Bugun...


Temel Demirer

facebook-paylas
HALKIN -BAŞKALDIRAN- ARZUHÂLCİSİ: YAŞAR KEMAL
Tarih: 25-06-2019 19:24:00 Güncelleme: 25-06-2019 19:24:00


HALKIN -BAŞKALDIRAN- ARZUHÂLCİSİ: YAŞAR KEMAL[*]

 

“Her ölüm biraz erken ölümdür!”[1]

 

İnsan ve insanlık için, yaşadığı her yılın hakkını vermiş biri için -belki- 90’lı bir yaş yeterince uzun sayılabilir; ama yine de Cemal Süreya’nın dediği üzere, “Her ölüm biraz erken ölümdür”… Yine de erkendi Onun çekip gitmesi…

Siz bakmayın Rotterdam İslâm Üniversitesi Rektörü, Osmanlı Araştırmaları Vakfı mütevelli heyeti başkanı Ahmet Akgündüz’ün, “Yaşar Kemal’in hayatında, Ona Allah rahmet eylesin diyeceği bir ipucu bulamadığını”[2] söylemesine!

Hakkında; “Varoluşa senin kadar tutkulu kim olabilirdi. Bir taş dibinde açan çiçeğin tasviri senin dışında kim tarafından öylesine canlı ve heyecanlı bir şekilde yapılabilirdi,”[3] dedirten (28 Şubat 2015’te yitirdiğimiz) Yaşar Kemal, bu zırvaları ka’ale almayacak kadar büyük bir çağdaş klasikti.

“Halkın mutluluğunun önüne kim geçiyorsa ben sanatımla ve bütün hayatımla onun karşısındayım. Ben etle kemik nasıl birbirinden ayrılmazsa, sanatımın halktan ayrılmamasını isterim. Bu çağda halktan kopmuş bir sanata inanmıyorum,” diyerek 91’inde yaşama veda eden Yaşar Kemal, sadece coğrafyamızın gerçeklerini şiirsel bir dille haykıran bir edebiyatçı değil; aynı zamanda, ulusal sorun da dahil,[4] Türkiye’nin tüm temel sorunlarını dert edinerek; ömrünün önemli kısmını Türkiye İşçi Partisi (TİP) saflarında mücadeleye hasretmiş bir Kürt[5] aydındı.

Kolay mı? “Bir gün bütün Ruslar ortadan kaybolsa onların nasıl insanlar olduğunu tek bir Fyodor Dostoyevski romanından anlayabiliriz,” diyen meşhur söz, Yaşar Kemal için de geçerliyken; Anadolu ve Mezopotamya’nın nasıl bir yer olduğu, orada nasıl insanlar yaşadığı Yaşar Kemal romanlarından anlaşılabilirdi…

Bütün bir hayatı olanca büyüklüğüyle kucaklayan Onun cenazesine katılanların çeşitliliğine bakılınca; çok sevilse de; “Herkesin Yaşar Kemal’i başka!” dememek mümkün değildi...

Mesela büyük holdinglerinin başkanları, onu uğurlamaya gelmişlerdi.

Sonra Kadir İnanır’dan Fatih Terim’e, Hasan Cemal’den Oral Çalışlar’a; iş, sanat, basın, siyaset ve spor dünyasının ünlüleri de oradaydı! (Hani çoğu, “Kabrime gelme, istemem!” denilecek türden insanlardı!)

Hepsi, Yaşar Kemal’le olan özel yakınlıklarını, dostluklarını anlattılar!

Mesela Doğan Holding Onursal Başkanı Aydın Doğan, “Yaşar Kemal, babamın arkadaşıydı. Benimle de dostluğu vardı,” dedi; 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de, “Babamın yakın arkadaşıydı. Hatta geçen Kurban Bayramı’nda telefonla görüşmüşler” bilgisini paylaştı!

Daha önceleri hep Mehmet Ağar’ın yanında gördüğümüz Fatih Terim ise, “Yaşar Kemal benim ağabeyimdi” diyerek, aile bağlarının derinliğine vurgu yaparken; Murat Bardakçı bile ‘Habertürk’teki ‘Tarihin Arka Odası’nda, “Yaşar Abi, anamın ve babamın yakın arkadaşıydı” diye övünerek kendine pay çıkardı…

Şaşırmamak -yani TİP’li Kürt Yaşar Kemal bu insanlarla nasıl “dost” olabilmişti- mümkün müydü?

Elbette değildi; ama buradan çıkartılması gereken ilk sonuç; Onun egemenleri yalan söylemeye mecbur kılacak kadar büyük olduğuydu…

Evet, “Kimi büyükler vardır, büyük sözcüğü veya büyüklük kavramı onların gerçek büyüklüklerini dile getirmek için yetersiz kalır. Yaşar Kemal, onlardan biriydi… Yazılı ve yazısız Anadolu kültürünün has temsilcisiydi.”[6]

Evet, evet “Büyük” sıfatını hak eden, türünün son örneklerinden, Yaşar Kemal’di O… Ve birgün, “O güzel atlara binip çekip gitti.”

Hatırlarsınız: “O iyi insanlar, o güzel atlara bindiler çekip gittiler,”[7] diye yazmıştı ‘Demirciler Çarşısı Cinayeti’nin ilk cümlesinde…

Çekip giden O; bu toprakların vicdanı, kaderine boyun eğmiş köylüsünün de, başkaldırmış eşkıyasının da dili, akan nehirlerinin çağıltısı, rengârenk bitki örtüsünün koca yürekli usta kalemiydi.

“Okur-yazarlığı öğrenmeseydim, şimdi Anadolu’nun bir köyünde, kasabasında destan anlatıyor, türkü söylüyor olurdum. Yolumu ta çocuklukta çizmiştim,” diyen Yaşar Kemal’in yazdıkları kendi deyimiyle “mecbur adam”ların ustalıklı öyküleridir.

Halkın bağrından doğup, bütün bir ömrünü ve sanatını yine onlara adayan Yaşar Kemal için “Kürt sözlü edebiyatındaki kilam ve stranlar başlıca beslenme kaynakları olmuştur. Öyle ki: ‘Dengbêj Evdale Zeynike Kürtlerin Homeros’udur, benim de fikir babamdır’ diyebilmişti. Siyasi görüşü ile sanatının paralel olduğunu, ‘halk ve doğa’ya inandığını, sanatının emekçilerin çıkarlarının emrinde olduğunu dile getirmiş ve bu gerçeklikte yazmıştı.”[8]

 

HAYATI

 

Ragıp Zarakolu’nun, “Çağdaş Homeros’u idi bu coğrafyanın Yaşar Abi. Ölümü 2015 soykırımının tam 100. yılına denk geldi. Ve soykırım bu topraklara yeniden geri döndü.

Yaşar Abi Van kökenliydi. 1915’in burgacı içinde savrulmuştu, Toros eteklerine mensubu olduğu Kürt aşireti.

