Bugun...


Temel Demirer

facebook-paylas
1968’İN 50. YILINDA SARI YELEKLİLER
Tarih: 13-03-2019 22:53:00 Güncelleme: 13-03-2019 22:53:00


“Haberciyi öldürebiliriz;
ancak bildirdiği söylenmiş
ve duyulmuş kalacaktır.”[2]

 

1968’in 50. yıl kutlayıcısı Sarı Yelekliler’in, Pierre Bourdieu’nun “Haberci” olarak yorumladığı gerçeğin kendisi olması yanında; Spartacus’ün, “Onlara, nefes alan herkesin eşit olduğunu göstereceğiz,” haykırışı geleneğinin taşıyıcısı oldukları şüphe götürmez!

Sarı Yelekliler’in talepleri, bugün neo-liberal vahşetin sarstığı evrendeki tüm emekçiler için geçerlidir.

Emekçiler artık gelir dağılımdaki makasın açılmasını, yoksulluğun ve askeri harcamaların artmasını, yükün kendilerine binmesini, faturanın kendilerine çıkarılmasını istemiyorlar; Sarı Yelekliler’in eylemleri söz konusu talepler zemininde yükselen “Dip Dalgası”dır.

Sarı Yelekli bir hemşire, “Zenginden alıp yoksula vermeliyiz artık, geçinemiyoruz” diye haykırırken; 70 yaşındaki emekli Paloma, hükümetin aylıklarında kesintiye gitmesine ve yoksulluğa karşı sokağa çıkıp, “Bu yaşta ben hâlâ yalvarmak zorunda mıyım?” diyorsa;[3] ve Paris sokaklarındaki eylemlerde Enternasyonal ile İtalyan Partizanlar’ın “Çav Bela”sı yankılanıyorsa bu “Dip Dalgası”nın neyin “Habercisi” olduğu üzerinde çok iyi düşünmek gerekiyor.

Evet Fransa’yı sarsıp, tüm dünyanın ilgisini çeken, Sarı Yelekliler isyanına katılanlar, “Dün yoktuk, bugün varız,” diyorlar.

Hayır, bu hâl; “Bir 1968’linin dile getirdiği, Fransa’daki toplumsal olayların baharda başlarlarsa yaz tatili gelince, sonbaharda başlarlarsa Noel zamanı sönmeleri ‘geleneği’…”[4] nayifliğiyle gerekçelendirilemez; bir “Haberci”den söz ediyoruz!

Sarı Yelekliler’le başlayan süreç, sadece Fransa ile sınırlı olmayan genel bir yapısal ve küresel krize işaret ederken; tarihi gelenekleri siyaset sahnesine çağırıyor ki, önemli olan da budur…

Halk hareketlerinin, başkaldırıların -bir giysi ile simgelenen- eski(meyen) bir tarihi vardır: Kırmızı boneliler, çulsuzlar/ baldırıçıplaklar vb. gibi…

Başkaldırı bu kez de sarı yeleklere bürünerek sokaklara döküldü; 17 Kasım 2018’de başlayan isyan tarihe bu adla geçti.

Üzerine düşünülüp; ders alınması gereken bu gerçeğin, Fransa sınırlarını aşan etkileriyle: i) Ne gibi özellikler taşıdığı; ii) Bünyesinde hangi potansiyel eğilimleri barındırdığı; iii) Nasıl bir geleceğe aday olduğu; iv) Hasılı neyi anlatıp, neyin habercisi olduğu devrimciler tarafından kavranmalıdır.

Hatırlayın: 1968’de, tarihin en büyük dünya devrimci dalgalarından birinin ilk barikatlarının Paris’te kurulmasından kısa bir süre önce, ‘Le Monde’ gazetesi “Fransa sıkılıyor,” manşeti atmıştı; sonrasıysa malum… Yarım asır sonrasında, 2018 Kasım’ının ilk yarısındaysa “Fransa’nın sakin bir güz geçirdiği”ni söyleyeni kimse yadırgamazdı. Ancak bir ay sonra, Fransa ve dünya bir kez daha kitle eylemlerini, işgalleri, grevleri ve sokak çatışmalarını tartışıyordu!

Dün, bastırılarak görünmez kılınanın, bugün aniden büyük bir şiddetle görünür hâle gelmesi, toplumda bir değişimin başladığına işaret edip; bu başlangıç “Şimdi ne oluyor?”, “Bu nedir?” sorularını da devreye sokuyorken; “Bizim hâlimiz duman ya, dünya hâli de farklı değil! Her tarafta distopik öngörülerin artarken ‘demokrasinin demokratikleşmesi’ gibi bir zamanlar konuşulan konular artık fantezi olmuş durumda; konuşmaya kalksanız, ancak gülünür! Buna karşın nereye baksanız totalitarizmin, sağ popülizmin hâllerini konuşmaya doyulmuyor. Tartışmalara bak, dünya ahvalini anla!,”[5] türünden bir kararmsarlığı ciddiye almıyoruz…

Bugünde nasıl biçimleneceği sorusuna yanıt arayan gelecek, önünü açıyor; Sarı Yelekliler de bunun “Haberci”lerinden, alâmetlerinden birisi…

Ergin Yıldızoğlu’nun, “Krizler birbirini besliyor (ekonomik, siyasi, iklim, gıda, su, göçmenler); yerel savaşların, yine bir büyük savaş olasılığının içinde yaşamaya çalışıyoruz. Irkçı ve dinci faşizm yeniden yükseliyor,”[6] diye betimlediği sürdürülemez kapitalist krizinin yoğun olarak yaşandığı mekânlardan birisi olan Avrupa coğrafyasında, öyle görünüyor ki kriz(ler) daha da derinleşecek, daha da yaygınlaşacak.

 

BUGÜNDE GELENEK

 

İlk dikkat çekmek istediğimiz şey; Sarı Yelekliler’in geleceğin önünü açan bir “Haberci” olarak, bugünde isyan geleneğini tarihin sahnesine çağırıp; çıkartmasıdır…

Evet, Sarı Yelekliler tarih yapıyor(lar); bu politik bir tarih; ezilenlere ait… Buradan varılması gereken ilk sonuç; “XXI. yüzyılın belki de en önemli sosyolojik özelliği, insanlığın bizzat yarattığı uygarlık araçları tarafından tutsak alınması, yönlendirilmesi ve hatta yönetilmesi”;[7] veya “Sistemimiz, ihtiyaçlarına uyan insanları oluşturmak zorundadır; sorunsuzca işbirliği yapacak çok sayıda insan yaratmalıdır; daha çok tüketmek isteyen insanlar; zevkleri standartlaştırılmış ve kolayca öngörülüp, etkilenebilen insanlar,”[8] diye tariflenen negatiflerin ortasında; tarihin ezilenler açısından politik yorumudur; bu tarz-ı siyasetin öne çıkartılmasıdır…

Evet, günümüzde isyan geleneğinin Michel Foucault’nun, “Özgürlük, kim olduğumuzu keşfetmekte ya da saptamakta değil, bizi tanımlayıp sınıflandırmış bulunan tüm kurumlara başkaldırıda yatar,” uyarısı nazar-ı itibare alınarak öne çıkartılması açısından, Sarı Yelekliler bir imkândır.

