Bugun...


Temel Demirer

facebook-paylas
2019: Yerkürede Ve Coğrafyamızda İşçi Sınıfı
Tarih: 05-06-2019 15:31:00 Güncelleme: 05-06-2019 15:31:00


2019: Yerkürede Ve Coğrafyamızda İşçi Sınıfı(mız)[1]

 

Sibel Özbudun-Temel Demirer

“Umutsuzluk yasak
Yılgın türküler söylemek de
Çünkü yürüyor umudun ordusu
Umutsuzluğu kurşuna dizerek”[2]

 

Friedrich Engels’in, “Bir sınıf olarak burjuvazinin de zorbalığıyla yüz yüze gelirler; burjuvazi onları insan olarak değil nesne olarak görür; insani varlık olarak değil ‘emek’ ya da ‘el’ olarak görür,”[3] diye betimlediği; dünyanın lanetlilerinin kurtarıcısı proletaryaya dair çok şey söylendi, söyleniyor da; ancak bunlardan en önemlisi, “Mülksüzleştirenler mülksüzleştirilirler,”[4] biçiminde formüle edilen misyonudur.

Onun bu misyonu tarihseldir ve “Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir… Burjuvazi kendisine ölüm getiren silahları yaratmakla kalmamış; bu silahları kullanacak insanları da varetmiştir, -modern işçi sınıfını- proleterleri… Şu hâlde, burjuvazinin ürettiği, her şeyden önce, kendi mezar kazıcılarıdır. Kendisinin devrilmesi ve proletaryanın zaferi aynı ölçüde kaçınılmazdır,”[5] tesbiti hâlâ aktüeldir.

Çünkü “Fabrika işçisi tüm sömürülen halkın ileri temsilcisidir, ne daha az, ne daha fazla ve temsilci olarak bu görevini örgütlü, sebatlı bir mücadelede gerçekleştirmesi için herhangi bir perspektife kapılması gerekmez; bunun için sadece onu durumu hakkında, onu ezen sistemin politik-ekonomik yapısı hakkında ve bu sistem altında sınıf antagonizmasının zorunluluğu ve kaçınılmazlığı hakkında aydınlatmak gereklidir. Kapitalist ilişkilerin bütün sistemi içinde fabrika işçisinin bu konumu onu işçi sınıfının kurtuluşu için tek savaşçı hâline getirir, çünkü yalnızca kapitalizmin en yüksek gelişme aşaması makineli büyük endüstri, bu mücadele için gerekli maddi koşulları ve sosyal güçleri ortaya çıkarır.”[6]

Ve Karl Marx’ın, “Devlet içindeki bütün savaşımlar demokrasi, aristokrasi ve monarşi arasındaki savaşım, oy hakkı uğruna vb. savaşım, çeşitli sınıfların yürüttükleri gerçek savaşımların büründükleri aldatıcı biçimlerden başka bir şey değildir,”[7] notunu düştüğü geniş spektrumda; “İşçilerin mücadelesi, ancak bütün ülkelerin işçi sınıfının başta gelen temsilcilerinin tek bir sınıf olarak kendilerinin bilincine vardıkları ve tek tek patronlarla değil de, tümüyle kapitalist sınıfa ve o sınıfı destekleyen hükümete karşı yönelmiş bir mücadeleye giriştikleri zaman sınıf mücadelesi hâline gelir,” saptamasına V. İ. Lenin’in altını çizerek eklediği üzere:

“İşçiler, başkalarının emeğiyle geçinenlere karşı tek insanmış gibi birleşmelidir, işçiler kendileri ve bütün mülksüzleri bir işçi sınıfı hâlinde, proleterya sınıfı hâlinde birleştirmelidir. Mücadele işçi sınıfı için kolay olmayacaktır,[8] ama böyle bir mücadele mutlaka işçilerin zaferiyle sona erecektir. Çünkü burjuvazi ve başkasının emeği ile yaşayanlar halkın çok küçük bir bölümünü oluşturur. İşçi sınıfı ise halkın ezici çoğunluğudur. Mülk sahiplerine karşı işçiler - bu binlere karşı milyonlar demektir.”

Söz konusu tabloda işçi sınıfı kapitalist toplumun yıkıcı ürünü ve sonuna kadar devrimci olan tek sınıfıdır. İşçi sınıfının kapitalistler sınıfına karşı evrensel ve yerel ölçekli bu mücadelesi, sadece fabrika işçilerinin değil, sermaye birikiminin egemenliği altındaki tüm kolektif proletaryanın mücadelesine bürünür. 

Bu büyük sınıfsal mücadele ancak, sermaye egemenliğinin ve sınıflı toplumun bir uzantısı olan devlet iktidarının zora dayalı bir devrim yoluyla işçi sınıfına geçişiyle; tüm fabrikaların, işletmelerin, makinelerin, toprağın ve maden ocaklarının tüm topluma maledilmesi yani toplumsallaştırılmasıyla anlamlandırılabilir.

Çünkü toplumsal devrim, işçi sınıfının kurtuluşunun temel koşuludur. Bu devrim, özel mülkiyetin, sömürünün, baskının, sefaletin, eşitsizlik, haksızlıkların ve bunların beşiği olan kapitalist sınıflı toplumun ölüm çanı ve sınıfsız, sömürüsüz, sınırsız yeni dünya güzergâhında ileri adımların atılmasıdır.[9]

İfade ettiklerimiz, postmodern kurmacanın “emek değer teorisini, değer, artı değer yasalarını da berhava etmeye kalkışan fantezilerin” ya da “proletarya olmaktan çıkmış proletarya zırvaları” indinde “dogmatik” gözükse de; Karl Marx ile Friedrich Engels ‘Merkez Komitesi’nin Komünist Birliğe Çağrısı’ndaki, “Bizim için sorun özel mülkiyetin herhangi bir değişikliğe uğratılması değil, olsa olsa yok edilmesidir; sınıf karşıtlıklarının üzerinin örtülmesi değil, sınıfların ortadan kaldırılmasıdır; mevcut toplumun iyileştirilmesi değil, yeni bir toplumun kurulmasıdır,” ifadeleri yolumuzu aydınlatmaktadır hâlâ!

Ancak şunları da atlamamak kaydıyla: Evet işçi sınıfı uluslararasıdır; onun bu karakteri, farklı ülkelerde benzer sömürü koşullarında çalışması, aynı sömürüye tabi tutulmasından kaynaklanır. Yani bu sömürüye karşı özünde aynı mücadeleyi verir. Ancak farklı ülkelere ve farklı uluslara mensup olduğundan mücadelesi biçimsel olarak farklı koşullarda devam eder: Özde aynı sömürü, biçimde farklı ülkeler söz konusudur. Bu kapsamda her coğrafyanın işçi sınıfı öncelikle kendi burjuvazisine karşı mücadele edecek, söz konusu mücadeleyi verirken de, işçi sınıfının uluslararası birliğini gerçekleştirmeye çalışacaktır.