10 yıl kadar önceki bir sohbetimizde bu aşiretin Süryanî kökenli olduğunu söylemişti, neşeyle. Bunu bir zenginlik saymıştı.

1915’in ardından, 1916’da Karadeniz Rumlarının tehciri başlamıştı İç Anadolu’ya doğru, hemen o sıralarda bir de Kürt tehciri başlatılmıştı.

Suriye çöllerinde ise, tanınan yüzde 5 oranını nüfusları aştığı gerekçesi ile Ermenilerin nihai kıyımı başlatılmıştı. Korkunç yıllardı.

Yaşar Kemal bu kanlı toprakların epopesini yazdı,”[9] diye betimlediği Onun asıl adı Kemal Sadık Gökçeli’ydi.

Van Gölü’ne yakın Ernis (bugün Ünseli) köyünden olan ailesinin I. Dünya Savaşı’ndaki Rus işgali yüzünden uzun bir göç sonunda yerleştiği Osmaniye’nin Kadirli ilçesine bağlı Hemite köyünde 1926’da doğdu. (Doğum yılı bazı yaşamöykülerinde 1923 olarak geçer.)

Van’dan Çukurova’ya göç eden bir Kürt ailesi olarak, Ermenilerin toprağı Adana’daki bir köye yerleşmeyi reddediyorlar. Zira Ermeniler artık oradan sürülmüştür. Yaşar Kemal’in annesi “Yuvasından atılan bir kuşun yuvası başkasına ev olamaz” diyor ve yerleşmeyi kabul etmiyor.

Yine göç sırasında Yaşar Kemal’in babası yol üzerinde ölmek üzere olan bir çocuğu evlat edinir. Adı Yusuf olur. Yıllar sonra baba Yaşar Kemal 4.5 yaşındayken, camide gözlerinin önünde evlatlık Yusuf tarafından öldürülür. Ertesi gün Yaşar Kemal kekeme olur. 12 yaşına kadar kekemeliği sürer. Babasına çok düşkün bir çocuk olarak uzun yıllar mezarını ziyaret edemez.

Ortaokulu son sınıf öğrencisiyken terk ettikten sonra Kuzucuoğlu Pamuk Üretme Çiftliği’nde ırgat kâtipliği (1941), Adana Halkevi Ramazanoğlu kitaplığında memurluk (1942), Zirai Mücadele’de ırgatbaşlığı, daha sonra Kadirli’nin Bahçe köyünde öğretmen vekilliği (1941-1942), pamuk tarlalarında, batozlarda ırgatlık, traktör sürücülüğü, çeltik tarlalarında kontrolörlük yaptı.

1940’ların başlarında Pertev Naili Boratav, Abidin Dino ve Arif Dino gibi sol eğilimli sanatçı ve yazarlarla ilişki kurdu, 17 yaşındayken siyasi nedenlerle ilk tutukluluk deneyimini yaşadı.

Ortaokuldan ayrıldıktan sonra folklor derlemelerine başladı ve 1940-1941 kesitinde Çukurova ile Toroslar’dan derlediği ağıtları içeren ilk kitabı olan ‘Ağıtlar’, Adana Halkevi tarafından 1943’de yayınladı.[10]

1978’deki söyleşide sanat çalışmalarına ilkokula başlamadan önce şiirle koyulduğunu ve okula başladığında “yaşlı halk şairleriyle çakıştığını” anımsadığını belirtti. İlkokulun son sınıfındayken arkadaşı Aşık Mecit, çok iyi saz çalarken kendisi annesinden ötürü sazı “berbat” çalmaktaydı. Bunun nedenini şu sözlerle dile getirdi: “Benim saz çalamamamın sebebi var, anam aşık olacağım da diyar diyar dolaşacağım diye saza, aşıklığa düşman olmuştu. Onun tek çocuğuydum ve gözünden ayırmıyordu beni. Okulda, düğünlerde bayramlarda beni hep Aşık Mecit’le çakıştırırlardı. Aşık Mecit’le Kadirli’de bir kahvede bir gece sabaha kadar çakıştığımı şimdi iyice anımsıyorum.”

Askerliğini yaptıktan sonra 1946’da gittiği İstanbul’da Fransızlara ait Havagazı Şirketi’nde gaz kontrol memuru olarak çalıştı. 1948’de Kadirli’ye döndü, bir süre yine çeltik tarlalarında kontrolörlük, daha sonra arzuhâlcilik yaptı.

1944’de ilk öyküsü ‘Pis Hikâye’yi yayınladı. Bunu, Kayseri’de askerlik yaparken yazmıştı. ‘Bebek’, ‘Dükkâncı’, ‘Memet ile Memet’ öyküleri 1950’lerde yayımlandı.

1950’de komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla tutuklandı. Kozan cezaevinde yattı. 1951’de salıverildikten sonra İstanbul’a gitti, 1951-1963 kesitinde ‘Cumhuriyet’te Yaşar Kemal imzası ile fıkra ve röportaj yazarı olarak çalıştı.

Bu arada 1952’de ilk öykü kitabı ‘Sarısıcak’ı, -1947’de ‘İnce Memed’i yazdı fakat yarım bıraktı ve 1953-1954’te bitirdi- 1955’te yayınlandıktan sonra ise kırktan fazla dile çevrilecekti ‘İnce Memed’.

Romanı yazma nedeni eşkıya olan amcasının oğlunun dağda vurulması olduğunu 1987 yılındaki bir söyleşisinde belirtti. Ayrıca aynı söyleşide, çocukluğunun eşkıyalığın içinde geçtiğini, dayısının “en büyük” eşkıyalardan biri olduğunu, o çevrede 1936’lara kadar beş yüze yakın eşkıya bulunduğunu ve bunlardan birinin de Kurtuluş Savaşı’nda Kadirli’yi ilk örgütleyenlerden olan Karamüftüoğlu ailesinden ünlü Remzi Bey olduğunu söyledi. Remzi Bey kendisine, ilk ‘İnce Memed’ hikâyesinde “Çakırdikeni” diye yer alan diken hikâyesini anlatmış ve ona “eşkıyalığın felsefesini” yapmıştı.

Daha sonra 1962’de girdiği TİP’de genel yönetim kurumu üyeliği, merkez yürütme kurulu üyeliği görevlerinde bulundu. Yazıları ve siyasi etkinlikleri dolayısıyla birçok kez kovuşturmaya uğradı. 1967’de haftalık siyasi dergi ‘Ant’ın kurucuları arasında yer aldı.

1973’te Türkiye Yazarlar Sendikası’nın kuruluşuna katıldı ve 1974-1975 arasında ilk genel başkanlığını üstlendi. 1988’de kurulan PEN Yazarlar Derneği’nin de ilk başkanı oldu.

1995’te ‘Der Spiegel’deki yazısı nedeniyle İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılandı, aklandı. Aynı yıl bu kez ‘Index on Censorship’teki yazısı yüzünden 1 yıl 8 ay hapis cezasına mahkûm edildiyse de cezası ertelendi.

