Bugun...



Gazeteci,araştırmacı,yazar Temel Demirer ön savunmalarından

Web sitemizde yazılarını aralıksız yayınladığımız gazeteci,araştırmacı,yazar Temel Demirer için "İstanbul Cumhuriyet Savcısı Edip Şahiner (139783) imzalı ve 26/09/2018 tarihli “iddianame”, Türk Ceza Kanunu 215/1, 53/1 maddelerinden hareketle hakkımda, “suçu ve suçluyu övme”den(!)[2] iki yıla kadar hapis cezası ile “belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma”sını talep edilmesine ilişkin ön savunması

facebook-paylas
Güncelleme: 09-04-2019 15:15:06 Tarih: 02-04-2019 14:47

Gazeteci,araştırmacı,yazar Temel Demirer ön savunmalarından

Web sitemizde yazılarını aralıksız yayınladığımız gazeteci,araştırmacı,yazar Temel Demirer için "İstanbul Cumhuriyet Savcısı Edip Şahiner (139783) imzalı ve 26/09/2018 tarihli “iddianame”, Türk Ceza Kanunu 215/1, 53/1 maddelerinden hareketle hakkımda, “suçu ve suçluyu övme”den(!)[2] iki yıla kadar hapis cezası ile “belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma”sını talep edilmesine ilişkin ön savunması

“ÖN SAVUNMA(M)”: USÛL İLE ESASA MÜNDEMİÇ İTİRAZ VE KANAATLERİM[*]

 

TEMEL DEMİRER

 

“Dünyanın mutsuzluğunu yüklendik,

bu cezalandırılacak bir kibirdir.”[1]

 

İstanbul Cumhuriyet Savcısı Edip Şahiner (139783) imzalı ve 26/09/2018 tarihli “iddianame”, Türk Ceza Kanunu 215/1, 53/1 maddelerinden hareketle hakkımda, “suçu ve suçluyu övme”den(!)[2] iki yıla kadar hapis cezası ile “belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma”mı talep ediyor.[3]

Polis fezlekesinden hareketle, “Anlatılan eylem ve bütün dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde şüphelinin üzerine atılı suçu işlediği yönünde yeterli delil elde edilmiş olup, yargılamasının yapılarak, eylemlerine uyan yukarıda belirtilen yasa maddeleri uyarınca cezalandırılmalarına, karar verilmesi kamu adına talep ve iddia olunur,” denilmesine karşın; ortaya hiçbir somut delil konmadığı gibi, delil olarak da “şüphelinin savunması” (neden ise?) ile “şüphelilerin nüfus ve sabıka kaydı” sunuluyor.

“De internis non iudicat praetor./ Hâkim, içte olan niyet ile uğraşmaz,”[4] vurgusu eşliğinde soralım: Bunlar yeterli delil mi? Hatta bir adım daha atalım: Bunlar “delil” mi?

Veya polise verdiğim ifadede “suça” kanıt ne? (Hukukun ilkelerinden birisi de, “Quae ad unum finem locuta sunt, non debent ad alium detorqueri/ Belli bir nedenle söylenmiş olan başka bir yöne çekilmemelidir,”[5] değil mi?)

Ya da nüfus ve sabıka kaydım bu dava için nasıl bir kanıt teşkil ediyor? (“Argumentum ad ignorantiam/ Cahilane delil,” dedikleri bu mu acaba?)

En önemlisi de Savcı Şahiner, “Şüpheli hakkında herhangi bir terör örgütü ile iltisakının araştırılması amacıyla ilgili kolluk birimlerine müzekkere yazıldığı, gelen cevabi yazıda şüphelinin PKK/ KCK silahlı terör örgütü ve sol tandaslı terör örgütleri tarafından düzenlenen eylem ve etkinliklere katılan şahıslardan olduğu yönünde bilgiler elde edildiği, geçmiş yıllarda şüpheli hakkında Hatay, Tunceli ve Gaziantep Cumhuriyet Başsavcılıklarında soruşturmalar yürütüldüğü, bu hususta rapor tanzim edildiği ve dosyaya eklendiği anlaşılmakla,” ibarelerindeki “iddiası”nın(?!) somut kanıtları nelerdir?

“Elde edilen bilgiler” nedir? Bunlar somut olmalı! Yoksa bir iftiranın ötesinde değer taşımaz!

Dava dosyasına eklenen 28/06/2018 tarihli “Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü (Rapor)” başlıklı raporda “PKK/ KCK silahlı terör örgütü ve sol tandaslı terör örgütleri tarafından düzenlenen eylem ve etkinliklere katılan şahıslardan olduğu yönünde bilgiler elde edildiği”nden söz edilip;

i) Ankara 23. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 2014/512 Esas sayılı dosyası örnek gösteriliyor: Ancak bu dava hâlen devam ediyor ve hakkımda bir ceza söz konusu değil; cezasız “suç” ve “suçlama” ya da “kanıt” olabilir mi?

ii) Zonguldak 1. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 2003/ 60 soruşturma sayılı dosyası örneği veriliyor: Ama bundan da görevsizlik kararı çıktı…

iii) İstanbul DGM Cumhuriyet Savcılığı’nın 1997/31 sayılı dosyası’na atıf yapılıyor: Bundan da bir cezai müeyyideye maruz kalmadım… (Burada bir “örgüt”ten bahseden polis kaynağı, bu “örgüt”ün kim ya da ne olduğunu da belirtmiyor!)

iv) Hatay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2012/7295 sayılı soruşturma dosyası kapsamında Adana’da yürütülen yargılamada beraat ettim…

v) Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2012/5 sayılı soruşturma dosyası ise yasa değişikliğiyle kapandı…

vi) Gaziantep Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2007/35590 soruşturma sayılı dosyasından da görevsizlik kararı çıktı…

Yani ben dava dosyasına ekli, 28/06/2018 tarih ve “Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü (Rapor)” başlıklı raporda “delil”(?!) olarak zikredilen hiçbir maddeden cezalandırılmadım! Bu nasıl bir “delil”, nasıl bir “iddia”, bu nasıl bir suçlama?

Hatırlatalım: söz konusu sunum tarzı; “Invitus procurationem suscipere nemo cogitur/ Hiç kimse iradesi hilafına temsilcilik yapmaya zorlanamaz,”[6] ilkesiyle taban tabana zıttır, çelişiktir.

Yeri geldi belirteyim: Hatay, Tunceli ve Gaziantep Cumhuriyet Başsavcılıkları’nın yürüttüğü soruşturmaların hiçbirinden ceza almadım; iyi de ceza almadığım soruşturmalar nasıl olur da bir “kanıt” teşkil eder?

Bir şeyi daha hemen belirteyim; usûl ve esasa mündemiç itirazlarımı sıralayacağım, özensiz ve öznel bir “iddianame”yle karşı karşıyayız; mahkemenizin Savcı Şahiner’in “iddianame”sini “keenlemyekûn”/ “nul e non avenu”/ “olmamış sayılmış” ilan ederek reddetmesini talep ediyorum.

Bu talebe ilişkin gerekçelerim de şunlardır.

 

I) “DAVA SÜRECİ(M)”

 

Yaşamım boyunca defalarca yargılandım. Kaç kez oldu? Hatırlıyamıyorum…

DGM hâkimi Mehmet Orhan Karadeniz[7] tarafından da yargılandım; herkese, “İyi hâkimler, kötü ve zararlı kanunları yontarak düzeltirler,” diyen Fransız özdeyişini anımsatan hâkim Remzi Şirin’i[8] de bilirim…

Jean Paul Sartre’ın, “Beni ben yapan özgürlüğümdür”; Edward Said’in, “Entelektüelin tek dayanağı ödünsüz düşünce ve ifade özgürlüğüdür: Bu özgürlüğü savunma hattını gevşetmek veya dayandığı temellerden herhangi birinin kurcalanmasına göz yummak entelektüelin işine ihanet etmesi demektir”;[9] Selçuk Kozağaçlı’nın, “Zordur sosyalisti yargılamak”;[10] Ahmet Şık’ın, “Savunma yapmıyorum, itham ediyorum”;[11] Platon’un, “İyice bilin ki, bir değil bin kez ölmem gerekse de, doğru bildiğimi yapmaktan vazgeçmeyeceğim,”[12] uyarılarına sadık, yapıtları uluslararası kütüphanelerde yer edinmiş komünist bir yazarım.[13]

Düşünmek, ifade etmek her yazar gibi, benim de “olmazsa olmaz”ım; karşınızda bir kez daha olmamın “nedeni” de bu!

