Bugun...


Temel Demirer

facebook-paylas
Yerkürede Ve Coğrafyamızda Göç İle Göçmenlik
Tarih: 20-03-2020 18:08:00 Güncelleme: 20-03-2020 18:08:00


“Yarası olmayan,
şifacı iyileştirici olamaz
çünkü gerçek iyileştirici güç
yaranın kendisinden gelir.”[1]

 

III. Büyük Bunalım ile genişleyerek derinleşen sürdürülemez kapitalist vahşetin öne çıkardığı güncel soru(n)lardan birisi de -yerkürede ile coğrafyamızdaki- göç ve göçmenlik meselesidir.

Kapitalist birikim dalı militarist yıkımın devreye soktuğu haksız savaş(lar)la doğrudan ilintili göç/ göçmenlik ülkeden kaçmanın, ülkesiz kalmanın, başka bir ülkede her şeye yeni baştan başlamanın, göç yollarının, mülteci kamplarının, ölüm kalım savaşının ve insan tacirlerinin trajik hikâyesidir

“Ateş düştüğü yeri yakar”ken bunların ne anlama geldiğini görmek, göstermek, konuya ilişkin empati sahibi olmak ırkçı önyargıların aşılması için kilit önemdedir.

Örneğin Kadir Has Üniversitesi’nin ‘Türkiye Eğilimleri’ araştırmasına göre, 2018’de Suriyeli sığınmacılardan memnun olduğunu söyleyenlerin oranı yüzde 13.7’de kalırken, 2019’da bu oran yüzde 12.9’a geriledi. Memnun olmayanların yüzde 51.6’sı memnun olmama sebebi olarak suça meyilli olmalarını gösterirken, katılımcıların yüzde 86.1’i “İş sahibi iseniz/olsanız, yanınızda Suriyeli sığınmacı çalıştırır mısınız?” sorusuna hayır yanıtını verdi.[2]

Oysa ‘Mültecilerle Dayanışma’ Koordinatörü Pırıl Erçoban’ın, mülteci kamplarında çocukların cinsel istismara uğradığını ifade ederken, “Kadınlar, engelliler, LGBTİ bireyler de risk altında”[3] diye eklediği tabloda; 31 Mart 2016’da İstanbul’un Esenler ilçesi Barbaros Caddesi’nde -sabah saatlerinde- Suriyeli Amir Hattab (36), cadde üzerinde bulunan rögar kapağını açarak kanalizasyona atlayıp intihar etti![4]

Ya da Okmeydanı’nda 54 yaşında bir kadın, Meryem Alhamed derdini anlatmadan evvel “Kusurumuza bakmayın” diyor ve ekliyor: “Mecbur kalmasak gerçekten gelmezdik. Sizi de rahatsız ettik… Birken aniden sıfıra iniverdik hepimiz, psikolojimiz bozuldu. Savaş bitsin ertesi gün döneriz. Kokusunu, her şeyini özledim ülkemin.”[5]

Acılarla müsemma bu tabloyu kavramak için -‘Halkların Köprüsü Derneği’ Başkanı Prof. Dr. Cem Terzi’nin ifadesiyle- en kolay yol “empati”dir. Çünkü, “Bu insanların zorunda kaldıkları için vatanlarını, yerlerini yurtlarını, anılarını terk edip buraya geldiklerinin farkına varmamız lazım.”[6]

 

I. AYRIM: YERKÜRENİN GÖRÜNÜMÜ

 

“Umut Yolculuğu” denilen yaşamları trajediyle denizlerin karanlık sularında son bulan binler… Savaştan, ölümden, açlıktan, işsizlikten kaçarak daha iyi bir yaşam ya da belki sadece hayatta kalabilmek hayaliyle yollara düşüp, sınır kapılarında bekletilen, şiddete maruz kalan, hastalık ve açlıkla boğuşmak zorunda bırakılan, kamplarda insanlık dışı koşullarda tutulan milyonlar… Göç yollarında tacize, tecavüze uğrayan kadınlar ve çocuklar… III. Büyük Bunalımı ile debelenen sürdürülemez kapitalizmin insanlığa yaşattığı cehennemin getirileri bunlar!

Birleşmiş Milletler’in (BM) verilerine göre, 2017 sonunda yerkürede göçmenlerin sayısı 258 milyonu buldu. Söz konusu rakam aslında açıklandığından daha fazla; çünkü özellikle savaş bölgelerinden kaçanların sayısı tam olarak bilinmiyor.

Ancak eldeki verilere göre savaş ve çatışmalardan kaçarak başka ülkelere sığınan mültecilerin sayısı 68.5 milyonu aşmış durumda. Ve bu rakamlar her geçen gün büyüyor. Söz konusu verilere bir de göçmenlerin yaşadığı insanlık dışı koşullar eklenince, ortaya bir cehennem tablosu çıkıyor.

Yasal yollardan Avrupa ülkelerine girişleri engellenen göçmenler bu sefer deniz yolunu kullanıyorlar. Ancak Akdeniz kıyılarındaki ülkelerin göçmen teknelerine ve kurtarma gemilerine limanlarını kapatması nedeniyle denizlerde batan teknelerin, yaşamını yitiren göçmenlerin sayısı da giderek artıyor. Örneğin 2018’de Akdeniz’de umut yolculuğuna çıkan her 7 göçmenden biri boğularak yaşamını yitirdi. Oysa 2017’nin ilk altı ayında bu rakam 38’de 1 idi.

Öte yandan Sırbistan, Makedonya, Hırvatistan, Macaristan ve Bulgaristan sınırında göçmenler insanlık dışı muameleye maruz kalıyor, en temel ihtiyaçlarından mahrum bırakılıyor, şiddet görüyorlar.

ABD’de ise Trump’ın göçmen düşmanı politikaları yeni dramların yaşanmasına neden oluyor. Başkanlık yarışını yürütürken Meksika sınırına duvar çekmekten söz eden Trump, ülkeye kaçak yollarla giren göçmenlere yönelik daha sert önlemler alıyor. Adına “sıfır tolerans” politikası denilerek 5 Mayıs-9 Haziran 2018 kesitinde ülkeye kaçak yollarla giriş yapan göçmenler tutuklandı ve 2342 çocuk ailelerinden koparılarak sığınma kampı adı altında kafeslere kapatıldı.

Avrupa Birliği (AB) ise II. Dünya Savaşı’ndan bu yana karşılaştığı en büyük göçmen dalgası karşısında tutuşmuş durumda. Bir taraftan göçmen karşıtlığını siyasetlerinin temel argümanı hâline getirerek peş peşe iktidara gelen sağ partiler daha sert önlemlere başvururken diğer taraftan göçmen akışını durduracak yol arayışları sürüyor.

Bunların altında sürdürülemez kapitalizmin III. Büyük Bunalım ile eş zamanlı olarak yaşanan hegemonya krizi ve çok parçalı emperyalist savaş gerçeği yatıyor.

