Bugun...


Sibel Özbudun

facebook-paylas
KADINLARIN BAŞKALDIRI TARİHİ VEYA “ÖNCE KADINLARI VURUN!”
Tarih: 07-03-2019 17:29:00 Güncelleme: 07-03-2019 17:29:00


“Yalnızca itaat edenler,
yollarını kendi başlarına
arayanlardan daha sık yanılır.” [2]

 
İkinci kuşak feminizmin tarihine dair standart (feminist) anlatı aşağı yukarı şöyledir:
“Kadınlar kapitalist metropolleri sarsan ‘68 olaylarında yer aldılar; ancak genellikle ikinci planda,
görünmez rollerde. William Klein’ın 1968’de Paris’te çekilen belgesel filmi “Maydays” aydınlatıcıdır:
bütün toplantılarda, tartışmalarda, yürüyüşlerde ve sokak protestolarında çok az kadın görebilirsiniz.
Kuşkusuz, tıbbi yardım ekibinde bir kadın vardır; kuşkusuz bir hemşire; bir başka kadın öğrenci
koordinasyon komitesinin telefonlarına cevap vermekte; bir üçüncüsü de Sorbonne’da oluşturulmuş bir
kreşte militanların çocuklarıyla ilgilenmektedir. Hemşire, sekreter, dadı - hep geleneksel roller. (…)
Kadınlar hiç kuşku yok ki katıldılar, ama çoğunlukla arka plandaydılar. Fabrikalarda grevci işçi kitlelerinin
içindeydiler, ya da grevci eşleri olarak gösterilere katıldılar. Paris’te konuşma yapmaları enderdi, komiteleri
yönetmeleriyse daha da ender.” [3]
Ya da: “(Fransa’da - b.n.) Kadınlar devrimci hareket içerisinde dikkate alınmadıklarını, sorunlarının
bir kenara atıldığını ve gülünç sayıldığını hissediyorlardı. ABD’de olduğu gibi Fransa’da da ikincil roller
oynamaktan bıkmışlardı; eylemciler arasındaki, düşünceyi erkeklerin ürettiği, kuramı onların formüle ettiği,
örgütlenme ve karar alma görevinin erkeklerce gerçekleştirildiği, kadınların teksir makinalarını çalıştırıp
bildiri dağıttığı cinsel işbölümünü reddediyorlardı. Böylece Amerikalı feministlerin izinden gidip Yeni
sol’dan koparak salt kadınlardan oluşan gruplar kurdular. Sol gelenekten gelen MLF (Kadın Özgürlüğü
Hareketi) doğrudan demokrasiye, kendiliğindenliğe ve radikalizme değer veriyordu. Mevcut sistem içinde
kadınların kurtuluşunun olanaksız olduğu düşüncesiyle, onu yıkmayı hedefliyor ve kısmî kazanımların
aktivistleri eylemsizliğe sevk edeceği gerekçesiyle reformizmi bir tehdit olarak görüyordu.” [4]
İkinci dalga feminizm, böylelikle ‘68 kalkışmalarına katılan, ancak dönemin özgürlük ikliminde
‘erkek’ örgütlerde ikincil rollere itilmelerini sorgulayan kadınlar arasında mayalanmıştır. Böylece kadınlar
19. yüzyıl sonu- 20. yüzyıl başlarındaki, kadınların yasalar önünde eşitliğini hedefleyen birinci dalga
feminizmden sonra bir kez daha kendi ikincilliklerini sorunsallaştırarak kendi adlarına, kendi talepleriyle
ortaya çıkmışlardır. Ve yalnızca “kurulu düzen”i değil, aynı zamanda bağrında filizlendikleri sol örgütlere
de en ağır eleştirileri yöneltmekten çekinmemişlerdir: “MLF solcu itiraz kültürü içerisinde gelişti ve bizatihi
solculara karşı da radikal bir eleştirellik geliştirdi. Davranışlarındaki tutarsızlıkların altını çizdi, devrimci
projelerinin sınırlarını gösterdi. Gruplar içindeki ve halk üzerinde iktidar ilişkilerinin sürdürücüsü olarak
öncünün yetkesini eleştirdi. Tüm devrimci dogmaları sorguladı: sınıf mücadelesi ve iktisadî değişimlerin
önceliği, Devrim’e öncülük edecek Parti’nin gerekliliği…” [5]
İkinci dalga feminizmin sola en şiddetli eleştirileri yönelttiği, doğrudur. (“MLF’in devrimci
dogmalara yönelttiği radikal eleştiriler solun devrim fikrinden vazgeçmesinde katkı sağlamış olabilir,” diyor
Françoise Picq [6] …)
Ancak neredeyse “(ikinci kuşak) feminizmin resmî tarihi”ne dönüşmüş bu anlatıda pek de ikna edici
olmayan şeyler var.
Örneğin “kadınların sol örgütlerde aktif rol oynamadığı, salt kadınsı rollerle yetindiği” savı.
Oysa “istihbarat raporları” ve çoğunlukla istihbarî amaçlarla hazırlanmış akademik makaleler hiç de
öyle demiyor.
Örnekleyeyim…
Bernardine Dohrn, ABD 68’inde Vietnam Savaşı protestolarında ABD kampüslerini kasıp kavuran
Students for Democratic Society (SDS= Demokratik bir Toplumdan Yana Öğrenciler) bünyesinde yer alan,
silahlı mücadeleyi savunan Weathermen örgütü liderlerindendi. Birkaç yüz üyesinin yarıya yakını
kadınlardan oluşan Weathermen, 1970’de yeraltına geçti. Dohrn, mikrofonu eline aldığında kitleleri
coşturan bir hatip, kalemi güçlü bir yazar ve patlayıcı uzmanıydı… Yeraltındayken “Weather Underground”
adını alan örgütünün ABD hükümetine “Savaş durumu Bildirgesi”ni o kaleme almıştı. “Savaş Durumu”
boyunca Weather, Capitol’eü, Pentagon’u, New York’daki birkaç polis karakolunu bombaladı… Üç yıl