20 Temmuz 2017 tarihinde kamuoyuna Kadıköy’deki Mehmet Ayvalıtaş Parkı’nda (yani açık bir alanda) ve güvenlik güçlerinin de parkın çevresinde bulunduğu hâlde, “Suruç Katliamı”na ilişkin konuşmamın ardından çağrıldığım Kadıköy Polis Merkezi tarafından sevk edildiğim Çağlayan Adliyesi’nde 25 Temmuz 2017 tarihinde[14] (9 Sulh Ceza tarafından) hakkımda duruşmasız olarak “adli kontrol” tedbiri uygulanıp; dosyaya, “Terör örgütü üyeliği”nden gizlilik kararı kondu!

Açık alandaki bir konuşmadan ötürü, “gizlilik kararı konan” bir tedbir! Nasıl bir şeydir bu?

Hem de Fransa’da işçi emeklisi olduğum; Türkiye’de herhangi bir sigorta güvencem olmadığı için tedavilerimi Fransa’da sürdürdüğümü belgeleriyle mahkemeye sunduğum hâlde talebim reddedildi ve “tedbir”de(!) ısrar edildi…

Bu kadar da değil; emniyetin talebi doğrultusunda, polis fezlekesi esas alınıp, buna uygun olarak, “örgüt propagandası”ndan -defalarca ifade etmemize rağmen!- daha sonra düzeltilecek yanlış bir karara imza atıldı ve işler uzadıkça uzatıldı!

Francis Bacon’ın, “İşkencelerin en kötüsü yasayla işkence etmektir,” diye tarif ettiği hâli anımsatan söz konusu tablo, usûl açısından yanlışlarla bezelidir; hatta -izlenecek yol, yordam, yöntem bağlamında- usûlsüzlükten malûldür.

Dava sürecimde, yapılması veya yürürlüğe konması sırasında uyulması gereken hükümler ve izlenecek yollar yanılgılarla müsemmadır; hem de René Descartes’ın, “Usûl o kadar mühimdir ki, araştırmaları usûlsüz yapmaktansa hakikâti aramaktan vaz geçmek daha hayırlıdır,” uyarısını anısatırcasına!

“Türkiye, terörizm suçlamalarının ceza hukukundaki kullanımı bakımından çifte bir hukuki-siyasi kriz yaşıyor. Herkesin bir gün ‘terörist’ olarak kolaylıkla yargılanabileceği tuhaf bir ‘terör hukuku’ uygulaması sadece yurttaşları, avukatları, sivil toplum çalışmaları yapan iş adamlarını değil aynı zamanda gelmiş geçmiş tüm kurucularını/kullanıcılarını da yutan ve yutacak bir ‘kara delik’ hâline gelmiş durumda. Siyasi-hukuki krizin sebeplerinden ilki terörizm kavramsallaştırmasının hukukun içine yerleştirilmesiyle ilgiliyken, ikincisi anti-terör söyleminin Türkiye’deki araçsal kullanımı ile ilgili ve yurttaşlığın ve hakların kaybının yargı eliyle normalleştirilmesi uygulamalarına dayanıyor”ken;[15] bana karşı “delil” olarak kullanılan ifademe -hadi!- “manevi cebir” diyelim; bu “böyle olsa” bile, Yargıtay Cumhuriyet Savcıları Faik Ersöz ile Mücahit Erdoğan tarafından hazırlanan 28 sayfalık tebliğnamede, tek başına “manevi cebirin” başka bir ifadeyle tehdidin suçun oluşumuna elverişli ve yeterli olmadığı kaydedildi.[16]

Walter Savago Landor’un, “Hukuk adalet dağıtmalıdır; kurallar, kaideler değil,” uyarısı “es” geçilerek; yetersiz bir “iddia”yla hakkımda “adli kontrol (cezası)” kondu!

Kim nasıl sunup, ne derse desin; coğrafyamızda -olur olmaz kullanılan!- “adli kontrol” bir “ceza”ya dönüşmüştür…

Oysa günümüzde hiçbir tartışmaya yer vermeyecek biçimde yerleşik temel bir ceza hukuku ilkesi vardır: Suçluluğu kanıtlanıncaya kadar her insan suçsuzdur. Bunun adı masumiyet karinesi ya da suçsuzluk ilkesidir.

Bilinmemesi mümkün mü? Tarihsel kökleri tam 804 yıl öncesinin İngiltere’sine, Magna Carta-1215’e giden, 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nden Türkiye’nin de Avrupa Konseyi kurucu üyesi olarak ta 1950’lerde onayladığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi-AİHS’ye uzanır. AİHS (m. 6). “Bir suç ile itham edilen herkes yasalara göre suçluluğu ispat edilene dek masum sayılır,” diyor; bu ilke, bizdekiler dahil hemen tüm anayasa ve ceza yasalarında yer alır.

Oysa “adli kontrol” denilen cezalandırmayla Adalet Bakanlığı verilerine göre, 2019’un Ocak ayı itibarıyla 484 bin 599 kişi denetimli serbestlik kıskacındadır.[17]

Hukukçuların, “Türkiye yarı açık cezaevine döndü,” demesi boşuna değildir. Çünkü 12 yılda “denetimli serbestlik” hükümlerine tabii tutulan kişi sayısı 354 kat arttı. 2006’da bin 785 olan “denetimli serbest” sayısı, 2018’de 19 bin 979’u çocuk olmak üzere, 632 bin 885’e yükseldi.[18]

Ve ben de, zikredilenlerden birisiyim…

“Modern hukuk devleti, insan haklarına da saygılıdır, suçluların da, (suçlananların da) insan olmaktan kaynaklanan hakları o devletin teminatı altında olmalıdır,”[19] değil mi?

Socrates’ın, “Hâkimin dört vazifesi vardır: Nezaketle dinlemek, akıllıca konuşmak, temkinli düşünmek ve tarafsızca karar vermek,” tanımı esas alındığında; Prof. Dr. Neyyire Yasemin Yalım’ın ifadesiyle, “Etiğin olmadığı yerde hukuk konuşulamaz.”[20] Yani çağdaş toplumlarda toplumsal düzenin işleyişinde hukuk kuralları ile etik değerler birlikte değerlendirilmektedir.

Tam da bu nedenle hukuk “çifte standartlı” olmaz, olamazken; “adli kontrol (cezası)” bile farklı, farklı uygulanmıştır!

“Nasıl” mı?

Diyarbakır’da 2 polis ve 7 IŞİD üyesinin öldüğü çatışmadan sonra tutuklanan ve ilk 4 duruşmada serbest bırakılan sanıkların tümünün adli kontrol uygulaması da 5’inci duruşmada kaldırıldı. Diyarbakır’da 26 Ekim 2015’te IŞİD’e yönelik operasyonda çıkan çatışmada 2 polis ile 7 IŞİD üyesi öldü. Olayın ardından IŞİD üyesi oldukları ve örgüte yardım ettikleri gerekçesiyle gözaltına alınıp tutuklanan 18 sanık, daha sonra görülen duruşmalarda tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildi.

“Örgüte üye olma”, “Tehlikeli madde bulundurma” ve “Ateşli Silahlar Kanunu’na muhalefet” suçlarından 15’şer yıla kadar hapis istemiyle açılan davanın 5’inci duruşması Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Duruşmaya, tutuksuz yargılanan sanıklar ve avukatları katıldı. Yapılan kimlik tespitinin ardından geçilen duruşmada, sanık avukatları müvekkilleri için uygulanan adli kontrolün kaldırılmasını talep etti. Avukatların talebini kabul eden mahkeme, sanıkların 15 günde bir imza verme şeklinde gerçekleşen adli kontrol uygulamasını kaldırdı.[21]

IŞİD’lilere iki haftada 1 kez verilen “adli kontrol (cezası)”, bana haftada iki kez uygulandı.