Karl Marx’ın, “Daha önceki devrimlerin kendi içeriklerini kendilerinden gizlemek için tarihsel anımsamalara gereksinimleri vardı. XIX. yüzyıl devrimi ise, kendi öz içeriğine ulaşmak için ölüleri, kendi ölülerini gömmeye terk etmek zorundadır. Eskiden söz içeriği aşıyordu, şimdi içerik sözü aşıyor… XIX. yüzyılın toplumsal devrimi, şiirsel anlatımını, geçmişten değil, ancak gelecekten alabilir. XIX. yüzyılın devrimi, geçmişin bütün hurafelerinden kendisini sıyırmadan harekete geçemez,”[9] uyarısını da asla “es” geçmeden; gelecek(imiz) için tarihsel geleneklerle Sarı Yelekliler’in bugünü arasında bir bağıntı kurmak “olmazsa olmaz”dır!

Bu tutum; “kendiliğindencilik”le hizalanarak; kimileri gibi “sade suya tiritleştirilmemeli”dir![10]

Örnek mi? Sarı Yelekliler eylemlerinde ‘Firig Bonesi’ figürüne rastlarsınız. Hani 1790’lerin başlarında bir özgürlük ve medeniyet sembolü kabul edilip; “özgürlük bonesi” olarak adlandırılan ve Fransız Devrimi’nin bir sembolü hâline gelen Marianne’ın başındaki ‘Firig Bonesi’…

Ya da sokaklardaki başkaldırıda Albert Soboul’un, “Açlık, küçük ve orta derecedeki esnafı, işçiyi bir araya getiren ve büyük tüccarlara, işadamlarına, tekelcilere, soyluya ve derebeylerine karşı birleştiren çimento olmuştur,” betimlemesindeki “Sans-Culottes”ın öfkesine tanık olursunuz…[11]

Konuya ilişkin olarak “Fransa’da, her zaman siyaseti tarihi bir yolla sürdürüyoruz” diyor Latin Avrupa Siyasi Çalışmaları Merkezi’ne mensup (CNRS-Montpellier Üniversitesi) tarihçi Nicolas Lebour…

“Tüm hareketlerde, tüm büyük grevlerde, geçmişe referanslar vardır” vurgusuyla ekliyor Emmanuel Maurel de: “Sarı Yelekliler Hareketi ‘Sans-Culottes’ı hatırlatıyor. Yükselen aristokrasi ile burjuvazi arasında el konulan bir politika üzerinde şiddet, öfke var.”[12]

 

MÜCADELENİN NEDEN(LER)İ

 

Fransa 68 Mayıs’ından sonra en sert halk ayaklanmasını Sarı Yelekliler ile gördü, yaşadı.

Kimilerinin, müphem “yönü belirsiz patlamalar”[13] biçiminde(!?) betimlediği Sarı Yelekliler eylem(ler)i, başlangıçta ekonomik talepli; yıllardır küçülen kamu hizmetlerine, azalan alım gücüne ve artan gelir eşitsizliğine karşı “Hayır” diyen bir hareket veya “Ultra neo-liberal politikalardan rahatsız olanların platformu”ydu.[14]

Başka bir ifadeyle “Sarı Yelekliler eylemi adım adım küreselleşmenin nasıl da ‘kürede-selleşme’ yarattığını ortaya koyan bir meydan okuma hâline geliyor. Yani Fransa’da asgari ücretlilerin dile getirdiği gerçekler, başta Avrupa olmak üzere tüm kıtalardaki yaşam uçurumlarının göstergesi”ydi.[15]

Konuya ilişkin olarak -12 Eylül darbesinin ardından Fransa’ya yerleşen- Ali Ekber Başaran, “Sokak olayları akaryakıt zammı ile başladı. Akaryakıt zammı bardağı taşırdı” vurgusuyla ekliyor:

“Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’dan önce başlamıştı ama Macron ve hükümetiyle daha çok dolan bir hâl aldı. Bir: servet üzerindeki dayanışma vergisi kaldırıldı. Bu, geliri 1 milyon 300 bin Avro’dan fazla olan insanların devlete verdiği vergi idi ve yüzde 0.5 civarındaydı. Buna ‘Asgari Topluma Kazandırma Geliri (Fransızca RMI)’ deniyordu ve vergi geliri dar gelirlilere veriliyordu. Macron bunu kaldırdı ve bu açığı kapatmak için Sosyal Dayanışma Vergisi getirdi. Bu her kesimden insanın katılacağı bir vergi türü oldu. İki: dar gelirlilere yapılan lojman yardımları vardı. O yardımlar azaltıldı. Üç: yine dar gelirlilere Aile Yardım Parası veriliyordu, onda da kesintiye gidildi. Dört; emekliler dahil 1200 Avro alan her vatandaşa Sosyal Yardım Fonu’na katkı payı kondu. Bu; insanların 50 Avro eksik maaş alması anlamına geliyor. Fransa’da vergi oranları her geçen gün yükseldi. Hatta Fransa AB’nin en çok vergi alan ülkesi oldu.

Tüm bunlar bir araya geldi. Halk bir süredir ‘sağılan inek yerine konduğunu’ düşünüyordu. İçten içe kıpırdama vardı. Akaryakıt zammı son damla oldu…

Siyahî bir Fransız sosyal medyadan ‘Yeter Artık’ diyerek, bir imza kampanyası başlattı ve destek istedi. Sel gibi destek geldi. Ardından da insanlar sokağa döküldü… Okumuş, işsiz, emekli, öğrenci her kesimden insan var. Örneğin yol kesenlerin büyük çoğunluğu emekli. Gelirlerinde ilk kez ciddi düşüş hissettiler ve sokağa çıktılar.”[16]

O hâlde Sigmund Freud’un, “Bazı durumlarda kaygıyı yaratan bilgidir, çünkü tehlikenin önceden görülmesini sağlar,”[17] diye betimlediği hâlin ürünü olarak Sarı Yelekliler’in “Eşitlik istiyoruz, hayatta kalmaya çalışmak değil, yaşamak istiyoruz,”[18] talepleri; devrimci bir tehdidin “Habercisi”dir.