Ama burada durup Mike Davis’in,[10] “Dünyanın lanetlilerinin” anlamının yeniden belirlendiğini proletaryaya, neo-liberalizm koşullarında sayıları hızla katlanan esnek ve güvencesiz çalışanlarla, geçinmek için suç işlemek zorunda kalanları da eklemek gerektiğini söylediği hâle dair parantez açmak gerek:

Neo-liberal küreselleşme sürecinde küresel imalatın yer değiştirmesiyle, geleneksel işçi sınıfı inanılmaz boyutlarda ekonomik ve siyasal olarak güç kaybetti.

Buna paralel olarak ücretler düştü, taşeronlaşma yaygınlaştı, otomasyonun etkisiyle istihdam aşındı, hizmet işleri güvencesizleşti, beyaz yakalı işler dijitalleşti, kamuda sendikalı istihdam geriledi. İstihdam daralırken ve yeni sömürü biçimleri devreye girerken de sermaye büyümeye devam etti. Neo-liberal süreçte işçi sınıfının dayanışma kültürü aşındı ve zehirlendi. Bugün artık ana ekonomilerde bile iş güvencesinin son kırıntıları tehdit altında.

Davis, neo-liberal küreselleşmenin, kentleşmenin sanayileşme ile, geçimin de ücretli istihdamla bağını kopardığını, “işsiz büyümenin” bir sonucu olarak da devasa boyutlar kazanan göçle karşı karşıya olduğumuzu hatırlatarak şu tespiti yapar: “Göçmenlerin yeniden modern üretim ilişkilerine entegre edilmeleri olasılığını zayıf görüyor. Bu insanların gidebilecekleri yer, sefil sığınma kampları ve işsiz çevresel varoşlardır. Çocukları ise oralarda ancak fahişe olmayı ya da araçlı bombacı olmayı hayal edebilirler.”

O, bu noktada Karl Marx’ın uyarılarını hatırlatır: “Üretici emeğin amacı üreticilerin var oluşu değil, artık değer üretimi olduğu için, artık değer üretmeyen her türlü emek kapitalist üretim açısından gereksiz ve değersizdir.”

Kapitalizmin gözündeki bu “gereksiz insanlığın” kaderinin, XXI. yüzyılda Marksizmin ana problemi hâline geldiğini belirten Davis, “geleneksel işçi sınıfının ömrünü tamamladığı” biçimindeki post-Marksist düşüncelere karşı çıkarken; “Elveda Proletarya” yaklaşımlarını da korkunç bir hata olarak niteler. Ancak geleneksel işçi sınıfının eylemlilik olarak bir gerileme içinde olduğunu kabul eder.

Hindistan’daki büyük çıkıştan Tunus,[11] Güney Afrika[12] örneklerine;[13] veya Flormar, Cargill, Tariş, Sibaş işçilerinden, fabrika ve işletmelerde filizlenen komitelere;[14] işçi sınıfının kurtuluşunun kendi eseri olacağını bir kez daha öğreten filizlerle, “gerilemenin durdurulup”, “sınıftan kaçış”ın nihayete erdirilmesi yani sınıfla buluşmanın yeniden gündem maddesi olması; XXI. yüzyılın devrimcilere sunduğu müthiş bir imkândır.

Michael Zweig, özellikle II. Dünya Savaşı’nın ardından Amerika’da, işçi sınıfının sınıfsal-kitlesel varlığının, toplumsal olarak ezici çoğunluk olduğu gerçeğinin gözlerden uzak tutulduğunu, tutulmaya çalışıldığını anlatırken; “ABD’de toplumsal sınıfların olmadığı, dolayısıyla işçi sınıfı diye bir sınıfın da bulunmadığı fikrinin, her toplumsal düzeye nasıl egemen kılınmaya çalışıldığını” kitabın önsözünde “Toplumsal sınıflardan söz eden bir öğrenciyi ‘bu ülkede tek sınıf var o da okuldakiler’ diyerek,”[15] sınıftan kovan profesör örneğiyle somutlaştırırken; post-modern zamanlardan söz eder gibidir sanki…

Dünyada ve coğrafyamızda da aşılıp, hesaplaşılması[16] gereken bu hâldir![17] Çünkü neo-liberal kapitalizm, tüm yerkürede geçimlik temelleri yok ederek ve yığınları mülksüzleştirerek devasa bir proletarya yaratmaktadır. Ve günümüzün en hızlı büyüyen sınıfı, bu kolektif proletaryadır; “prekarya” (dedikleri) değil!

 

I) DÜNYA

 

Kolektif proletaryanın gerçeğiyle betimlenen yerkürede, -‘Dünya Kalkınma Raporu’nun 2019 taslağına göre,- kapitalizmin XXI. yüzyıldaki gelişim özelliklerinin en başında küresel mülksüzleştirme gelmektedir. 1990 sonrası neo-liberal dönemde küresel ücretli emek piyasalarında işçi sınıfı yaklaşık iki misli büyümüş; işgücünü küresel rekabet koşullarında satarak geçinen emekçilerin sayısı 1.5 milyardan, 3 milyar kişiye ulaşmıştır. Küresel çapta işsizlik oranının yüzde 7 civarında olduğu günümüzde, kapitalizm bu devasa yedek işsizler ordusunun olanaklı kıldığı baskı ve şiddete dayalı emek aleyhtarı politikaları uygulama olanağı elde etmiştir.[18]

Eşitsizliğin derinleşerek yaygınlaştığı dünyada ‘Uluslararası Çalışma Örgütü’ (ILO) verilerine göre, 1970’lerin sonlarından beri 133 ülkenin 91’inde, milli gelirleri içinde ücretlilerin payı sürekli olarak düştü. Şirketler maliyetlerini düşük tutarak mallarını daha ucuza satabilmek için ücretleri düşük tutma eğilimi içine girdiler. Buna karşın şirketlerin elde ettikleri kârların milli gelir içindeki payı büyüdü. IMF ve ‘Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nde (OECD) de benzer rakamlar var. Sonuç: Giderek artan gelir eşitsizliği, azalan talep ve işgücü verimindeki artışın azalması oldu.[19]

Bu tabloda ILO verileri dünya nüfusunun yüzde 55’inin herhangi bir sosyal güvencesinin olmadığını vurguluyor. Sosyal güvenceden yoksunlar 4 milyara ulaşmakta; bu rakam Sahra Altı Afrika ülkelerinde nüfusun yüzde 87’sine değin uzanıyor. Bu koşullarda uluslararası düzeyde günde 1.90 dolar olan “aşırı yoksulluk” sınırının altında yaşamını sürdürme mücadelesi veren 300 milyon yoksul emekçi bulunuyor.