Şaşırtıcı düş gücü, insan ruhunun derinliklerini kavrayışı, anlatımının şiirselliğiyle yalnızca coğrafyamız romanının değil, dünya edebiyatının da önde gelenlerinden biri olan Yaşar Kemal, aralarında Varlık Roman Armağanı, TÜYAP Kitap Fuarı Halk Ödülü, Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü Orhan Kemal Roman Armağanı, Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü, Türkiye Yayıncılar Birliği Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü ve Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nün de bulunduğu çok sayıda ödül aldı.

Yurt dışında da aralarında Uluslararası Cino del Duca ödülü, Legion d’Honneur nişanı Commandeur payesi, Fransa Kültür Bakanlığı Commandeur des Arts et des Lettres nişanı, Pemi Internacional Catalunya, Fransa Cumhuriyeti tarafından Legion d’Honneur Grand Officier rütbesi, Alman Kitapçılar Birliği Frankfurt Kitap Fuarı Barış Ödülü’nün de bulunduğu 20’den fazla ödül, ikisi yurt dışında, beşi Türkiye’de olmaz üzere 7 fahri doktorluk payesi aldı.

2013’te ‘Norveç Edebiyat ve İfade Özgürlüğü Akademisi’nin Norveç’in verdiği Bjornson Ödülü’ne değer görüldü.

 

EDEBİYATI

 

Yaşar Kemal, sadece bir romancı ve hikâye yazarı değildi; aynı zamanda, büyük bir devrimci ve hak savunucusuydu. Eşitlik, barış ve insan hakları mücadelesinde, toplumsal yapının dönüşmesi için mücadele saflarında yer aldı.

Yapıtlarında insan(lar)ın dramına, egemenler karşındaki çaresizliğine, direncine ve mücadelesine yer verdi. Edebiyat ve sanat felsefesini insan(lık)ın zulümden kurtuluş kavgası üzerine temellendiren usta, bir söyleşisinde şunları diyordu: “Halka kim zulmediyorsa, etmişse, halkı kim eziyor, ezmişse, onu kim sömürmüş, sömürüyorsa, feodalite mi, burjuvazi mi... Halkın mutluluğunun önüne kim geçiyorsa ben sanatımla ve bütün hayatımla onun karşısındayım. (...) Ben etle kemik nasıl birbirinden ayrılmazsa, sanatımın halktan ayrılmamasını isterim. Bu çağda halktan kopmuş bir sanata inanmıyorum.”[11]

Kolay mı? “Bir romancı dilini romancının kişiliği yaratır. Yalnız o kişilik kendi diliyle kaynaşmış, kendi dilinin ıncığını cıncığını bilmiş olacak,”[12] diyen O; “Bir tevazu timsali”ydi;[13]

Anadolu ile Mezopotamya’ya kulak, söz, cesaret, yürek, ışık ve türkü olup; coğrafyamızın destanlarını, ağıtlarını, masallarını, şiirlerini ve tekerlemelerini harmanlayarak, edebiyata “yeni” bir dil kazandırmıştı.

Çukurova’nın baş kaldıran eşkıyasıydı; “Çukurova’nın destancısı”ydı…[14]

“Kadim bir geleneğin sözcüsüydü”[15] ve “Sınırsız imgelem gücü”yle[16] mücehhez, “Gelmiş geçmiş en büyük yazar, kelimeleri büyülü bir dil Şamanı’ydı”;[17] “O büyük yazarlar sülalesinin bu coğrafyadaki temsilcisiydi. O Dostoyevski’ydi, o Çehov’du, o Hemingway’di, Faulkner’dı”…[18]

Halkın içinden çıkmış ve halkı yazan bir yazardı. Yaşar Kemal, halkın edebi arzuhâlcisi oldu. Onun gerçekliğini, yoksulluğunu ve ezilişini güzel bir dille, bütün çıplaklığıyla ortaya koydu.

Halk yaratıcılığıyla, destanlar, türküler, ağıtlar içinde yoğrulan Yaşar Kemal, yazınında halkın yoksulluğunu, çaresizliğini, acılarını, sevinçlerini ve bunları dile getiriş biçimini özümsedi. ‘Sarı Sıcak’ta, Çukurova’nın acımasız koşulları içinde yaşamak için mücadele eden insanları yazdı. Onun kahramanları, “mecbur insanlar”dı.

Gerçekçi yazarlar, toplumsal ve tarihsel koşulların biçimlendirdiği, direnmeye ve başkaldırmaya zorunlu kıldığı bu “mecbur insanlar”ın yazarlardır. Yaşar Kemal’in en ünlü “mecbur insan”ı, ağalara başkaldırmaya zorunlu ‘İnce Memet’ti…[19]

‘Toplumsal Sorumluluk ve Edebiyat’ başlıklı konuşmasında Murathan Mungan’ın, “O, edebiyatımızın onuruydu,”[20] sözleriyle betimlediği Yaşar Kemal’i; Ferit Edgü, “Hem yerel, Hem de evrensel olmayı başarmış tek yazarımız” diye nitelerken; Oya Baydar da, Yaşar Kemal’in edebiyata bakışını “O; ezilenlerin, ötekileştirilenlerin, yoksul insanların trajedisini anlatır ama bu bir yenilgi edebiyatı değildir; isyan ve umut gürül gürül akar kaleminden. ‘O güzel insanlar o güzel atlara binip’ gittiklerinde bile artlarında daha aydınlık bir gelecek umudu kalır” sözleriyle anlatır.[21]

Özetle “Edebiyatla hayat ilişkisinin canlı tutulduğu, yazının dünyayı değiştireceğine inanıldığı bir çağın son büyük yazarıydı. Onu ve eserlerini yaşatacak olan haksızlığa, hırsızlığa, adaletsizliğe karşı isyan duygusunu yitirmemiş genç kuşaklar olacaktır.