Öyle ki, “Tek buluştukları şey, üzerlerine giydikleri sarı yelekleri ve toplum içerisinde artan adaletsizliğe karşı isyanları”[19] biçiminde tariflenen başkaldırı şahsında, “Halk sözü de, iradeyi de eline aldı.”[20]

Bunun böyle olduğu Fransa’da sokakların sarıya bürünmesiyle ortaya çıktı!

Farkında olsunlar ya da olmasınlar protestocular, isyanı takdir eden, ona değer veren siyasi bir geleneğin mirasçılarıdır. Kendiliğinden hareketin bunun farkında olup olmamaları pek de önemli değil. İçinde doğdukları ve büyüdükleri ekonomik, siyasi, sosyal ortam sürekli öfke üretti. Bu öfke nihayetinde patlama noktasına geldi ve patladı; nicel olarak biriken öfke, isyana, yeni bir niteliğe dönüştü.

Sarı Yelekliler isyanı, sadece Fransız değil, Avrupa burjuvazisini de korkuttu. Bu nedenle söz konusu isyan -bir “komünizm heyulası” olmasa da!- “Avrupa’da dolanan bir heyula” biçiminde tanımlanmayı hak ediyor.

Bu hareket, güçlü bir sosyal hareket olması yanında Macron’u da hedef almaktadır...

Sarı Yelekliler, mevcut sistem yönelik birikmiş bir öfkeyi ifade etmektedir...

Fransa’da halkın Macron hükümetinin neo-liberal saldırılarına karşı büyük ve haklı öfkesi tartışma götürmezken; Sarı Yelekliler, Macron’u sıkıştırdılar.

Öfke, hayal kırıklığı, hoşnutsuzluk, Sarı Yelekliler hareketinin siyasi karakterini biçimlendirirken; bu hâle ezilenlerin kendiliğinden siyasi hareketi diyebiliriz. (Tabii, ezilenlerin belli bir sınıfsallığa denk düşmediğini de unutmadan!)

Hareketin hangi yöne evrileceği konusu zaman ve gelişmelere muhtaçtır. Öte yandan, hareketin çelişkili sınıfsal yapısı, sınıfsal yön netleşmesinin önündeki büyük bir engeldir.

Bu hareketin kendiliğindenciliğini (“doğrudan demokrasi” diye) övüp, göklere çıkartmakla herhangi bir soru(n) yanıtlanıp, çözülmüş ol(a)maz. (İleride değineceğimiz üzere doğrudan demokrasi yöneten/ yönetilen ikilemini aşıp; yasama ve yürütmeyi iç içe geçiren silahlı işçi demokrasisinin ürünüdür.)

Böylesi, kendiliğindenciliğe teslim olmaktır; tıpkı revizyonist Eduardo Bernstein’ın, “Nihai hedef hiçbir şey, hareket ise her şeydir,” sözleriyle va’zettiği üzere!

Evet Sarı Yelekliler, bir taban hareketidir; yatay örgütlenmedir; ancak her taban hareketi, yatay örgütlenme doğrudan demokrasi olarak nitelendirilemez!

“Sarı Yelekliler, her şeyden önce, hem sözlük hem de siyasal anlamda tam bir taban hareketi. Hareketin fitilini ateşleyen, herhangi bir parti ya da örgüte mensup olmayan 50’li yaşlarını aşmış bir kadının sosyal medyada dolaşıma soktuğu bir video. 8 milyona yakın insan tarafından izlenen bu videoda, J. Moraud, neo-liberalizmin pervasız bir uygulayıcısı olan başkan Macron’a ‘söyle, nereye gidiyoruz’ diye soruyordu. ‘Mazot fiyatlarını artırdınız, emeklilerin vergilerini artırdınız, radarlarınız çalışıyor, ceza yağdırıyorsunuz, bisikletlere bile ruhsat getiriyor, Paris gibi büyük kentlere parayla girileceğini söylüyorsunuz. Artık yeter!’ diyerek isyan ediyordu.

Moraud’nun bu isyanı, işbaşına geldiğinden bu yana, kamuoyunun tepkilerine aldırmadan ‘reform’ adı altında neredeyse her ay yeni bir neo-liberal sömürü ve soygun önlemini yürürlüğe sokan Macron yönetimine karşı birikmiş tepkileri tetikledi…

Bunların çoğu zaten düşük ücretler karşılığında büyük mağazalarda tezgâhtarlık, kasiyerlik, temizlik gibi hizmet sektöründe çalışan işçilerle yıllardır yaşadıkları taşra kenti ya da yakınındaki artık kapanmış fabrikalarda çalışmış olan işsizler. Hareketin omurgasını da bunlar oluşturuyor zaten.

Sarı Yelekliler hareketi bundan sonra nasıl bir seyir izler, tatmin edici net bir sonuçla mı noktalanır yoksa Gezi, Rio de Janeiro, Öfkeliler, Occupy hareketi gibi bir süre sonra tavsayıp sönümlenmeye mi yüz tutar?… Ancak bu öfkenin yatışıp arkasının kesilmesi mümkün değil. Fransa’da ya da yarın bir gün başka bir ülkede, şu ya da bu nedenle patlayıp kendini tekrar göstereceği kesin.”[21]

Yani sonuç ne ve nasıl olursa olsun bu mücadele bitmeyecek, tüketilemeyecek!

Bu hâliyle Sarı Yelekliler sadece Fransa’da değil kapitalist coğrafyada her iki sınıfı da sarsıp; yeniden düşünmeye zorladı…

“Bu harekette öne çıkan önemli iki noktayı iyi okumalıyız. İlki; kapitalizmin daha fazla kâr döngüsü üzerinden sürekli yöneldiği insanı yaşadığı gezegenle birlikte tüketen saldırılarının yarattığı öfke ve bu öfkenin öncekilerden farklı olarak sorunun kapitalizmden kaynaklandığının bilincinde olunmaya başlaması. İkincisi de; XIX. yüzyıldaki açlık, sefalet ve savaşlara karşı gerçekleşen ayaklamalardan farklı olarak ekmek mücadelesinin ötesine geçen, kapitalizmin sınırlarını aşan yaşam arayışlarıdır.”[22]

 

BOYUTLARI VE YORUMLARIYLA MÜCADELE

 

Fransa, büyük toplumsal patlamaların karakteristik özelliklerini gösteren bir sarsıntı yaşıyor. 17 ve 24 Kasım ile 1 Aralık 2018 günlerinde ülkenin dört bir köşesinde, ama özellikle Paris’te, hem de zenginliği ve şıklığıyla ünlü Champs-Élysées caddesinde ve Arc de Triomphe (Zafer Takı) anıtı çevresinde yaşanan büyük direniş, toplumda uyumakta olan ne kadar memnuniyetsizlik, öfke, acı ve şiddet eğilimi varsa hepsini ortaya çıkardı. O “zengin” diye bilinen, “sosyal devleti” ile övünen Fransa’da halk kitleleri ne kızgınmış!