ILO, küresel boyutta genç işsizlerin sayısının 64 milyon; aşırı yoksulluk altında çalışan genç işçilerin sayısının da 145 milyona ulaştığını belgeliyor.

Diğer yandan OECD ülkeleri arasında işsizlik oranındaki gerileme devam etmekte. İşsizlik oranı AB üyesi 28 ülkede yüzde 6.5’e; OECD’de ise yüzde 5.1’e değin gerilemiş durumda. Her iki rakam da, 2008 krizinden bu yana gözlenen en düşük işsizlik oranlarını dile getiriyor. İşsizliğin bu denli gerilemiş olmasına karşın, ortalama ücret artışlarının son derece düşük düzeyde kalması, küresel ekonomideki en büyük açmazlardan birisi olarak değerlendirilmekte.

ILO’nun ‘2018-2019 Küresel Ücret Raporu’na göre küresel ekonomide ortalama ücretler sadece yüzde 1.8 arttı (Çin dışarıda tutulursa ücret artışları yüzde 1.1’e geriliyor). Oysa dünya ekonomisi bu dönemde yaklaşık yüzde 3.7 büyüme gösterdi.

Örneğin, OECD’nin ‘2018 İstihdam Görünümü Raporu’, işçi başına üretkenlik ile ücret gelirleri arasındaki uçurumun giderek daha da belirginleştiğini vurgulamakta. Aşağıda yansıttığımız verilere göre, OECD ülkelerinde ücretlerin işçi başına üretkenlik kazanımları arasındaki fark 1995’ten bu yana yarı yarıya artmış durumda.

OECD Raporu 2015 itibarıyla ortalama kadın ücretlerinin, erkeklerin ücretlerine görece yüzde 39 daha düşük olduğunu vurguluyor.[20]

Yani küresel ekonomide bir yandan durgunluk sinyalleri, bir yandan da küresel üretimin paylaşım süreçlerindeki çarpıklık derinleşiyor. Küresel kapitalizm, krizini aşabilmek için daha yoğun sömürü, daha yoğun ayırımcılık ve sosyal dışlanmaya başvuruyor. Küresel ekonomide yeniden durgunluk sinyalleri ile birlikte emeğin sosyal kazanımları üzerine sürdürülen baskının da açık faşizm ve otoriter yönetim koşullarına dönüşmekte olduğu görülüyor.[21]

ILO’ya göre 2017’de küresel ücret artışının, 2008’den bu yana en düşük seviyeye gerilediğini, dünyadaki kadınların da erkeklere göre hâlâ yüzde 20 az daha kazandığını vurguladı. Veriler küresel ücret artışı oranının 2016’da yüzde 2.4 iken 2017’de yüzde 1.8’e düştüğünü ortaya koyuyor.[22]

Ayrıca OECD’nin 2013 verilerine göre, çalışan nüfusun ortalama gelirinin yarısından daha az gelir alanların payının OECD ortalaması yüzde 10.6. Bu sıralamada en düşük oran yüzde 5.6 ile Çek Cumhuriyeti’ne ve yüzde 6.8 ile Danimarka’ya ait. Türkiye’nin verisi yüzde 13.1. Yani Türkiye’de 2013 itibarıyla çalışanların yüzde 13.1’i ortalama gelirin yarısından daha az gelir düzeyinde çalışmakta. Bu oranın görece yüksekliği işgücü piyasalarının ne derece parçalı ve enformalleştirilmiş olduğunu belgeliyor.

OECD ülkeleri arasında güvencesiz ve kapsayıcı olmayan istihdam biçiminin en yaygın olduğu ülkeler arasında Yunanistan (yüzde 16.2) ve İspanya (yüzde 16.4) geliyor. Küresel kriz boyunca işsizliğin en şiddetli biçimde artış gösterdiği bu iki ekonomide istihdam biçimlerinin de tahribata uğramış olmasında şaşırtıcı bir yan yok. Ancak onları izleyen ülkelere baktığımızda küresel krizin faturasının nasıl da emekçilere çıkartılmış olduğunu görebiliyoruz.[23]

Öte yandan ILO verileri, dünya nüfusunun yüzde 55’inin herhangi bir sosyal güvencesinin olmadığını vurguluyor. Sosyal güvenceden yoksun olanların sayısı 4 milyara ulaşmakta; bu rakam Sahra altı Afrika ülkelerinde nüfusun yüzde 87’sine değin uzanıyor. Bu koşullarda uluslararası düzeyde günde 1.90 dolar olan “aşırı yoksulluk” sınırının altında yaşamını sürdürme mücadelesi veren 300 milyon emekçi yoksul bulunuyor.

ILO’nun OECD’ye göre kadın ücretleri konusunda daha “iyimser” olduğu söylenebilir. ILO’nun 70’ten fazla ülke üzerine yaptığı araştırmalar, ortalama kadın emeği ücretinin, erkeklere göre yüzde 20 daha düşük kaldığını belgeliyor. Aşırı yoksulluk altında çalışan genç işçilerin sayısının da 145 milyona ulaştığını belgeliyor.[24]

Metropol ülkelere, örneğin Almanya’ya gelince: 36.85 milyon emekçinin sosyal sigortalı çalıştığı Almanya’da emekçilerin yüzde 24’ü yarı zamanlı işlerde ve yüzde 14’ü düşük ücretli işlerde çalışıyorlar. Sigortalı işçilerin yüzde 2.74’ü ise kiralık işçi olarak istihdam ediliyor. Yani 1.01 milyon emekçi her gün işten atılma-işsiz kalma tehdidi altında çalışıyor.

‘Federal Çalışma Ajansı BA’nın verilerine göre 2.8 milyon emekçi süreli sözleşmeyle; özellikle genç işçilerin önemli bir bölümü süreli işlerde çalışmaktalar. 20 yaşın altındaki genç işlerin yüzde 41.3’ü, 20-25 yaş grubundakilerin yüzde 27.4’ü, 25-30 yaş grubundakilerin ise yüzde 20’si süreli sözleşmeye sahipler. Bu tür güvencesiz işlerde çalışan göçmen kökenli gençlerin oranı ise Alman gençlerinin neredeyse iki katı. Bu genç işçilerin yüzde 15’i de yoksulluk içinde yaşıyor.

Almanya’da 8.9 milyon emekçi -ki bu rakam tüm çalışanların yüzde 22.5’ine tekabül etmekte- devlet tarafından resmi olarak tespit edilen düşük ücret sınırı 10.50 avronun altında ücret alıyor.

