Bugun...



Saddam rejiminin zulmünde halkın savunma sorumluluğunu üstlenen kadınlar

yeni Özgür Politika gazetesinden Evin Nesrin’in özel dosyalarından biri olan ‘Saddam rejiminin zulmü altında olan bir halkın savunma sorumluluğunu üstlenen kadınları çığlıklarına yer verdiği araştırma yazısı: Kadına yönelik yaklaşım ve dezavantajları tersine çevirip ağır görevler yüklenmekten kaçınmadılar. Baas rejiminin ünlü işkencehanesi Emni Sureke cehenneminde onurlarını teslim etmemiş olmanın haklı gururunu yaşıyorlar.

facebook-paylas
Tarih: 28-11-2019 19:36

Saddam rejiminin zulmünde halkın savunma sorumluluğunu üstlenen kadınlar

Saddam rejiminin zulmünde halkın savunma sorumluluğunu üstlenen kadınlar

yeni Özgür Politika gazetesinden Evin Nesrin’in özel dosyalarından biri olan ‘Saddam rejiminin zulmü altında olan bir halkın savunma sorumluluğunu üstlenen kadınları çığlıklarına yer verdiği araştırma yazısı:

Kadına yönelik yaklaşım ve dezavantajları tersine çevirip ağır görevler yüklenmekten kaçınmadılar. Baas rejiminin ünlü işkencehanesi Emni Sureke cehenneminde onurlarını teslim etmemiş olmanın haklı gururunu yaşıyorlar.

Güney Kürdistan, uzun yıllar Baas rejiminin yürütücüsü  Saddam Hüseyin’in zulmüyle yaşamak zorunda kaldı. Halk, zulmün son bulması için güçlü bir mücadele yürüttü. Fakat bu mücadelede kadınların adı fazla dile gelmedi. Kadınlar, kendilerini anlatma imkanlarına sahip olamadı. Zira dönem koşulları kadınların peşmergelik yapmasına pek izin vermiyordu. Dağlara çıkan kadınlar da öyle akla gelen biçimiyle savaşçılık yapmadı. Şehir çalışmalarında ise çok yetenekli oldukları söyleniyor. Peşmergenin ihtiyaçlarını karşılamaktan eylem organizasyonlarına kadar büyük başarılara imza attılar. Şehir çalışmalarını daha çok kadınların yapabileceğine inanıyorlardı. Çünkü tecrübe edilmişti. Erkeğin güvensiz yaklaştığı kadınlar, bu durumu halk mücadelesinde bir avantaja dönüştürdüler.

Güney Kürdistan’da örgütleme çalışmalarını yapan on binlerce kadın yaşıyor. On binlerce kadın on binlerce başarı hikayesini yaşamış, yaşatmış. Biz on bin hikayeden sadece ikisini sizlerle paylaşma imkanına sahibiz. Bu iki Kürt kadının hikayesi senin, benim, bizim, hepimizin hikayesinin bir parçası.

İkinci tercih söz konusu olamazdı

Nesrîn Omer Reşîd, Silêmanî’ye bağlı Pencewîn nahiyesinde doğar. Her Güney Kürdistanlı gibi doğar doğmaz Baas rejiminin baskıları ile karşılaşır. Yaşadığı baskılar onu mücadele yürütmeye mecbur kılar. Nesrîn nasıl örgütlenme çalışmalarına girdiğini şu sözlerle anlatıyor: “Bir Kürt kadını olarak kendi haklarımızı savunmak için bu işe başladım. Mücadele ettiğimiz güç erkek egemen sistemin önemli bir parçasıydı. Daha 1980’li yıllarda yürüyüşler başlamıştı. Ben de yaşadığımız acıları biraz olsun azaltmak için sorumluluk almak istedim. Halkımız sürekli Saddam zulmü altındaydı. Savunma sorumluluğunu yüklenme görevi önümüzde duruyordu. Ya yerine getirecektim ya da sessiz kalacaktım. İkinci tercih söz konusu bile olamazdı.”

‘Dezajavantajları avantaja çevirdik’

Nesrîn, o dönemki koşullarda peşmergelik yapmak akıllarına gelmediğini, dağlara giden kadınların peşmergelerin ihtiyaçlarını karşılamak için çalıştığını anlatıyor.