Yaşar Kemal’in ardından bir yazı kaleme almak edebiyatı ve isyanı onun romanlarıyla sevmiş, sanat ve siyaset arasındaki ilişkinin nasıl kurulması gerektiğini onun romanlarından öğrenmiş, onunla aynı dünya görüşünü paylaşmış benim gibi insanlar için hiç kolay değil…

Yaşar Kemal’i resmi ve sivil kesimlerin saldırılarına rağmen edebiyatın ve politikanın içinde tutan güç ideolojisiydi. ‘Ben sosyalist militanım ve Marksistim’ diyecekti söyleşisinde. ‘Marksizmin insan özgürlüğüne, birey ve düşünce özgürlüğüne bir tuzak olduğunu hiç sanmıyorum. Tam aksine Marksizme bireyin kurtuluşu, insanlığın özgürleşmesi diye bakıyorum (…) Yoksulluk, dünya çok zengin olduğu hâlde, insanlığın yüz karası değil mi? Bir insanın başka bir insanı aşağılaması, bir ülkenin, bir toplumun başka bir toplumu aşağılaması bütün insanlığın aşağılanması değil de nedir? Bunun için benim edebiyatım bir angaje edebiyattır. Bunun için ben bir angaje insanım. İnanmış bir Marksist olmama karşın elimden geldiğince özgür düşünmeye çalışıyorum…’

Böyle bir fikriyattan hareketle eserleriyle resmi tarihe şerh düşmüştü Yaşar Kemal. Ancak politikayı edebiyata, edebiyatı politikaya indirgeme hatasına hiçbir zaman düşmedi. Tek tipleştirilmek istenen topluma başka gerçeklerin ve kimliklerin, başka yaşantı ve değerlerin bulunduğunu onlara onların hikâyelerini anlatarak hatırlatacaktı. Yaşar Kemal’in hikâyeleri bizim hikâyelerimizdi ve bizdeki başkayı anlatıyordu. Gözaltılarla, tutuklamalarla, işten atılmalarla, baskılarla ödetilen bedel edebiyat yoluyla gerçekleri aydınlatmasındandı.”[22]

 

SİYASETİ

 

Despotlara ve despotizme karşı eşitlik ve özgürlük saflarında mücadele eden Yaşar Kemal, “İnsanın içindeki eşitlik, adalet, özgürlük duygusu var oldukça sosyalizm savaşımını zafere kadar insanoğlu sürdürecektir,” derken; “Yüzde yüz bağımsızlıktır sosyalizm. Kişi bağımsızlığı, ülke bağımsızlığı, politik bağımsızlık, ekonomik bağımsızlık, özellikle de kültürel bağımsızlık... Bu çağa gelinceye kadar kültürler birbirlerini beslemişlerdir, yok etmemişlerdir. Oysa çağımızda, kültürler kültürleri yok etmek için, bilinçli olarak kullanılmışlardır, emperyalistler tarafından. Benim için dünya bin çiçekli bir kültür bahçesidir; bir çiçeğin bile yok olmasını, dünya için büyük bir kayıp sayarım,” diye ekleyerek İşçi sınıfının iktidarını savunup, TİP saflarında yerini almıştı…

Bu tavrıyla, elbette egemenleri rahatsız etmiş ve hapishaneye atılarak korkutulmak, sindirilmek istenmişti. Ancak ne zindanlar, ne iktidar medyasının unutturma çabası, Onu yok edememişti…

Çünkü O sadece Çukurovalı Kürt Yaşar değildi! Türklerin Kürt’ü, Kürtlerin de Türk’üydü! Kürt sorunun çözümü için “Dağlar, insanlar ve hatta ölüm bile yorulduysa, şimdi en güzel şiir, barıştır” diyerek yol göstermişti.

“Alevîleri çok seviyorum,” vurgusuyla Yaşar Kemal, “Alevîleri yazdım çokça. Onlar da çok zulüm görmüş insanlardır. Ben zulüm gören insandan yanayım… Onlar zulüm gördüler, onları öldürdüler, onları dövdüler. Yine de o sevgi dininden vazgeçmediler,” diye eklemişti

Yaşar Kemal (Gökçeli) daha küçük yaşlarda muhalif bir siyasi kimlik edindi. 1940’ların başında Adana’da sürgünde bulunan Pertev Naili Boratav, Abidin Dino ve Arif Dino gibi sol eğilimli aydınlarla tanışması hayatının dönüm noktalarından biri oldu. Abidin Dino kendisine ‘Türküler Müfettişi’ adını taktı. Siyasi nedenlerle ilk tutukluluk deneyimini 17 yaşındayken yaşadı. Bundan 10 sene sonra ise Türk Ceza Kanunu’nun 142’nci maddesine aykırı eylemde bulunmak savıyla tutuklandı. Bir süre Kozan Cezaevi’nde yattı.

Gençliğinde benimsediği sol kimliğinden vazgeçmedi. Birçok hapis ve davayla karşı karşıya kaldı. Politik olarak en aktif olduğu dönemlerden biri 1962’de katıldığı TİP süreciydi. Emekçi sınıfının yönetime gelmesini isteyen Kemal, TİP’te sekiz yıl çalıştı ve yöneticilik yaptı. Daha TİP’ten ayrılan yazar, nedenini partinin niteliğini yitirmesine, bürokratların eline geçmesine ve emekçilerden kopmasına bağladı.

Mücadeleciliğiyle müsemma O, “Deniz Gezmiş’lerin idamına engel olmak için çalışanların içinde de vardı. 2000 yılında yitirdiği eşi Tilda, 12 Mart 1971 darbesinde tutuklanmış; Yaşar Kemal, tutukevi kapılarına yemek de taşımıştı. Ankara’da da, gelini Taman tutukluydu. 1974 affını çıkarmak için ortalığı ayağa kaldıran ailelerin arasında, Yaşar Kemal de vardı...[23] Koca yürekli bir adamdı. Başı derde girenin ilk başvurduğu kapılardan birisiydi.”[24]

Onu; “Yaşar Kemal en büyük Cumhuriyetçi yazardır,”[25] diye yorumlayan Doğan Kuban’a katılmak mümkün değildir; “Yaşar Kemal rejimin en ceberrut olduğu yıllarda halktan ve demokrasiden yana oldu. Bu topraklarda halkların ve kültürlerin işçiliğini ve taşıyıcılığını yaptı.”[26]

Bunu yaparken de hep sosyalist ve Kürt olarak kaldı; Hasan Bülent Kahraman’ın aktardığı örnekteki üzere: “Karlı, çamurlu, çok zor bir akşam evine gitmiştik. Fikri Sağlar kültür bakanıydı ve kendisine Paris kültür ataşeliğini teklif edecekti. Ben danışmanıydım. Bizi dinledi. ‘Ben devletten hiçbir şey istemedim, almadım da’ dedi. Karısı Tilda Hanım, uzun elbisesiyle, ayakta duruyor, sürekli odada dolaşıyor, sürekli sigara içiyordu. ‘Yaşar’ dedi, ‘Kürtçeden başka dil bilmez’. Ve Yaşar Kemal reddetti teklifi…”[27]

Evet Yaşar Kemal, 1990’ların başından itibaren Kürt sorununda açık tutum almaya başlarken, Selim Temo da bunu şöyle anlatmıştı: “Musa Anter’in 1992’de öldürülmesi üzerine yazdığı yazıyla Yaşar Kemal, yönetenlere yönelik çok sert ifadeler kullanmaya başlar. Bu soruna da kendi insan anlayışı penceresinden bakan Yaşar Kemal, sert eleştirilerine karşın bir kardeşlik konsepti kurar ve savunur: ‘Bu iki kültür, (Türk ve Kürt kültürleri) birbiriyle sağlıklı olarak kaynaşsaydı, bugün Türkiye’nin görüntüsü insanlık içinde çok başka olurdu’…”[28]

Bundan hareketle O, “1993 Aralık’ında, 70 yaşında yine elini taşın altına koyarak Kürt Sorununun barışçıl demokratik çözümü için bir konferans düzenlenmesinde başı çekmişti. Orada yaptığı tarihi konuşmada, ‘Niye 70 yaşına kadar bekledin diye sorarsanız’ demiş ve şöyle devam etmişti: ‘Çünkü bu korku cumhuriyetin duvarlarını ancak 70’inde aşabildim’ demişti.