Kolay mı? Suriye, Libya, Irak ve Yemen yangın yerine çevrildi ve bu topraklarda yaşayan milyonlarca insan göç etmek zorunda kaldı.

Emperyalist savaşın bir parçası olarak radikal İslâmcı grupların saldırılarına maruz kalan, bölgesel çatışmaların yaşandığı Afrika ve Asya ülkelerinde de milyonlarca insan çatışmalardan, açlıktan ve geleceksizlikten kaçarak yeni bir yaşam umuduyla Batı’ya gitmeye çalışıyorken; kapitalist çılgınlık yerküreyi “iklim mültecileri”[7] kavramıyla da tanıştırdı![8]

Kapitalizmin tarihi boyunca yaşanan göçlerde yer alan insanların, hemen hemen tamamı zorunluluklar nedeniyle bu yollara sürüklenmişlerdi. İnsanların yaşamında ne büyük travmalar ve zilletler anlamına geldiği göz önüne getirildiğinde, göçün, çoğu durumda arzu edilir ya da tercih edilir bir şey olmadığı açıktır. Yeni bir hayat için uzak ülkelerin yoluna düşen yüz milyonlarca insanın hayatını travmatik biçimde değiştiren; sadece onların değil, geride bırakılan yurtların ve insanların ve gidilen diyarlardaki insanların hayatlarını derinden etkileyen göç sorununun nihai çözümü elbette salt kapıların açılması değildir. Bugün gelinen nokta itibariyle kapitalizm altında bu sorunun gerçek bir çözümü olamaz.

2015’de 300 milyonu aşkın insan doğup büyüdükleri toprakları terk etmişken; sadece Suriye’deki iç savaştan kaynaklı olarak 11 milyon Suriyeli yer değiştirmek zorunda kalırken; BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (BM MYK/UNHCR), Avrupa’ya kaçak yollarla giren mülteci sayısının 300 bine yaklaştığını açıkladı. Bu rakamlar kapitalizmin yarattığı sorunların vahim boyutlara ulaştığını, yüz binlerce insanın çıkışsızlık içerisinde göç etmekten başka bir çare bulamadığını göstermekteyken; Küçük Aylan’ın cansız bedeninin tüm dünyada insanların yüreğini sızlatan fotoğrafı, Ege ve Akdeniz’de birbiri ardına yaşanan mülteci trajedilerinin çarpıcı bir özetini oluşturuyordu.

 

I.1) SOMUT VERİLER

 

Evet günümüz, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana en yoğun göç hareketine sahne oluyor;[9] BM verilerine göre, 67 milyon insan, yaşadığı kentin dışında başka bir yerde, sürgün ya da sığınmacı olarak yaşamakta.[10]

‘18 Aralık Dünya Göçmenler Günü’ BM raporuna göre, 2019 itibariyle dünyada 272 milyon insanın göçmen var. Bu rakam 2010’a göre 51 milyon artmıştır.[11]

Coğrafyalarındaki savaş, açlık ve hastalık sebebiyle bölgelerini terk edip, daha iyi bir gelecek için Akdeniz üzerinden Avrupa’ya ulaşmak isteyen binlerce insandan 2 bin 275 kişi -2018’de Akdeniz’i kullanarak Avrupa’ya göç ederken- yaşamını kaybetti.[12]

Ayrıca ‘Çocukları Koruyun Vakfı’nın (Save the Children) raporuna göre, dünyanın 12 farklı ülkedeki kamplarda yaşayan 7 milyon mülteci çocuk, kış soğuklarıyla mücadele ediyor.[13] Dünya üzerinde zorla yerinden edilmiş 70 milyon mültecinin neredeyse yarısını çocuklar oluşturuyor.[14]

Bunlarla birlikte İsveç Kızılhaçı tarafından hazırlanan rapora göre, ‘refakatsiz sığınmacı çocuklar’ olarak sınıflandırılan grupta yer alan, giderek artan sayıda mülteci çocuk seks, suç ya da zorla çalıştırma gibi amaçlarla sömürülüyor. Mülteci çocukların yüzde 38.5’i para ya da barınma karşılığında fuhuş dahil istemedikleri şeyleri yapmak zorunda kaldıklarını söylüyor.[15]

Söz konusu hâl müthiş bir trajedide somutlanırken; Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Dunja Mijatovic, Yunanistan’da kamplarda yaşayan mültecilerin durumunun felaketin eşiğinde olduğunu açıkladı.[16]

Mesela… Savaşlardan, çatışmalardan, açlık ve yoksulluktan kaçan göçmenlerin Batı Avrupa ülkelerine gitmek için kullandığı en önemli güzergâh olan Yunanistan’a 5 ayda Türkiye üzerinden 25 bin 745 sığınmacı geçiş yaptı. BM verilerine göre 2019 Nisan’ında 3 bin 20, Mayıs’ta 3 bin 198, Haziran’da 4 bin 59, Temmuz’da 5 bin 806, Ağustos’ta da 9 bin 659 sığınmacı gitti.

8 aylık süreçte ise Yunanistan’a Türkiye üzerinden geçen toplam mülteci sayısı ise 33 bin 999 olarak tespit edildi. Deniz yolu ile Yunanistan’a geçen mülteci sayısının 26 bin 78 olduğu bildirilirken karayolu ile geçenlerin sayısı ise 7 bin 921 oldu.

Sık sık sığınmacı protestolarıyla gündeme gelen Yunan adalarında 25 binin üzerinde mülteci bulunuyor. Midilli adası’nda 11 bin 765, Sisam Adası’nda 4 bin 517, Kos Adası’nda 3 bin 525, Sakız Adası’nda 2 bin 844 ve Leros Adası’nda ise 2 bin 52 sığınmacı bulunuyorken; istatistiklere göre 10 ayda 33 göçmen denizlerde hayatını kaybetti.[17]

Yunanistan’da adalardaki kamplarda kalan göçmenler anakaraya gönderildi. Kapasitesinin üzerinde dolu olan kamplarda göçmenler zorlu yaşam koşullarıyla boğuşuyor…[18]

Türkiye’den artan sığınmacı geçişleri nedeniyle sıkıntı yaşayan Yunanistan’ın gündeminde iltica yasasında yapılması planlanan değişiklikler var. Başbakan Miçotakis’ın “katı ve daha adil bir iltica sistemi” olarak nitelediği düzenlemeler sivil toplum örgütleri ve UNHCR’in itirazına yol açtı.[19]

Bunlarla paralel olarak ABD yönetimi, 2020 yılında mültecilere ayrılan kontenjanı 18 bine düşürme kararı aldı. Söz konusu rakam, modern ABD tarihi mülteci programında en düşük seviye olarak dikkat çekerken;[20] Meksika güvenlik güçleri, Afrika, Karayip ve Güney Amerika ülkelerinden ABD’ye giden göçmen konvoyunu engelledi.[21]