“Çifte standart” bu kadar da değil!

Bir şey daha var: 25 Temmuz 2017’deki isnat; 26 Eylül 2018 tarihinde, yani tam 14 ay sonra “iddianame”ye dönüştü ve 6 ay sonra da 21 Mart 2019’da mahkemenizin karşısına çıkabildim; bu kabaca 20 aylık bir süreye tekabül etti.

Oysa Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) tarafından 1 Kasım 2018’de ihraç edilen ve 8 Kasım’da tutuklanan eski savcı Ferhat Sarıkaya hakkında Ankara Cumhuriyet Savcısı Murat Özcan tarafından 12 Kasım 2018’de “FETÖ üyeliği” iddianamesi 4 günde hazırlandı.[22]

“Iustitiae dilatio est quaedem negatio/ Geciken adalet onun reddi demektir,”[23] ilkesinin altını çizerek sorayım: Sürecin bu kadar hızlı işlemesi için ne yapmalıyım?

Buraya kadar değindiğim soru(n)lar, AİHM usûl ve kararlarıyla da çelişmektedir.

İstanbul 35. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki örnek üzere kimi itiraz ve tepkilere hedef olan[24] AİHM konusunda; Anayasa Hukuku profesörlerinden İstanbul Milletvekili İbrahim Özden Kaboğlu’nun, “AİHM kararına meydan okuma, öncelikle Türkiye’yi, Avrupa Sözleşmesi’nin felsefi dayanağı olan ‘gerçekten demokratik rejim’ anlayışına daha fazla yabancılaştırır,”[25] tesbitine önem verdiğimin altını çizerek; heyetinize anımsatayım:

AİHM, kanundaki “Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır” hükmünün hukukiliğini tartıştı, aşırı geniş yorumlandığına hükmetti[26] ki, “Suçu ve Suçluyu Övmek” de bu kapsamda ele alınmalıdır.

 

I.1) 20 TEMMUZ 2015’TE SURUÇ’TA NE OLDU?

 

Esasa ilişkin görüşlerimi belirtmeden önce, Suruç Katliamı ve ifade özgürlüğü konusunda ne olduğunu ve ne anladığımı ifade etmekte büyük yarar görüyorum.

20 Temmuz 2015’te Urfa’nın Suruç ilçesinden Suriye’nin Rojava bölgesindeki Kobanê kentine insani yardım malzemeleri ve çocuk oyuncakları götürmek isteyen gençler, canlı bomba saldırısı ile katledilmişlerdi. Katliamın ikinci yılında saldırı bilgisinin istihbarata geldiği ancak önlem alınmadığı ortaya çıktı.

‘Milliyet’ yazarı Tolga Şardan’ın 24 Temmuz 2017 tarihli yazısında aktardıklarına göre; bir istihbarat elemanının patlama öncesinde Suruç birimlerine olayın gerçekleşebileceğine dair bilgiler vermiş ancak hiç bir önem alınmamıştır. Emniyet İstihbaratı’ndan yapılan tek bilgi paylaşımının ise, Kobanê’ye yardım için giden gençlerin “Suruç’ta eylem yapabileceği” yönündeki iddiaları içerdiği öğrenmiştir.

‘Milliyet’ yazarı Tolga Şardan’ın yazısının ilgili bölümü ise şöyle:

“Aldığım bilgilere göre, müfettişler, Suruç’taki canlı bomba eylemcisi Abdurrahman Alagöz’ün devletin bildiği bir isim olduğunu tespit etti.

Çünkü, Alagöz hakkında bazı yazışmalar devlet kayıtlarında bulunuyordu. Adıyaman’daki DEAŞ yapısı içinde olan Alagöz’ün “kayıp” olduğu yönünde ailesinin polise başvurması sonrasında, Adıyaman Emniyet Müdürlüğü bu gelişmeyi Ankara’daki Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanlığı’na bildirmişti.

İstihbarat Dairesi, Türkiye’deki eylemleriyle ön plana çıkan ve adını duyuran DEAŞ hücrelerinden birisinde yer alabileceği kuşkusuyla Alagöz’ün adını 81 ildeki emniyet müdürlükleri bünyesindeki yerel istihbarat ünitelerine bildirdi.

Ancak, tam da bu noktada bir atlama yaşandı.

Müfettiş tespitlerine göre, Emniyet İstihbarat Dairesi, bu bilgiyi Milli İstihbarat Teşkilâtı (MİT) ile paylaşmadı.

Bu bilginin MİT’le paylaşılmaması önemli bir ihmal.

Kaldı ki, canlı bomba eyleminden çok kısa süre önce MİT’in bir elemanı, teşkilâtın Şanlıurfa’daki ünitesini telefonla arayıp Suruç’ta bomba patlatılacağı bilgisini verdi.

Bu iki durumu birbiriyle bağlantıladığımızda ortaya bir ihmal durumu çıkıyor.

Emniyet İstihbaratı’nda Suruç saldırısı çerçevesinde MİT’le bilgi paylaşımı konusunda yaşanan “atlamanın” kaynağı ise, yazışmaları yapan polis olarak gösteriliyor. 17-25 Aralık sürecinden sonra Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi’nde göreve başlayan polis memurunun, diğer kurumlarla yapılacak yazışmalar konusunda yeterli birikime ve bilgiye sahip olmadığı gerekçesi ortaya konuluyor.

Suruç’la ilgili Emniyet İstihbaratı’ndan gelen bir bilgi paylaşımı mevcut. Ama bu bilgi, Kobanê’ye yardım için Suruç’ta toplanan grubun eylem yapabileceği yönündeki bilgileri içeren istihbarat paylaşımları. Devletin tanıdığı, bildiği Abdurrahman Alagöz ya da başka bir DEAŞ üyesinin bomba patlatacağı yönündeki bir bilgi değil.

Müfettişlerin araştırmaları sonucunda hazırladıkları rapor doğrultusunda Suruç’taki bazı yerel yöneticilerin ifadeleri alındı.

İçişleri Bakanlığı, kendi bünyesindeki bu devlet görevlilerine idari cezalar verdi.”[27]

Katliam olarak anılması gereken “olay” bu…

“Bu saldırı Türkiye’nin en büyük gençlik katliamı olarak kazındı hafızalara… Katliama ilişkin davada ise bugüne kadar bir arpa boyu yol alınamadı: Olayın üzerinden 18 ay geçtikten sonra iddianame hazırlandı.”[28]

Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF) üyesi 33 kişinin yaşamını yitirmesi 100’den fazla kişinin yaralanmasıyla ilgili davaya Şanlıurfa 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam edildi. Davanın 5. duruşmasında katliamda yaralanan Volkan Uyar, “Yolda bebek mamaları dahi arandı. Ancak Amara Kültür Merkezi çevresinde hiçbir arama yoktu. Biz katliam gerçekleştiğinde yanan bedenleri kurtarmaya çalışırken, üzerimize gaz bombaları yağdırlar. Buna neden olanlar davada sanık olarak yargılanmalıdır,” derken;[29] “Suruç Katliamı’yla ilgili açılan ikinci davanın polis sanığı A.K., patlamadan önce saldırganla ilgili kendilerine bilgi geldiğini ama ‘bilgi istihbari olmadığı için’ bir şey yapmadıklarını söyledi, ‘Güvenlik önlemi alınıp alınmadığını bilmiyorum,’ dedi.

Yani, yukarıdaki cümlede olduğu gibi, neden bir şey yapmadıklarını, saldırıya neden seyirci kaldıklarını böyle açıkladı, kendini böyle savundu. Sanık polis ayrıca, Adıyaman İstihbarat Şube Müdürlüğü’nün eksik araştırma yaptığını da açıkladı.