‘Bu bir kardeşlik toprağıdır, bu topraklardaki bütün kültürlerin, dillerin ve her doğa parçasının üstüne titrememiz gerekir’ diyordu Yaşar Kemal: ‘Kürt sorunu Türkiye’nin çağdaşlık sorunudur, Kürt sorunu Türkiye’nin demokrasi sorunudur, bir kardeş kavgasında kazanan olmaz!’

Yaşar Kemal, askeri “operasyonlar”ın hızlandığı 1995’de DGM’de yargılanırken hâkimlere şöyle sesleniyordu: ‘Benim yazılarım halkımıza birer çağrıdır. Öncelikle batıdaki, doğudaki çocukları savaşta ölmüş anaları çağırıyorum. Bu savaş en çok sizin yüreğinizi yaktı. Herkesi çağırıyorum, sayın yargıçlar sizleri de bu savaşı durdurmak isteyenlere katılmaya çağırıyorum.’ Yargıçlar ise, onu mahkûm etmeyi tercih edecekti.”[29]

Kürtlerin acılarını dile getirip, bu konuda devleti eleştirdiği için “bölücülük”ten hapse mahkûm edilmişti; hem de “Ey Türk halkı, Kürt halkı, bu toprakların kültür zenginliği olan tüm halklar, sözüm hepinizedir. (...) Bugün bir umutsuzluk yeli ortalığı kasıp kavuruyor. Ben diyorum ki, bu yaraların sağılması bizim elimizde. Ülkemizin onurunu, ekmeğini, kültür zenginliğini kurtarmak elimizde. Gelin de doğru dürüst bir demokratik düzenin kurulması için aklımızla, yüreğimizle elele verelim. Bu bir çağrıdır. Sözüm sizedir,”[30] diye haykırdığı hâlde!

Dönemin HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın, “Zulmün karşısında mücadele etmeyi zalimin karşında diz çökmemeyi bize miras bırakmıştır,”[31] diye betimlediği O, bu dünya zulme karşı nasıl dik duracağımızı öğretti, anlattı Güray Öz’ün düştüğü nottaki üzere:

“Şimdi arkasından yakılan ağıtlara bakıyorum da onun işçilerin, yoksulların, emekçilerin, sömürüye karşı direnenlerin aydını, militanı olduğunu, sosyalistliğini unutmuş gibiler. Nâzım’ın komünistliğini, militanlığını nasıl unutturmaya çabalıyorlarsa Yaşar Reis’i de ‘barışçı’ deyip geçerek, işlerine geldiği gibi tarif etmek niyetindeler. Barışçıydı doğru, ama nasıl bir barışçıydı? Ezenle ezilenin barışını savunan bir barışçı mı? Sosyalistti Yaşar Reis, bağımsızlık ateşini yakan gençlerin aydınıydı.

1968 üniversite işgallerinin uykusuz çocuğuydum ve Yaşar Kemal Deniz’lerin başı çektiği o işgalcileri ziyarete gelen tek aydındı. Hapishanelerin, zindanların, sorguların hem sanığı hem de tanığıydı. O büyük ziyaretçisiydi hapishanelerin ve komutanlar, jandarmalar kenara çekilirlerdi o geldiğinde…”[32]

 

TOPARLARSAK…

 

Sait Faik’in, kitabını Yaşar Kemal için “Türklerin en Kürdüne, Kürtlerin en Türküne” diye imzaladığı; Sabahattin Eyüboğlu’nun da onun için, “İnsan var/ Karartır ak gündüzü,/ İnsan var/ Ağartır gecemizi,” dizelerini kaleme aldığı ustanın ardından yazı yazmak zor.

O, sadece romancı değildi. Türküler, ağıtlar derledi; şiirler yazdı. Şiirlerinden besteler yapıldı. Kitaplarının etkisiyle türküler yakıldı… Onlarca “destan”dan hangi birini anlatabilirsiniz ki?

Evet Yaşar Kemal gibi büyük bir yazarı anlatmak da çok zordur. Sanırım o, edebiyatındaki büyük sihri, hayatına da yansıtmış yazarlardan biriydi.

Bir şelaleyi andıran görkemli coşkuyu, edebi anlatım biçimine dönüştürüp, insanları ve doğasıyla bütün bir hayatı tutkuyla anlatmıştır.

Onunki öylesine büyülü bir coşkudur ki, okuyucuyu yakalayıp sınırsız/ sonsuz maceraya davet ederken; korkuların karşısına eşkıya ‘İnce Memed’in başkaldırısını koyardı.

Çünkü sahici, ayakları yere basan, kökleri sağlam ve bu topraklara aitti O.

Hayatı boyuncu toplumun vicdanı olan Yaşar Kemal, sevgi dolu isyankâr uzun bir yürüyüştü; yaşadığı/ yazdığı topraklara/ coğrafyaya bağlılığı çok derindi.

Koca yürekli Yaşar Kemal Anadolu’ydu, Mezopotamya’ydı! Hem de kara, katı, koyu, sert Anadolu’dur, Mezopotamya’dır; “Kadim hafıza”dır;[33] “Halk adamı”dır;[34] “Anadolu-Mezopotamya’nın dengbeji”dir.[35]

Günter Grass için “O, hayat mektebinden deneyimleriyle sosyalisttir”;[36] özgürlüğün gözü pek savunucusudur; geniş kitlelere seslenen renkli bir anlatımla, adaletsizliği acımasızca eleştirendir; Elia Kazan’a göre de, “Homeros geleneğinde yazan bir romancıdır, başka hiçbir sesi olmayan insanların sözcüsüdür.”[37]

“Onu ve edebiyatını destansı kılan, bu topraklara, insanına tarifsiz bağlılığıydı. Yokluk, yoksulluk, çaresizlik içinde geçen çocukluğu ve gençliğiydi...”[38]

Tarihi, coğrafyayı, doğayı ve toplumu, mitler, efsaneler, türküler, düşler ve gerçeklerle yoğururken; toplumun düşleriyle, kendi yaratıcığını bütünleştirip; daha güzel, daha iyi, daha mutlu bir gelecek için hepimizi kışkırttı... Düşlerimizi, gerçeklerimizi, hasretimizi ve özlemlerimizi sandığımızdan daha da sahici kıldı.

Işıl Özgentürk’ün, “Bu topraklar her zaman mucizelerin yurdudur. Bu mucizelerden biri de Yaşar Kemal’dir”;[39] İdil Biret’in, “Ben Beethoven ile Yaşar Kemal arasında bir yakınlık görüyorum: İkisinin de sınır tanımayan yaratıcılıkları var,”[40] diye betimlediği O, inandığı şeyleri kimseden korkmadan söylerdi.

İşte tam da bunlar için yarattığı kahramanları kadar ölümsüzdü şunları haykıran cüretin Yaşar Kemal’i…

“İçim yaşama sevinciyle dolu olduğu için, hep ışığın türkücüsü olmaya çalıştım”…[41]

“Bizi düşünmeye alıştırmamışlar. Üstelik de düşünmeyelim diye ellerinden geleni yapmışlar. Düşünmeye çalışanları da hep öldürmüşler”…

“Beni sansüre mahkûm edeceğinize idama mahkûm edin. İnsan, düşleri öldüğü gün ölür”…[42]

“Benim için dünya bin çiçekli bir kültür bahçesidir, bir çiçeğin bile yok olmasını, dünya için büyük bir kayıp sayarım”…[43]

“Bizim dilimizi kestiniz. Bir milletin dilini kestiğiniz zaman, onu öldürürsünüz”…

“Dağlar, insanlar, hatta ölüm bile yorulduysa, şimdi en güzel şiir, barıştır”…[44]

“İnsan evrende bedeni kadar değil, yüreği kadar yer kaplar”…

“Yaşam umutsuzluktan umut üretmektir. İnsan umutsuzluktan umut üreterek bugüne kadar gelmiştir”…

Bir de tabii ki, Katılamadığı 2014’de Bilgi Üniversitesi’nde kendine verilecek fahrî doktora törenine, gönderdiği mesajdaki vasiyet niteliğindeki şu sözleri: “Bir, benim kitaplarımı okuyan katil olmasın, savaş düşmanı olsun. İki, insanın insanı sömürmesine karşı çıksın. Kimse kimseyi aşağılayamasın. Kimse kimseyi asimile edemesin. İnsanları asimile etmeye can atan devletlere, hükümetlere olanak verilmesin. Benim kitaplarımı okuyanlar bilsinler ki, bir kültürü yok edenlerin kendi kültürleri, insanlıkları ellerinden uçmuş gitmiştir. Benim kitaplarımı okuyanlar yoksullarla birlik olsunlar, yoksulluk bütün insanlığın utancıdır. Benim kitaplarımı okuyanlar cümle kötülüklerden arınsınlar.”[45]

 

18 Ocak 2019 08:11:53, İstanbul.

 

N O T L A R

[*] Güney Dergisi, No:88, Nisan Mayıs Haziran 2019…

[1] Cemal Süreya

[2] “Ahmet Akgündüz: Yaşar Kemal’e Rahmet Dileyecek Bir Şey Bulamadım”, Milliyet, 2 Mart 2015… http://www.milliyet.com.tr/-yasar-kemal-e-rahmet-dileyecek-gundem-2021763/

[3] Cengiz Çandar, “Yaşar Abi...”, Radikal, 2 Mart 2015… http://www.radikal.com.tr/yazarlar/cengiz_candar/yasar_abi-1303924

[4] “Evet, Yaşar Kemal’in öldüğü gün Kürt sorununun çözümü için önemli bir adım atıldı,” (Metin Celal, “Yaşar Kemal ve ‘Çözüm Süreci’…”, Cumhuriyet, 4 Mart 2015, s.17.) dense de; böyle olmadı bu!

[5] Diyarbakır’ın, Yaşar Kemal’in kaleminden tam tarifi ise şöyle: “Bu akrepler payitahtı, gül şehridir, kahvehaneler şehridir.” (Oral Çalışlar, “Yaşar Kemal’in Kaleminden Eski Diyarbakır”, Radikal, 9 Mart 2015… http://www.radikal.com.tr/yazarlar/oral_calislar/yasar_kemalin_kaleminden_eski_diyarbakir-1308916)

[6] Ahmet Cemal, “Yaşar Kemal Kültürü…”, Cumhuriyet, 2 Mart 2015, s.17.

[7] Yaşar Kemal, Demirciler Çarşısı Cinayeti, Cem Yayınevi1973.

[8] A. Hicri İzgören, “İnce Memed Yetim Kaldı”, Gündem, 5 Mart 2015, s.15.

[9] Ragıp Zarakolu, “Veda Töreni”, Evrensel, 3 Mart 2015, s.13.

[10] 1943’te Adana Halkevi tarafından basılan bu kitap, 1993’te Toros Yayınları tarafından yeniden su yüzüne çıkartıldı. Bu “gecikmiş” ikinci baskıya yazdığı önsözde, kitabın oluşum sürecini şöyle anlatıyor: “Doğduğum köy olan Hemite köyünde (şimdiki adı Gökçeadam) ölülere ağıt yakılırdı. Bu gelenek çocukluğumdan bu yana sürüp geliyordu. Bir de Torosların ardından Çukurovaya Avşarlar iniyorlar, yazın pamukta, çeltikte, orakçılıkta çalışıyorlar, kışın da kışlıyor, kök söküyor, çift sürüyorlar, ark kazıyorlardı. Bu Avşarlarda da ağıt geleneği olduğu gibi sürüyordu. Onların ağıtlarını da bizim ovanın kızları, aşıkları öğreniyorlardı. (…) Ben ilk ağıt derlemelerini Hemite köyünde yaptım. (…) Sonra Torosları dolaşmaya başladım. Yaya, elimde kiraz ağacından bir değnek, köy köy dolaşıyor. (…) köylülerle yakın ilişkiler kuruyor, ondan sonra da kadınlardan ağıtlar derliyordum.”

1939’dan itibaren üç yıl boyunca dolaşmış Yaşar Kemal, Toroslar’da… Derlediği ağıtlardan biri, Karakız Hatun’dan alınan ‘Kozanoğlu’, 1977 tarihli Zülfü Livaneli albümü Merhaba’da yer aldı. Yaşar Kemal, kitabında, ağıt hakkında şunları söylüyor: “Bundan seksen sene evvel, Kozanoğlu Ahmet Paşa ve kardeşi Yusuf Ağa devlete isyan etmişlerdi. Bunların tenkiline Derviş Paşa memur edilmişti. Yapılan muharebede Yusuf Ağa asker tarafından süngülenmiş, Ahmet Paşa da esir düşmüştür. Bu ağıt, akraba kadınları tarafından Yusuf Ağa için yakılmıştır.”

[11] Metin Boran, “Yaşar Kemal”, Evrensel, 3 Mart 2015, s.12.

[12] Yaşar Kemal, “Bin Çiçekli Kültür Bahçesi”, Cumhuriyet Yaşar Kemal Eki, 1 Mart 2015, s.11.

[13] Refik Durbaş, “Bir Tevazu Timsali”, Cumhuriyet Yaşar Kemal Eki, 1 Mart 2015, s.13.

[14] Konur Ertop, “Çukurova’nın Destancısı”, Cumhuriyet Yaşar Kemal Eki, 1 Mart 2015, s.13.

[15] Meltem Gürle, “Ozanın Ölümü”, Birgün, 2 Mart 2015, s.16.

[16] Nedim Gürsel, “Yaşar Kemal ile Bir Tren Yolculuğu”, Cumhuriyet, 22 Mart 2015, s.12.

[17] Mine G. Kırıkkanat, “Yaşar Kemal”, Cumhuriyet, 4 Mart 2015, s.15.

[18] Işıl Özgentürk, “Yurdum Yetimsin Artık…”, Cumhuriyet, 3 Mart 2015, s.22.

[19] “Türkiye, ‘İnce Memed’in sinemaya aktarılmasını 1964 yılına kadar sansürledi. Aynı yıl 20th Century Fox aldı romanın film hakkını. Ama Türkiye, çekimlerin Türkiye’de yapılmasına izin vermedi. Amerikalılar, Süleyman Demirel’e bile başvurdu, sonuç alamadılar. Derken İnce Memed’in sinema haklarını Stanley Mann satın aldı. Onun senaryosu da sansüre takıldı. İnce Memed, Peter Ustinov tarafından satın alındı bu kez. Türkiye yine çekim izni vermeyince, Yugoslavya’da çekilmesine karar verildi. Film Türkiye’de gösterime girdiğinde, geliri Yaşar Kemal’e ödenecekti. Ancak Bakanlar Kurulu, çekilen filmin Türkiye’de gösterilmesini de yasakladı!” (Mine G. Kırıkkanat, “Yaşar Kemal’in Londra Seferi”, Cumhuriyet, 15 Mart 2015, s.18.)

[20] Özge Kara, “Edebiyatımızın Onuruydu”, Milliyet, 2 Mart 2016, s.8.

[21] “İsyan ve Umudun Yazarı”, Cumhuriyet, 2 Mart 2015, s.17.

[22] A. Ömer Türkeş, “Yaşar Kemal ile Bir Çağ Kapandı”, Radikal Kitap, 6 Mart 2015... http://kitap.radikal.com.tr/

[23] O günlere bir anısı da öyledir: “Yaşar Kemal’i ilk olarak 1971 tutuklamalarında tanıdım. Temmuz ayındaydık. Seçkin Cılızoğlu (Selvi) ile birlikte Sansaryan Han’ın en üst katında tutukluyduk, oradaki masaların üzerinde yatıp uyuyorduk. Bir gece ortalık karıştı, vurucu timler hazırlandı. Baskına gidiyorlardı. Geri geldiklerinde önce Azra Erhat’ı, sonra da Yaşar Kemal, Tilda Gökçeli, Vedat Günyol, Sabahattin Eyüboğlu ve Magdalena Ruffer’i getirdiler. ‘Büyük’ operasyon tamamlanmıştı. Sonra bizi Sansaryan’dan Maltepe Cezaevi’ne gönderdiler. Yaşar Ağabey’i bırakmışlardı. Kadınlar koğuşunda Magdalena Ruffer, Azra Erhat ve Tilda Gökçeli ile birlikteydik. Sabahattin Eyüboğlu ise erkek tutuklularla beraberdi. Görüş günlerinde Yaşar Ağabey elleri kolları filelerle, sepetlerle dolu kapıya dayanır, ‘Kızlar ben geldim’ diye moral dağıtırdı herkese. “(Ayşe Emel Mesci, “Atlarına Binip Gitmesinler”, Cumhuriyet, 9 Mart 2015, s.19.)

[24] Oral Çalışlar, “Yaşar Abi’yle Vedalaşırken”, Radikal, 2 Mart 2015… http://www.radikal.com.tr/yazarlar/oral_calislar/yasar_abiyle_vedalasirken-1304154

[25] Doğan Kuban, “Yaşar Kemal En Büyük Cumhuriyetçi Yazardır”, Cumhuriyet Bilim Teknik, No:1459, 6 Mart 2015, s.5.

[26] Muzaffer Ayata, “Yaşar Kemal”, Gündem, 9 Mart 2015, s.12.

[27] Hasan Bülent Kahraman, “Anadolu’ydu!”, Sabah, 2 Mart 2015, s.20.

[28] Fatih Polat, “Yaşar Kemal ile Büyümek Bir Şanstı”, Evrensel, 2 Mart 2015, s.12.

[29] Ragıp Zarakolu, “Veda Töreni”, Evrensel, 3 Mart 2015, s.13.

[30] Yaşar Kemal, Bu Bir Çağrıdır, YKY, 2012.

[31] “Binbir Çiçekle Uğurlandı”, Gündem, 3 Mart 2015, s.9.

[32] Güray Öz, “Yaşar Kemal Öldü mü, Issız Acun Kaldı mı?”, Cumhuriyet, 2 Mart 2015, s.7.

[33] Mine Söğüt, “Gözler Yaşlı, Sesler Yaslı”, Cumhuriyet, 3 Mart 2015, s.11.

[34] İlhan Başgöz, “Yaşar Kemal’e Ağıt”, Cumhuriyet, 4 Mart 2015, s.2.

[35] A. Cihan Soylu, “Anadolu-Mezopotamya’nın Dengbeji”, Evrensel, 5 Mart 2015, s.9.

[36] Günter Grass, “Tüm İnsanların Yaşar Kemal’e Borcu Var”, Cumhuriyet, 3 Mart 2015, s.11.

[37] “Yaşar Kemal’in Ölümü Dünya Basınında: ‘Özgürlüğün Gözü Pek Savunucusu’…”, Cumhuriyet, 2 Mart 2015, s.16.

[38] Ahmet Tan, “… ‘Anıt Adam’ın Ant Yazarı Olarak Portresi”, Cumhuriyet, 3 Mart 2015, s.17.

[39] Işıl Özgentürk, “Bir Mucize: Yaşar Kemal”, Cumhuriyet, 18 Aralık 2016, s.15.

[40] Zeynep Oral, “Beethoven Yaşar Kemal Ortaklığı”, Cumhuriyet, 19 Kasım 2015, s.14.

[41] Yaşar Kemal’in tükenmez bir yaşama sevinci vardır. Romanlarını, mümkünse bir ağaçlıkta, yürüyerek düşünürdü. Onu bir korulukta yürürken seyredenler mırıldanarak otlarla, böceklerle konuşup tartıştığını da sanabilirler (Ayrıca belki de öyleydi, çevresindeki canlıların ondan ürktüğünü sanmıyorum) Kendinden söz ederken de “Ben sevinçli adamım” der. “Bu dünya böyle olmasa, böyle kara, karanlık, olmasa, ben sevinçten taşar coşardım. Yaradılışım karanlıktan çok aydınlığa, acıdan çok sevince... Ne çare, ne çare ki sevinmek gelmiyor elimden (...) Ben deli olurum, insanlar karanlık karanlık, kuşkulu baktıkça bana...