Avro Bölgesindeki emekçilerin ise yüzde 15.9’u düşük ücretli işlerde çalışıyorlar. Ama bu emekçiler Almanya’daki sınıf kardeşlerinden daha yüksek ücret alıyorlar. Çünkü Avro Bölgesinde düşük ücret sınırı 14.10 avro dolayında!

Devletin kendi verilerine göre 55 ve üstü yaş grubundan 5.6 milyon emekçi yoksulluk içinde yaşıyor. Bugünün Almanyası’nda ortalama emekli maaşı 842 avro dolayında. Bu emeklilik maaşının Hartz IV’ün altında (geçim parası + kira ve yan giderler) olduğunu ise kimse görmek istemiyor.

Aynı şekilde 2.5 milyon çocuğun da yoksulluk içinde yaşadığı da gerçekte ne sermayeyi ne de politikacılarını ilgilendiriyor.[25]

ABD’ye gelince: 2017 itibarıyla Amerika’dan gelen veriler, enflasyondan arındırılmış reel ücretlerin 1973’e görece sadece yüzde 10 artmış olduğunu gösteriyor. 1973 sonrasında Amerika’da reel ücretlerin yıllık artış hızı yüzde 0.2’nin altında gerçekleşti. Söz konusu dönemde Amerikan ekonomisinin yılda yaklaşık yüzde 2.2 büyümüş olduğu göz önüne alındığında, ücretli-emeğin milli gelir içerisindeki payının nasıl da erimiş olduğunu ve gelir dağılımındaki bozulmanın boyutlarını algılamak hiç de zor değil.[26]

Gerçekten de ‘Economic Policy Institute’ (EPI) uzmanlarının raporlarına göre 2015 Amerikan emekçisi için son derece kötü bir yıl idi.[27] 2015’te Amerikan işgücü piramidinin en üst yüzde 5’lik diliminde yer alan çalışanların ücretleri yüzde 9.9 büyürken, ortalama gelire sahip yüzde 50’lik kesimin ücretleri yüzde 2.9 gerilemişti.

EPI çalışmalarına göre, 1973’ten bu yana Amerika’da ortalama işçi ücretleri toplamda yüzde 4.6 gerilerken, en üst ücret geliri düzeyindekilerin ücretleri yüzde 51.4 artmış durumda. Yirminci yüzyılın son çeyreği ile birlikte hızlanan ücret eşitsizliği, etnik ve coğrafi kökenli eşitsizliklerin ve sosyal dışlanmanın da ana nedenini oluşturmakta.[28]

Bu kadar da değil! ABD’de 2017 en az grev yapılan ikinci yıl olurken, grev sayılarındaki düşüş ile ücret artışındaki azalmanın taşıdığı paralellik dikkat çekti.

Grev işçi sınıfının en önemli silahı olarak kabul edilir ancak tüm dünyada grev sayıları geçmişe oranla büyük düşüş eğiliminde. Grevlerle birlikte, ücret artışları da önemli ölçüde geriliyor. ABD’de 9 Şubat 2018’de ‘İşgücü İstatistikleri Bürosu’ tarafından açıklanan rakamlar, 2017’nin ülke tarihinde en az grev yapılan ikinci yıl olduğunu ortaya koydu.[29]

Ancak bir yıl sonra ‘İşçi İstatistikleri Bürosu’nun yayımladığı yeni veriler, 2018’de greve giden işçi sayısının 1986’dan bu yana en yüksek seviyeye ulaştığını gözler önüne seriyor. Buna göre 2018 yılında 500 bin ABD’li işçi, iş durdurdu. Grevler ve direnişler 2019’un ilk aylarında da hız kesmeden devam etti. Yılın başından itibaren sırasıyla Los Angeles, Denver, Batı Virginya, ve Oakland’da öğretmenler, fiili grevlere çıktı. Öğrenci ve ailelerin de destek verdiği eylemler kitleselleşti.[30]

ABD’de öğretmenlerin dev grevleri devam ediyor. Şimdi de Indiana’da binlerce öğretmen Indianapolis’teki eyalet binasını doldurdu. 2019’ün ilk üç ayında Los Angeles, Denver, Batı Virginia, Oakland ve Kentucky’de 75.000’den fazla öğretmen greve katıldı.[31]

Bunlara eklenecek öteki verilere gelince: ILO’nun bulgulara göre, günümüzde küresel ekonomide toplam 190 milyon açık işsiz bulunmakta. Küresel toplamda 2 milyar emekçi, yani çalışanların yarısından fazlası, enformel koşullarda, güvencesiz olarak istihdam edilmekte; 200 milyon işçi günde 1.90 doların altında yoksulluk koşullarında çalıştırılmaktadır. Küresel kapitalizmin kıyasıya rekabet koşullarında emekçilerin üçte birinden fazlası aşırı uzun sürelerde (haftada 48 saatten fazla) çalışmak zorunda kalmakta; bu koşullar altında yılda 2.78 milyon emekçi iş kazalarında yaşamını yitirmektedir.[32]

Yine ILO verilerine göre dünyada 70 milyon 900 bin genç işsiz var. Gençler arasında işsizlikte başı Arap ülkeleri çekiyor, iş için en çok Afrikalılar göç ediyor. Türkiye’de yüzde 26’larda seyreden genç işsizliği, dünyada da can yakıyor.

ILO’nun ifadesiyle, dünya genelinde 15-24 yaş arasında 70 milyon 900 bin insanın işi yok. Bu oran dünya nüfusunun yüzde 13.1’ine tekabül ediyor. 2018’de 200 bin genç kadın ve erkeğin de işsizler ordusuna katılacağına dikkat çekiyor.

Yaşadığı ülkede iş bulamadığı için başka ülkelerde yaşama şansı arayan gençlerin dünya nüfusunun yüzde 36’sına tekabül ettiği belirtildi. Başka ülkelere göç eden genç nüfusun yüzde 44.3’ü Afrika’nın güneyindeki ülkelerden. Bunu Kuzey Afrika, Güney Amerika, Karayip ve Doğu Avrupa ülkelerinden gençler takip ediyor. Amerika’nın kuzeyinde yaşayıp da başka ülkelere göç etmek isteyen gençlerin oranı ise sadece yüzde 17.1.[33]

ILO’nun 2018’de yayımladığı, 2013 ile 2017 dönemini kapsayan ‘Göçmen İşçiler Küresel Tahminleri’ne göre, dünya genelinde 164 milyon göçmen işçi bulunuyor. Bu sayı, 2013 yılında 150 milyondu. Buna göre, göçmen işçi sayısında 2013 yılından bu yana yüzde 9 artış yaşandı. Göçmen işçilerin çoğunluğunu oluşturan erkekler 96 milyon ve kadınlar 68 milyon civarında.[34]

ILO’nun 2017 raporu verilere göre, dünya genelinde 5-17 yaş aralığında 152 milyon çocuk işçi bulunuyor. Bu çocukların 73 milyonu tehlikeli işlerde çalışıyor. Yani dünyada her 10 çocuktan biri işçi. Bu çocukların 64 milyonu kız, 88 milyonu erkek çocuklardan oluşuyor. Çocuk işçilerin yüzde 70.9’u tarım, yüzde 17.2’si hizmet sektöründe çalışırken, yüzde 11.9’u da sanayi sektöründe çalışıyor.