Diğer sanık polis A.O.D., daha da ileri gidip ‘Bu şahsı [intihar saldırganı] deşifre edemeyen sorumlular İstihbarat Daire Başkanlığı, Adıyaman İstihbarat Şube Müdürlüğü, Antep İstihbarat Şube Müdürlüğü ve Urfa İstihbarat Şube Müdürlüğü’dür. MİT’i söylemiyorum bile. Söyleyince ‘MİT’ten sana ne’ diyorlar’ dedi.”[30]

Özetle savcının konuşmamda “delil” olarak kullandığı Suruç gerçeği bu merkezde; ve ben Tolga Şardan’ın ‘Milliyet’ gazetesindeki haberden fazla bir şey söylemedim.

Ya “Paramaz Kızılbaş’a yoldaş” demem mi?

IŞİD’e karşı laikliği savunan birisine; “Anama Anam; Babam Babam” dercesine “Yoldaş” demem ne sakıca olabilir ki?

Hem ben dönemin Başbakanı Ahmed Davudoğlu gibi, “IŞİD terörist değil, öfkeli bir grup genç”…[31]

Ya da Başbakan Yardımcısı Emrullah İşler gibi, “IŞİD öldürüyor ama işkence dahi yapmıyor”…[32]

Veya AKP Meclis Üyesi Selim Yağmur gibi, “IŞİD iyi ki varsın Allah kurşununu azaltmasın”…[33] falan da demedim!

“Yoldaş” demek “suç” ise, yukarıdaki ifadeler ne?

Bir şey daha: Savcının cezalandırılması talebini dayandırdığı TCK 215/1 maddesi, “İşlenmiş olan bir suçu veya işlemiş olduğu suçtan dolayı bir kişiyi övme” “suç”unu, “bu nedenle kamu düzeni açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkmış” olmasına bağlar. Benim vak’amda bu davanın görülebilmesi için şu sorunun yanıtlanması gerekmektedir:

Benim Suphi Nejat Ağırnaslı’yı “yoldaşım” olarak nitelemem, “kamu düzeni açısından” hangi “açık ve yakın tehlike”ye yol açmıştır?

 

II) İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ

 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Düşünce ve ifade özgürlüğünü sonuna kadar destekledik,”[34] demek ihtiyacını hissettiği hâlin gereğini yerine getirdiğim için “yargılanıyor” olmak, şaşırtıcı…

Aslı sorulursa davaya konu olan meselede, Anayasa’nın düşünce, vicdan ve kanaat hürriyeti gereğini yerine getirdim.

Çünkü Anayasa Madde 25: “(1) Herkes düşünce, vicdan ve kanaat hürriyetine sahiptir. (2) Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce, vicdan ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz,” der.

Çünkü Anayasa 26. Madde “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hürriyetine sahiptir”

Çünkü Anayasa Madde 15: “Kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz; suç ve cezalar geçmişe yürütülemez; suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz,” vurgusu ile Anayasa 38. Madde hükümleri ile “Herkes aksi ispat edilinceye kadar masumdur,” ilkesi anayasal güvence hâlindedir.

O hâlde? “Suç” ne ve nerede?

Birisi eylem ve düşüncelerimizi yargılıyorsa ve bunun yanlış olduğuna inanmamızı istiyorsa sözden çok daha fazlasını göstermesi gerekir. Düşünce ve eylemlerimizden vazgeçmemize sebep olacak kanıtlara ihtiyacımız var.

Suruç’a “Katliam” demenin; Türkiye’nin de “terör örgütü” olarak tanımlayıp savaş hâlinde olduğu IŞİD’e karşı, laiklik için mücadele veren birine, “Yoldaş” diye hitap etmenin sakıncası ya da “suçu” veya “suçluyu övme” kapsamında algılanması mümkün mü?

Düşünce ve eylemim hiçbir canlıya zarar vermiyorsa; kimilerinin bu konuda ne düşündüğü ya da vehmettiği çok da önemli değildir.

Nihayetinde bu benim düşüncem, benim hayatım ve benim eylemlerim sonuçta. Üstelik kimseye de zarar vermiyorken eklemeliyim: İfade özgürlüğü nefes kadar önemlidir

Öncelikle ilkeyi hatırla(t)makta yarar var: İçeriğinden bağımsız olarak -konuyla ilgili ne düşünülürse düşünülsün- başkasının düşüncesini özgürce ifade etme hakkının, herkes özellikle de hukukçular tarafından savulması ve siyasi iktidarların bu alandaki rolünün, özgürlükleri yargılamak değil; korumak olması gerekiyor.

“İfade özgülüğünün sınırları var mıdır?” sorusuna verilecek yanıtların bazıları ilkelere işaret ederken unutulmamalıdır ki, özgürlük sınırları genişletildikçe anlamlılaşır ve ifadenin kısıtlanmasını kabul etmenin anlamı yoktur.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Muhakemesi Hukuku Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Türkan Yalçın’ın da altını çizdiği gibi, AİHS (10), Anayasa 25, 26, TCK 26/1 doğrultusunda ifade özgürlüğü ve eleştiri hakkının kullanılması doğal[35] ve vazgeçilemezdir.

Çünkü bireyi, birey yapan tam da bu doğal vazgeçilemezliktir; “Her birey, neyi yapmasının kendisi için iyi olduğunu kendi gözüyle görmeli ve kendisi karar vermelidir. Birey, tam bir insan olmak istiyorsa, ahlâki bakımdan özerk hâle gelmeli ve hayatını kendi kontrolü altına almalıdır,”[36] diyen Sokrates’in “işlediği suç” gibi…

Söyleneni kabul etmemek; bilineni sorgulamak; topluma uyma adına yanlışları görmezden gelmemek; biat kültürüne karşı çıkmaktır ifade özgürlüğü…

MÖ V. yüzyılda yaşayan Sokrates’in, “Bilinen, söylenen, kabul edilen her şeyi sormak, sorgulamak, aklın süzgecinden geçirmek, özerk akla sahip olmaktır,” öğretisindeki üzere…

Ya da söylenenlere inanmak yerine söylenmeyenleri düşünmek; yapılan yapılmayan her şeyi irdelemek; olan bitenin nedenlerini aramak, arayanlara katılmak; yaşananlardan kişisel-toplumsal sorumluluk duymak; bu sorumluluğun gereklerini düşünmek; bu sorumluluğun gereklerini yapmaya karar vermektir ifade ve düşünce özgürlüğü…

Thomas Jefferson’ın, “Orkestrayı yöneten şef, topluluğa sırtını dönmek zorundadır,” diye ifade ettiği gibi…

Bu bağlamda “Çağcıl hukukta düşünce özgürlüğünü suç sayan her yasal düzgü (norm), kesinlikle ahlâka aykırıdır; temelsizdir. Hiçbir dönemde ve özellikle de günümüzde yasa koyucular, Radbruch formülüne göre, artık asla ahlâka aykırı ceza yasaları yapamazlar. Aklı başında, çağcıl bir yasa koyucu ve devlet bilir ki, kimi suçların suçlularını, sözgelimi Sokrates’leri, Voltaire’leri, Sartre’ları, Nâzım Hikmet’leri, Yaşar Kemal’leri çoğu kez tutuklamak tutuklamamaktan ve mahkûm etmek etmemekten daha sakıncalı, daha tehlikelidir. Devleti ve toplumu, dünya ölçeğinde güçsüz, küçük düşürür. Hem de yüzyıllarca…

Tıpkı yıllar önce Atinalı 502 yargıcın, Sokrates’i ölümle cezalandırması gibi. Evet kurulan yargı, o günkü yasalara uygundu, ama demokratik ahlâka aykırıydı. Tıpkı Nâzım’ınki gibi. Dünya bu tür hükümlülükleri hiç unutmamış ve bağışlamamıştır.”[37]

 

II.1) KAPSAMI VE NİTELİĞİ

 

Unutulmasın düşüncenin özgürleşmesi ve önündeki engellerin kaldırılması kilit önemdedir. Çünkü filozof Étienne Balibar’ın altını çizdiği üzere, “Konuşma özgürlüğünden bahsederken Hannah Arendt’in çok önemli bir kavramına değinmek istiyorum: Haklara sahip olma hakkı. Bu nedenle ifade özgürlüğünden bahsetmek istiyorsak konuşma özgürlüğünden bahsetmemiz gerekir… Habermas’ın kavramsallaştırdığı ‘kamusal alan’da her ifade, ifade özgürlüğü olarak ele alınabilir.”[38]

XVIII. yüzyılda, Immanuel Kant’ın kaleminde, Aydınlanmanın motosunu “Sapere aude/ Aklını kullanmaktan korkma” sözlerine ilk kez antik Roma şairlerinden Horatius’un mektuplarında rastlanmış olsa da; Kant’ın deyişiyle “İnsanın kendi kendini mahkûm ettiği toyluktan” kurtulup olgunlaşabilmesi için, ihtiyaç duyduğu aklını kullanma hayli zaman almıştır.