Nesrîn, bunun yerine örgütlenme çalışmalarında yer almayı tercih eder. Yaşadığı Pencewîn, İran-Irak sınırında bir yerleşim yeri. İran-Irak savaşı kızışınca ve Saddam Kürtlere yönelince durumlar değişir. Köyler yakılıp yıkılır. Halk şehirlere göç etmek zorunda kalır. O dönem Nesrîn de Silêmanî’ye yerleşmek zorunda kalır.

Silêmanî, polisin ve rejim istihbaratının güçlü olduğu bir yer. Bu yüzden çok daha duyarlı hareket etmek zorunda kalır. Hem kendisinin hem de birlikte çalıştığı insanların gözaltına alınma, tutuklanma ihtimallerini de göz önünde bulundurarak tedbiri elden bırakmaz. Kadınların da erkekler gibi siyasi mücadelede yer alabileceğini ispatlamak zorunda olduğunu hisseder. O dönem “Komalaya Rençdaran” örgütü içinde yer alır ve erkeklerle omuz omuza mücadele eder. Dönem, kendilerini erkeklerle kıyaslayacak koşullara sahip. Eşitlik adına yürütülen mücadele esasta Baas rejimine karşı da yürütülür. Nesrîn, “Sadece erkekler toplumun öncüleri olamaz, kadınlar da siyasal mücadele içinde yer alabilir diyorduk. Asayiş ‘bunlar pek işe yaramaz’ diye düşünüyordu, erkekler de çalışmalarda yer almamızı istemiyordu. Biz ise bunu avantaja dönüştürüp ağır ve önemli çalışmaları yürütmekten kaçınmıyorduk. Etrafımızdaki ilişkileri ne kadar az insan bilirse o kadar güvende olacağımızı biliyorduk. Güçlü, hızlı ve duyarlı olmak başarının şartıydı. Olası bir tutuklanma durumunda daha az hasarla kurtulmuş olurduk. Eşimle de örgütlenme çalışmaları içinde tanıştım. Eşim bir gün pazardan eve gelirken polis takibine giriyor, eve kadar geliyor ama fark etmiyor. Hemen evimize baskın yaptılar. Eşimin bizimle yaşayan altıncı sınıfa giden küçük bir kardeşi vardı. Polisler eşimin ve kardeşinin gözlerini bağlayıp ellerini ters bağladı. Çocuk, “Yenge bize ne yapacaklar” diye soruyordu. Ben de korkma, eğer hiçbir şey söylemezsen hızla bırakılırsın demiştim. Bunun üzerine beni de gözaltına aldılar.”

 

Emni Sureke’de işkence

Nesrin, Baas rejiminin ünlü işkencehanesi olarak bilinen Emni Sureke’de (Kızıl Emniyet), uzun süre tutulduğu tek hücrede yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Okuma yazma bilmediğim için siyasi işlerden hiç anlamadığımı söyledim. Bu az da olsa sorgunun büyük bir bölümünden kurtulmamı sağlıyordu. Ama tanıdıklarımızı sorunca da yanıt alamıyorlardı. Bunun için çok işkence yapıyorlardı. Saçlarımdan çekiştirip kafamı duvara vurmaları en hafifiydi. Eşimle daha önce zindana girmemiz durumunda iradeli, güçlü, korkusuz duruş gösterirsek sorgudan kurtulabileceğimizi konuşmuştuk. Kimler gelip gidiyor evinize, kimlerle görüşüyorsunuz gibi sorulara vereceğimiz tek bir yanlış hem bizi hem de yoldaşlarımızı kötü bir duruma sokabilirdi. Tek bir sırrı bile açıklamamalıydım. Huzursuzluk, tereddüt hataların önünü açmamıza neden olacaktı. Biraz dikkat göstererek herkesin zarar görmeden kurtulmasını sağlayabilirdim. Yapılan işkenceler korkunçtu. En hassas yerlerimizden elektrik veriyorlardı. Ters kelepçe yapıp askıya alıyorlardı. Saçlarımızdan tutup çekiyorlardı. Bedensel olarak da oldukça güçsüz olduğum için erken bayılıyordum. Bir parça ekmek ve çay veriyorlardı zaten. Günler sonra bir genç kadın getirdiler yanıma. Daha önce ajan olabileceğini düşündüğüm bu kadın, en iyi arkadaşım oldu.

Her işkenceden sonra hücreye getirildiğimde ‘oh bu sefer de atlattım, irademi onlara teslim etmedim’ diyordum. Tuvaletimizi yapmamız için bir kova bırakıyorlardı. Teslim almak için her yolu deniyorlardı. Bize neler yapabileceklerini tahmin ediyorduk. Şöyle güçlü olmalıyım, iradeli olmalıyım diyordum. Arkadaşlarım vardı, onların karşısına güçlü ve iradeli çıkmalıydım. Zira onlar bir kadının daha çabuk teslim olacağını düşünüyorlardı. İşkenceciler kendi aralarında konuşurlarken ‘Bunlar erkeklerden daha çok dayanıyor. Sırlarını erkeklerden daha fazla saklıyor’ diyorlardı. Bunlar daha da güçlenmeme vesile oldu.

İşkencelerden kaynaklı sağlığım iyice bozulmuştu. Beni bir hastaneye götürdüler. Orada özel bir odada özel doktorlar ilgileniyordu tutuklularla.

Ve Raperîn başladı

Raperîn başladığı zaman hastanedeydim. Hastanedeki görevliler korkmuş, ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Kelepçelerimi açmışlardı. Ağrılarımdan kurtulmam için bir de iğne yapmışlardı. Uyandığımda etrafta kimse yoktu. Daha sonra öğrendim, hücrede birlikte kaldığımız genç kadının abisini 5 Mart 1991’de Emni Sureke’nin bahçesinde kurşuna dizdiklerini. Kıza söylememişler ama serbest bırakmışlardı.

Peşmerge, milisler ve örgütlenme çalışmasında yer alanlar halkı harekete geçirmişti. Binlerce insan hükümete ait yerleri ele geçirmiş, geriye bir tek Emni Sureke kalmıştı. Halk ve peşmergeler buraya geldiğinde takvim yaprakları 8 Mart öğleden sonrasını gösteriyordu. Ben hastaneden kaçtım, benim gibi tutuklu olan abime ve eşimin abisine ulaştım. Çok geçmeden özgürleştirilen bütün tutsaklarla Emni Sureke’nin önünde olan halka karıştık.

Silêmanî halkı büyük ve coşkulu kutlamalar yaptı. Halk düşmanlarına cezaları verilmişti. Kürdistan’ın bir parçası özgürleşmiş, büyük Kürdistan’ın kurtuluş hayali güçleniyordu.”

Rojava gözlerime ışık verdi

Nesrîn, işkencelerden kaynaklı gözlerini süreç içerisinde tamamen kaybetti ancak mücadeleye devam etti. Yaşadığı günlere dair gururla şunları ekliyor: “Emni Sureke özgürleştirilmeseydi başımıza ne gelirdi bilemiyorum. Gözümün nurunu aldılar ama onurumu alamadılar. Onurumu onlara teslim etmediğim için özgürüm. Fakat kötü olan, erkekliğin giderek yükseltilmesi. O günlerin devrimcileri kadınlarla birlikte eşit mücadele ediyordu. Şimdi iktidarda olanlar geleceğimizin teminatı gençlerimizin güçsüz ve iradesiz olmasına neden oluyor. Bu kadar kadın katliamı varsa, kadınlar kendilerini yakıyorsa bu hükümet bundan sorumludur. Bu tamamen devrim ruhunun zayıflatılması ile ilgili bir durum.

Gözlerime yeniden ışık veren Rojava’daki kadın devrimi oldu. Şimdi Rojava’da büyük bir direniş var, Bakurê Kürdistan’da kadın gerillalar özgürlük devrimi için mücadele ediyor. Onlar bizden daha büyük adımlar attı. Silahlı bir güç olarak savaşıyorlar. Faşizme karşı büyük bir mücadele veriyorlar. Kürt kadınların ne kadar güçlü olduklarını dünyaya, iktidarcı erkek egemen güçlere başka bir dille anlatıyorlar.”


Zülehya Gülüm: Bütün kadınlar güçlüdür

 

Mîhrîban Elî Hisên de Emni Sureke işkencelerinden geçen kadınlardan biri. Güney Kürdistan’ın Raperîn adıyla anılan bölgesinin Qeladizê nahiyesinden. 1986 yılında Silêmanî Üniversitesinde öğrencidir. Liberal parti çalışmalarına inanmaz, aksine sol geleneğin toplumu özgürleştirebileceğini düşünür. Herkes gibi o da önce dünya klasiklerini okuyarak başlar devrimciliğe. En sevdiği kitap, Maksim Gorki’nin ‘Ana’sıdır.