En fazla çocuk işçi Afrika’da bulunuyor. Çocuk işçilerin 72.1 milyonunu barındıran Afrika’da 31.5 milyon çocuk tehlikeli işlerde çalışıyor. Afrika’dan sonra en fazla çocuk işçinin bulunduğu bölge olan Asya Pasifik’te 62 milyon çocuk işçi bulunuyor. Bu da Afrika ile Asya ve Pasifik bölgesinin birlikte, dünyadaki her 10 çocuk işçiden 9’una ev sahipliği yaptığı anlamına geliyor. Kuzey ve Güney Amerika’da toplam 11 milyon çocuk işçi bulunurken Avrupa ve Orta Asya’da ise 6 milyon çocuk çalışma hayatında yer alıyor.[35]

Dünya nüfusunun yüzde 30.2’sini çocuklar oluştururken; uluslararası kuruluşların raporlarına göre toplam 20 ülkede yaşayan 153 milyon çocuk yoksulluk, çatışma ve ayrımcılıkla karşı karşıya. ILO’nun rakamlarına göre dünyada çalışmak zorunda bırakılan çocuk sayısı 2015 yılı itibariyle 168 milyon. Çocuk işçilerin yarıdan fazlası, yaklaşık 85 milyonu tehlikeli işlerde çalışmak zorunda kalıyor.

ILO’nun tahminlerine göre 2016’da dünyada 5-17 yaş bandında yaklaşık 218 milyon çocuk çalışıyordu. Bunun 152 milyonunun kayıt dışı çocuk emeği olduğunu belirten ILO, bu kategoriye girenlerin yarısının 12 yaş altında olduğunu söylüyor.[36]

ILO raporuna göre 5-17 yaş arasında 218 milyon çocuk, işçi olarak çalıştırılıyorken;[37] tarımdan sanayiye, tekstilden inşaata tüm üretim süreçlerinde çalışan ya da çalışmak zorunda bırakılan çocuklar, yasalardaki boşluklar ya da yasaların titizlikle uygulanmaması sonucu mağdur oluyor. Çocuk işçiliğinde Güney Asya ve Pasifik ülkeleri başı çekiyor.[38]

BM verilerine göre çocuk işçiliğinin yaygın olduğu ülkelerin başında gelen Kongo’nun güneyindeki madenlerde, yaklaşık 40 bin çocuk işçinin çalıştılıyor ve bu çocukların günde bir veya iki ABD doları kazanmak için bazen 24 saate varan süre boyunca çalıştırılıyor.[39]

Nihayet, dünyada her gün yaklaşık 1 milyon iş kazası yaşanırken; iş kazası ve meslek hastalıkları sonucu her yıl 2.3 milyon insan hayatını kaybediyor![40]

Ve İsveç İşçi Sendikaları Konfederasyonu yönetimi, kamuoyuna açıkladığı raporda her on kadın işçiden birinin işyerinde cinsel tacize uğradığını bildiriyor![41]

Bunlara ‘Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’nun (ITUC), ‘Küresel Haklar Endeksi’nin 2014 ve 2018 kesitindeki beş yıllık veriler, toplu pazarlık ve işçi haklarının azaldığını gösteren birkaç madde daha şöyle:

* Örgütlenme özgürlüğünden mahrum bırakma yüzde 15 arttı. (80 ülkeden 92 ülkeye yükseldi);

* Toplu pazarlık hakkı ihlâlleri yüzde 32 arttı (87 ülkeden 115 ülkeye yükseldi);

* Grev hakkı ihlâlleri yüzde 41 arttı (87 ülkeden 123 ülkeye yükseldi).[42]

Yine ITUC’un ‘Küresel Haklar Endeksi 2017’ raporuna göre:

* 84 ülke çeşitli işçi gruplarını İş Yasası kapsamı dışında tutuyor. Ülkelerin dörtte birinden fazlası bazı işçilerin ya da işçilerin tamamının grev hakkını tanımıyor. Ülkelerin dörtte üçünden fazlası ise bazı işçilerin ya da işçilerin tamamının toplu pazarlık hakkını da tanımıyor.

* 139 ülkeden 50’si ifade özgürlüğünü ve toplanma özgürlüğünü ya tanımıyor ya da sınırlandırıyor.

* İşçilerin fiziksel şiddet ve tehdide maruz kaldığı ülke sayısı yüzde 10 arttı. Sendikacılar, Bangladeş, Brezilya, Kolombiya, Guatemala, Honduras, İtalya, Moritanya, Meksika, Peru, Filipinler ve Venezüella olmak üzere 11 ülkede katledildi.

* 2017’de işçi hakları konusunda en kötü 10 ülke, Bangladeş, Kolombiya, Mısır, Guatemala, Kazakistan, Filipinler, Katar, Güney Kore, Türkiye ve Birleşik Arap Emirlikleri oldu.

* Raporda, ülkeler 97 göstergeye göre, 1’den 5’e kadar puanlandı. Buna göre Hakların Güvence Altında Olmadığı Ülkeler: Mısır, Filipinler ve Türkiye dahil 35 ülke olarak sıralandı.[43]

 

I.1) KONTROL + BASKI ÖRNEKLERİ

 

Bu kadar da değil; topyekûn bir yıkıcılığa dönüşen sürdürülemez kapitalist tahakküm vahşete dönüşen kontrol + baskı örnekleriyle insan(lık) tarihine kara bir leke sürmektedir.

i) İngiliz Sendika Kongresi Genel Sekreteri Frances O’Grady, “Bazı işverenlerin teknolojiyi kullanarak çalışanlarını kontrol altında tutmaya çalıştığını biliyoruz, mikro yönetim peşindeler” diyerek mikroçiplerin daha fazla kontrol elde etmek için kullanılabileceğini açıkladı.

‘Bioteq’ adlı İngiliz firma, 40 Sterlin (yaklaşık 280 TL) ile 270 Sterlin (yaklaşık 1900 TL) arasındaki çiplerden şimdiye kadar 150 adet satıldığını belirtti. ‘The Guardian’a konuşan şirketin kurucusu Steven Northam, her ne kadar bunların çoğu bireysel alımlar olsa da, finans ve mühendislik şirketlerinin de çalışanlarına çip taktırdıklarını ifade etti.

Öte yandan İsveç merkezli mikroçip üreticisi Biohax şirketi ise, yüz binlerce çalışanı olan bir İngiliz şirketi ile görüşmeler yaptıklarını açıkladı. Biohax kurucusu Jowan Österlund, çiplerin belgeleri korumak için kullanılabileceğini söyledi. Österlund şimdiye kadar çoğu İsveç’te 4 bin kişiye çip takıldığını öne sürdü.

Almanya’daki biyohacking ürünlerinin satışını yapan Digiwell şirketinin CEO’su Patrick Kramer ise son 18 ay içinde 2 bin kişiye biyoçip yerleştirdiklerini söyledi…[44]

ii) Perakende devi Amazon, çalışanların el hareketlerini izleyecek bir tür bileklik için iki patent aldı. Bilekliği takan çalışanın tüm hareketleri izlenebileceği gibi planlı iş dışında bir iş yaptığında bilekliğe “titreşim” gönderilecek. Elektronik kelepçeye benzetilen bileklik büyük tartışmaları da beraberinde getirdi. Amazon ise bileklik sayesinde önemli “zaman tasarrufu” sağlanacağını savunuyor.

Şirketin 2016 yılında ‘ABD Patent ve Ticari Marka Ofisi’ne yaptığı başvuru 30 Ocak’ta onaylandı. Bileğe takılacak cihaz “teorik olarak” çalışanların el hareketleri ile stoklardaki ürün arasındaki ilişkiyi izlemek üzere tasarlandı. “Bileklik” ya da “kelepçe” olarak adlandırılan yeni teknolojinin, farklı ülkelerdeki 70 depoda kullanılması bekleniyor…[45]

iii) İsveçli yüksek teknoloji ofis grubu ‘Epicenter’ isimli İsveçli firma, çalışanlarının kimliklerini tanımlamak için dijital kimlik kartı yerine derilerinin altına çip takmaya başladı. Toplamda 400 kişiye takılan çiplerin takılma amacı ise hem zamandan tasarruf etmek hem de daha güvenli bir çalışma ortamı oluşturmak.[46]

iv) Gizlice ‘Amazon’un İngiltere’deki deposuna giren bir yazar, çalışanların kendilerine konulan hedefleri kaçırmamak için tuvalete gitmek yerine ihtiyaçlarını şişelere giderdiklerini ortaya çıkardı. Yazarın aktardıklarına göre, bir ‘Amazon’ çalışanı ise yaşadıklarını “Hedeflerimiz inanılmaz şekilde artırıldı. Tuvalete gitmeye zamanım olmadığı için su içmiyorum” sözleriyle anlattı. Dünyanın en zengin insanı Jeff Bezos’un teknoloji devi ‘Amazon’da çalışanların korkudan tuvalete gidemediği, hastalandıklarında sert bir şekilde cezalandırıldıkları iddia edildi...[47]

v) ABD’de bir süredir, kanatlı hayvan üretiminde çalışan işçilerin ağır çalışma koşulları konuşuluyor. İşçiler tuvalet yasağından dolayı bez bağlıyor. Çoğu azınlık ya da göçmen olan işçiler, açıkça bir hak gaspına uğrasa dahi, hukuki olarak hak arama olanaklarına sahip değil. Kanatlı hayvan sanayisinin marjinal ve karmaşık bir işgücü yapısı var. Bugün, kanatlı hayvan üretiminde çalışan 250 bin işçinin çoğu azınlık, göçmen, mülteci ve hatta mahkûm…[48]

vi) ‘Barbie’, Tank Motoru ve Sıcak Tekerlekler gibi oyuncaklar, saatte 86 peni kazanan işçiler tarafından yapılıyor. Fabrikada 4 bin 200 işçi çalışıyor ve işçiler saat başı 1.08 sterlinlik bir taban ücretten başlıyor, üretim pik yaptığı dönemlerde ayda 100 saatten fazla çalışıyorlar. Aylık asgari ücret 188 sterlin ve fazla mesai, ödenek ve kesintilerden sonra maksimum ücret 337 sterlin oluyor.

Araştırmacılar, ortalama haftalık çalışma saatinin 68.3 saat olduğunu söylüyor. Çin İş Kanunu, ayda yalnızca 36 saate kadar mesaiye izin veriyor. Haftada ortalama 68.3 saat çalışan bir işçi, ayda ortalama 88 saat fazla mesai yapıyor, ancak işçiler yaz boyunca, en yoğun üretim dönemlerinde bu rakamın daha yüksek olduğunu öne sürüyor.[49]

vii) İsveç bankaları altın çağlarını yaşıyor. 2017 yılında İsveç’in 4 büyük bankası 100 milyar krondan fazla kâr etti. Kârların faturasını ise daha fazla çalışmaları için baskıya uğrayan çalışanlar “hastalanarak” ödüyor.

‘Finans Federasyonu’nun hazırladığı ve kamuoyuna duyurduğu bir rapor, bankalar ve finas sektöründe çalışan emekçiler arasında uzun süreli hastalık izni yapanların 2010 ila 2017 yılları arası yüzde 40 oranında artış gösterdiğini ortaya koydu. Bu oran İsveç genelinde yüzde 32.

Federasyon Başkanı Ulrika Boethius, bunun pek çok nedeni olduğunu, artan iş yükünün ve tasarruf sonucu çalışanların sayılarının azaltılmasının etkenlerden biri olduğunu söyledi. İş temposunun artmasından dolayı hastalanan banka çalışanlarının sayısında artış görülürken bankalar ise aşırı kâr etmeyi sürdürüyor.