Kolay mı? Örneğin Vatikan Ağustos 1832’de ‘Mirari Yos’ başlıklı bir genelge yayımlayarak, “Devletin yıkılmasının tek nedeni kısıtlanamayan düşünce, ifade özgürlüğü ve kitap okuma sevgisi gibi şeytani işlerdir,”[39] diyebilmişti!

Her türlü tehdit ve tehlikeye rağmen Raoul Vaneigem’in, “Sonsuz ve çürütülemez kabul edilen her düşünce, tanrısallığın ve zorbalığın ağır kokusunu yayar,”[40] görüşünü sonuna dek paylaşan biri olarak; “-Düşündüklerimi ifade etmek için yaşlanmayı mı beklemem gerek?” sorusuna;

“- Her düşündüğünü ifade edebileceğin gün, senin torunlarının torunları bile ihtiyarlamış olacak. Şimdi sır ve korku devrindeyiz. İki yüzün olmalı. Birini kalabalığa göstermeli, ötekini kendine ve yaratıcına saklamalısın. Gözlerini kulaklarını ve dilini korumak istiyorsan; gözlerin, kulakların ve bir dilin olduğunu unut,”[41] yanıtını vermeyenlerdenim…

Aksine “Düşünme yükümlülüğü”yle, “Arayan, tartışan, karşılaştıran, karşı çıkan ve böylece bugünün değerlerini geleceğin değerlerine dönüştürme çabası içinde olandır insan”[42] mottosundan hareketle; “Düşünce ve ifade özgürlüğü olmayan yerde beyin nefes alamaz”;[43] “Fikirlerden korkmayınız. Emin olun ki yeryüzünde zararlı tek fikir tenkit (eleştiri) süzgecinden geçmeyendir,”[44] diyenlerdenim…

İş bu nedenle de;

Jean-Paul Sartre’ın, “Düşünce özgürlüğünden yoksun olmak düşündüğünü söylememek değil, hiç düşünmemiş olmaktır”…

Daniel Defoe’nun, “Hakikâti bulan, başkaları farklı düşünüyor diye onu haykırmaktan çekiniyorsa hem budala hem de alçaktır”…

Sofokles’in, “Vücudum köle olsa da düşüncelerim özgürdür”…

Abraham Lincoln’ün,“Başkalarının hürriyetlerini tanımayanlar, hürriyete layık değildir”…

Noam Chomsky’nin, “Eğer nefret ettiğimiz insanların da ifade özgürlüğü olması gerektiğine inanmıyorsak ifade özgürlüğüne hiç inanmıyoruz demektir”…

Voltaire’in, “Yazdıklarından nefret ediyorum, ama yazmayı sürdürebilmen için canımı veririm”…

Elsa Morante’nin, “İnsana karşı girişilen en kötü şiddet eylemi, aklın küçük düşürülmesidir”…

George Orwell’ın, “Bir toplum gerçeklerden ne kadar uzaklaşırsa, gerçekleri söyleyenlerden o kadar nefret eder”…

Anna Seghers’in, “En korkunç olan susma, yazarların susmasıdır. Çünkü hem işin doğası hem de toplumun istemi, yazarlığın susmamak demek olduğunu açık açık belirlemiştir”…

Lars Iyer’in, “Düşünceleri köpekleri gibi tasmayla gezdiriliyor... Düşünceleri komutlara uymaya şartlanmış… Bu düşüncelerin arkasından pisliklerini temizlemek gerekiyor… Hâlbuki düşüne bizi çağırmalı! Düşünce evcil olmamalı! Gırtlağımıza yapışmalı düşünce”…

Paul Valery’nin, “Düşüncenin üstesinden gelemeyen, düşünenin üstesinden gelmeye çalışır”…

Mahatma Gandi’nin, “Düşünceye gem vurmak, zihne gem vurmak demektir. Bu ise rüzgârı zapt etmekten de zordur”…

Baruch Spinoza’nın, “Bir hükümet söz özgürlüğünü ne kadar kısmaya çalışırsa, ona o kadar karşı konur”…

Aldous Huxley’in, “Hepimizin aynı fikirde olması iyi bir şey değildir. Çalışmayı yaratan fikir ayrılıklarıdır”…

S. Eugel’in, “Fikirler kıvılcım gibidir, birbirini tutuşturur”…

Benjamin Franklin’in, “Demokrasi, iki kurtla bir kuzunun öğle yemeğinde ne yeneceğini oylamasıdır. Özgürlük ise tam teçhizatlı bir kuzunun oylamaya karşı çıkmasıdır”...

Woodrow Wilson’un, “Özgürlük tarihi devletin gücünü artırmanın değil, aksine devletin güç ve yetkilerini sınırlamanın tarihidir”...

Thomas Paine’nin, “İnsanlar hükümetten korktuğu zaman, zorbalık; hükümet insanlardan korktuğu zaman, özgürlük vardır”...

Cemal Süreyya’nın, “Özgürlüğün geldiği gün/ O gün ölmek yasak!” tümcelerine layık oldukları büyük değeri veririm…

Toparlarsak: Felsefeci Prof Dr. İoanna Kuçuradi’nin deyimiyle, bir ülkede düşünceyi açıklama özgürlüğünün var olması, “herkese, egemen olan fikirlere, egemen tabulara ne kadar aykırı olursa olsun, yeni fikirler ve bilgiler getirme hakkının” tanınmış ve bu hakkın yasal güvenceye bağlanmış olması anlamına gelir. Yani bu özgürlük, “böyle bir fikir veya bilgi getiren bir kişiye, hiç kimsenin (herhangi bir devlet organının, yargıçların, polisin vb.) dokunamayacağının, mevcut ya da geçerli olanlara ne kadar aykırı olursa olsun, niteliği veya içeriği ne olursa olsun, onun başka haklarına zarar verilmeyeceğinin güvence altına alınmış olması” demektir. Açıktır ki bu özgürlük kapsamında “dokunulmaması ya da korunması gereken, yeni bilgi ya da düşünceler değil, bunları getiren kişilerin kendisidir”.

Dolayısıyla bu özgürlüğü savunmak, “bütün düşüncelerin, görüşlerin, normların değerce birbirinden farksız, eşit olduğunu öne sürmek” demek değil. İnsan haklarına ters düşen, onlara zarar verdiği/ vereceği anlaşılan düşüncelerin yayılmasını ya da böyle bir normun geçerli kılınmasını, teorik bakımdan savunmak anlamına da gelmiyor. Bu tedbir ve yasakların yeni bilgi ya da düşünce getiren kişilerin hiçbir hakkına zarar vermeyecek nitelikte olmasını da şart koşar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) de, düşünceyi açıklama özgürlüğüne dair birçok kararında (özellikle Karataş/ Türkiye Kararı 1999) bu özgürlüğün, “demokratik toplumun ilerlemesinin ve her bireyin gelişmesinin temel koşullarından biri olduğunu” ve “yalnız taraftar bulan, zararsız ya da ilgilenmeye değmez görülen bilgi ve düşünceler için değil, aynı zamanda devlete ya da nüfusun bir bölümüne kırıcı gelen, şoke eden ya da rahatsız eden bilgi ve düşünceler için de geçerli olduğunu” karara bağladı.

Tüm bunları tekrar, tekrar hatırlatmak zorunda kalmak ne kadar acı!