Sarı Yelekliler’in isyanına bugün ne kadar çok toplumsal katman kendi köşesinden katılıyor! Liseliler ülkenin dört bir köşesinde, en başta Paris’in işçi banliyölerinde ve Marsilya’da, lise ile üniversite arasında bir bağ oluşturan ve Fransızların ulusal gurur konusu olan “bakalorya” sınavında yapılması planlanan tadilata karşı okullarını işgal ediyor, derslere girmiyorlar. Onları üniversite öğrencileri izliyor, Paris’in bazı üniversitelerinde, liseliler gibi okulları “bloke etme” kararları alınıyor. Ülkenin en büyük çiftçi sendikası FNSEA çiftçileri gelecek hafta boyunca hükümetin “çiftçilere taarruzu”na karşı sokağa çıkmaya çağırıyor. En önemlisi, ülkenin en büyük iki işçi sendikaları konfederasyonu, CGT ve FO, ulaştırma sektöründe çalışan işçileri süresi belirsiz bir greve çağırıyor. 700 bin işçinin çalıştığı bu sektör Fransa’da sınıf mücadelelerinde son on yıllarda (mesela Fransız işçi sınıfının burjuva hükümetine ağır bir yenilgi tattırdığı 1995 eylemlerinde) hep önemli rol oynamış bir işkoludur. Öte yandan, birtakım petrol rafinerilerinde bir süredir devam etmekte olan işçi eylemleri, bazı bölgelerde benzin istasyonlarının tedarik yokluğuyla karşı karşıya kalmasına yol açıyor ve bir başka kriz faktörü olarak gündemi etkiliyor.[23]

Polis sendikalarından Vigi, Sarı Yelekliler eylemlerine destek vermek için süresiz grev başlatacaklarını duyuruyor.[24] Ülkede adeta OHAL ilan edilirken, Demiryolları Sendikası eyleme gideceklerden bilet almayacağını açıklıyor.[25]

Fransa’da sanki uzun süre bastırılmış bir kapak açılmış ve biriken basınç büyük bir patlamayla yeryüzüne fışkırmaya başlamış durumdayken; tekrarlayalım: “Sarı Yelekliler hareketi, net bir şekilde ekonomik durumları giderek kötüye giden geniş toplum kesimlerinin bir itirazı olarak ortaya çıktı.”[26]

Bu hâlde hepimize kapitalizmin bugünkü düzleminin, “sınıfların ortadan kalktığı” iddiasını değil, tersine sınıf olgusunun giderek genişleyip, kapsayıcılaştığı kolektif proletarya gerçekliğini işaret ediyorken; ‘L’Humanité’den Jean Ortiz, ‘Hırsızlar Çaldığınız Parayı Geri Verin!’ başlıklı makalesinde, “Bugünün baldırı çıplakları, yoksulluk sınırının altında yaşayan 9 milyon Fransız, 6 milyon işsiz, yoksullaşan emekliler, çifte sömürülen ve düşük ücret alan kadınlar, ekranları patlattılar,”[27] saptamasıyla mücadeleyi özetliyor.

Aynı şekilde ‘Le Monde’dan Marc Semo’nun, “Halk, yaşam sıkıntılarına çözüm istiyor, sosyal hakların iyileştirilmesini, eşitlik ve adalet talep ediyor… Son yıllara bakıldığında, iki Fransa, iki yaşam var. Alt tabakadaki yaşam, üst tabakaya karşı tepkisini gösteriyor”…

Sosyolog Jacque Julliard’ın, “Sarı Yelekliler yoksulluğun isyanı ve aynı zamanda otoriter bir gidişata başkaldırış...”

Sosyolog Alain Touraine’in, “Bu eylemler sadece akaryakıt zamlarıyla ilgili değil. Sosyal ve politik alanlarda yaşam sıkıntıları da var...”

‘Le Figaro’dan Thierry Oberle’nin, “Bu eylemlerde ise sosyal yaşam ve alım gücünün düşmesiyle başlayan geçim sıkıntısına karşı eylemler…”

Cumhuriyetçi Yürüyüş Hareketi, LREM, Paris milletvekili Laetitia Avia’nın, “Sarı Yelekliler eyleminin, iki şey söyleyen güçlü bir mesajı var: Dünyanın sonunu düşünenlere ve ay sonunu düşünenlere, daha fazlasını bulmanın bir yolunu bulmamız gerektiğine karşı çıkmamalıyız,”[28] biçiminde yorumladığı eylemler ülkenin -egemenler tarafından yıllardır bastırılmış- gösterilmeyen/ görünmeyen yüzünün açığa çıkmasıydı.

Olgular küresel boyutta derin bir krizin var olduğunun göstergesiyken; olanlar kapitalizmin yol açtığı krizin sonucuydu ve soru(n) akaryakıt fiyatları değil, sınıflar arasında ekonomik açıdan oluşan uçurumdan kaynaklanan “sınıf çatışması”ydı.[29]

“Sarı Yelekliler estirdikleri fırtına ile sokakları kuşattılar. Paris, ‘68’den beri ilk kez bu denli kitle öfkesine şahit oldu. Kaldırım taşları söküldü, Paris’in en turistik caddesi ve burjuvazinin kalbi Champs-Élysées’de barikatlar kuruldu. Paris’in birçok bölgesi ve diğer şehirlere sıçradı bu ateş. Sanki komünarların, ihtilalcilerin ruhu dirildi, sokaklar yangın yerine döndü. Fransız basını, iç savaş görüntüleri gibi diye manşetler attı. Herkes şaşkın aslında, ne olduğunu anlamaya çalışıyorlar. Bu yüzden çok farklı yorumlar yapılıyor.

Kimisi ‘Avrupa Baharı’ diyor, kimisi Gezi direnişi gibi diyor, kimisi faşizmin ayak sesleri diyor. Evet, ortada fırtına gibi esen, geri çekilmeyen, meydanları tutuşturan bir halk hareketi var. Haklı talepleri ve haklı öfkeleri var…

Sarı Yelekliler, işin aslı, alayına isyan der gibiler. Ne iktidar partisi, ne muhalefet partisi, ne sendikalar, ne sol partiler… Hepsine sarı kart çekerek, kendi isyanlarını yarattılar. İçlerinde sağcı da var solcu da; anarşist de var, eylemlere hiç katılmayan da var. Bir nevi herkes kendi isyanın kuşanıp gelmiş. Bu yanıyla Gezi direnişine benzer.

Eylemcilerin ellerinde Fransa bayrağı da var, Che resminin olduğu bayraklar da var. Eylemciler, Fransız ulusal marşını da söylüyor, enternasyonel marşını da söylüyor. Ellerideki dövizlerde, Fransız ihtilalinin simgelerinden olan ve Fransa’da tüm resmi dairelerin girişinde yazan, ‘Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik’ kelimelerinin üzerine bir çizgi çizerek eleştiriyorlar. Bu kavramların anlamının yeniden hayata geçmesini istiyorlar. Sefalet eken öfke biçer diyorlar. Hep birlikte kazanacağız diyorlar, herkesi sokağa, desteğe ve dayanışmaya çağırıyorlar.

Yeter artık diyorlar, bu yaşam mı diyorlar, sefalet neden hep bizim payımıza diyorlar. Çoğunluğu asgari ücretle geçinmeye çalışan işçi ve emekçiler. Sarı Yelekliler’in en önemli farkı, bu zamana kadar sınıfsal mücadelenin dışında yer alan toplumsal kesimlerin ve taşranın da alanlara çıkmasıdır. Fransız halkının büyük çoğunluğu bu hareketi destekliyor. Zaten bir halk hareketi ve bir halk direnişi. Öncüsü yok, örgütleyicisi yok…

Bu halk hareketinin en büyük zaafı önderliğinin olmaması. Lakin kapitalist sisteme isyanın tohumlarını ekiyor bu direnişle. Yıllar önce Bastille zindanlarına atılan devrimcilerin ruhu ayağa kalkıyor. Avrupa’da bir heyula…”[30]

Söz konusu heyula için Fransız Komünist Partisi Avrupa İlişkileri Sorumlusu Anne Sabourin, “Toplumun en görünmez, unutulmuş kesimini oluşturan insanlar. Daha önce hiçbir harekete katılmamış insanlar” vurgusuyla ekliyor:

“Bu hareketi anlamamız için ülkenin son birkaç yılında yaşananları anlamalıyız. Akaryakıt vergileri bardağı taşıran son damlaydı. Emmanuel Macron iktidara geldiğinden beri iş kanunda büyük değişiklikler yaptı, kemer sıkma politikalarıyla halkın satın alma gücünde önemli kayıplara sebep oldu. Üstelik Macron’un ilk icraatlarından biri toplumun en zengin kesiminden alınan vergilerde kesintiye gitmek oldu. İnsanlar bu vergilerin geri getirilmesini talep ediyor. Akaryakıt vergilerinin ertelenmesi önemli bir zaferdi ancak sokaktaki insanların talepleri çok daha geniş bir yelpazeye yayılıyor.

Sokaktaki insanların kim olduğunu anlamak çok önemli. Bu insanlar sokakta görmeye alışkın olduğumuz kişiler değil. Yalnızca sendika üyeleri değil, siyasi parti üyeleri değil. Toplumun en görünmez, unutulmuş kesimini oluşturan insanlar. Daha önce hiçbir harekete katılmamış insanlar. Toplumun geri kalanının da bunu gördüğünü, anladığını düşünüyorum. Toplumsal bir meseleye, sıra dışı bir tepki verildiğine şahit oluyoruz ve herkes bunun farkında. Kamuoyu anketleri, eylemlerin hâlâ toplumun yüzde 70’i tarafından desteklendiğini, haklı görüldüğünü gösteriyor.”[31]

Sol partiler ile işçi sendikaları ilk başta, çeşitli siyasi gerekçelerle Sarı Yelekliler hareketine uzak duruyorsa da,[32] hareketin toplumsal tabanı genişledikçe, talepleri belirginleştikçe katılımcılarının sayısı arttı ve niteliği zenginleşti…

68 Mayıs’ı kadar olmasa da duvarlarda ve Sarı Yelekliler’in sırtında sloganlar çiçekleniyor: ‘Sefalet ekersen, öfke biçersin! Çatal bıçak için yarım milyon avro harcadın ama beni davet etmedin yemeğe! Macron bizi aptal yerine koyma!’…

Unutmayalım, Fransa, 1789, 1830, 1848, 1871, 1936, 1968 gibi kitlesel isyanların memleketi…

Yine de, Sarı Yelekliler’in global bir muhalefet, dünya çapında bir alternatif yarattıkları anlamına gelmiyor. Sadece küresel düzlemde köklü bir değişim olasılığına kapı aralıyor.

Toplumbilimci Edgar Morin’in bir tesbiti de önemli: “Bu olağanüstü olaylar, sıradan açıklamalarla anlaşılamaz.”

“Yeni, doğal, orijinal, ilginç ve kuşkusuz toplumsal ve kitlesel bir hareket Sarı Yelekliler. Yaşasın ya da Kahrolsun demek yerine hareketin seyrine/ gidişatına bakmakta yarar var”ken;[33] “On binlerce insan neden inşaat işçileri gibi sarı yelekler giyip sokaklara dökülsün ki? Cevap: Çünkü öfkeliler!”[34]

 

HAREKETİN NİTELİĞİ VEYA “SAF” HAREKET YOKTUR

 

Paris sokaklarındaki bir Sarı Yelekli, “Sarı Yelekliler gerçekten unutulanların, yok sayılanların, ezilenlerin bir isyanıdır,”[35] derken; hareketin niteliğini de özetlemiş oluyor…

Thierry Meyssan’ın, “Batı’nın varoluşsal krizi”ne[36] dikkat çektiği tabloda “Sarı Yelekliler eylemlerinin ana nedeni basit bir ekonomik neden görünse de, uzmanlar alt sınıfların üst sınıflara öfkesinin temel neden olduğunu belirtiyorlar.”[37]

Haksız da değiller; “Öfke büyüdü, büyüdü, kabına sığmadı ve taştı… İşin özü tek cümle ile artan eşitsizliklere karşı bir başkaldırı”[38] formülasyonuyla özetlenen hâlden, “Yeni düzende kendilerine yer olmadığını görenlerin etrafa bulaşmaya başlayan isyanı… Dışlanmışlığın hıncı ile arabaları yakan göstericiler… Eski orta sınıf da yavaş yavaş eriyor. Ona da yenidünyada hayat hakkı kalmıyor. Önce otomasyonla başlayan gelişme, yapay zekânın gündeme girmesiyle birlikte proletaryanın yanı sıra orta sınıfa da, ‘Üzgünüm, size yeni dünyada yer yok!’ diyor,”[39] sonucu çıkmaz; çıkartılamaz! Sarı Yelekliler’in öfkesi tarihe gömülenlerin değil, tarihin öznesi olmaya çalışanların öfkesi…

“Sarı Yelekliler’i gaipten gelmiş ve sarı yelek giymiş insanların gizemli bir hareketi olarak görmek yanlış olur. O, sınıf çelişkilerinden, halkın ve sokağın içinden doğmuş bir harekettir.”[40]

68-70 yaşlarındaki bir eylemci kadının giydiği sarı yeleğe, “J’ai Fais Mai 68 Je Fais Nov. 2018/ Kasım 2018’ e katılıyorum Mayıs 1968’ e Katıldım” yazdığı hareket, ne ilktir ne de yenidir. Bir başkaldırıdır. Kapitalist hâl(lerin)in bir sonucu olarak ezilenlerin sokağa dökülmesidir.

