Bugun...


Sibel Özbudun

facebook-paylas
ELEŞTİRİ, HAYATTIR; YAŞATIR
Tarih: 17-05-2019 14:36:00 Güncelleme: 17-05-2019 14:36:00


ELEŞTİRİ, HAYATTIR; YAŞATIR! [1]
 

 

“Çağdaş yaşamda muhalefeti yapacağı çok şey vardır.
 Bunların en azı, eleştiri getirmek,soru sormaktır.” [2]

 
Ortada sistemli, ısrarlı, süreğen bir yanlış var. Coğrafyamızın devrimci-sosyalist örgütlerine, tekil
devrimci bireylere, ama aynı zamanda hareketin kendine; ve bu nedenledir ki, kurmayı düşlediğimiz
geleceğe zarar veren bir yanlış.
Bu yanlış, örgütlerimiz içinde tek başına ya da ittifaklar içinde çoğunluğu sağlayan bir grubun
kendini kayıtsız-şartsız “iktidar”, “iktidar”ı ise, karşısındaki her türlü eleştiri ve itirazı bastırma yetkisi
sanması. Bir kez kongre ya da genel kurulda çoğunluğu sağlamak, iktidarın “demokratik” ve dolayısıyla da
meşru sayılması için yetiyor; ondan ötesi “merkezî” iradenin tüm kolektiviteye dayatılması olarak
anlaşılıyor.
Aksak bir “demokratik merkeziyetçilik” yorumu. Daha da aksak bir “demokrasi” yorumu.
Muhalefetler devirmeye, ele geçirmeye ya da değiştirmeye çalıştıkları iktidara benzerlermiş.
Gerçekten de “bizim taraf”ın “bu” demokrasi yorumunun AKP iktidarı ve dahi onun bağrından çıkan
Başkan(cı)lık sistemiyle zirve yapan “alaturka demokrasi”den bir farkı yok. Öncesi bir yana, AKP her
vesileyle önümüze koyduğu sandıkta çoğunluğu sağlamış olmayı “demokrat”lığın yeterli (hatta tek) ölçütü
sayıyor; ve bu sayıltı, her türlü muhalif sesi kovuşturmalar, yargılamalar, işten atmalar, tehdit ve şantajlar,
üzerine ne idüğü belirsiz suç çetelerini salmalar ya da çirkef medyası aracılığıyla itibarsızlaştırmalarla
bastırmasını “meşru” görmesine gerekçe oluşturuyor.
Biz devrimcilerin, sosyalistlerin “özgürlük” talebi tam da bu eline her çoğunluk sopası alanın
muhalifleri, eleştirenleri, itiraz edenleri dövdüğü bir “iktidar” kavrayışına karşı değil mi? Bizim “özgürlük”
şiarımız, farklı olanın, farklı düşünenin özgürlüğü değilse nedir?
Bir noktayı vurgulamak istiyorum: eleştiri, muhalif örgütler için sağlıklı ve vazgeçilmezdir.
Eleştirilere kulak tıkayan, giderek onları bastıran iktidarlar, sürekli olarak “tek ses”e, monolitizme yönelirler
ki bu da yapıları sklerotikleştirir (kireçleştirir), debilleştirir (budalalaştırır), çürütür. İktidarlar ancak
kendilerini eleştirilere, karşıt görüşlere, itirazlara, farklı seslere açtıkları ölçüde hayatiyet kazandırırlar
örgütlerine ve yönettikleri bünyeye. Bu nedenledir ki özellikle de nihai hedefi tüm iktidar(lar)ın yok olması
olan devrimci hareketler, (çoğunlukçuluğa değil) çoğulculuğa alan açacak mekanizmaları yaratmalı,
kendilerini eleştirilere kulak vererek hizalamayı becerebilmelidir. Çoğulculuk ve eleştiri, kulak verildiği
ölçüde örgütleri “tek doğru ben’im/benim” kibrinden kurtararak geniş bir görüş açısı, farklı sesleri
içerebilmenin getirdiği dinamizm ve esneklik sağlar. Eleştiri olmazsa, özeleştiri de olmaz; özeleştirinin
olmadığı yerlerde “iktidar”ın korkak bir despota, mütekebbir bir budalaya dönüşmesi kaçınılmazdır.
“Dünya var olduğundan bu yana, hiçbir otorite kendisinin eleştiri konusu yapılmasına istekli
görünmemiştir,” [3]  der Nietzche, ve ekler Adorno da: “Çünkü eleştiri insanlardan naçizane mülklerini,
kendilerini hayırsever hissetmelerini sağlayan örtüyü alır.” [4]
Biliyorum,  kimileri böylesi bir formülü “hizipçiliğe” kapı açan bir naiflik olarak değerlendirecektir.
Doğrudur, tabii kendimizi de bir “hizip” olarak görüyorsak… Eğer öyleyse, azınlıkta olmuş ya da
çoğunlukta, hizip, hiziptir…
Oysa bizim örgütlerimiz, önlerine dar bir “biz”in, bir grubun çıkarlarını, ikbalini ya da “iktidar”dan
neyi anlıyorsa onu değil, “eski dünya”yı değiştirme/ aşma faaliyeti olduğu kadar, yeniyi kurma” [5]  hedefini
koydukları ölçüde “bizim örgütlerimiz” olmaya layıktır. Nihayetinde “sürüye uyarak” risksiz, rahat, ılıman
bir yaşam sürebilme ihtimalini tepip gövdelerimizi, canımızı, yaşamlarımızı ortaya koyuş nedenimiz ve
bütün örgütlenmelerimizin hedefi, yaşamı eşitlikten, özgürlükten ve kardeşlikten yana değiştirebilme
irademiz değil mi?
Bu çabamıza araç olmayacak, bizi “Hep bir ağızdan türkü söyleyip/ hep beraber sulardan çekmek
ağı,/ demiri oya gibi işleyip hep beraber,/ hep beraber sürebilmek toprağı,/ ballı incirleri hep beraber

yiyebilmek,/ yârin yanağından gayrı her şeyde/ her yerde/ hep beraber!” diyebileceğimiz bir ülküye
taşımayan bir örgütü kim neylesin ki?
Örgütün maharetinin “pek çok farklı Evet’i tek bir Hayır” altında birleştirmek olduğunu
düşünüyorum, tıpkı EZLN’nin Subcommandante’si Marcos gibi…
Bu da çoğulculuğu, bize yönelen eleştirileri, itirazları salt bir “demokratlık vitrini” ya da bir
“hoşgörü” sorunu değil, örgütsel varoluşun olmazsa olmazı saymayı gerektiriyor.
 
6 Mayıs 2019 11:54:18, İstanbul
 

N O T L A R
[1]  Kamu Emekçileri Cephesi’nin 11 Mayıs 2019 tarihinde Ankara’da düzenlediği “Tartışma Toplantısı”nda yapılan
konuşma… Newroz, Mayıs 2019…
[2]  Gülten Akın, 42 Gün, Alan Yayıncılık, 1986, s.61.
[3]  Friedrich Wilhelm Nietzsche, Tan Kızıllığı,  Çev: Hüseyin Salihoğlu- Ümit Özdağ, İmge Kitabevi, 1997.
[4]  Theodor W. Adorno, Kültür Endüstrisi - Kültür Yönetimi, Çev: Nihal Ünler-Mustafa Tüzel-Elçin Gen, İletişim
Yay., 2007, s.141.
[5]  Sibel Özbudun-Temel Demirer, “Örgütlü Mücadele Etiği ve Sosyalist Demokrasi”, Gelecek Dergisi (Kıbrıs), Yıl:3,
No:83, Ocak-Şubat 2014…   http://www.enyeniortam.com/sibel26.html



Bu yazı 1333 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARŞİVİ
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HAVA DURUMU
nöbetçi eczaneler
GAZETEMİZ

HABER ARA
YUKARI