2

boyunca FBI’ın en çok aranan 10 kişi listesinde yer alan Bernardine Dohrn, bugün Northwestern
Üniversitesi’nde hukuk doçenti... Dohrn, Weather Underground kurucularında, Chicago’daki Illinois
Üniversitesi profesörü Bill Ayers ile evli…
Weather Underground’un etkisizleşmesinin ardından örgüt üyesi Kathy Boudin, çoğu kadın olan bir
grup yoldaşıyla birlikte 19 Mayıs Komünist Örgütü’nü kurdu. Örgüt kısa bir süre Kara Panterler’den ayrılan
Siyahî Kurtuluş Ordusu’yla ortak eylemler gerçekleştirdi. Uzun süre kaçak yaşamayı başaran Boudin,
1985’de bir soygun sırasında yakalanarak cezaevine konuldu.
Afro-Amerikalı aktivist Assata Shakur, Martin Luther King’in 1968’de bir suikast sonucu
öldürülmesinin ardından, siyahîlerin özgürlüğü için silahlı mücadele gereğini savunan Kara Panterler’e
katıldı. Ve kısa sürede FBI’ın Karşı-istihbarat Programı’nın ana hedeflerinden biri hâline geldi. Bu gözetim
ve tacizlerden kurtulabilmek için yeraltına geçerek Siyahî Kurtuluş Ordusu’na katıldı. Bu arada üç banka
soygunu, iki uyuşturucu kaçakçısının kaçırılıp öldürülmesi, bir polisi öldürme girişimi gibi fiiller nedeniyle
FBI’ın en çok aranan 10 kişi listesinde yerini alacaktı.
1973’de yaralı olarak yakalanan Shakur dört yıllık tutukluluk süresinin bir yılını erkekler
hapishanesinde tecritte geçirdi. 1977’de bir polis memurunu öldürmekten suçlu bulunarak hüküm giydi.
Shakur, yerleştirildiği yüksek güvenlikli cezaevinden kaçarak Küba’ya yerleşti.
Bir başka Afro-Amerikalı kadın, döneminin en ünlüsü, Angela Davis, daha lise yıllarında,
okulundaki komünist gruba katılmıştı. Üç siyah öğrencisinden biri olduğu Brandeis Üniversitesi (Mass.)’nde
Marcuse’nin, 1965’te gittiği Almanya’da ise Adorno ve Horkheimer’ın öğrencisi olma şansına erişti.
Kuramsal zenginliğini, yorulmak bilmez bir pratikle tamamlayacaktı, 1970’ten itibaren ABD’nin önde gelen
insan ve siyah hakları savunucularından biri hâline geldi. Martin Luther King’in öldürülmesinden sonra
silahlı mücadeleyi savunan Kara Panterler hareketi ABD’de yükselişe geçmişti; Angela Davis hareketin
destekçileri arasında yer aldı. Örgüt üyesi bir sanığın mahkemeden kaçırılması olayına karıştığı gerekçesiyle
FBI’ın en çok aranan 10 kişi listesinde o da yerini aldı.
Ekim 1970’de tutuklandı. Hakkında düzenlenen uluslararası kampanyaların da etkisiyle 1972’de
salıverildi. Davis, felsefe profesörü ve ABD Komünist Partisi Merkez Komite üyesi olarak sürdürecekti
hayatını. 1980 ve 1984 yıllarındaki Başkanlık seçimlerinde Komünist Parti adayıydı. Hâlen insan hakları,
kadınların eşitliği, siyasal tutsakların durumu ve siyahların eşitliği konusunda militan faaliyetlerini
sürdürüyor.
Kara Panter’lerin bir başka önemli kadın üyesi, Kathleen Cleaver, partinin karar alma biriminin ilk
kadın üyesiydi. Kadınlar, Kara Panter üyelerinin üçte ikisini oluşturuyordu.
Gudrun Ensslin ve önceleri gazeteci olan Ulrike Meinhof, 1970’lerin başlarında kent gerillası
eylemleriyle Almanya’yı sarsan silahlı sol örgüt RAF’ın (Kızıl Ordu Fraksionu) üç kurucusundan ikisi…
Fusako Shigenobu, 1970-2000 yılları arasında Marksist-Leninist Japon Kızıl Ordu lideri. FHKC ile
yakın bağları olan örgüt, Mayıs 1972’de İsrail’deki Lod Havaalanı saldırısını gerçekleştirmişti… Shigenobu,
25 yıl boyunca kaçak olarak mücadele yürüttükten sonra 2000’de yakalandı ve Osaka’da “sahte pasaport
kullanmak, taammüden adam öldürmeye teşebbüs ve 1974’de Lahey’deki Fransız Büyükelçiliği
personelinin rehin alınması eylemini yönetmek” suçlarından yargılanarak 20 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Shigenobu’yu duruşmalarda Leyla Halid savunmuştu…
Leyla Halid… Anlatmaya gerek var mı? Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin efsanevî militanı…
Daha 15 yaşındayken George Habaş’ın kurduğu Arap Milliyetçiler Hareketi’ne katılmıştı. FHKC, bu
hareketten doğacaktı (1968) ve Leyla Halid, daha ilk günden örgüt içinde yerini aldı. 1969’da FHKC’nin
eğitim kamplarına katıldı, dış operasyonlar seksiyonunda görev aldı.
Hareketin içinde de dış operasyonlar şubesinde görev aldı. Dünya onu 29 Ağustos 1969 tarihinde
840 no.lu Los Angeles-Tel Aviv uçuşunu gerçekleştiren Amerikan uçağını kaçırma eylemini
gerçekleştirdiğinde tanıyacaktı. Filistin davası, Batı kamuoyunun gündemine bu olayla girmişti,
denilebilir… Leyla Halid bugün de Filistin davasının önde gelen simgesi…
Meryem Recavî… 1970’lerde İran’da Halkın Mücahitleri’ne katılmadan metalürji mühendisiydi…
Şah’ın devrilmesi sürecinde Ayetullah Humeyni’yi destekleyen Halkın Mücahitleri, ülke Şeriat’a
yöneldiğinde, rejime karşı gerilla savaşına girişti. Kocası Mesud Recavî’nin ABD’nin Irak’a müdahalesi
sırasında kaybolmasının ardından liderliği Meryem Recavî üstlenecekti…
Haydée Tamara Bunke Bider (Tania), Nazilerden kaçarak Arjantin’e sığınmış bir ana babanın
çocuğuydu. Ailesiyle birlikte döndüğü Doğu Almanya’da Birleşik Sosyalist Parti üyesi olarak faaliyette
bulundu. Ardından bir kez daha doğduğu kıtaya, bu kez Küba’ya döndü ve Eğitim Bakanlığı ve Kadın