İsveç’in 4 büyük bankası ‘Handelsbanken’, ‘Nordea’, ‘SEB’ ve ‘Swedbank’ 2017 yılında 105.7 milyar kron kâr etti. En fazla kâr eden bankalar sıralamasında ‘Swedbank’ yüzde 15.1 oranıyla başı çekerken, onu yüzde 12.7 ile ‘SEB’, yüzde 12.3’le ‘Handelsbanken’ ve yüzde 9.5 ile ‘Nordea’ izliyor.[50]

viii) Japonya’nın resmi yayın kuruluşu NHK’de çalışan 31 yaşındaki Miwa Sado, bir ay içinde 159 saat mesai yapmasının ardından kalp krizi geçirerek yaşamını yitirdi.[51]

Japonya, dünya genelinde çalışma saatlerinin en uzun olduğu ülkelerden biri. Ülkede çok çalışmaya bağlı ölüm olaylarında da artış var. Onlardan biri Michiyo Nişigaki. Nişigaki’nin oğlu Naoya, mezun olur olmaz Japonya’nın en büyük telekom şirketlerinden birinde işe girdi. Nişigaki, iş arkadaşlarından oğlu Naoya’nın gece gündüz çalıştığını öğrendi. “Genelde son tren saatine kadar çalışırdı, treni kaçırdığında ofisteki masasında uyurdu. En kötüsü, bir defa geceden sabaha kalıp, aynı gün gece 10’a kadar çalışmıştı. Toplam 37 saat” diyor annesi. İki yıl sonra Naoya, 27 yaşında aşırı dozda ilaç kullanımından öldü. Ölümüne resmi olarak “karoşi” tanısı kondu. “Karoşi” Japonya’da aşırı çalışma bağlı ölüm için kullanılan bir ifade.

Japonya’da çalışma saatlerinin uzun olması yeni bir durum değil. Uygulama ilk olarak 1960’lı yıllarda başladı. Son dönemde ise karoşi ölümlerinde artış yaşandı. Japon reklam ajansı ‘Dentsu’da çalışan 24 yaşındaki Matsuri Takahaşi, 2015 yılı Noel günü kaldığı yurttan atlayıp intihar etti. Ölümünden sonra genç kadının çok az uyuduğu, ayda en az 100 saat fazla mesai yaptığı ortaya çıktı.[52]

ix) İsveç’te 2017 yılının Temmuz ayında sendika ile patron arasında imzalanan toplu sözleşmenin iptal edilmesi için Stockholm’de direniş yapan 49 çöp toplayıcına “yasa dışı grev” suçlamasıyla 3 bin 500’er kron para cezasına çarptırıldı.[53]

x) Finlandiya’da inşaat işçileri 1987 yılından beri ilk defa grev yaptı. Patronlar, iki yıl için yüzde 3.2 oranında ücret zammı önerisinde bulunurken işçiler yüzde 5.7 oranında ücret zammı talep etti. Bun un üzerine Finlandiya’da inşaat patronları grevdeki inşaat işçilerine lokavtla misilleme yaptı.[54]

 

II) COĞRAFYAMIZDA DURUM

Türkiye ekonomisi 2000’li yıllarda yapısal bir dönüşüm yaşamış; tarımın milli gelir ve istihdam içerisindeki payı hızlı bir biçimde düşmüştür. Bu süreçte proleterleşme artmış ve Türkiye giderek daha fazla bir “ücretliler toplumu” hâline gelmiştir…

2000’li yıllarda Türkiye ekonomisinin içinden geçtiği yapısal dönüşüm sonucunda tarımın milli gelir ve istihdam içerisindeki payı azalırken ekonomik büyümenin istihdam yaratıcı etkisi zayıflamış, bu da işgücüne katılım oranlarının düşmesi ve işsizlik oranlarının artması şeklinde görünür hâle gelmiştir.

Toplam istihdam içerisinde ücretli ve yevmiyeli çalışanların oranı düzenli ve hızlı bir biçimde artmış, Türkiye büyük bir proleterleşme dalgası yaşamıştır. 2000’li yıllarda hâkim hâle gelen dış sermaye girişlerine bağımlı, borç artışına dayanan, inşaat odaklı büyüme modelinin herhangi bir sanayileşme ve istihdam politikası içermemesi sonucunda istihdam daha ziyade güvencesiz ve üretkenliği düşük hizmet sektörlerinde yoğunlaşmıştır.

Yedek işgücü ordusunun artan boyutlarını da göz önünde bulundurduğumuzda, ekonomik yapı içerisinde kendine ancak çeperlerde düşük ücretli, güvencesiz, önemli oranda kayıt dışı istihdamda yer bulabilen geniş bir kitlenin ortaya çıktığı söylenebilir. Sendikalaşma oranlarının da düşmesiyle emeğin pazarlık gücü giderek daha da gerilemiştir.[55]

Bu çerçevede 2007 verilerine göre Türkiye’de 15 ve daha yukarı yaştaki çalışabilir nüfus 52 milyon 484 bin kişidir yani işgücüne katılma oranı yüzde 49.3’tür. İşgücüne dahil olmayanlar toplam çalışma çağındaki nüfusun yüzde 51.7’sini oluşturmaktadır. Bunun içinde ev kadınları, emekliler, öğrenciler ve hasta ve engellilerin oranı yaklaşık yüzde 85.0 düzeyindedir. 1988’de işgücüne katılım oranı yüzde 57.5 iken, bu oran 2007’de yüzde 49.3’e gerilemiştir. Bunun anlamı çalışabilecek yaştaki her 100 kişiden ancak 49 kişinin ya çalışmakta ya da bir iş aramakta olduğudur.

İşçi sınıfının temelini oluşturan ücretli ve maaşlı emeğin toplam istihdam içindeki payı geçmiş yıllar boyunca sürekli artma eğiliminde olup, 2006 itibariyle toplam istihdamın yarısından fazlasını ücretli veya maaşlı kesim oluşturmaktadır. Bu ana eğilim işçileşme ve ücretlileşme sürecinin hızlandığına, mülksüzleşme, proleterleşme eğiliminin arttığına işaret etmektedir. Ücretli emeğin (esas olarak ücretli ve yevmiyeliler toplamı) toplam istihdam edilenler içindeki payı, 1970’te yüzde 27.6, 1980’de yüzde 33.3 iken, 2000’de yüzde 45.4 ve 2006’da ise yüzde 57.4’e çıkmıştır.

Başka bir ifadeyle coğrafyamızda çalışan 10 kişiden yaklaşık 5’inin ücretli ve yevmiyeli konumunda olduğu görülmektedir; geri kalan 5 kişinin 3 kişisi kendi hesabına ve işveren olarak çalışmakta, 2 kişi ücretsiz aile işçisi olarak ya tarlada ya da kentlerde küçük ölçekli aile işletmesinde hiç bir ücret almadan çalışmaktadır. 1988-2006 kesitinde ücretsiz aile işçileri yüzde 51.3 oranında azalırken, ücretli ve maaşlı çalışanlar ile yevmiyeliler yüzde 40 oranında artmıştır.

MEVSİMLİK GEZİCİ TARIM İŞÇİLİĞİ 2014 ARAŞTIRMA RAPORU[56]

Mevsimlik tarım işçisi ailelerin yüzde 82’si ortalama 7 kişilik aileler olarak 16 metrekarelik çadırda kalıyor.

Yüzde 70’i içme suyuna zorlukla erişiyor.

Ailelerin yüzde 56’sının elektriğe erişimi yok.