Ve konuyla bağıntılı olarak ‘The Washington Post’un haberine göre, Honduras ve El Salvador’dan gelerek ABD’ye sığınmak isteyen göçmenlerin uçaklarla Guatemala’ya gönderildiği ortaya çıktı. Nereye gittikleri söylenmeden uçaklara bindirilen göçmenlerin, Guatemala’ya inenlerden bu ülkeye sığınma başvurusu yapmaları isteniyor, başvuru yapmayanlara 72 saat içinde ülkeden ayrılmaları söyleniyor.[22]

‘İnsan Hakları İzleme Örgütü’ (HRW) raporu, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin Orta Amerikalılar’ın ülkeye sığınmasını zorlaştırmasının ardından 2013’ten beri ABD’den El Salvador’a sınır dışı edilen en az 138 kişinin yaşamını yitirdiğini duyurdu. Raporda, sınır dışı edilenlerin El Salvador’a geri döndükten sonra cinsel istismar, işkence ve diğer şiddet eylemlerine yönelik en az 70 olayın HRW tarafından doğrulandığı ifadesine yer verilirken; ABD’nin 2014-2018’de çete şiddetinin pençesinde bulunan 111 bin El Salvadorluyu sınır dışı ettiği ifadesi yer aldı.[23]

“Felaket” olarak betimlenmesi mümkün olan koşullarda yaşamak zorunda bırakılan göçmenler konusunda UNHCR’in 2018’de yayımladığı ‘Küresel Eğilimler’ raporuna göre, mülteci, göçmen ya da sığınmacılar, ülkelerinden çok güç koşullarda ayrılıyor. Gidebildikleri ülkelerde ise farklı entegrasyon aşamasına gelebilinceye kadar, yaşamsal olarak mücadele veriyorlar. Sınır dışı edilme tehdidi, aşağılanma, şiddet sıradan uygulamalar arasında. Dışarıya bilgi sızdırılmayan kamplar ise insanın yaşayabileceği koşullardan çok uzak. Denetimsiz cezaevine benzeyen yerlerde, yaşamaya tutunmaya çalışan göçmenlere karşı insan muamelesinden uzak bir yaklaşım sergileniyor.

Yemekler yetersiz ve kötü, odalar tıklım tıklım, dışarıda yatan bile var. Tuvaletler, yiyeceklerin saklanıp, hazırlandığı yerlere bitişik ve kapısız. Mülteciliğe başvuru zamanı ya çok uzun ya belirsiz!

İtalya Torino’daki ‘Centri di Permanenza per il Rimpatrio’ (CPR) kampı, sığınmacıların ne kadar zor ve insana yakışmayan şekilde yaşatıldığına örnek. Kamptakiler, “Bize suçlu gibi davranılıyor. Burası cezaevinden beter” diyor.

CPR’da ağırlıklı olarak, Senegal, Cezayir, Nijerya ve Fas gibi Afrika’da ülkelerini terk etmek zorunda kalanlar tutuluyor. Dışarı çıkmak yasak. Mülteci statüsüne ne zaman başvuru yapılacağı ve kabul durumu belirsiz. Ayrılmış 6 blokta, 5’er oda yer alıyor. 5 kişiye ayrılan odalardaki sığınmacı sayısı, kimi zaman 8’e kadar çıkıyor. Yere yatak serenler var. Ancak yer bulamayıp kamp avlusuna yatak koyanlar da oluyor.

CPR’da her gün, sadece 2 öğün yemek var. 6 aydır kalanlar, bu sürede sadece tavuk ve makarna gördüklerini söylüyor. Yemekler buz gibi ve yağları donmuş. Tuvaletler ve mutfak iç içe. Bölmelerde kapı yok. Kendi çabalarıyla perde taktıklarını anlatan sığınmacılar, kokudan rahatsızız, sadece yaşamak için yemek yiyoruz” ifadelerini kullanıyor. Tuvaletler penceresiz. Sadece bazı odalardaki pencereler telle kaplı.

CPR’daki bu uygulamaların dışarı sızmaması için, kampa girenlerin telefon kameralarının mercekleri kırılarak suç işleniyor. Aynı ülke yurttaşları, “örgütlenmesin diye” farklı odalarda tutuluyor. Koşullara katlanamayan sığınmacılar, bunun düzelmesi için eylem yapıyor. Bunun üzerine yaklaşık 40 kişilik çevik kuvvet ekibi, kampa girerek şiddet uyguluyor; dışarıdan da biber gazı ve tazyikli su sıkılıyor.

33 yaşındaki Senegalli James Babaka, 7 aydır mülteci başvurusunun kabulü için bekliyor: “Süre çok fazla, kimse bilgi vermiyor. Yaşamımızın nereye gideceğini bilmiyoruz.” Gambialı Yick Membem 32 yaşında. O da 1 yılı aşkın süredir başvurusunun cevabını bekliyor: “Yardıma ihtiyacımız var. Koşullar cehennem gibi. Çok kalabalık. Görevliler ve etraflarında asker var. Azılı suçlu değiliz. Biz bu sefilliği kaçtığımız yerde yaşamadık.”

Sığınmacılar, sadece ulaşabildikleri yerde değil, kaçak olarak gelmeye çalıştıkları ülkelerin sınırlarında da şiddet, baskı ve ayrımcılığa uğruyor. 28 yaşındaki Nijeryalı Ihiramary Oju, “Romanya sınırında eşim ve 3 çocuğumu benden ayırdılar. Onlar bekletiliyor. Haber alamıyorum, 6 aydır buradayım ve daha ne kadar tutulacağımı bilmiyorum,” diyor![24]

Bu kadar da değil; artısı var…

Örneğin Lübnan’da Suriye İç Savaşı öncesinde yaklaşık 500 bin Suriyeli göçmen ve 500 bin Filistinli mülteci yaşıyordu. Bu rakamlara savaştan kaçan 1 milyon kişi daha eklendi. 6 milyon kişinin yaşadığı ülkede nüfusun yaklaşık yarısı göçmenlerden oluşuyor.

Lübnan’da Suriyeli işçilerin yüzde 39’u inşaatlarda, yüzde 33’ü mevsimlik tarımda, yüzde 20’si temizlik işlerinde çalışırken sadece yüzde 2’si sanayide çalışıyor. Beyrut’taki bütün kapıcıların Suriyeli olduğu söyleniyor. Patronlar, Lübnanlı işçileri çıkartıp yerlerine göçmenleri alıyor. Özellikle, daha düşük ücretleri ve daha uzun saatler çalışmayı kabul etmek zorunda olan Suriyeliler tercih ediliyor.