Enfal sonrası halk büyük sürgünler, katliamlar yaşar. Bir gün okuldaki arkadaşlarından biri onu, ‘Rejim hazırlık yapıyor, büyük ihtimalle yeni tutuklamalar olabilir” diyerek uyarır. Mîhrîban, aldığı bu haberle hemen kızkardeşi Bahar ile evdeki kitapları, örgütsel belgeleri ya imha etmeleri ya da saklamaları gerektiğini konuşur. İlk yaktığı kitap da yine Gorki’nin ‘Ana’ kitabı olur.

Rosa Luxemburg muyum ki?

Enfal sonrası köylerden sürgün edilen halk, şehrin kalabalığında kaybolup yeni yaşamlarını kurmak ister ancak muhtarlar Baas rejiminin en iyi savunucularıdır. Hangi eve kimler gelir gider, çocuklar, eşler, hısım akrabalar kimlerdir, ailelere ait tüm bilgileri muhtarlar rejim güçleri ile paylaşır. Bir gece rejim güçleri evlerine baskın yapar. Mîhrîban için gelmişlerdir.

Mîhrîban yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Beni önce Bazyan emniyetine götürdüler. 18 yaşında bir genç kadındım, ‘acaba beni Rosa Luxemburg gibi mi düşünüyorlar’ deyip epey abarttıklarını düşünüyordum. Sonra Emni Sureke’ye götürüp işkence odalarından birine aldılar. Sabaha kadar uyumadım.

Bebekli kadınları dahi

Kaldığım hücrede aynı davadan alınmış olan Sîrwa Faîq Helepceyî vardı, eşi ve 9 aylık bebeği ile buraya getirmişlerdi. Sergûl, Rêzan ve Fatma isimli kadınlar vardı. Ronak Ahmed’i 40 günlük bebeği ile birlikte getirmişlerdi. Başlarda birbirimizle konuşmuyorduk. Zira Baas rejimi hapsettiklerinin yanına ajanlarını gönderiyordu.

Odaya girince benimle örgütsel ilişkide yer alan birini pijamasıyla getirmişlerdi.Yüzü gözü yara bere içindeydi. Hakkımda bir sürü ifade vermişti. Bu yüzden 3 ay boyunca ağır işkenceler uyguladılar. İlişkileri çözmek istiyorlardı. Onurlu duruş sorguda başkalarının ismini vermemekti.

Üç ayda bir kez banyo

Bir aileden 18 kadın getirmişlerdi. Aileden biri emniyet müdürlerinden birini öldürdüğü ve vuran kişiyi yakalayamadıkları için ailesinin hepsini zindana tıkmışlardı. O aileden Jiyan adındaki öğretmen benim adımı öğrenince, babamın bu sürede neler yaşadığını, her gün mahkeme önüne gittiğini, olur da mahkemeye çıkarsam yüzümü bir kez olsun görmek için uğraştığını anlattı.

Baas rejiminin bu zindanlarda bize yapmadığı işkence kalmadı. Sabah ve öğle tencerelerle yemek getiyorlardı. İçinde bir sürü haşarat, bit vardı. 27 Ocak’ta ben ve Sîrwa tek kaldık, diğerleri bırakılmıştı.

Hava çok soğuktu, ısınabileceğimiz herhangi bir şey yoktu. Hava soğuk olduğu için banyo imkanı yoktu. Düşünün bir de kadınsınız, saçlarınız uzun… Üç ay kadar bu zindanda kaldım, sadece bir kez çamaşır deterjanıyla bedenimi yıkayabildim.”

Kadınlar büyük bir güçtür

7-8 Mart günü başlayan intifada ile zindandan kurtulanlardan biri de Mîhrîban’dı. O günden sonra büyük bir özgüvenle yaşamaya devam etti.  Şimdi Silêmanî’de bir hastanede çalışan Mîhrîban şunları belirtiyor: “Ben kadınların erkek sistemi karşısında başını eğik olmaması gerektiğine inanıyorum. Her kadının gücü var. Siyasi mücadelede de kadınlar büyük bir güçtür. Kadını ikincil gören hiçbir siyasi çalışmaya inanmıyorum. “

 




Kaynak: yeni özgür Politika

Editör: Yeniden ATILIM

Bu haber 26 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER Kadın Haberleri

YAZARLAR
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARŞİVİ
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HAVA DURUMU
nöbetçi eczaneler
GAZETEMİZ

HABER ARA
YUKARI YUKARI