3

Federasyonu’nda çalıştı. Ne ki, kararlı bir enternasyonalist olarak devrimin kıtaya yayılması gerektiğine
inanıyordu; bu nedenle de 1964’de Bolivya’ya geçerek Che’nin gerillalarına katıldı. 31 Ağustos 1967’de
Vado del Yaso’da nehir kıyısında Bolivyalı askerlerin pususuna düşürüldü. Ölü bedeni, 6 Eylül 1967’de
bulunacak, ve bulunduğu yere gömülecekti. Kemikleri, 31 yıl sonra çıkartılarak Che’nin Santa Clara’daki
anıtına gömülecekti.
Che ile birlikte savaşan tek kadın gerilla, Tania değil. Batista rejimine karşı silahlı mücadeleye, fiilen
Che’nin Komutan yardımcılığını üstlenen Celia Sanchez ve Vilma Espin gibi kadın gerillalar da katıldı.
Küba devriminin yolunu, her biri çok miktarda kadını harekete geçiren, Nikaragua’da Sandinistaslar,
El Salvador’da FMLN izleyecekti.
Luisa Amanda Espinioza Nikaragua Kadınlar Derneği üyesi Magda Enriquez, yıllar sonra
kendisiyle yapılan bir söyleşide devrimci harekete kadın katılımını şöyle anlatıyor: “Kurtuluş sürecinde
öğrendiğimiz en önemli şey, eşitlik hakkında hiç konuşmadığımız hâlde onu savaş alanında elde ettiğimizdi.
Barikatlardayken kadın ya da erkek oluşun hiç fark etmiyor; bizler birer savaşçıydık…”
Sandinistalar, belki de tüm gerilla örgütleri arasında kadın savaşçıların en yoğun olarak katıldığı
gerilla örgütüydü. FSLN savaşçılarının yüzde 40’ı, subayların yüzde 6’sı kadındı. 6 kadın gerilla
komutanlığı rütbesine erişmişti. 1987’ye gelindiğinde ülkedeki milislerin yüzde 67’si, muhafızlarınsa yüzde
80’i kadınlardı. FSLN’in kadın gerillaları arasında Elizabeth Rodríguez Obando, Martha Picado Aguilar,
Aminta Granera, Nora Astorga Gadea de Jenkins, Dora María Téllez’in adları belleklerde…
Yalnızca Che savaşçıları ya da Sandinistalar mı? 1960-70’lerde tüm kıtayı saran gerilla örgütlerinde
kadınlar hatırı sayılır oranlarda yer almışlar ve örgütlerin komuta kademelerine dek yükselmişlerdir.
“Machismo” kavramını erillik literatürüne armağan eden, erkekliğin en fazla yüceltildiği ve ayırımcılığın en
yoğun olduğu bir coğrafyada, kadınlar ellerinde silahlarla açmışlardır yollarını… Böylelikle, Kolombiya
FARC ve ELN’inin saflarındaki savaşçıların yüzde 45’ini, El Salvador’un FMLN’inin ise yüzde 30’unu
kadınlar oluşturmaktaydı. Latin Amerika’nın diğer gerilla hareketlerinde (Peru’nun Aydınlık Yol’u ve
MRTA’sı; Brezilya’nın Marighella’dan esinlenen gerilla grupları; Uruguay’ın Tupamaros’u; Guatemala’nın
URNG’si’nden 20. Yüzyılın son yıllarında onlarca kadın komutanı ve geniş bir kadın savaşçı kadrosuyla
San Cristobal sokaklarına inen Meksika’nın EZLN’sine dek…) kuryelikten, lojistik destekten komutanlığa,
yerlerini aldılar. Hatta içlerinden biri devlet başkanlığına dek yükseldi. 1 Ocak 2011’de Brezilya devlet
başkanı olan Dilma Roussef, 1960’lı yıllarda Brezilya kent gerillası VAR-Palmares’in aktif bir üyesiydi.
1970’lerin başında tutuklanan Roussef, üç yılını, “Brezilya’nın Ebu Gureyb’i”, Sao Paolo’daki Tiradentes
cezaevinde geçirmişti…
İrlanda’ya geçelim mi?
İrlanda’nın bağımsızlık mücadelesi, 19. yüzyıl başlarına dek geri gider ve kadınlar ta başından beri
bu savaşımın yüreğinde yer alagelmişler, 200 yıllık ayaklanmalar tarihinde kadınlar hemen her görevi
üstlenmişlerdir. Öyle ki, 20. yüzyıl başlarında IRA’ya destek olmak üzere oluşturulan kadın
örgütü Cumann na mBan (Gal dilinde: “Cumhuriyetçi Bayrak”) üyesi kadınlar, 1960’lara gelindiğinde
artık “yardakçı” pozisyonlarda kalmak istemediklerini ifade ederek IRA saflarında silahlı mücadeleye
katılmayı talep etmişlerdir. Bu taleplerini kısa sürede hayata geçireceklerdir de… Hem de başlangıçta
kendilerine önerilen “tamam, askerî harekâta katılın ama aslî üye olmayın” statüsünü reddederek. Böylelikle
örgütün 1968’deki bölünmesinin ardından silahlı mücadeleyi savunan “Geçici IRA” (Provisional Irish
Republican Army - PIRA) saflarına eşit üyeler olarak katılabileceklerdir.
1972’ye gelindiğinde Britanya cezaevlerinde 3000’i aşkın kadın “IRA ile bağlantı” kuşkusuyla
tutuklu bulunuyordu. IRA kadınları arasında Belfast’ta bir otele bomba atma suçlamasıyla 10 yıl cezaevinde
kalan Mairead Farrell, Londra’da Old Bailey adliyesine bomba atan Price kız kardeşler, Avrupa’daki
Britanya üslerine yönelik saldırıları düzenleyen Donna McGuire ve Maria McGuire, Belfast’taki silahlı
sokak çatışmalarını yöneten (ve çatışma aralarında sokak savaşçılarına çay ve kek sunan!) Eileen…
Ve Tamil’in kadın kaplanları: LTTE’nin (Liberation Tigers of Tamil Eelam = Tamil Elam
Kurtuluş Kaplanları) Britanya temsilcisi Anton Balasingham’ın eşi Adele Ann Balasingham’ın kaleme
aldığı Women Fighters of Libration Tigers (Özgürlük Kaplanlarının Kadın Savaşçıları) LTTE saflarında
savaşan kadınların “kadın savaşçılar arasında en acımasızı, en disiplinlisi ve en cesaretlisi” olduğunu belirtir.
Balasingham kitapçıkta kadınlardan oluşan özel anti-tank ve hava kuvvetleri birimlerinden ve ağır silahlı
kadın taburlarından söz etmektedir. Kadınların yalnızca mutfakta var olabildikleri bir toplumda LTTE’nin
kadın savaşçıları cephe saldırılarına katılmakta, erkeklerle aynı ağır eğitimden geçmekte, tüm siyasal

4

birimlerde erkeklerle eşit temelde temsil edilmekteydi. Tamil Kaplanları saflarında dövüşen binlerce kadın,
canını vermiştir.
Kadınların LTTE içerisindeki ağırlıklı rolü, kısmen örgütün lideri Velupillai Prabhakaran’ın kadın
savaşçıları “kadınların kurtuluşu” perspektifinin aslî bir unsuru olarak görmesiyle bağlantılıdır; benzer bir
durum, 1990’lı yıllarda PKK için de söz konusu olacaktır.
Ve Türkiye’nin 68’i… 1970’te Türkiye İşçi Partisi başkanlığına seçilen Behice Boran’ı şimdilik bir
yana bırakacak olursak, dönemin silahlı mücadeleye girişen örgütleri, THKO, THKP-C, TİKKO bünyesinde
(bugün adları pek anımsanmasa da) kadın militanlar az değildir. Örnek mi?
Örneğin THKO kurucularından Gülay Ünüvar (Özdeş)… ODTÜ öğrencisiyken Sosyalist Fikir
Kulübü (SFK)’ne üye olmuş ve Hüseyin İnan, Sinan Cemgil, Yusuf Aslan, Taylan Özgür, Alpaslan
Özdoğan, Kadir Manga ile birlikte THKO’nun kuruluş çalışmalarına katılmıştır. Filistin’e giden ilk ekip
içinde yer alma isteği reddedilerek, Türkiye koordinasyonunu sağlamak ve irtibat görevleriyle Ankara’da
kalacaktır. Yoldaşları ülkeye dönerken yakalanıp cezaevine girdiğindeyse, hem onların serbest bırakılması
için kampanya yürütür, hem de Yusuf Aslan ile birlikte “Dağcılar”ın (THKO) örgütlenmesinde yer alır.
Ankara 1 no.lu Sıkıyönetim Mahkemesi’nce 15 yıl hapse mahkûm edilir; 1975 yılında afla tahliye olacaktır.
12 Eylül döneminde uzun süre İsveç’te sürgün yaşamı sürdüren Gülay Ünüvar, 2014’de Türkiye’ye
dönecek, Ekim 2015’de yaşamını yitirecektir.
Örneğin Meral Yakar, devrimci harekete İstanbul’da öğrenciyken katıldı. Kısa bir süre mensubu
olduğu PDA’dan İbrahim Kaypakkaya ile birlikte koparak TKP/ML’nin kuruluşuna katıldı. Gülsuyu
mahallesini inşa eden devrimciler arasındaydı. Ocak 73’de bir kaza kurşunuyla yaralanan Yakar, hastanede
ifade vermeyi reddederek bir aktarıma göre ölüme terk edilmiştir.
Örneğin THKP-C’li Hatice Alankuş… Cezaevinden kaçan Mahir Çayan ve arkadaşlarını evinde
saklayan… Bu nedenle 4 Mart 1972’de tutuklanıp ağır işkencelerden geçirilen… İşkence sonucu
bağırsakları düğümlenen… ve cezaevinde günlerce kıvrana kıvrana bekletilen… Hatice Alankuş neden
sonra kaldırıldığı Haydarpaşa askerî hastanesinde yaşamını yitirecektir. Fransız müzisyen Jacques Bertin,
onun anısına “Morte pour des idées/ Fikirleri için ölen kadın”ı besteleyip söylemişti.
Örneğin, Ömür Karamollaoğlu… 12 Mart sonrası militanlarından. Tiyatro sanatçısı. 1975’den
itibaren THKP-C/ HDÖ bünyesinde profesyonel militan. Örgütün genel komite üyesi. Antakya, Ankara ve
Karadeniz’de bölge yöneticiliği yaptı, şehir ve kır gerillasının örgütlenmesi çalışmalarına katıldı. Mart
1977’de bomba imal ederken patlama sonucu yitirecekti yaşamını.
Kadınların sınıf mücadelelerine ve ulusal kurtuluş hareketlerine katılımları, 68’e özgü ya da yeni bir
olay da değildir. Paris Komünü’nden Rus Narodniklerine, Sosyalist Devrimcilerine, Ekim Devrimi’nden
İkinci Paylaşım Savaşı’nın Yugoslav Partizan kadınlara, Cezayir’in Fransa’dan bağımsızlık savaşımına…
Binlerce, on binlerce kadın, ulusal ve sınıfsal mücadeleye gövdelerini katmışlardır.
Bir kaç satırla anımsayalım mı?
Paris Komünü’nün düşüşünden sonra, yargıçlara “Bana Komün’ün suç ortağı olduğum söylendi.
Kuşkusuz ki evet; çünkü Komün her şeyden çok, Sosyal Devrim’i istiyordu ve Sosyal Devrim benim de en
büyük arzumdur. Dahası, Komün’ün teşvikçilerinden biri olmaktan onur duyuyorum… Öyle görünüyor ki
özgürlük için çarpan yüreklerin küçük bir kurşun parçasından başka bir hakları yok; o hâlde ben de payımı
istiyorum. Beni sağ bırakırsanız intikam için haykırmaktan hiçbir zaman vaz geçmeyeceğim!” diye
haykıran, kadın komünarların komutanı Louise Michel…
Devrime gebe 19. yüzyıl sonu Rusyası’nda Çarlık otokrasisine karşı silahlı mücadele veren
Narodnaia Volia örgütünün 29 kişilik yürütmesinde görev yapan, karar alan, kararları yürüten 10 kadın
(Vera Zasulich, Vera Figner, Sofia Perovskaia ve diğerleri…)… Narodnaia ve ardından da onun izinden
giden Sosyalist Devrimciler saflarında yer alan kadınlar…
Sovyet Devrimi’nin hazırlanmasında, yürütülmesinde ve ülkede sosyalizmin kuruluşunda hem karar
alma hem de yürütme kademelerinde görev alan Bolşevik kadınlar: Vera Zasulich, Inessa Armand,
Alexandra Kollontai, Nadhezda Krupskaia…
Osmanlı İmparatorluğu’nun batış yıllarında, soykırımın şafağında, Komitacıların Osmanlı Bankası
baskınından dolayı kovuşturulan Ermeni komitacı Mari Beyleryan…
Yugoslavya’nın Alman faşizmine karşı savaşına katılan ve 1500’ü idam edilmek üzere, 25 bin kayıp
veren 100 bin kadın partizan…

5

Cezayir’in Fransa’ya karı verdiği bağımsızlık savaşında (1956-57) Ulusal Kurtuluş Cephesi
saflarında kuryelik yapan, istihbarat toplayan, yaralıları tedavi eden, silah taşıyan ve silah elde dövüşen
kadınlar… Fransız makamları 6 kadını idama mahkûm edecek, ancak cinsiyetlerinden dolayı affedecekti…
Kenya’da Britanya sömürgeciliğine karşı patlak veren Mau Mau ayaklanmasına (1952-60) katılan ve
“1) Beyazların çaldığı Gikuyu toprağı ve Mumbi’nin çocukları için savaşmaya; 2) hareketi güçlendirmek
için her olanak bulduğunda bir beyaz ya da işbirlikçi bir siyahtan silah, para ya da değerli eşya çalmaya; 3)
Harekete karşı olan herkesi, kardeşi de olsa öldürmeye; 4) Bir hareket üyesi olarak gördüklerini ya da
kendisine söylenenleri asla başkasına bildirmemeye hayatı üzerine yemin eden kadınlar… [7]  Savaşçı
yetenekleri erkek gerillaları zorlayacak ve Mau Mau saflarındaki erkek direnişini kısa sürede kırarak,
kadınların liyakat gösterdikleri takdirde “albay” olabilecekleri kabul edilecekti. Hatta içlerinden
biri, Muthoni Ngatha “feldmareşal” rütbesine dek yükseldi… Savaşa katılan kadınların çocuklarına,
genellikle kocaları bakıyordu!
Hasılı, 1980’li yıllardan itibaren PKK’nin, 1990’larda Meksika’nın EZLN’sinin kadın gerillalarına
giden yol, kadınların nice ateş çemberinde sınandığı ve eşitliği en ölümcül hatta, silahlı çatışmada hayata
geçirebildiklerini kanıtladıkları zorlu bir yol olmuştur. Sonunda bir Alman emniyet görevlisine, “Önce
kadınları vurun!” talimatını verdirecek kertede…
Kadınların silahlı örgütlerdeki etkinliği günümüzde istihbarat kodamanlarının da ilgisini çekmiş, bu
konuda hatırı sayılır miktarda akademik çalışmalar gerçekleştirilmiştir. Ve istihbarat uzmanları, bu
çalışmaların sonunda kadınların “terörist eylemler”e katılma motiflerinin erkeklerden farklı olmadığını
kabul ve itiraf etmek zorunda kalmışlardır: siyasal motifler, ulusalcı duygular, öç duygusu ya da aile bağları:
“Yirminci ve yirmi birinci yüzyılda dünyanın her yerinde on binlerce kadın terörist yeraltı
örgütlerinde ve ayaklanmalarda kadro görevi gördü. (…) Kadınlar adi suçlarda daha az etkin ve daha az
öldürücüler. Ama siyasal terörizmde bu hiç doğru değil. Kadınlar pek çok nedenle öldürebilir ve
öldürmüştür de - bu konuda erkek yoldaşlarından pek farklı değiller.” [8]
Ya da:
“Kadınlar dünya çapında terörist örgütlerin yüzde 30’unu oluşturuyor. Ve son bilimsel araştırmalar,
kadınların erkeklerinkine benzer motiflerden hareket ettiğini gösteriyor: siyasal güdülere sahipler ve öç
peşindeler.” [9]
 
Emek Hareketinde Kadınlar
 
Ama kadınların toplumsal mücadelelerde üstlendikleri rol salt gerilla savaşları ya da silahlı mücadele
değildir. Kadınlar, emekçilerin insanca çalışma ve yaşam koşulları talep ettikleri her eylemde, başından beri
mevcuttular.
Kısa bir tarih turu:
ABD’de kadın işçilerin örgütlenme çabalarının izi, 19. yüzyıl ortalarına dek sürülebilir. 15 Ekim
1845’de Batı Pennsylvania’nın pamuk dokuma fabrikalarında çalışan 5 000 kadın işçi, haftada 6 gün, 15
saatlik iş gününe karşı greve çıkmıştı. Bu grev sonuçsuz kaldı; ama mücadeleler, bir kuşak sonra, Ulusal
Emek Birliği’nin kurulmasına yol açacaktı (1866). Ulusal Emek Birliği yönetim kadrolarını kadınlara
siyahlara açan ve talepleri arasında “Eşit işe eşit ücret”e yer veren ilk sendikaydı.
Bu talebi ve kadınlarla göçmenleri ve siyahları örgütleme görevini 1869’da kurulup 1881’de
“cemiyet”ten çok-dilli, çok etnili sendikaya dönüşen Emek Şövalyeleri devraldı. 1886’da Emek
Şövalyeleri’nin kadın üye sayısı 50 000’i bulmuştu ve kadın işçiler 1884’deki tekstil grevlerinde
militanlıkları ve gözüpeklikleriyle nam salacaklardı. Örgüt, başta eşit ücret olmak üzere kadın işçilerin tam
eşitliği için mücadele ettiğini ilan ediyordu. Maden işçilerinin “Ana”sı, maden grevlerinin önde gelen
örgütleyicisi, ABD işçi kadın hareketinin em önemli figürlerinden Mother Jones Emek Şövalyeleri’nin
bağrından çıktı. 60 yıllık militanlığı boyunca Mama Jones tüm işçi eylemlerinde boy göstermesiyle
ünlenmişti: 1891 Virginia maden işçileri grevi, 1900 ve 1902’de antrasit havzası grevleri; 1912-13 Batı
Virginia Paint Creek ve Cabin Creek grevleri; 1921 Kansas grevleri; 1903, 1904, 1905 ve 1911’de
demiryolu grevleri, aynı yıllarda kadın tekstil ve şişeleme işçileri grevleri… Madenci patronları arasında,
kadınları örgütleyip ellerinde kovalar ve süpürgelerle grev kırıcıları kovalamasıyla kötü bir şöhret edinmişti!
Mother Jones hemen tüm grevlerde tutuklanıyordu. 1912’de Batı Virginia’da tutuklanıp 20 yıl hapse
mahkûm olduğunda yaşı 82’ydi ve ancak şiddetli protestolar sonucunda serbest bırakılmıştı. En son katıldığı
grev, 1919’daki çelik işçileri greviydi ve Mother Jones 90’ına merdiven dayamıştı.

6

“Şövalyeler” iç zaafları nedeniyle zemin kaybederken emek hareketi, bu kez da ırkçı ve kadın
düşmanı Amerikan Emek Federasyonu (AFL) çevresinde örgütlenmeye başladı. ABD’nin meş’um “gangster
sendikacılığı”nın temelleri atılmıştı!
Sendika kapılarının yüzlerine kapandığını gören kadın, göçmen, siyah ve vasıfsız işçiler, Rusya’daki
1905 devriminin verdiği esinle kurulan ve mücadelelerini ücret sendikacılığıyla sınırlamayıp sivil haklar,
ifade özgürlüğü, mahpus hakları için de mücadele veren, kurucuları arasında Mother Jones’un da bulunduğu
devrimci işçi örgütü Dünya Sanayi İşçileri (IWW)’ne yönelecekti. IWW, (fahişeler dâhil [10] ) tüm emekçi
kadınların sorunlarına sahip çıkacak ve saflarında çok sayıda militan kadın sendikacıyı eğitecekti. Bunlardan
biri, Elizabeth Gurley Flynn’in şu sözleri çarpıcıdır: “Eski sendikalar kadınları grevin bir parçası olarak
görmediler. Onlar evde oturup boş tencere, aç çocuklar ve homurdanan ev sahipleri konusunda dertlenmekle
yetinmek zorundaydı. Ama grev, ‘erkek işi’ydi. Kadınlar, hedeflerini anlamalarıyla orantılı olarak bir grevin
en militan ya da en tutucu unsurları olabilir. IWW kadınları ön saflara koymakla suçlanıyor. Gerçek şudur
ki, IWW onları arkalara itmiyor, onlar da öne geçiyorlar.” Flynn, kadınların kurtuluşunun ancak
sosyalizmde mümkün olduğunu söylüyordu…
ABD’de emekçi kadınlar hareketinin Kadın Sendikaları Ligası’nda burjuva kadınlarla ittifakı, kısa
ömürlü oldu. Milyarder J. P.Morgan’ın kızı Anne Morgan’ın da aralarında bulunduğu patroniçelerin kısa
süre desteklediği terziler grevi radikalleşme eğilimi gösterince, işçi kadınlarla burjuva kadınlar arasındaki
ipler kopacak, Liga grevci kadınlardan uzak durma kararı alacaktı.
Böylelikle, 20. yüzyıl başlarında, kadınların kurtuluşu konusunda ABD’nde sınıfsal temelde ayrışan
iki perspektifin oluştuğunu söyleyebiliriz. Ana eksenini kadınların oy hakkı mücadelesinin oluşturduğu, orta
ve üst sınıf kadınlarını mobilize eden feminist hareket ve emek eksenli, kadınların kurtuluşunu sosyalizmde
gören işçi kadın hareketi…
 