 

II.2) AİHM VE DURUM(UMUZ)

 

Evet düşünce ve ifade özgürlüğü, artık halkın bilgilenme hakkı veya gerçekleri öğrenme hakkının elde edilmesini de sağlayan bir haktır. Devlet, bu özgürlüğü engelleyemez ve kullanılmasına müdahale ederek kısıtlama veya sınırlama getiremez. Devletin basın özgürlüğünü engellemeye yönelik baskı, tutum ve girişimleri, ancak despotik ve otoriter yönetimlerde söz konusu olabilir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 10. maddesinde, ifade özgürlüğü açık ve net olarak, yoruma meydan vermeyecek bir şekilde düzenlenmiştir. Madde ile herkesin ifade özgürlüğüne mutlak olarak sahip olduğu, bu hakkın kullanımında resmi makamların müdahalesinin olamayacağı, haber ve düşünce almak ya da vermek özgürlüğü düzenlenmiştir.

Anayasanın 90. maddesi gereğince, temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmeler ile yasaların çatışması durumunda, uluslararası sözleşmelerin esas alınacağı düzenlendiğine göre, bu konuda çıkarılacak tüm yasaların da bu sözleşmeye uygun olması gerekecektir. Aksi takdirde aykırı yasaların değil, sözleşmenin uygulanacağı Anayasa’nın emridir.

İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu’nun, “AYM kararları kesin ve bağlayıcıdır. Bu kararları tartışmak gibi bir lüks kimsenin elinde yok. Ya hukuk devleti olacağız ya da olmayacağız,”[45] notunu düştüğü AİHM’in anahtar rolü olan içtihatları, genellikle Türkiye ile ilgilidir. Bunların başında da “Dink/ Türkiye”, “Akçam/ Türkiye”, “Tuşalp/ Türkiye” ve “Özgür Gündem/ Türkiye” kararları gelmektedir. En son verilen Nokta Dergisi/Türkiye kararı ile de AİHM, önceki içtihatlarını pekiştirmiştir.

AİHM’ye göre bu özgürlük, demokratik bir toplumun temel değerlerinden birini oluşturmaktadır. Yazılan yazı ve görüşler, katı eleştirileri ve hicivli bir stili içerebilir. Bu bağlamda ifade özgürlüğü, sadece olumlu karşılanan veya zararsız ve tarafsız görülen bilgi ve fikirleri değil, demokratik bir toplumun gereklilikleri olan çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin parçası olan, rencide eden, şoke eden ve rahatsız eden bilgi ve fikirleri de koruma altına almıştır.

Avrupa Komisyonu İnsan Hakları Komiseri Nils Muiznieks, Türkiye’nin özgürlük ve güvenlik hakkıyla ilgili 5 ve ifade özgürlüğüyle ilgili 10. maddelerini ihlâl ettiğini; BM Düşünce ve İfade Özgürlüğü Özel Raportörü David Kaye de ifade özgürlüğüyle ilgili 10’uncu maddenin yanı sıra BM’nin Kişisel ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi’ndeki (KSHUS) 19’uncu maddesini ihlâl ettiğini belirtirken;[46] AİHM ve durum(umuz) meselesine gelince:

“Gelinen noktada, ‘ifade özgürlüğünün sınırlanması’ndan bile söz etmek, ‘mantıksal bir yanılgı’ olmaktadır. Çünkü etrafıyla sınır çizilecek bir ‘özgürlük alanı’ bile kalmamıştır. Çünkü artık en küçük eleştiri, itiraz, farklı bir öneri bile, ‘hesabı sorulur’, ‘yazıklar olsun’ mevzisinden püskürtülmektedir.” [47]

‘Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği’ (MLSA) ve ‘Uluslararası Basın Enstitüsü’nün (IPI) 2018’in son altı ayında ifade hakkı özgürlüğüne yönelik davaları izleyerek, sonuçlarını paylaştığı Adalet Gözlem Raporu’na göre, “İfade özgürlüğü temelli davaların yüzde 38’inde sanıklar uluslararası standartlara aykırı olarak tutuklu yargılanıyor.”[48]

Bu korkunç bir durumdur ve bu kadar da değildir AİHM’nin düşünce özgürlüğü ihlâlleri ile ilgili aleyhine karar verdiği ülkeler sıralamasında 281 kararla Türkiye geliyor. Türkiye bu alanda açık ara farkla önde, çünkü Türkiye’yi 39 kararla Rusya, 37 kararla Fransa ve 35 kararla Avusturya izliyor![49]

 

II.3) “GENİŞ” VE “DAR” YORUMLARA ÖRNEKLER

 

İfade özgürlüğü davaları karşımıza “geniş” ve “dar” yorumların “çifte standart”lığı yanında; örnek kararlar gibi, olumsuz örneklerle de çıkabilmektedir…

Benim davam, ifade özgürlüğünün “dar” yorumlarına, olumsuz örneklerine bir misal teşkil ederken; Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, Sedat Peker’in, vb’lerinin davaları da “geniş” yorumların örnek kararlarına denk düşmektedir…

Hızla on bir tane örnek sıralayayım:

i) Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 8 Temmuz 2017’de Hamburg’da düzenlediği basın toplantısında HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın için kullandığı “terörist” ifadesi, Diyarbakır 5. Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından ifade özgürlüğü sayıldı…[50]

ii) Cumhurbaşkanı Erdoğan hakkında Afrin operasyonuna karşı AKP’li vekillere mektup gönderen 170 aydın hakkında söylediği ağır sözler nedeniyle açılan tazminat davası birkaç dakika süren duruşma sonunda reddedildi. Hâkim, ret gerekçesini Erdoğan’ın sözlerinde “matufiyet” olmamasına, yani “vicdansız, hain, ahlâksız, adi, terör yardakçısı” gibi sözleri kime söylediğinin belli olmamasına dayandırdı. Oysa Erdoğan açıklamasında aydınları hedef alırken açık, açık “milletvekillerine mektup gönderenleri” kastettiğini söylemişti…[51]

iii) Gezi Parkı olayları sırasında polisin attığı biber gazı kapsülüyle ayağından yaralanan Aydın Aydoğan’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan hakkında “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek” iddiasıyla yaptığı suç duyurusu “düşünce ve düşünceyi açıklama” kapsamında olduğu gerekçesiyle reddedildi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 8 Ağustos 2017 tarihinde Trabzon’daki konuşmasında “Geziciler çıktı meydana dolaştılar. Zannettiler ki Türkiye’yi bitiririz. Arkalarında emperyalist güçler vardı. Bu emperyalist güçler onları kullanıyorlardı 11-12 tane ağaç bir yerden sökülüp başka bir yere taşınıyor diye...” sözleri üzerine Aydın Aydoğan, Erdoğan hakkında 30 Kasım günü İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’na şikâyet dilekçesi verdi.

Şikâyet dilekçesini inceleyen Başsavcı Vekili Selamettin Celep, Erdoğan’ın isim belirtmediğini ve sözlerinin “düşünce ve düşünceyi açıklama” kapsamına girdiğini belirterek evrakının işlemden kaldırılmasına karar verdi…[52]

iv) Ankara 14. Asliye Hukuk Mahkemesi, Prof. Oran’ın 12 yıl önce emekli olmasına rağmen profesör unvanlı bir öğretim üyesi olup kamu görevlisi olduğunu ve bu yüzden de “sert, ağır ve hatta incitici eleştirilere de katlanması gerektiğini” savundu. Mahkemenin kararında şu ifadelere yer verildi:

“AİHM’e göre, kamu görevlilerine yönelik eleştirinin sınırı sıradan kişiler için olandan daha geniştir ve kamu görevi yapan kişilerin görevlerinden dolayı kendilerine yönelik sert, ağır ve hatta incitici eleştirilere de katlanması gerekir. Çünkü kamu hizmetinin yürütülmesi sırasında davranışların eleştirilmesinde kamu yararı bulunmaktadır”…[53]

v) Cumhurbaşkanı Erdoğan hakkında kendisine “terörist” dediği için dava açan Demirtaş’ın 1 kuruşluk tazminat davasını reddeden mahkeme, gerekçeli kararda, Anayasa Mahkemesi ve AİHM’in siyasetçilerin ifade özgürlüğü konusunda verdiği kararlara atıfta bulunuldu. Kararda, Erdoğan’ın avukatlarının, siyasilerin ifade özgürlüğünün daha geniş anlamda değerlendirmesi gerektiği yönündeki savunmalarına yer verildi. Davaya konu konuşmanın kapalı ve mahrem alanlarda değil siyasi alanda yapıldığını belirten mahkeme,… “Konuşmada ele alınan konunun esasen politik bir konu olduğu ve konuşmanın çerçevesinin baskın bir şekilde politik alanda kaldığı açıktır. Bu çerçevede bir siyasetçi olarak davacının, söz ve davranışlarının siyasi rakiplerinden olan davalının sıkı ve yakın denetimi altında olması tabiidir… Kendisine yapılan bu ağır eleştiriye katlanmak durumunda olduğu yukarıda izah edilen ilkelerin kaçınılmaz bir sonucudur” denildi.[54]

vi) Cumhurbaşkanı Erdoğan adına hakkında açılan tazminat davasında savunma yapan avukat avukatı Ahmet Özel, “Düşünce özgürlüğü, demokrasinin temel ilkesidir. AİHM’e göre ifade özgürlüğü, devletin veya nüfusun bir bölümü için saldırgan, şok edici veya rahatsız edici bilgi ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir. Bunlar olmaksızın demokratik toplum olmaz,” dedi.