Eylemcilerin talepleri üç ana başlıkta incelenebilir. İlki vergi yükünün eşitsiz dağılımı, yani çok kazanandan az, az kazanandan çok vergi alınması... İkincisi seçilmişlerinin seçmenlere hesap vermeleri, halk oylaması uygulamasının yaygınlaştırılması… Üçüncüsü burjuva sınıfına, teknokrat kökenli yönetici kadrolara, elit sınıfına küreselleşmenin hep kazananlarına karşı biriken öfkenin[41] dışavurması...

Yaşananlar toplumsal tarih bağlamında okunduğunda halk isyanının temel ölçütlerini fazlasıyla yansıtmaktadır. Yani sadece iktidarı değil iktidarın dayandığı sistemi de reddetmektedir…

Evet, “Sarı Yelekliler’in eylemleri sistem karşıtı bir isyandır. Mesele zam falan değildir. Zam bir tetikleyendir. Bu isyanlar yarın öbür gün durulabilir. Ancak sistemin yapısal sorunlarına dayandığından bir ay sonra, bilemedin beş yıl sonra tekrar patlak verecektir. Ve her patlak verdiğinde şiddet kat sayısı yönünden eskisini aratacak düzeyde olacağı toplumların tarihinde sabittir. Sistemin krizi derinleştikçe ‘Daha iyi bir dünya mümkün’ diyen ezilenlerin sesi daha gür çıkmaya devam edecektir.”[42]

İş bu merkezdeyken; 1968 İsyanının özgürlükçü, 2018 Sarı Yelekliler’in de yoksulluğa karşı bir başkaldırı hareketi olduğu kuşku götürmez.

Tamam “Yaşananlar doğrudan bir işçi hareketi olarak görülmüyor. Konu iş yasalarında bir değişiklik değil. İnsanların sokaklara dökülmesi için herhangi bir sendikadan, siyasi partiden ya da örgütten herhangi bir çağrı da gelmiş değil. Olaylar günün birinde benzin fiyatlarının artırılması sonucu kelimenin tam anlamıyla birden bire patlak verdi. Devlet de dahil olmak üzere kimsenin beklemediği bir anda tıpkı bir zamanlar tarihin gidişini değiştiren ‘Sans-Culottes’ gibi, sırtına sarı yelekler geçirmiş binlerce insan bir anda sokakları ele geçiriverdi.”[43]

Fransa büyük bir toplumsal patlamayla sarsılırken; 1789 ve 1848 Devrimleri, 1871 Paris Komünü gibi tarihsel olaylara ve sınıf mücadelelerine sahne olmuş coğrafyayı barikatlarıyla, işgal ve blokaj eylemleriyle, sallayan Sarı Yelekliler, toplumun temel gündemi olmayı başardılar.

Sarı Yelekliler, bir birikimin üzerine gelen, kapsamlı ve uzun soluklu bir kitle hareketi. Sosyal yıkıma uğramış, hakları gasp edilmiş, sömürü ve çalışma koşulları ağırlaşmış, yoksullaşmış, işsizliğin kâbusuna itilmiş, güvencesizleştirilmiş kitlelerin kendiliğinden harekete geçmesidir söz konusu hâl.

Bu hâle ilişkin olarak Mahmut Hamsici, Paris sokaklarındaki izlenimlerini şöyle aktarıyor:

“Kitle, bir nevi ‘beş benzemezlerden’ oluşuyor.

Çok büyük bölümünü orta yaşlı erkekler oluşturuyor ama gençler ve kadınlar da var.

Çoğunluk beyaz Fransız ama Afrika ve Kuzey Afrikalı Arap dahil göçmen kökenliler de var.

Hatırı sayılır bir bölümünün Paris dışından ya da Paris’in çevre mahallelerinden geldiği anlaşılıyor.

Birçok gözlemci, başta sadece beyaz Fransızlardan oluşan Sarı Yelekliler’e son dönemde özellikle Paris’te göçmen kökenlilerin de destek vermeye başladığı görüşünde.

Nasıl topluca hareket edeceklerine dair tereddütlerine bakılırsa en azından hatırı sayılır bir bölümünün daha önce eylemlere katıldığını düşünmek zor.

Binlerce kişilik kitlenin hatırı sayılır bir bölümü herhangi bir sendika, siyasi parti ya da örgütün üyesi olmadığı ve siyasi görüşlerinde farklılık olduğunu tahmin etmek mümkün.

Örneğin çok açık ki, elinde Fransız bayrağıyla dolaşan ve her yanına gittiği kişiye muhabbetten sonra ‘Vive La France/ Yaşasın Fransa’ diyen yaşlı adamla, ‘Macron İstifa’ dışında hiçbir sloganı topluca atmayan kitleye kapitalizm karşıtı slogan attırmaya çalışan genç kadın, siyaseten farklı dünyaların insanları.

Ancak onları buluşturan çok kritik ortak noktalar var. Öncelikle neredeyse hepsi sıradan, ‘küçük insanlar’.

Hepsinin eleştirdiği temel nokta ise Macron’un zenginleri kayırdığını düşündüğü ekonomi politikaları.

Keza Sarı Yelekliler’in talepleri de sosyal haklar üzerinde yoğunlaşıyor. Hazırlanan 42 maddelik talepler listesinde engellilere desteğin artırılmasından emeklilik yaşının düşürülmesine kadar talepler yer alıyor.

Tıpkı, hükümetin enerji dönüşümü adına, çevreyi en fazla kirlettiklerini düşündükleri büyük şirketlere vergi konusunda kolaylıklar getirirken kendileri için yaşamsal olan akaryakıta zam yapmasına duydukları öfke gibi, birçok hükümet politikasına yönelik bir öfke bu.