Alman İşçi Kadın Hareketi
 
Paris Komünü’nden sonra uluslararası işçi hareketinin çekim merkezinin Almanya’ya kaydığı
söylenebilir. I. Paylaşım Savaşı’na dek, Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) uluslararası arenanın en
güçlü sosyalist partisiydi ve Alman işçi hareketine damgasını vurmaktaydı. 1914’te partinin üye sayısı bir
milyonu aşmıştı ve parlamento seçimlerinde 4.5 milyon oy almıştı. Parti 90 günlük gazete yayınlıyor, dev
boyutlu sendikaları, kooperatifleri, kadın ve gençlik örgütlerini, spor kulüplerini yönetiyordu.
SPD’nin kadınlar alanındaki faaliyetlerinin ana eksenini, kadınların sendikalarda örgütlenmesi
oluşturuyordu.19. yüzyıl boyunca kadınların siyasal amaçlı örgütlere katılmasının yasaklandığı Almanya
için bu, zorlu bir görevdi. Bu yasağın kalktığı 1890’dan itibaren sendikalardaki kadın sayısı büyük bir hızla
yükselecekti: 1892’de 4 355’den 1913’te 230 347 kadın üyeye. Kadınlar erkeklerle birlikte çalıştıkları
alanda sendikalara daha fazla ilgi gösteriyordu. Benzer bir durum, SPD üyeliği için de söz konusudur. Parti
üyelikleri yasayla engellenen militan kadınlar, partiyle ilişkilenmek için pek çok yeni yollar bulacaklardı:
bireysel sözcülük, kürsü hakları olmadığı için parti mitinglerine katılıp konuşmacıya soru sormak için söz
alarak saatlerce konuşmak, partinin seçim bürolarında görev almak gibi…
Alman emekçi kadın hareketi denildiğinde akla gelen ilk isim Clara Zetkin’dir. Kendisi de 25 yıl
boyunca mücellitler sendikası üyesi olan Zetkin terziler sendikasında da etkindi ve sendikanın
Enternasyonal’deki temsilinde görev almıştı.
Örgütlenme yasağı 1908’de kaldırıldığında, kadınlar sendikaların yanısıra parti saflarına da akın
edecekti. 1914’e gelindiğinde, sendikalara üye olan kadınların yüzde 83’ü aynı zamanda SPD üyesiydi. Ve
editörlüğünü Zetkin’in üstlendiği kadın gazetesi Gleichheit’ın (Eşitlik) tirajı, 1914’de 125 bine
ulaşmıştı. Gleichheit yalnızca işçi kadınlara değil, sayıları milyonları bulan ev kadınlarına, erkek işçilerin
eşlerine de sesleniyordu.
ABD’deki yoldaşları gibi başta Zetkin olmak üzere SPD’li kadınlar “burjuva feminizmi”ne karşı
amansız bir ideolojik mücadele veriyor, sosyalist kadınların kendilerini oy hakkı mücadelesiyle
sınırlandırmayıp, iş, eşit ücret, ücretli doğum izni, ücretsiz kreşler ve kadınlar için eğitim gibi konularda
mücadele yürütmesi gerektiğini söylüyordu.
Clara Zetkin şahsında Alman emekçi kadın hareketi ciddi uluslararası örgütlenmeleri de
gerçekleştirmeyi üstlenecekti. 1907’de Stuttgart’da 15 ülkeden temsilcilerin katıldığı ilk uluslararası
sosyalist kadınlar konferansı toplandı. Bu konferansta tüm sosyalist kadın örgütlerinin uluslararası bir
örgütün çatısı altında toplanması kararlaştırılacaktı. Yanısıra, Avusturya, Belçika, Britanya ve Fransa

7

delegelerinin karşı çıkmalarına karşın, Zetkin ve Alexandra Kollontai’ın gayretleriyle Konferansta
kadınların genel oy hakkı mücadelesine desteğin yanısıra, burjuva feministleriyle ittifak kurmama, sınıf
kardeşleriyle omuz omuza mücadele kararı çıktı. Zetkin Uluslararası Sosyalist Kadınlar Örgütü
sekreterliğine seçilirken, Gleichheit örgütün organına dönüştürülecek, sekreterliğine Kollontai getirilecekti.
Uluslararası Sosyalist Kadınlar’ın ikinci konferansı 1910’da Kopenhag’da düzenlendi. Konferans
genel oy hakkı talebi yenilenecek ve ABD’li kadın işçilerin New York’da düzenlediği büyük gösteriye atfen
bir Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlanması önerisi kabul edilecekti. 1911’den I. Paylaşım Savaşı’nın
patlak verdiği 1914’e dek 8 Mart Avrupa’nın tüm büyük kentlerinde coşkuyla kutlanacaktı. Bu
kutlamalardan biri, 1917’deki, Rus Devrimi’nin işaret fişeği olacaktı.
Alman emekçi kadın hareketi, SPD’yle birlikte savaşa destek olma ve karşı çıkma ekseninde
bölünecekti. Az sayıda kadın Zetkin ve Rosa Luxemburg’la birlikte önce Bağımsız Sosyal Demokrat Parti,
ardından da Komünist Parti’ye yönelirken, SPD’li kadınların ana gövdesi milliyetçi bir hatta yerleşip
burjuva feminizmine yaklaşacaktı.

yazının devamı için



Bu yazı 1329 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARŞİVİ
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HAVA DURUMU
nöbetçi eczaneler
GAZETEMİZ

HABER ARA
YUKARI