‘Barış Akademisyenleri’nden Candan Badem’in, “Bu suça ortak olmayacağız” isimli bildiriden sonra AKP’li Erdoğan’ın kullandığı “alçak, zalim, kapkaranlık, cahil, tiksinti verici, vatan haini, lümpen, terör örgütünün maşası, ahlâksız, mandacı artığı, ruhu kirlenmiş” sözlerine karşı açtığı hakaret davası istinaf mahkemesinde reddedildi. Mahkeme, Erdoğan’ın akademisyenlere yönelik sözlerinin, “ifade ve düşünce özgürlüğü” kapsamında olduğuna hükmetti.

Erdoğan hakkında, Candan Badem’in de aralarında bulunduğu akademisyenlere yönelik son derece ağır hakaretler, aşağılayıcı nitelemelerde bulunarak, kişilik haklarına saldırıda bulunduğu gerekçesi ile 10 bin TL’lik manevi tazminat davası açıldı. Erdoğan’ın avukatı, savunmasında dava konusu olan sözlerin, “ifade ve düşünce özgürlüğü” kapsamında olduğunu savundu. Erdoğan’ın avukatı, “müvekkilinin davacının şahsına yönelik bir ifade kullanmadığını, ‘milletin başı’ sıfatı ile kendisini ‘aydın’ diye tanımlayan bir grup akademisyenin terör örgütüne müzahir ve terör ile mücadele eden devletin meşru kuvvetlerine karşı haksız saldırılara yönelik bir kısım eleştirilerde bulunduğunu” iddia etti. Mahkemede ret kararı çıkması üzerine dava istinaf mahkemesine taşındı.

Mahkemenin ret kararını isabetli bulan İstinaf Mahkemesi, “yer, yer incitici sayılabilecek beyanların ifade ve düşünce özgürlüğü kapsamında korunması gerektiğine”, “davacı bakımından ise kişilik haklarına haksız saldırı koşulunun gerçekleşmediği kanaatine varıldığına”, “davanın reddine karar verilmesinde bir isabetsizlik” görülmediğine hükmetti…[55]

vii) “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı “Barış İçin Akademisyenler Bildirisi”ni yayımlayan 1128 akademisyeni, kendisine ait internet sitesinde yazdığı, “Sözde aydınlar çanlar ilk önce sizin için çalacak” başlıklı yazıda, “Oluk, oluk kanlarınızı akıtacağız ve akan kanlarınızla duş alacağız!!!” diyerek tehdit eden Sedat Peker,[56] 11 yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılandığı Anadolu Adliyesi 20. Asliye Ceza Mahkemesi’ndeki davada, yasal unsurları oluşmadığı için her iki suçlamadan da beraat etti…[57]

viii) İstanbul Anadolu 41. Asliye Ceza Mahkemesi, 21 Haziran 2018 tarihli duruşmada, “Suç işlemeye alenen tahrik etmek” suçundan 5 yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılanan Sedat Peker’in beraatına karar veren mahkeme, gerekçeli kararında, “sanığın, yargılamaya konu sözleri ile kendince ifade ettiği, anılan bu sözleri sarf ettikten sonra herhangi bir şiddet içerikli olay ya da eylemin de baş göstermediği anlaşılmakla sanığın beraatına” görüşüne yer verildi.

Sedat Peker yaptığı konuşmada, “Cezaevleri de bir gün basılacak. Ancak onların hayal ettiği gibi değil. Dışarıda yakaladıklarımızın hepsini ağaçlara, bayrak direklerine astıktan sonra cezaevlerine de gireceğiz. Onları cezaevlerinde de asacağız. Boyunlarından asacağız bayrak direklerine,” demişti…[58]

ix) Eski futbolcu Hakan Şükür’e sosyal medya hesabından “şerefsiz” dediği gerekçesiyle hakkında dava açılan ve yargılama sonunda cezaya çarptırılan Yusuf Varol, kararı bir üst mahkemeye taşıdı. Ankara Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen davada Varol hakkında 3 aydan 2 yıla kadar hapis cezası isteniyordu. Mahkeme, Varol’u para cezasına çarptırdı, karar da 5 yıl süreyle denetimli serbestlik hükmüne çevrildi. Dosyayı inceleyen üst mahkeme, Şükür hakkında kullanılan “şerefsiz” kelimesinin suç teşkil etmediğini belirterek kararı bozdu…[59]

x) Ankara 23. Ağır Ceza Mahkemesi, CHP milletvekili Selina Doğan’a sosyal medya üzerinden “Ermeni uşağı, kahpeler” diyen sanığa ceza vermedi.[60]

xi) ÇHD Ankara Şube Başkanı Murat Yılmaz, Berkin Elvan için yapılan gösteride ıslık çaldığı gerekçesiyle 10 ay hapis cezasına çarptırıldı.[61]

 Askerliğini yapmış, vergisini ödeyen bir “TC Yurttaşı” olarak, benim davamda da ifade özgürlüğüm -Cumhurbaşkanı Erdoğan, Sedat Peker, vb’leri gibi- geniş yorumlanacak mı? Ya da Manisa 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin veya İstinaf Mahkemesi’nin ifade özgürlüğüne ilişkin örnek kararları tarafınızdan dikkate alınacak mı? Merak ediyorum doğrusu…

 

MANİSA 2. AĞIR CEZA MAHKEMESİ’NİN ÖRNEK KARARI[62]

Manisa’da 20 Ocak 2017 tarihinde yapılan ev baskınlarında sosyal medya paylaşımları gerekçesiyle gözaltına alınan 11 kişiden 9’u “örgüt propagandası yapmaktan” tutuklanmıştı. Tutuklanan 9 kişi daha sonra Manisa 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ilk duruşmada tahliye olmuştu. Yapılan yargılama sonucu kararını açıklayan mahkeme, sanıklardan Rojin Ötün hakkında örnek oluşturacak bir karara imza atarak, beraat kararı verdi.

Sosyal medya hesabından DAİŞ’e karşı verilen savaşta yaşamını yitiren Arin Mirxan’ın posteri ile YPG bayrağı taşıdığı fotoğrafını paylaştığı için “örgüt propagandası yapmak”la suçlanan sanığın bu fiilini mahkeme “ifade hürriyeti” kapsamında ele aldı.

Açıklanan gerekçeli kararda “Sanığın yaptığı bu paylaşımlarının; Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 26 ve Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin 10. Maddelerinde öngörülen ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları ile Yargıtay’ın emsal kararlarıyla da desteklenen ifade hürriyetinin kullanılması kapsamında kaldığı, sanığın bu eyleminin bu hâliyle suç teşkil etmediği mahkememizce değerlendirilerek beraatına karar verilmiştir,” denildi.