Bütün insanlar kuşkusuz korkusuz, çıkar düşünmeden düşmanlık geçirmeden içlerinden baksalar birbirlerine... İnsan, ne olur biliyor musunuz, sıcacık bir bahar güneşinin bahtiyarlığında duyar kendisini... Bahar güneşinde bir sevinç içinde gerinir. İnsan bir bahar çiçeği temizliğinde olur.” (Yaşar Kemal, Sevmek, Sevinmek, İyi Şeyler Üstüne-Seçme Yazılar, YKY, 2014.)

[42] ‘Gazeteciler Cemiyeti’ndeki 14 Ocak 2005’deki konuşmasından Yaşar Kemal şöyle der: “Türkiye’nin bütün felaketi bu belkemiksiz aydınlar yüzündendir!” (Yaşar Kemal, Binbir Çiçekli Bahçe: Yazılar-Konuşmalar, Hazırlayan: Alpay Kabacalı, YKY., 2009.)

[43] ‘Sevmek, Sevinmek, İyi Şeyler Üstüne adlı seçme yazılar kitabında bu toprakların kültürünü şöyle özetler: “Anadolu Türk halkı bin yıldır Anadolu’dadır. Bin yıldır dedimse, bir tarih yanlışı yapmadığımı sanıyorum. Bin yıldan çok önceleri de Türkler, Orta Asya’dan Anadolu’ya Akdeniz kıyılarına, Mezopotamyaya gelmişlerdi. Göçler bir yılda, iki yılda olmamış, Orta Asyadan göçler yıllarca sürmüştür. Anadolu’ya gelinceye kadar bu göçerler, Hindistan’da, İran’da, Arabistan’da birçok devletler kurmuşlar, oraların insanlarıyla ilişkilerde bulunmuşlardır. En önemli ilişkileri de doğaldır ki, kültür ilişkileri olmuştur. Bir gün Anadolu halk kültürleri üstünde derinlemesine çalışmalar yapılacak olursa görürüz ki, yolda gelirken ne çok kültürü özümsemişiz, şaşkınlık içinde kalırız. Bir tek örnek vereceğim: Alevî demelerinin (deyişlerinin, şiirlerinin) arkasında, Zerdüşt müziğini bulmaya ne dersiniz!” (Yaşar Kemal, Sevmek, Sevinmek, İyi Şeyler Üstüne-Seçme Yazılar, YKY, 2014.)

[44] 4 Aralık 2008’de Cumhurbaşkanlığı Ödül Töreni’nde Yaşar Kemal, çok dillilik ve kültürlülüğe vurgu yaptığı konuşmasında şunları ifade etmişti:

“Benim maceralarım insanın gizemini vermek içindi. Düş gücüne gelince, bugün de sonsuz düşler kuruyorum. Düş gücünü yitiren insanın hiçbir umudu kalmaz. Umut, düş gücünün yarattığı ve insanoğlunun sahip olduğu en büyük değerlerden biridir.

Her savaş, -adı ne olursa olsun- bir yıkım, bir ölümdür. İnsanlığımızı ve vicdanımızı çürütür. Hastalıklar, ölümler, çocuk ölümleri daha birçok acı... Bugün milyonlarca insan açlıktan, bakımsızlıktan ölüyor. İnsanların yoksulluğu devam edemeyecek böyle, ya insanlık yok olacak ya bu sistem devam edemeyecek. Ne halt ederlerse yapsınlar. Bugün için konuşmuyorum, bugün çok kötü şeyler yaşıyor insanlık bundan sonra kesinlikle yine yaşanacak. (...) Bugün küreselleşme süreci hızla tek bir dünyaya doğru yönlendiriyor bizi. Küreselleşme rüzgârının önüne katılanlar her dili her kültürü yıpratıyor. Bugün dünyada ülkemizle savaşın getirdiği korkudan ve utançtan bezmiştir. Bugün dünya da ülkemiz de barışa susamıştır. Tekrar ediyorum, Türkiye en çok barışa susayan ülkelerden biridir. ‘Küçük savaş’ diyorlar, savaşın küçüğü olmaz. Bir insanın bile bir insanı öldürmesi savaştır.

Ne büyük mutluluktur ki dünyamız hâlâ onbinlerce çiçekli bir kültür bahçesidir. Her kültürün bir rengi bir kokusu vardır. Dünyamızın bir çiçeğinin koparılması dünyamızdan bir rengin bir kokunun yok olmasıdır. Bu insanlığı insanlıktan çıkartan bir durumdur. Her kültürlü bir dünyada insanlığın hâlini bir göz önüne getirelim. Tek çiçeğe kalmış, tek renge, tek konuya kalmış bir insanlık ve tek dile kalmış bir dünya hapı yutmuştur, cehennemden daha beterdir. Eşek gibi bugünkü dünyanın arkasından gitsinler. Rezil olacaklar, çocukları, torunları tarihler bunları rezil edecekler. Adam gibi durmasınlar öyle.

Böyle olacağına doğal bir yoldan dünyayı düzeltmenin yolunu seçsek olmaz mı? Doğal yol, yalnız ve yalnız bir demokrasiden geçer. Demokrasi de değişkendir. İnsan hakları bildirildiğine göre birbirine durmadan haklar ekleniyor ve eklemeler bile şimdiden yetmiyor. Demokrasi gittikçe değişiyor, genişliyor. Demokrasilerde her şey gittikçe de saydamlaşacak, yeni anlamlar kazanacak.

Anadolu’da yaşayan her halk kendi dilini kullanacak, kendi anadilinden eğitim görecek, kitaplar yazacak, filmler çekecek. Biz çok kültürlü toprak olduğumuzun farkına varacağız. Çıkarımızın yasakla değil özgürlükle olduğunun bilincine varacağız. Ben hiçbir zaman karamsar olmadım, beni okuyanlar da karamsar olmasınlar. Okuyucularıma çok söyledim bunu, benim kitaplarımı okuyanlar barışçı olsunlar yoksa zahmet etmesinler.

Ben onun için yazıyorum, sevgi için, dostluk için, savaşa düşmanlık için yazıyorum. (...) Her şey ölümlüdür. En büyük yazarların eserleri bile ölümlüdür. İnsanın içindeki vicdan ölümlü değildir, içindeki sevgi ölümlü değildir. Kötülük her zaman kötülüktür ve ölüme mahkûmdur. Sevgi her zaman sevgidir ve sonuna kadar yaşar, kıyamete kadar bile yaşayan sevgiler olur.” (Yaşar Kemal, “Tekçiliğe Mahkûm Dünya Hapı Yutmuştur”, Gündem, 3 Mart 2015, s.9.)

[45] Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor-Alain Bosquet ile Görüşmeler, YKY, 2005.

 



Bu yazı 4104 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARŞİVİ
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HAVA DURUMU
nöbetçi eczaneler
GAZETEMİZ

HABER ARA
YUKARI