Beyrut Amerikan Üniversitesine göre, Lübnan’da 5 kişilik bir ailenin geçinebilmek için yıllık 7 bin 800 Amerikan dolarına ihtiyacı var. 5 bin 400 dolarlık resmi asgari ücret buna yetmezken Suriyelilere uygulanan “fiili asgari ücret” sadece 3 bin dolar.

ILO’nun ‘Suriyeli Mültecilerin Lübnan’a Etkisi ve İstihdam Koşulları Raporu’ ücretlerin çok düşük ve yasal düzenlemelerin yetersiz olduğunu söylüyor. Suriyeli işçiler aynı işi yapan Lübnanlı mesai arkadaşlarına göre yüzde 40 daha az kazanıyor.

Emek göçünün yarattığı güvencesizlikten kadın işçiler daha fazla etkileniyor. Suriyeli işçilerin sadece yüzde 20’si kadın ve çalışan kadınlar aynı işi yapan erkeklerden yaklaşık yüzde 40 daha düşük yevmiye alıyor. Suriyeliler arasında işsizlik oranı yüzde 30, kadınlar arasında ise yüzde 68.

Mültecilerin düşük ücretlerle iş gücüne dahil olması ülke genelinde işsizliği ve yoksulluğu yükseltiyor. Lübnan’da işsizlik 2012 yılında yüzde 11 iken, 2016’da yüzde 25’e çıktı. İşsizlik ve istihdamdaki belirsizlikler Lübnanlıları göçe yönlendiriyor. 170 bin Lübnanlı yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Suriyelilerin sigortasız çalıştırıldığı dükkânlar yaygınlaşıyor. Şirketler Lübnanlı işçilerin ve sendikaların taleplerini dikkate almıyor. Kamu kuruluşları bile greve çıkan işçilerin yerine Suriyeli taşeron işçileri çalıştırıyor.[25]

Bu kadar değil! işte birkaç olgu daha…

• İngiltere’de 2019’da bir domates kamyonu kasasında ülkeye girmeye çalışan 58 Çinli hayatını kaybetmişti…[26]

• NRC gazetesine göre, Hollanda’da 2 bin 500 mülteci çocukların insan tüccarlarının eline düştüklerine dair sinyaller alındığı bildirildi...[27]

• Suriye’de BM ve diğer kuruluşlar adına yardım taşıyan kişilerin, insani yardım karşılığında Suriyeli kadınlarla cinsel ilişkiye girdiği ileri sürüldü. BBC’ye bilgi veren yardım kuruluşu çalışanları, “Yardım karşılığı cinsel ilişki talepleri o kadar sık ki, bazı Suriyeli kadınlar yardım dağıtım noktalarına gitmeyi reddediyor. Giderlerse insanların yardım için ilişkiye girdiklerini düşünmelerinden korkuyorlar,” diyor...[28]

• Çeşme’de göçmenleri taşıyan fiber teknenin batışıyla sekizi çocuk, 11 kişi öldü...[29]

• İran’dan Van’a geçiş yapan mülteciler, sınırda ya donarak ya da açlıktan yaşamını yitiriyor. Sınırdan geçmeyi başaran kimi mülteciler ise, soğuktan dolayı el ve ayaklarını kaybediyor…[30]

• Van’ın Çaldıran ilçesine bağlı Sarıçimen Mahallesi’nde 13 mülteci tipiye yakalandıkları dağda donarak yaşamını yitirdi…[31]

• İstanbul’da bulunan Bakırköy Sadi Konuk Hastanesi’nde yeni doğum yapan Angolalı 7 aylık hamile kadın hastanenin çıkardığı 31 bin TL borcu ödeyemediği için polise teslim edildi…[32]

 

I.2) EGEMEN(LERİN) IRKÇILIK(I)

 

Söz konusu tabloya damgasını vuran, Egemen(lerin) ırkçılık(ı) “çözüm”üdür!

Siz bakmayın egemenlerin yaygaralarına…

Akdeniz umutla yeni bir yaşam arayan mültecilere mezar olmaya devam ediyor; 2019’un ilk günlerinde Akdeniz’de 120 mülteciyi taşıyan bir şişme botun batmasıyla 117 mülteci hayatını kaybetti.

Burjuva yazılı ve görsel basın, bu felâketi “trajedi”, “dram”, “facia” başlıklarıyla verse de; Akdeniz’in dalgaları arasında verilen canların acısını zerre kadar duymayanlar, bu katliamlara “kader” demeye devam ettiler!

Unutulmasın: Akdeniz, kıtalar arası bir deniz olduğu, çok derin olduğu ya da 2.5 milyon kilometrekarelik bir alanı kapladığı için mezar olmamıştır mültecilere. Mülteci ölümleri kader olmadığı gibi, suçlu da Akdeniz değildir. Mültecilerin boğulup denizin dibine çekilmesinin tüm suçu kapitalist sömürü sistemindedir; egemenlerin ayrımcılığındadır!

“Nasıl” mı?

“I. Küresel Mülteci Forumu’nu Cenevre’de toplayan BM, yerkürede 70 milyon mülteci olduğu ifade etse de, bu insanların önemli bölümü hâlâ “mülteci” statüsüne sahip değil!

Aslında dünya kapitalizmi XX. yüzyıldan XXI. yüzyıla geçerken tercih yaptı bile: BM şemsiyesi altında, mülteciliğin “statüsüz mültecilik” şeklinde “sürdürülebilir” olmasına karar verdi![33]

‘Uluslararası Göç Örgütü’ (IOM) 2016 yılında Akdeniz’de ölen mülteci sayısını 5 bin olarak açıklamıştı. Bu bir rekordu. Eleştiri oklarının ucunda Avrupa vardı. Lampedusa faciasında 300 mülteci boğulunca AB tutuşmaya başladı. Çok geçmeden ‘Der Spiegel’de 17 sayfalık bir belge yayınlandı. Buna göre AB ile Libya Avrupa’ya geçmeye çalışanlara dev kamplar kuracaktı. İddiaların boş olmadığı sonraki anlaşmalarla doğrulandı.[34]

Yani mülteciliğe “çözüm”: Statüsüz toplama kampları vahşeti oluverdi!

Buna bir de “iade” eklendi… Yunanistan’da bulunan göçmenlerle ilgili yeni yasal çerçeve oluşturmak ve iltica talebi reddedilenlerin Türkiye’ye iadelerini hızlandırmak amacıyla hazırlanan tasarı, parlamentoda 5 gün süren tartışmaların ardından yapılan oylamada oy çoğunluğuyla kabul edildi.

‘Uluslararası Koruma ve Diğer Hükümler Hakkında’ başlıklı yeni kanun, Türkiye ile AB arasındaki göçmen mutabakatı kapsamında, Türkiye’ye iadeleri hızlandıracak yeni bir iltica sistemi oluşturulması, Ege Denizi’nde düzensiz göçmen geçişlerinin engellenmesine yönelik kontrollerin sıklaştırılması, göçmenlerin tespiti için polis kontrollerinin yoğunlaştırılması, iltica işlemlerinin kısaltılması ve başvuruları reddedilenlerin temyiz başvurularıyla ilgili yerel idari mahkemelere karar yetkisi tanınması gibi hükümler içeriyor.

Kanunda ayrıca, yeni yasal çerçeve kapsamında Ege adalarından 20 bin göçmenin anakarada oluşturulacak yeni kamplara taşınması, tutuldukları kamplarda yasa ve kurallara uymayan göçmenlerin iltica hakkından mahrum edilmesi ve iltica talebi reddedilen göçmenlerin geri gönderilebileceği “güvenli kaynak ülkeler” ve “güvenli üçüncü ülkeler” listesi oluşturulmasına ilişkin maddeler de yer alıyordu.[35]

Bu tutumları göçmenlere ilişkin ötekileştirme gerçeği biçimlendiriyor. Yani “yabancıları” kendilerinden uzaklaştırma çabası!

Söz konusu tutum, hemen her yerde “farklı gerekçe”lerle hep aynı!

Mesela… Avusturya tarihinde ilk defa, çoğunluğu kadınlardan oluşan bir kabine kuruldu. Fakat yeni hükümetin kurulması farklı bir dönüm noktası. Muhafazakâr Avusturya Halk Partisi ile Yeşiller ilk defa koalisyon içinde.

Şansölye Sebastian Kurz’un aşırı sağcı koalisyon ortakları gitti, yerlerine yeşiller geldi. Fakat göçmen karşıtı görüşleri baki

Araştırmacı Hartmann şu hatırlatmayı yapıyor; Göçmen karşıtlığı ile ekolojik çöküş tehlikesini bir arada anmak “tehlikeli bir geçişkenlik yaratıyor.” Ve durum “Marine Le Pen kadar vahim değil, fakat o yöne gidiyor”![36]

 

II. AYRIM: TÜRK(İYE) CEPHESİ

 

Meselenin tanımına ilişkin olarak uluslararası hukukta mülteci (refugee), sığınmacı (asylumseeker), göçmen (immigrant) mevhumları var.

Göçmen daha çok ekonomik vs. sebeplerle gönüllü ülke değiştirenler için kullanılıyor.

Sığınmacı tanımı mülteci olarak uluslararası koruma arayan, statüsü resmen tanınmamış kişiler için...

Cenevre Sözleşmesi’ni 1961’de imzalamış olan Türkiye’de hukuk sisteminde Avrupa dışından gelenlere mültecilik hakkı verilmezken, sığınmacı kavramı yok![37]

Bu çerçevede Türkiye’de bulunan yaklaşık 5 milyon Suriyeli “mülteci” değildir, “şartlı mülteci” de değildir. Hatta “mülteci statüsünde sayılmak üzere başvuru yapma durumu” oluşmadığından “sığınmacı” da değildir. Ülkemizdeki Suriyeliler, bayramlarda ülkelerine rahatça giriş çıkış yapabildikleri için “ikincil koruma” statüsünde de değiller. Peki, nedir ülkemizdeki Suriyelilerin hukuki statüsü? Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun 91. maddesine dayanılarak hazırlanan yönetmeliğe göre ülkemizdeki Suriyeliler, “geçici koruma” statüsündeler…

Oysa TEPAV’ın araştırmasına göre Türkiye’de yaşayan Suriyeliler, tam 15 bin 159 şirket kurdular ve bu “girişimciler”in yüzde 72’si, savaş sona erse bile artık Türkiye’den ayrılmayı düşünmüyor![38]

Bu gerçeğe rağmen hâlâ “Türkiye Cumhuriyeti’nin yükümlülükleri de hukuk kurallarıyla belirlenmiştir. Suriyeliler hukuken mülteci statüsünde değildir. ‘Geçici koruma statüsü’ndedir!”[39] denilerek mesele şöylesine geçiştirilmek istenmektedir:

“Sığınmacı, göçmen, mülteci terimleri çoğunlukla yanlış kullanılmaktadır. Suriyeliler göçmen, mülteci değildir. Geçici sığınmacı statüsündedirler. Sığınmacı zorunlu olarak; göçmen hür iradesiyle ülkesinden ayrılan kişidir. Mülteci ise ülkesinden zorunlu sebeplerle ayrılıp başka ülkeye giden, iltica talebi kabul edilen, kendisine mülteci statüsü verilen kimsedir… Türkiye; 5 milyon Suriyeli sığınmacı için 40 milyar dolar harcamıştır… Sayısı 5 milyonu bulan sığınmacı, ne Avrupa’nın yeğlediği yöntem olan asimilasyon ne ideal yöntem olan entegrasyon ile Türkiye’yle bütünleştirilebilir. Ne sığınmacıların böyle bir niyeti ne Türkiye’nin buna takati vardır. Sadece demografik yapı değil (misal, Kilis’in yüzde 80’den fazlası sığınmacı), sosyolojik ve politik yapı mutlaka bozulur. Gelecekte Türkiye içinde Türk - Suriyeli Arap gerilimi kaçınılmaz hâle gelir.”[40]

Oysa tüm dünya dillerinde İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 14. maddesinde şu kayıtlıdır: “Herkes zulüm karşısında başka ülkeye iltica ve bu ilticadan yararlanmak hakkına sahiptir”…

 

II.1) MESELENİN BOYUTU

 

Dünyada savaş ve yoksulluk nedeniyle milyonlarca insan yurtlarını terk etmek zorunda bırakılıyor. Türkiye ise bir yandan milyonlarca Suriyeli mülteciyi ağırlarken, diğer yandan kendi yurttaşları siyasi baskı nedeniyle mültecileştiriyor. 

BM’ye göre, mülteciler konusunda güvenli olmayan Türkiye mültecilerin en fazla göç ettiği ülkelerden biri pozisyonundayken, şimdilerde en çok göç veren statüsüne kavuştu.

15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi sonrası ilan edilen Olağanüstü Hâl (OHAL) sonrası en çok göç veren ülkelerden biri konumuna gelen Türkiye öte yandan milyonlarca Suriyeli mülteciyi ağırlıyor. Öte yandan da kendi yurttaşlarını iktidarın siyasi baskısı nedeniyle mültecileştiriyor.

Türkiye, 12 Eylül 1980 Darbesi dönemini aşan boyutlarda göç veriyor. Gazeteciler, aydın, yazar ve sanatçılar, gençler siyasi nedenlerle hayatlarını riske atarak Batı’ya göç ediyor.

‘The New York Times’ın 3 Aralık 2018’de ‘Varlıklı Ve Yetenekli Türkler Kitleler Hâlinde Ülkeyi Terk Ediyor’ başlıklı haberine göre, Türkiyeli mülteci sayısındaki ciddi artış var. ‘Avrupa Sığınma Destek Ofisi’ (European Asylum Support Office) verilerine göre, AB’ye iltica eden Tunuslu, Cezayirli, Hindistanlı, Senegallilerdeki iltica talebini kabul oranı yüzde 7 iken, Türkiyeli yurttaşların iltica talebini kabul oranı yüzde 54’e ulaşmış durumda.

Türkiye’den Almanya’ya iltica başvurusu yapanların sayısı 2019’un ilk yarısında 2018’e göre artış gösterdi. Bu dönemde Türkiye’den Almanya’ya 4 bin 969 iltica başvurusu yapıldı. 2018’in ilk altı ayında Türkiye’den Almanya’ya yapılan iltica başvurularının sayısı 4 bin 329 olarak gerçekleşmişti. Aradaki fark yüzde 15’lik bir artışa tekabül ediyor. Türkiye’de 2016 Temmuz’undaki darbe girişimi sonrasında Almanya’ya iltica başvuruları ciddi oranda artış kaydetti. Alman Federal Göç ve Mülteci Dairesi’nin (Bamf) verilerine göre 2016’da başvuru sayısı 5 bin 742’den, 2017’de 8 bin 483’e, 2018’de ise 10 bin 655’e yükselmişti.[41]

KHK ile Adıyaman Üniversitesi’nden ihraç edilen Doç. Dr. Bayram Erzurumluoğlu, “Avrupa ülkelerine sığınan vatandaşlarımızın sayıları 2009’a göre 11 kat, 2013’e göre 26 kat arttı. Kaçanların çoğunluğu yüzde 99 üniversite ve üzeri mezunu,”[42] notunu düşerken sorunun bir boyutuna dikkat çekmektedir.

‘İNGEV Toplumsal Araştırmalar Merkezi’nin (İNGEV TAM) değerlendirmesine göre, “Suriyeliler hayati tehlike nedeni ile ülkemize sığındı” biçiminde özetlenen öteki boyuta gelince…

Türkiye’ye sığınanların yüzde 47’si 18 yaş altındaki çocuklardır. Kadınlar ve ileri yaştakilerle birlikte büyük çoğunluğu oluşturuyorlar. Ortalama yaş 21’dir. Ortalama 6.2 kişilik hanelerde yaşamaktadırlar. Kişi başına gelirleri 252 TL gibi bir rakamla aşırı yoksulluk sınırının altındadır. Türkiye’deki en büyük memnuniyetleri güvenlikli (ölüm tehlikesi olmayan) bir ortamda yaşıyor olmalarıdır (yüzde 84). En büyük endişeleri ise ailenin geleceğidir (yüzde 71).

Toplumun yüzde 44’ü onların suça daha yatkın olduğuna inanıyor. Bir başka veri de yine ev sahibi toplulukla Suriyeliler arasındaki mesafeye işaret ediyor. Toplumun yüzde 55’i çocuklarının Suriyelilerle arkadaş olmasını istemiyor.[43]

Savaştan önce Suriye’de 22 milyon kişi yaşıyordu. Nüfusun yarısı evini, 5.5 milyon kişi ise ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Savaş sürdüğü için ülkeden kaçışlar devam ediyor…

2011 öncesinde Türkiye’deki mülteci sayısı sadece 100 bindi. O günlerde mülteci politikası inkârdan ibaret olan Türkiye’nin bugünkü nüfusunun yüzde 4.2’si Suriyelilerden oluşuyor.

Suriyelilerin yaklaşık 500 bini Türkiye üzerinden Avrupa’ya geçti ve 3.5 milyondan fazla Suriyeli Türkiye’de kaldı. Onların yanı sıra Afganistan, Irak, İran ve Pakistan gibi ülkelerden kaçan 300 bin göçmen ile birlikte yaşıyoruz.

Çalışma çağında 1.6 milyon Suriyeli var. İnşaat, tekstil ve tarım başta olmak üzere bütün işkollarında, Kilis, Antep, Antakya ve İstanbul başta olmak üzere bütün kentlerde on binlerce Suriyeli çalışma izni olmaksızın güvencesiz koşullarda çalışıyor.

Suriyeliler herkesten çok çalışıyor, herkesten az kazanıyor. Ücretleri geç ödeniyor, bazen hiç ödenmiyor. Ne sigortaları ne de iş güvenceleri var. Çocuk ve kadın işçiler ekmeklerinin peşindeyken tacize ve ayrımcılığa uğruyorlar.

Dünya genelinde göçmen işçiler, yerli işçilerin yapmak istemediği işleri yaparak emek piyasasına dâhil oluyorlar. Türkiye’de de Suriyeli işçiler “pis işleri” daha düşük ücretlerle yapmayı kabul ederek işgücüne katıldılar. Beterin beteri onlardan soruluyor.

Dünya Bankası’nın ‘Suriyeli Mültecilerin Türk İşgücü Piyasasına Etkileri’ araştırmasına göre Suriyeli işçiler ‘kayıt dışı çalışanların’ ve ‘kadın işçilerin’ yerlerini alıyor. Bu durum işsizliğin artmasına ve ücretlerin düşmesine neden oluyor. Mültecilerin yoğunlukta olduğu kentlerde işsizlik ortalamanın üstündeyken ücretler asgari ücretin bile altında. Bu olguyu günlük hayata yanlış tercüme etmemek gerekiyor: işimizi çalan mülteciler değil, patronlar.

ILO’nun ‘Küresel İstihdam Eğilimleri’ raporu da, Türkiye’deki durumun küresel boyutunu ortaya koyuyor: Dünya genelinde Suriyeli sığınmacıların yüzde 56’sı kısa süreli ve düzensiz işlerde çalışıyor.

Patronlar yıllardır yüksek sesle söylüyordu: “Senin yerine çalışacak binlerce işsiz var!” Şimdi nakarat değişti: “Daha az ücretle çalışacak binlerce Suriyeli var!”

Gelenekselleşmiş yol, yemek, bayram ikramiyesi gibi sosyal haklar ve yıllık zamlar Suriyelilere verilmiyor. Çoğu işyerinde mesai saati diye bir mevhum yokken iş arkadaşlarına ödenen fazla mesai ücretleri onlara ödenmiyor. Suriyeliler günde ortalama 12.4 saat çalışıyor.

Tarım işkolunda barınma ve alışveriş gibi ihtiyaçların karşılanması için aracılara yüzde 25’e varan komisyonlar ödeniyor. Tarlalarda ve inşaatlarda yeni bir taşeron sistemi ortaya çıkmış. Türkiyeli işçi kendi işini Suriyeliye yaptırıp maaşın bir kısmını devrediyor. Çalışma izni olan Suriyeli sayısı sadece 20 bin ama dernek veya internet sitesi görünümündeki işçi simsarları (özel istihdam büroları) ucuz Suriyeli işgücü bulmakla övünüyor.

“Tekstil iş kolunda yerli işçi yok” diye duyarsanız abartı sanmayın. Sadece merdiven altı dikimevlerinde değil perakende satışta bile Arapça konuşanları göreceksiniz. Çağrı merkezleri, turizm şirketleri hatta hastanelerde Suriyeli müşteri temsilcisine ihtiyaç duyuyor.

Suriyelilerin çalışma hayatında yaşadıkları en büyük sorunlarından biri şüphesiz; dil. Ülkesindeyken ekmeğini diliyle kazanan şairler, yazarlar ve gazeteciler Türkiye’de tuvalet temizliyor, derdini anlatamadığı için dışlanıyor. Eğitimli ve meslek sahibi Suriyeliler mesleklerini icra edemiyor. Eczacılar ve avukatlar, garsonluk veya inşaat işçiliği yapıyor. (Astronot Muhammed Ahmed Faris Türkiye’nin uzay üssü kurmasını bekliyor.)

Suriyelilerin çalıştığı işyerlerinde sağlık ve güvenlik önlemleri alınmıyor, denetimler yapılmıyor. İSİG Meclisi raporlarına göre, 2016’da 63, 2017’de ise 49 Suriyeli iş cinayetlerinde öldü. Yaralanma ve sakatlanmaları tespit etmek neredeyse imkânsız.

Türkiye dünyada en fazla çocuk mülteci barındıran ülke, 1.3 milyon Suriyeli çocuk hastalıklar, yoksulluk ve cinsel istismarla iç içe büyüyorlar. Nitelikli eğitimden yoksun bırakıldıkları için gelecekte de vasıfsız işçi olacaklar. Tamirciler ve seyyar satıcılar dışında çocuklar tekstil, inşaat veya mevsimlik tarım başta olmak üzere bütün sektörlerde aileleriyle birlikte çalışıyorlar.

Kadınlar da çocuklar gibi taciz, istismar ve yoksullukla karşı karşıyalar. Meslek sahibi kadınlar işini yapamazken kadınlar arasındaki işsizlik rakamları ortalamanın üstünde.[44]

‘Hacettepe Üniversitesi Göç ve Siyaset Araştırmaları Merkezi’ (HUGO) ile ‘İltica ve Göç Araştırmaları Merkezi’nin (IGAM) hazırladığı ‘Suriyeliler Barometresi-2017’ araştırmasına göre, tekstilde 900 bini aşkın kayıt dışı çalışan varken, sektördeki kayıt dışılık ve merdiven altı üretim ise her geçen gün artıyor. Sektörde istihdam edilen Suriyelilerin neredeyse tamamı güvencesiz çalışıyor. Çalışanlar arasında çocuk işçiler de var. Yapılan araştırmalara göre Türkiye’de çalışan toplam Suriyeli sayısı 1.2-1.3 milyon olarak hesaplanıyor.

Araştırmaya göre, Türkiye’deki Suriyelilerin yüzde 17.2’si Türkiye’de düzenli bir geliri olmadığını, yüzde 45.2’si düşük gelirli olduğunu, yüzde 34.7’si ise orta gelirli olduğunu ifade ediyor.

Türk toplumundaki algının aksine Suriyelilerin sadece yüzde 30’u son yılda herhangi bir kişi ya da kurumdan yardım aldıklarını ifade ediyor. Yani Suriyeliler Türkiye’deki hayatlarını çalışarak idame ettiriyorlar ve düşük ücret nedeniyle çoğunlukla her bir hanede çalışan kişi sayısı birden daha fazla…[45]

Yine Türk-İş’in, ‘Türkiye’de Yaşayan Suriyeli Sığınmacılar ve Kayıt Dışı Göçmenler’ başlıklı araştırmasına göre, mültecilerin yüzde 61.2’si geçimini çalışarak sağlıyor. “Eşim ya da akrabam çalışıyor” diyenler de yüzde 38.1. Yetişkin erkeklerin yüzde 78.5’i kadınların yüzde 24.2’si çalışır durumda. Hiç çalışmadan yaşayanlar yüzde 6.4’te kalmış. Bu tablo, küçük bir azınlık dışında bütün Suriyelilerin Türkiye’de işçileştiğini gösteriyor. Yani topluma pompalanan “Suriyeliler asalaktır, tembeldir, çalışmazlar” söylemi tamamen yanlış.

Araştırma sonuçları Suriyelilerin yarısının zar zor geçindiğini, Suriyelilerin aylık hane giderinin ortalama 1984 lira olduğunu söylerken, evine ayda sadece 1001-2000 lira arasında para girenlerin oranı yüzde 41.1. Suriyelilerin içinde, ayda 1000 lira ve altında para ile geçinenlerin oranı yüzde 21.8. Yani açlığın da dibinde![46]

 

BAŞBAKANLIK’A BAĞLI AFAD RAPORU[47]

EĞİTİM DURUMU

Suriyelilerin yüzde 80’e yakını lise düzeyinde eğitim almamış. Türkiye’ye giriş yapan Suriyelilerin üniversite ve üzeri eğitime sahip olanların oranı ise yüzde 8.

SURİYELİLERİN MESLEK DAĞILIMI

“Kalifiye” sığınmacıların oranı yüzde 30’un altında. Türkiye’de kamp dışında devlet yardımı veya kendi olanakları ile yaşayan Suriyelilerin sadece yüzde 2’si ofis çalışanı, yüzde 1.5’i mimar veya mühendis, yüzde 0.8’i hukukçu. Sığınmacıların 0.5’i ordu çalışanı, 0.9’u sağlık çalışanı iken yüzde 6’sı devlet memuru, 0,5’i ise yazar ve sanatçı. Türkiye’deki Suriyelilerin en yoğun olarak beyanda bulunduğu meslek grubu ise zanaatkârlık. Bu grubu da yüzde 7 ile el işçiliği takip ediyor.

KADINLARDA DURUM DAHA VAHİM

Türkiye’deki Suriyeli kadınların yüzde 90’ının mesleği yok. Bu kadınların yüzde 50’si ise savaş öncesindeki Suriye’de “ev hanımı” olarak yaşamlarına devam ettiklerini beyan ediyor. Kadınların mesleki değerlendirmesindeki en yüksek grup yüzde 3 ile öğretmenlik. Bunun dışında terzi, kuaför, çiftçi ve hemşire gruplarındaki kadınların oranı yüzde 1’in altında.

TÜRKİYE’DE MESLEKİ EĞİTİM

Bakanlıklar tarafından bu güne kadar açılan 4 bin 200 kurstan 131 bin Suriyeli eğitim aldı. 40 bin Suriyelinin mesleki eğitim kursu ise devam ediyor. AFAD’ın verilerine göre ise mesleği olmayan Suriyelilerin yüzde 50’den fazlası bu kurslara katılmak istemiyor.

 

Devamla: 3.2 milyon Suriyelinin yüzde 44’ü 18 yaş altındaki çocuk ve gençlerden, yüzde 75’ten fazlasının ise özel koruma ihtiyacı içinde bulunan çocuk ve kadınlardan oluşuyor.

HUGO Müdürü Doç. Dr. Murat Erdoğan’a göre Türkiye’de okul çağında (6-17) olan Suriyeli çocuk sayısı 903 bini aşıyor. Bunun yüzde 50’si okula gidiyor. Yüzde 50’nin içinde 162 bini Türk okullarına gidiyor. Geri kalan 360 bin çocuk da geçici eğitim merkezlerinde Suriye müfredatına göre Arapça eğitim yapan, eğitim kalitesinde ciddi sorunları olan okullara gidiyor.

En dramatik olan en az 450 bin çocuğun hiçbir eğitim alamıyor olması. Ayrıca hem çalışmak ve para kazanmak zorunda kalan hem de travmalardan dolayı motivasyon sorunu yaşayan Suriyeli çocukların okullara çekilmesi de her geçen gün daha da zorlaşıyor.[48]

 

II.2) GÜNCEL “GÖRÜNGÜ”

 

Malum olduğu üzere Suriyeli mülteciler sorunu çeşitli vesilelerle sık sık gündeme geliyor. Pek çok açıdan önemli ve hassas hâle gelen bu sorun karşısında işçi sınıfının doğru tutum alması çok önemliyken sınıf saflarında yükselen milliyetçi tepkiler, önyargılar ve tahammülsüzlük tehlikeli bir boyut kazanmış durumdadır. Sorun giderek büyüyen bir açmaz hâline gelmiştir ve ceremesini hem Suriyeli hem de Türkiyeli işçi ve emekçiler çekmektedir. Bu açıdan Suriyeli mülteciler sorununu çeşitli boyutlarını yerli yerine koyarak ele almak, işçi sınıfı saflarında doğru yaklaşımlar geliştirmek büyük önem taşımaktadır.

“Suriyeliler” başlığı altında toplanan mülteciler yekpare ve katı bir kitle değil, birbirinden farklı insanlar topluluğudur. Bir ülkeye farklı bir ülkeden birkaç yıl içinde 3-3.5 milyon insan gelmesinin hem yerli halk için hem de mülteciler için pek çok bakımdan soru(n) yaratmaması düşünülemez.

Kapitalizm koşullarında böyle bir göç dalgası her şeyden önce işsizler ordusunun büyümesi, iş bulmanın iyice zorlaşması, işsiz kalınan sürelerin uzaması demektir. Türkiyeli sermayedarlar, Suriyeli işçileri en ağır şartlarda ve son derece ucuza çalıştırmakta, katmerli biçimde sömürmektedir. Sigortasız, iş güvencesiz, kuralsız, asgari ücretin altında ücretlerle çalıştırdıkları Suriyeli işçileri, Türkiyeli işçilerin ücretlerini aşağı çekmek için bir sopa gibi kullanmaktadır. Özellikle G. Antep, Urfa gibi kentlerin sanayi odaları tarafından yapılan açıklamalar sermayenin Suriyelilere bakışını çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. Sermaye sınıfı, yıllardır hükümetten Suriyelilere çalışma izni verilmesini, denetimlerin azaltılmasını hatta kaldırılmasını, çalıştırılan Suriyeli işçi başına teşvik uygulanmasını talep etmektedir.

Öte yandan Suriyelilerin iş bulmak ve bir yaşam kurmak üzere büyük kentlere göç etmeleri nüfusun buralarda yoğunlaşmasını daha da hızlandırmakta ve bundan kaynaklı sorunları büyütmektedir. Mesela Suriyelilerin varlığıyla artan konut talebi, yoksul emekçiler için en büyük gider kalemleri arasında yer alan ev kiralarını daha da arttırmaktadır. Sonuç olarak yoksulluk ve geçim derdi içindeki Türkiyeli emekçilerin yaşamı iyice zorlaşmakta, tepkileri büyümektedir. Oysa yükselen kiralar bunun müsebbibi olarak görülen mülteciler için de büyük bir sorundur. Suriyeli emekçi mülteciler en berbat durumdaki konutlar için bile fahiş kiralar ödemeye mecbur edilmektedir. Kirayı karşılayabilmek için birkaç aile bir arada yaşamak zorunda kalmaktadır. Ancak Suriyelilerin kalabalık aileler veya gruplar olarak bir arada yaşamalarının yüksek kiralar dışında da nedenleri vardır.

Mülteciler, işlerini, geçim kaynaklarını, evlerini geride bırakarak dilini bilmedikleri, yabancısı oldukları bir ülkeye geldiler. Hiçbir adaptasyon ve entegrasyon süreci yaşamadan, kültürel uyumsuzluğun üstesinden gelinmesini sağlayacak zamana ve eğitime sahip olmadan Türkiye’nin dört bir yanındaki kentlere dağıtıldılar. Olanaksızlıklar içinde hayatlarını devam ettirmek, en zaruri ihtiyaçlarını karşılamak sorunuyla yüz yüze kaldılar. Bu durumda olan tüm insanlar gibi, doğal olarak, daha baştan kentlerin aynı bölgelerinde birikmeye, kalabalık aileler ve gruplar hâlinde yaşamaya başladılar. Kültürüne aşina olmadıkları, statüleri nedeniyle güvenceye alınmış hak ve özgürlüklere sahip bulunmadıkları, ucuza çalıştırıldıkları, fahiş kiralarla izbe evlerde barınmak zorunda bırakıldıkları bu ülkede yaşama tutunmaya çalışırken nefret ve milliyetçi saldırganlıkla karşı karşıya kaldılar. Sonuç olarak mültecilerin bir arada yaşama refleksi daha da güçlendi. Bugün tam da bu nedenle gettolaşma artmakta, bu durumsa mültecilerin deyim yerindeyse daha çok göze batmalarını ve milliyetçi tepkilere daha fazla hedef olmalarını beraberinde getirmektedir.

Yani sınıf bilincinden yoksun işçiler, yoksul emekçiler biriken sorunlarının kaynağı olarak siyasi iktidarı değil mültecileri görmektedir.[49]

Bunda egemen medyanın rolü çok büyüktür.

 ‘Mülteci Hakları için Medya ve Sivil Toplum İş Birliği’ başlıklı toplantıda mültecileri hedef gösteren haberlerin onların hayatlarını olumsuz etkilediğine dikkat çeken Prof. Dr. Ülkü Doğanay, mültecilerin anlatıldığı haberlerin suçlayıcı oldukları vurgusuyla şunları dedi:

Yazının devamı için



Bu yazı 3417 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARŞİVİ
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HAVA DURUMU
nöbetçi eczaneler
GAZETEMİZ

HABER ARA
YUKARI