 

İSTİNAF MAHKEMESİ’NİN İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ KARARI[63]

Mardin’in Kızıltepe ilçesinde “örgüt propagandası” yaptığı gerekçesiyle yargılanan ve 1 yıl 6 ay hapis cezası verilen A.A.’nin başvurduğu İstinaf Mahkemesi, emsal bir karara imza attı. Sosyal medya paylaşımı nedeniyle yerel mahkemenin ceza verdiği A.A., kararı Antep Bölge Adliye Mahkemesi’ne taşıyarak itirazda bulundu. İstinaf Mahkemesi, A.A.’nın “Kobanêliler ABD’li YPG savaşçısını uğurladı” paylaşımını ifade özgürlüğü kapsamında görerek cezayı bozdu.

Antep Bölge Adliye Mahkemesi tarafından verilen kararda şu ifadeler yer aldı: “Bu ilkeler ve açıklamalar ışığında, tüm dosya kapsamı değerlendirildiğinde; sanığın adına kayıtlı Facebook paylaşım sayfasından bölücü örgüt üyesinin resminin altına ‘Kobanililer ABD’li YPG savaşçısını uğurladı’ şeklinde yorum yaparak paylaştığının mahkemece kabul edildi. Somut olayda sanık tarafından yapılan paylaşımın atılı suçun oluşumu için gerekli olan örgütün cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek, bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek nitelikte olmadığı ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesinin gerekir. Yasal olmayan gerekçeyle atılı suçtan beraatı yerine yazılı şekilde mahkûmiyetine karar verilmesi hukuka aykırı ve sanık müdafinin istinaf itirazları bu yönüyle yerinde ise de; Belirtilen bu hukuka aykırılık olayın daha fazla araştırılmasını ve aydınlatılmasını gerektirmeyen ve 5271 sayılı CMK’nın maddesi uyarınca düzeltilebilir nitelikte bir yanılgı olmakla, mahkûmiyete dair ilk derece mahkemesi hükmünün kaldırılmasına karar verilmiştir.

Sanığın üzerine atılı ‘örgüt propagandası yapmak’ suçunun yasal unsurunun oluşmadığı anlaşıldığından atılı suçtan CMK’nın .. Maddesi gereğinde beraatına. Sanık kendisini müdafi ile temsil ettirdiğinden karar tarihi itibariyle yürürlükte bulunan hesaplanan ilk derece ağır ceza mahkemesi için 4 bin 360 TL vekâlet ücretinin hazineden alınarak sanığa verilmesine karar verilmiştir.”

 

III) “MERAK EDİYORUM…” ÇÜNKÜ!

 

Evet, merak ediyorum; çünkü Ziya Paşa’nın, “Kadı ola dâvâcı ve muhzır dahi şâhid/ Ol mahkemenin hükmüne derler mi adâlet…”[64] dizelerini anımsatan Türkiye’de, yargı hâllerine ilişkin soru(n)lar olduğu kanaatindeyim.[65]

Hatırlatayım; Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan’ın, “Adalet mülkün, hukuk da adaletin temelidir. Hukukun üstünlüğünün sağlanması bir ülkenin geleceğinin teminatıdır. Hukuk devletinin tesisi için yargı bağımsız olmalı. Bunun yanında hâkimin de erdemli olması gerekir. Bağımsız ve tarafsız bir yargının olmadığı yerde hukuk devleti yoktur,”[66] notunu düştüğü tabloda ÇHD Genel Başkanı avukat Selçuk Kozağaçlı, “Adaletten asla umudu kesmem ama onun hukuk ve yargı ile ilişkisi konusundaki karamsarlığımız,.. ‘yargı süsü verilmiş’ ağır bir saldırı”[67] derken unutulmamalıdır:

“Yargıya güven, yürütmenin yargının üzerinden elini çekmesiyle, yani yargının yürütmeden bağımsız olmasıyla sağlanır. Yapılması gereken çok basittir. Yürütme yargının üzerinden elini çekmeli, yargı tam bağımsız olmalıdır.”[68]

“Bir toplumda yaşanan hukuksuzluk karşısında ilk önce ve en çok konuşması gerekenlerse hukuk insanlarıdır. Onlar da susarsa, sonsuza değin hukuk susar, vicdan susar.”[69]

Konuya ilişkin “kaygılar” sadece bana ait de değil.

Örneğin İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu, “32 yıllık avukatım, bu kadar adil yargılanma, masumiyet karinesi, savunma hakkı konuştuğumu hatırlamıyorum. Dolayısıyla evrensel hukukun genel kabule ulaştırıldığı bu temel kavramların içinin boşaltıldığı bir dönemi yaşıyoruz. Böyle bir dönemin içerisinde otokratikleşme çok net bir biçimde kendisini gösteriyor ve yürütme, yargı üzerinde bir baskı oluşturmaya çalışıyor,” derken; Ankara Barosu Başkanı Erinç Sağkan, Türkiye’de yargının bağımsız olmadığını belirterek, “Bu ülkede hiç kimse hukuki güvenliğe sahip değil. Yargı baskı altında,”[70] diye ekliyor.

‘Yargıçlar Sendikası Başkanı’ ve Ankara 11. Aile Mahkemesi Yargıcı Mustafa Karadağ, mesleği bırakarak emeklilik kararı verdiğini, “Benim ve üyemiz olan diğer yargıç, savcıların maruz kaldığı uygulamaların, hukuksuzlukların sadece yargıç ve savcılara değil aynı zamanda avukatlara yani yargının tüm kurucu unsurlarına yönelmiş olduğu bir gerçekliktir… 32 yılı aşan kamu hizmetinden ve 29 yıllık yargıçlık mesleğinden ayrılıyorum,”[71] diye duyururken; Turgut Kazan şöyle diyor: “Türkiye’de hukukun zerresi kalmamıştır. Türkiye, hukuk devleti olmaktan çıkmıştır. Yargı ve yasamada denetim yoksa orada hukuk yok demektir.”[72]

‘Widows For Peace Through Democracy/ Demokrasi ile Barış İçin Dullar’ örgütünün başkanı 86 yaşındaki hukukçu Margaret Owen’in, “Adil bir yargılamadan çok uzak”[73] saptamasını ifade ettiği yargı konusunda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden İdari Hukuku Profesörü Metin Günday da, “Saray’da azar işiten yargı, adalet sağlayamaz,”[74] diyor.

“Cumhurbaşkanı’na hakaret”in suç olmaktan çıkarılması için Anayasa Mahkemesi’ne başvurmasının ardından İzmir’den Trabzon’a sürülen eski YARSAV Başkan Yardımcısı hâkim Murat Aydın, “Artık yargı bağımsızlığı yok,”[75] derken; Emre Kongar, “Türkiye hukuk devleti mi?”[76] “Mahkemeler adalete karşı mı?,”[77] sorusunu dillendiriyor.

Konuya ilişkin olarak Barkın Asal, “Gelinen noktada anayasanın varlığı sorgulanır hâlde”…[78]

İlhan Cihaner, “Hukuk cehennemi!”…[79]

Ceza hukukçusu Avukat Ercan Kanar, “Hukuk devleti bitti, kanun devleti de yok artık!”…[80]

İhsan Çaralan, “Yargı partizanlaştırılıyor”…[81]

Hüsnü Öndül, “Mahkemelerin tarafsızlığı sorunlu.”[82] “Türkiye yargısının hukukun üstünlüğü ilkesi bakımından, sadece bağımsızlık ve tarafsızlık gibi bir sorunu yok... bir zihniyet ve kültür sorunu da var… Topluma verilen mesaj çok açık: İtiraz etmeyin, eleştirmeyin, fikrinizi söylemeyin, itaat edin, susun!”…[83]

HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, “AKP mi yargılıyor, yargıçlar mı?”…[84]

‘Yargıçlar Sendikası Başkanı’ Karşıyaka Hâkimi Ayşe Sarısu Pehlivan, “Yargıç, iktidarın koltuğunun altından çıkarak adalet üretebilir”…[85]

Devletin gücü hukuk ile sınırlı olunca, hukuk herkesi olduğu gibi devleti de bağlar ve kimse hukuka karşı hamle yaparak işi bitiremez! Aman dikkat!,”[86] biçiminde görüşlerini ifade ediyorlar…

Savunmanın tamamı için




Kaynak: mailimden

Editör: yeniden ATILIM

Bu haber 31 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER Hak İhlalleri Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARŞİVİ
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI