarına daha en başlarda maruz kalmışlardı. Henry Renolds’ın söylediğine göre; Torres Strait Adalıları 1881’de bir hükümet yetkilisine, beyazlar göründüğü zaman kadınların kötü muameleden kaçınmak için kuma gömüldüklerini anlatmıştır.

Durum böyle olunca, kaşiflerin ve diğer gözlemcilerin eril önyargıları daha da abartıldı. Onların yerli toplumlardaki cinsiyet ilişkileri izlenimleri, erkeklerin egemen, dışa dönük ve kadınların çekingen, itaatkâr, korkak olduğu olurdu. Daha sonra bu, erkeklerin öneminin abartılmasını güçlendiren bir dinamik oldu. Erkek kaşifler erkeklere hediyeler verdi. Savaş baltası, bıçak, un, şeker ve tütün hediyeleri tek tek ele alındığında önemsiz gelebilir. Fakat ilişki arttıkça ve istilacıların ürünleri yerli halkın arasında daha gıpta edilen ve yaygın bir hale geldikçe, bu hediyelerin kadınlar ve erkekler arasındaki ilişkilerin dengesini değiştirmesi beklenebilir. Örneğin toprak, istiladan dolayı daha az erişilebilir veya daha az üretken hale getirildiğinde, yerliler beyazların yiyeceklerine daha çok bağımlı hale geldi. Bu, kadınların, erkeklerden bağımsız olarak kendi kendilerinin ve çocuklarının ihtiyaçlarını karşılama yeteneklerini azaltmıştır.

Leacock, Kanada’daki Montagnais-Naskapi ve Kuzey Amerika’nın Iroquois Kızılderili topraklarını kolonileştirilirken, Cizvitler ve hiyerarşik sosyal ilişkilere ve kadınların baskısına bağlı olan diğer topluluklar tarafından eşitlikçi sosyal ilişkiler üzerine uygulanan baskıları kanıtladı. Şöyle özetledi:

Eşitlikçi toplum yapısı, kadınların böyle bir topluma kamusal ve özerk olarak katılımını tanıyamamanın sonucunda yanlış anlaşılmıştır. Avcı-toplayıcı grupları, kadınların ikili ilişkilerde bağımlı taraf olarak erkeğe bağlı olduğu gevşek çekirdek aile toplulukları olarak kavramlaştırmak, avcı-toplayıcılara kendi toplumsal yapımızın boyutlarını yansıtmaktır. Böyle bir kavram, toplumumuzdaki ilişkileri bütün toplumlarda mevcut olan ilişkilerin tam ifadesi olarak göstermek vasıtasıyla sosyal evrime dair telelojik ve tekdüze bir görüntü yaratmak anlamına gelir. Avcı-toplayıcı toplumlarda kadınların rollerinin yeniden yorumlanması, niteliksel olarak farklı ilişkilerin elde edildiğini gözler önüne serer.

Kadınların evrensel olarak ezilmediğine dair yakın zamanda elde edilen ve ilgi uyandıran kanıtların bazıları, M.Ö. 6000 yılına kadar 1400 yıl boyunca yerleşimin sürdüğü, Anadolu’daki Çatalhöyük Neolitik kazı alanında mevcuttur. Arkeolojik kanıtların yeni yorumları ve DNA testi alanındaki bilimsel ilerlemeler, bu büyüleyici kazı alanıyla ilgili orjinal yargılara meydan okumaktadır. 1994’ten beri şef arkeolog lan Hadder ile birlikte çalışan takım, toplumsal farklılıkların bir göstergesi olarak kadın ve erkeklerin diyetlerindeki farklılıklar hakkında çok fazla araştırma yaptı. “Radikal olarak farklı yaşam tarzlarına dair çok az kanıt” buldular. Ve duman dolu evlerde geçirdikleri zamandan ötürü kaburgalarında karbon kalıntısı kalan iskeletler, kadınların eve erkeklerden daha fazla bağlı olmadıklarını gösteriyor. Çıkardığı sonuç şu oldu;  “Genel olarak, rollerin dağılımında cinsiyetin çok önemli olduğuna dair çok az kanıt var… Çocuk doğurmayla ilgili yaşam tarzı farklılıkları olmalı, fakat bu farklılıklar büyük toplumsal ayrımlarla ilişkili görünmemektedir.” Giysilerdeki veya yaşamlardaki farklılıklar da, “kuralların ve kaynakların aktarımı veya sosyal statü ve yaşam tarzı açısından bir cinsiyetin diğeri üzerinde ayrıcalıklı olduğu” anlamına gelmiyordu.

Önemli sayıda antropolojik çalışma şunu göstermektedir ki Afrika’nın Kung ve Mbuti gibi toplumlarında, kadınlar yakın zamanlara kadar erkeklerle eşit olarak karar alma sürecine katıldılar, kendi cinselliklerini kontrol ettiler ve üretim faaliyetlerine eşit olarak katkıda bulundular.

Aşağıda daha fazla ek yapacağım bu yaygın kanıtın ışığında, şimdi Engels’in kadınlara yönelik baskının kökenlerine dair açıklamasına geçelim.

 

Yazar: Sandra Bloodworth

Çevirmen: Seçkin Kara

Kaynak: Marxist Left Review

 

 

******

Kadınlara Yönelik Baskının Kökenleri: Engels Savunması ve Yeni bir Başlangıç – Bölüm 3: Engels’in Argümanları

Bölüm-3

 

6 Ocak 2019

Engels ilk insanların küçük eşitlikçi topluluklarda yaşadığını savunuyordu. Kendisinin deyimiyle ilkel komünist ya da bazen yabani hatta barbar topluluklardan bahsediyordu. Yabani ve barbar kelimeleri modern okuyucuya saldırgan gelebilir ancak bu kavramlar, o dönemde arkeoloji terminolojisinde kullanılan terimlerdir.

Binlerce yıldır insanlar, bulundukları topluluğun ihtiyaçlarını karşılamak için yeni ve yenilikçi yollar bulmaya çalıştılar. Ta ki bireysel işgücü hayatta kalmak için gerekenden fazlasını üretebilmeye başlayana kadar. Engels’e göre bu durum gelir eşitsizliklerine ve başkalarının iş gücünü kullanmasına yol açtı ve sınıf düşmanlıklarının temelleri, bunların sonucunda ortaya çıktı. Bu temel, nesiller boyunca eski sosyal düzenin yeni şartlarla uyuşmasını sağlamaya çalışan, sonunda uyuşmazlıklarından ötürü topyekun bir altüst oluşa ortam sağlayan yeni toplumsal öğelerdi.

Yeni geliştirilmiş sosyal sınıfların fikir ayrılıkları sonucunda akrabalık ilişkilerine dayanan eski toplum dağıldı. Onun yerine kontrolü devlette olan, alt grupları akrabalık ilişkisine dayanmayan ve aile sisteminin tamamen mülkiyet sistemine teslim olduğu yeni bir topluluk ortaya çıktı.

Kadınların erkeklere bağlılığının kökleri de bu sürece dayanır. Engels ailedeki değişimlerden bahsederken, grup evlilikleri üzerinde durur. Grup evlilikleri birbirleriyle cinsel ilişki kurmalarına izin verilen bir grup kadın ve erkeğin evliliği olarak açıklanabilir. Engels’in argümanlarına göre bu komünal hanelerde kadınların değeri çok yüksektir çünkü babalık ilişkilerinin kesin belli olmadığı bu ilişkilerde çocuklarının anneleri oldukları aşikardır.

Engels, büyükbaş hayvanların evcilleştirilmesinin yukarıda bahsettiğimiz topluluğun ihtiyaç fazlasının üretilmesi sürecinin başlangıcı olduğunu savunur. Rolleri avcılık olan erkeklerin bu durumun devamlılığını sağladığı düşünüldüğünde, erkeklerin bu artı ürün üzerinde kontrol sahibi oldukları varsayılmıştır. Engels annenin hakkı ve aileden değil, annenin genlerinden kaynaklanan veraset üzerine karmaşık bir argümanın ana hatlarını ortaya koydu. Çeşitli yollarla miras kanunları değiştirildi ve böylelikle yeni elde edilen miras erkeğin soyuna dayanarak dağıtıldı. Engels, Marx’ın geçiş dönemindeki bazı Amerikan Kızılderilileri ile ilgili yaptığı araştırmaları alıntılamıştı. Bu topluluklar geçiş döneminde çocuklarının isimlendirilme yöntemini değiştirmişlerdi. “Gelenek çocukların isimlerini eskiden olduğu gibi genlerini aldıkları aşikar olan annelerinden değil babalarından almaları şekline evrildi, böylece çocuklar babalarının mirasından pay alabiliyordu,” Marx bununla ilgili olarak “Doğuştan gelen safsatalar! Bir şeyleri değiştirmek için isimlerini değiştiriyorlar! Bunu ayrıca, doğrudan çıkarları yeteri kadar dürtü sağladığında, geleneği devam ettirirken geleneği delecek boşluklar bulmak için yapıyorlar” demişti. Bu, miras dağılımının yeni sosyal ilişkilere uyacak şekilde değiştirilebileceğini gösterir.

Engels der ki “Bu devrim insanlar tarafından tecrübe edilmiş en kesin adımdı; anne haklarının yıkılması kadının Dünya tarihindeki yenilgisiydi.” Buradan yola çıkarak söylenebilir ki, eğer kadınlar üzerindeki baskı sınıf ayrılıklarının ortaya çıkmasına dayanıyorsa, o zaman kadınlar bu baskıdan ancak bu ayrılıklar bittiğinde kurtulurlar. Engels bu değişikliklerin nasıl ve ne zaman ortaya çıktığını kanıtlayamayacağını biliyordu ama bunun gerçekleştiğine dair birçok kanıt olduğuna emindi.

Engels’in haklı olduğu kanıtlandı. Artan arkeolojik kanıtlar ve sınıf öncesi toplumların incelenmesi Engels’in başlıca fikirlerini pekiştiriyor. Son kanıtlar gösteriyor ki iki yüz bin yıllık homosapiens tarihinin çoğunda insanlar eşitlikçi toplumlarda yaşamışlar. Bu kanıtlara bakıldığında hiçbir baskı olmadığına inanmak mantıklı. Herkesin katılımına dayanan bir toplumda insan nasıl bir grubun üzerinde sistematik bir ayrımcılık uygular ve bu toplumda bu ayrımcılık ne işe yarar? Artı ürün olmadığı takdirde, toplumda üretime katkıda bulunmayan bir katman da oluşamaz. Sömürü olmadığı takdirde de toplumun herhangi bir kesimine bir baskı olmaz. 1980’lerin sonunda bu araştırmaları yaparken, kadına yönelik baskının evrensel olduğunu öne süren antropoloji dergilerine katkıda bulunanlar, insanların sosyal yaşamına hiyerarşik olmayan işbirlikçi toplumlarda başladıkları gibi daha basit bir iddiayı yenmek zorunda olduklarını içgüdüsel olarak kabullendiler. Tutarlı bir Marksist olan Karen Sacks’a göre materyalist analiz, “insan evrimine rehberlik eden görünmeyen eller ya da ilkeler yoktur… amaçlar dışardan ve sosyal organizasyonlardan bağımsız değildir” anlayışına dayanıyordu.

Asıl soru, sınıf ayrılıklarının yükselişi kadınlar üzerindeki baskıya neden önderlik etti? Engels kendi zamanında elinde olan kanıtlarla çalışmak zorundaydı. Bu yüzden baskın ama yanlış olan bir fikiri, yalnızca erkekler avlanır fikrini kabul etti. Aynı zamanda arkeologların yine baskın ama yanlış olan, hayvanları gütmenin artı ürüne öncülük ettiği tezi ile ilerledi. Bu yüzden buradan artı üründen erkeklerin sorumlu olduğu, bu yüzden de kontrolün onlarda olduğu sonucuna varması mantıksız değildi. Engels’in bakış açısına göre, aile haklarının değişmesinin ve daha önce ana soyundan geçen sorumlulukların erkek soyundan geçen mirasla değiştirilmesinin maddi sebebi buydu. Bunu mümkün kılmak için kadınların cinselliğinin kontrol altına alınması gerekiyordu, bu yüzden geçmişte olduğu gibi sayısız cinsel partnere sahip oldukları durum yerine çocukların babalarının belli olduğu durum kabul gördü.

 

Yazar: Sandra Bloodworth
Çevirmen: Ece Özen
Kaynak: Marxist Left Review



Kaynak: Çeviri gazetesi- Dilan Şan, Umut Devrim Çelik,Seçkin Kara,Ece Özen

Editör: yeniden ATILIM

Bu haber 362 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER Kadın Haberleri

YAZARLAR
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARŞİVİ
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HAVA DURUMU
nöbetçi eczaneler
GAZETEMİZ

HABER ARA
YUKARI YUKARI