20 yıldan fazladır Fransa’da yaşayan ve Fransa’yla ilgili kitapları bulunan İngiliz gazeteci John Lichfield, isyan dalgasını anlattığı ‘The Guardian’daki yazısına boşuna şu başlığı atmıyor: ‘Paris sokaklarında hiç böylesine bir kör öfke görmedim’…

Sarı Yelekliler’in eylemlerinin başlamasından bu yana Paris merkezinin dört yanda duvarlar sloganlarla dolup taşıyor.

Aslında duvar yazıları öfkenin kime yöneldiğini de ortaya koyuyor.

‘Gezegen Yanıyor, Élysée Ne Zaman Yanacak?’, ‘Çalışmak Öldürür, Sigara İçmek Harap Eder’, ‘Élysée’yi Yakalım’, ‘Sonun Yakın Macron’, ‘Öfke Sarısı’, ‘Paris Yanıyor’, ‘Mutlu Noeller Macron’, ‘İsyan Etmekte Haklıyız’, ‘Macron Harakiri’ ve son olarak sosyal medyada paylaşılan bir duvar yazısı: ‘Kahrolsun Havyar Yaşasın Kebap’.

‘Le Point’, Le Pen ve Mélénchon’un söylemlerinin, Sarı Yelekliler karşısında git gide daha fazla birbirine yaklaştığı yorumunu yapıyor.

Fransa, tarihinde, 1789 devriminde 1871 Paris Komünü’ne, 1968 öğrenci isyanından 2005’teki banliyö ayaklanmalarına kadar hem Avrupa’yı hem de dünyayı etkileyen, kimisi devrim aşamasına ulaşmış isyanların yazılı olduğu bir ülke.

Net bir ideoloji, örgütsel yapı ve stratejiye sahip olmayan Sarı Yelekliler isyanının sönüp sönmeyeceğini, siyasi olarak nereye evrileceğini (sağ otoriterlik, yeni bir sol yükseliş vs.) tahmin etmek çok zor.

Ancak hareket sönüp gitse dahi, küçük insanların sokak isyanlarıyla, ülke siyasetini etkilediği bir örnek olarak tarihe geçecek.”[44]

 

YAPISAL SORU(N)LAR

 

‘Doğrudan Eylem’ mensubu işçilerinden oluşan kolektifin hazırladığı bir rapora göre Sarı Yelekliler hareketi, “Birçok çelişkili unsuru birleştiriyor: yatay örgütlenmeli doğrudan eylem, bir “apolitiklik” anlatısı, aşırı sağ örgütçülerin katılımı ve sömürülenlerin samimi öfkesi…

Sarı Yelekliler hareketi, insanların tüketici kimliklerinden vazgeçmeksizin isyan etmesi için bir kanal sağladı…

Öfke ve kafa karışıklığına dayalı bir toplumsal hareket…

Sarı Yelekliler kendilerini kendiliğinden, yatay ve lidersiz bir hareket olarak tanımlıyorlar. Bunların doğruluğunu belirlemek zor. Hareket, insanların ne yapmak ve nasıl yapmak istediklerine yerel olarak karar verdiği merkezsiz eylemleri kolaylaştıran sosyal medya grupları üzerinden başladı. Bu bakımdan bir tür yatay örgütlenme olduğu kuşkusuz.

Hareketin gerçekten lidersiz olup olmadığı ise daha karışık bir mesele. En başından itibaren, Sarı Yelekliler hareketlerinin apolitik olduğunu ve liderlerinin olmadığını iddia ettiler. Bunun yerine, ortak öfkeleri temelinde bir arada davranan sayısız grubun organik çabası olduklarını söylediler.”[45]

“Sayısız grubun organik çabası”nın kolektif ürünü olarak Sarı Yelekliler konusunda ‘Bordeaux Üniversitesi Emile Durkheim Merkezi’nin çalışma şunları ortaya koydu: 40-50 yaş arası, kadın-erkek oranı yaklaşık eşit, ortalama lise ve biraz üstü mezunu, 1500 avro civarı para kazanan, yarısının ilk kez bir eyleme katılan, orta ve küçük yerleşim alanlarında yaşayan insanlar. Yüzde 33’u kendisini ne sağcı ne de solcu olarak tanımlıyor, yüzde 5.4’ü cevap vermiyor ve kendisini siyasi olarak tanımlayan yüzde 61.5… Yani bu hareket, söylenilenin aksine aşırı sağa değil, solun soluna çok daha yatkın.[46]

Ayrıca harekete katılanların yüzde 33.3’ü hizmetlilerden, yüzde 14.4’ü işçilerden, yüzde 10.5’u esnaftan, yüzde 5.2’si orta-üst kadrolardan, yüzde 1.3’ü köylülerden ve kalan yüzde 25.5’i da işsizlerden oluşuyordu.[47] Siyasi tavırlar konusunda ise, Sarı Yelekliler’in yüzde 31’i tarafsız olduğunu söylemiş, yüzde 5.4’ü sessiz kalmış, kalan yüzde 61.5’de -araştırıcıların oluşturdukları radikal soldan radikal sağa uzanan 7 dilim içinde- duruşlarını sırasıyla şu yüzdelerle ifade etmişti: Yüzde 14.9; yüzde 16.9; yüzde 10.8; yüzde 6.1; yüzde 6.1; yüzde 2 ve yüzde 4.7.

Görüldüğü gibi bu tabloda radikal sağın (faşistlerin) oranı (yüzde 4.7) korkulduğu ölçüde değildi. Yine de bunların bir kısmı “tarafsızlık” kisvesi altında siyasi kimliklerini gizlemiş olabilirdi.

Araştırmada hareketin fizyonomisini ortaya koyan diğer bilgiler de şunlardı: Katılımcıların yüzde 45’i kadındı; yaş ortalamaları 45 (Fransa ortalaması 41.4) olup, bunların yüzde 20’si yüksek tahsilliydi; aylık ortalama gelirleri 1700 avro (Fransa ortalamasının yüzde 30 altında) olup, katılımcıların yüzde 10’u da 800 avro’dan az kazanmaktaydı.[48]

Heterojen özellikli gayrımemnunlar hareketi olarak Sarı Yelekliler’in safında “Yahudilik eşittir histeri ve ensest” diyen, kraliyet devri otoritesi ve açık faşizm nostaljisiyle yanıp tutuşan, Macron’u hedef alarak “Orospu çocuğu, ibne piç, git Brigitte’ini hâllet…” türünde hakaretlerle kadını, eşcinselleri aşağılayan taş devri canlıları var. Ama bu yanına bakarak, “1789, 1871, 1968”i işaret edenleri, “kapitalist sistem ilga”, “doğrudan demokrasi”, “kardeşlik, eşitlik ve özgürlük varsa vardır” diyenleri yok saymak, harekete genel çerçeve oluşturan vergi artışlarının iptali, asgari ücret ve alım gücünün yükseltilmesi, toplumsal zenginlik dağılımının yeniden düzenlemesi gibi meşru talepleri atlamak mümkün değil.[49]

Yani, “Sosyal bir isyanın tüm özelliklerini sergileyen Sarı Yelekliler hareketi arasında aşırı sağcı ve milliyetçilerin bulunduğu, dahası bu hareketi kendi amaçları için kullanmaya çalıştıkları bir sır değil. Ancak; birincisi, bunda şaşılacak bir şey yok, ikincisi harekete damgasını vuran bir hegemonyaları yok, üçüncüsü hareketin talepleri aşırı sağcı-milliyetçi çizgiye sığmayan bir genişliğe sahip ve dördüncüsü bu gerici güçlerin girişimleri, kendine sol ve ilerici diyen güçlerin harekete müdahil olmalarının gerekliliğini ortadan kaldırmamakta, tersine ona yön vermeleri, onu daha ileriye taşımalarını şart koşmaktadır!

Sarı Yelekliler hareketi aşırı sağın bir hareketi değildir. Başta taşra emekçi gençliği ve küçük burjuvazisinin olmak üzere çeşitli toplumsal kesimlerin, onlarca yıl izlenegelen ve esasta tekellerle mali oligarşiyi palazlandıran politikalara karşı sosyal bir isyan, özellikle de ‘orta sınıfın’ alt kesimlerinin ‘yeter artık!’ haykırışıdır. Ve böyle olduğu için, hâlihazırda hareketin ne politik bir merkezi, ne bütünlüklü talepleri, ne de belirgin bir politik çizgisi bulunmaktadır. Hareketin bu zayıflığı ama, aynı zamanda onun şu anki gücünü, dinamizmini teşkil etmektedir. Bunun sürdürülemez ve geçici bir hâl olduğu ortadadır.”[50]

Evet, inkâra gerek yok: “Açık bir siyasi liderlik olmadan ortaya çıkan Sarı Yelekliler’in toplumsal tabanı kaçınılmaz olarak heterojen bir yapıya sahip; sağdan olduğu kadar soldan da destek buluyorlar. Daha da önemlisi, siyasi yelpazenin herhangi bir kanadına kendisini yakın hissetmeyen geniş bir kesim de zaman içinde gösterilere katılmaya başladı. Bugün öğrencilerin ve sendikaların da katılması, Sarı Yelekliler’in başkaldırısını(n) yeni mecralara taşınacağını gösteriyor…

Tam da bu çerçevede olaya yönelik araştırma, tarafsız bir etkinlik değil, olaya sadakat anlamına gelen militan bir müdahaledir. Şimdi hariçten gazel okumaktan kaçınıp, olayın öznelerinin nasıl şekillenip süreci nasıl isimlendirileceğini izleyelim. Şimdi sosyolojik verilerle bilgi üretmenin, yerini siyasete bıraktığı noktadayız. Bırakalım, dövüşen anlatsın.”[51]

Kimse, ama kimse saf bir sosyal hareket ya da saf toplumsal devrim arayışının işgüzarlığına müracaat etmeye kalkışmasın![52]

Hatırlayın: “Bütün önyargılarıyla küçük-burjuvazinin bir kesiminin devrimci infilakı olmadan, siyasal bakımdan bilinçsiz olan proleter ve yarı-proleter yığınların, toprak sahiplerinin, kilisenin, krallığın boyunduruğuna karşı, ulusal vb. boyunduruğa karşı hareketi olmadan düşünülebileceğini sanmak, toplumsal devrimi reddetmektir. Ne olacaktı! Bir ordu belirlenmiş bir noktada mevzilenerek, “Biz sosyalizmden yanayız”, bir başka ordu da bir başka noktada saf tutarak “Biz emperyalizmden yanayız” diyecek ve böylece toplumsal bir devrim gerçekleşecek, öyle mi! Ancak böylesine çokbilmişçe ve gülünç bir bakış açısından hareket ederek İrlanda ayaklanmasına “darbe” diye kara çalınabilir.

‘Saf’ bir toplumsal devrim bekleyenlerin ömrü hiçbir zaman bunu görmeye vefa etmeyecektir,” demişti V. İ. Lenin, Georgiy Plekhanov’un İrlanda Ayaklanması’na mesafeli duruşunu değerlendirirken…

Bugün Fransa da Sarı Yelekliler’i değerlendiren kimi teorisyen ve sosyolog solcularımızın, hareketin unsurları ile aralarına kurdukları politik barikatın aşılabilmesi ancak V. İ. Lenin’in seslendiği yerden mümkün görünüyorken; kimi Sarı Yelekli öznelerin göçmenlere yönelik tavrı, işsizlik ve geleceksiz gibi bugünü ilgilendiren meselelerle ilgili bir çıkış noktası taşımıyor ve hatta anti-kapitalist form içermiyor olmaları, onların ayaklanmalarını “sağ” bir eylem olmakla nitelendirmeye yetmez…

Unutulmasın: İmkân(lar) ile tehlike(ler) hep iç içedir...

Evet “Kamuoyu anketlerinde aşırı sağda görülen Ulusal Cephe lideri Marine Le Pen’in oyunu yüzde 5 artırıp yüzde 33’e çıkardığı, ‘aşırı solda’ da ‘Boyun Eğmeyen Fransa’ hareketinin lideri Jean-Luc Mélénchon’un yüzde 1 gerileyerek yüzde 34 desteğe sahip olduğu görülüyorken; ‘Le Point’ dergisinin, iki liderin söylemlerinin, Sarı Yelekliler arasında daha fazla benimsendiği açıkladı.”[53]

İmkânsız bir tehlike; tehlikesiz bir imkânsız mümkün değilken; “Bugünkü gelişmeler önemlidir. Bu nedenle mevcut Sarı Yelekliler hareketinin nereye kadar yaygınlaşacağından bağımsız olarak; sürecin ve muhtemel gelişmelerin sınıfa ve ilerici güçlere sunduğu imkânlar”a[54] yoğunlaşıp; Böylesi bir halk hareketliliğinin solu bir çıkış kapısı olmak bir yana, karşı çıktığı sistemin parçası olarak görmesinin nedenleri üzerinde durmalıyız.. Bize düşen, ‘sefalet eken öfke biçer’ diyen milyonların öfkesini kurucu bir siyasete dönüştürmenin yollarını aramaya devam etmekten ibarettir!”[55]

Yazının devamı için



Bu yazı 3715 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARŞİVİ
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HAVA DURUMU
nöbetçi eczaneler
GAZETEMİZ

HABER ARA
YUKARI