Çocuk işçiler ve ailelerinin yüzde 68’i haftanın yedi günü, tatil yapmadan çalışıyor. Yüzde 24’ü ise haftanın beş veya altı günü tarlada işbaşı yapıyor.

Çocuklar da dahil olmak üzere mevsimlik tarım işçilerinin yüzde 45’i 9 ila 11 saat arası çalışırken, diğer yüzde 45’lik kesim 11 saatten de fazla mesai yapıyor.

Çocuk işçilerin ve ailelerinin yüzde 25’i yürüyerek, yüzde 50’si ise traktör kasalarında ve hayati risk barındıran koşullarda tarlalara yolculuk ediyor.

Mevsimlik tarım işçilerinin yüzde 70’i günde 40 TL’nin altında yevmiye ile çalışıyor. En fazla 60 TL alıyorlar.

2013-2016 yılları arasında tarım iş kolunda çalışırken 98 çocuk hayatını kaybetti.

Çalışan çocukların yüzde 40’ı çocukluklarını göç yollarında geçiriyor.

 

Özetle 2006 itibariyle 12.7 milyon kişi ücretli ve yevmiyeli olarak çalışmaktadır. Toplam çalışanların sayısının aynı yıl 22 milyon 300 bin olduğu dikkate alınırsa, yukarda da belirtildiği gibi işçi sınıfının kabaca toplam çalışanların yüzde 57’sine tekabül ettiği görülmektedir. Bununla birlikte 12.7 milyon ücretli ve yevmiyeliye 2.6 milyon açık işsiz ve 3.3 milyon “sayılmayan işsizler” (iş bulma ümidini yitirenler, part-time çalışanlar, mevsimlik işçiler vd.) eklendiğinde coğrafyamızda işçi sınıfının toplam 18.6 milyon kişi olduğu görülmektedir.[57]

COĞRAFYAMIZDA GÖÇMEN İŞÇİLER[58]

‘Uluslararası Göç Örgütü’ verilerine göre, Türkiye’de 133 bin 632 Iraklı, 128 bin 931 Afganlı, 32 bin 80 İranlı, 3 bin 598 Somalili ve 8 bin 550 diğer ülkelerden gelen toplam 306 bin 791 kişi bulunuyor. Geçici koruma kapsamındaki Suriyeli göçmen sayısı 3 milyon 168 bin 757. Türkiye’deki toplam mülteci sayısı 3.5 milyonun üzerinde.

Çalışma izni verilen Suriyeli göçmen işçi sayısı ise zannedilenin aksine çok düşük. Türkiye’de 2017 yılında yabancılara 87 bin 100 çalışma izni verildi, bunun sadece 20 bin 970’ini Suriyeliler oluşturdu. Suriyelilerin çalışma izni alması geçici sığınma statüleri nedeniyle daha zor.

Göçmenler genelde emek yoğun sektörlerde ve vasıfsız işçi olarak çalışıyor. Göçmenlerin sıklıkla mevsimlik işçi olarak çalıştıkları tarım, inşaat, tekstil, imalat sektörlerinde daha yoğun istihdam edildikleri biliniyor.

Kadınlar toplumsal cinsiyet rollerine uygun olarak ev hizmetleri, yaşlı, çocuk bakımı ve tekstil alanında istihdam ediliyor. Göçmen kadınların dörtte biri bir veya birden fazla işte, sağlıksız bir ortamda çalıştığını belirtiliyor.

Kadınlar, en zor işin hasta bakımı olduğunu, bu işin hijyenik olmadığını vurguluyor.

‘Türkiye’de Göçmen Olmak Raporu’na göre göçmen kadınların üçte birinden fazlası en az bir işlerinde ücretlerini alamadıklarını veya eksik aldıklarını; pasaportlarının işverende veya aracıda durduğunu belirtiyor.

Coğrafyamızda 15 yaş altı bir milyon Suriyeli çocuk bulunuyor ve BM Yüksek Komiserliği’nin Türkiye raporuna göre bu çocukların en önemli sorunlarından biri çocuk işçiliği. Kilis’te yapılan bir araştırmada Suriyeli çocukların günlük 10-25 TL gelirle ve yarısının ailesinin isteği nedeniyle çalıştığı ortaya konuyor.

Çocuk işçilerin çoğu daha çok tarımda mevsimlik geçici işlerde çalışıyor; bunun yanında çöp toplama, pazarcılık, küçük esnafa yardım etmekte, ayrıca ücretli olarak tekstil ve dokuma sanayii, oto tamirciliği, boya badana işleri, hamal olarak ve yaygın olarak da inşaat sektöründe çeşitli işlerde kayıt dışı olarak çalışıyorlar.

Kilis’te Suriyeli çalışan çocuklarla yapılan görüşmelerde, çocukların kayıt dışı, düşük ücretle ve uzun saatler çalıştıkları, hem fiziksel hem de psikolojik şiddete maruz kaldıkları ortaya kondu. Çocuklar, çaresizlik duygusunu en derinden yaşadıkları gibi hayallerini yitirdiklerini ve umutlarını kaybettiklerini; mutsuzluk, yalnızlık duyguları içinde olduklarını dile getiriyor.

Göçmenler işçi sağlığı ve iş güvenliği açısından en kötü koşullarda çalışıyorlar. Üstelik hem çalışma saatleri yerli bir işçiden daha fazla olduğu hem daha düşük ücrete çalıştıkları için sağlıklı beslenme ve iyi koşullarda barınma olanaklarından yoksunlar. Çoğunlukla sosyal ve sağlık güvenceleri olmadan yaşıyorlar.

Çok azı yüksek vasıf gerektiren bilgi teknolojisi ve profesyonel işlerde istihdam ediliyor. Çoğu pis, tehlikeli ve küçük düşürücü işlerde çalışıyor. Göç edilen ülkede kalan yakınlara destek, bir an önce geri dönme isteği, ücretlerin göçmenler için daha düşük olması vb nedenlerle mümkün olan en kısa sürede para kazanma zorunluluğu, göçmen işçilerin iki üç işte birden çalışmalarına yol açıyor. Bu nedenle çok farklı işlerde farklı tehlikelere maruz kalıyorlar.

Göçmen işçilerin işyerlerinde yaşadıkları en önemli zorluklardan biri de ayrımcılık. ‘Türk İş Dünyası’nın Türkiye’deki Suriyeliler Konusundaki Görüş, Beklenti ve Önerileri Araştırması’na göre “Suriyeliler işlerimizi elimizden almaktadırlar” önermesine olumlu yanıt verenlerin oranı yüzde 56.1. “Kesinlikle izin verilmemelidir” ya da “bazı işleri yapmalarına izin verilmedir” diyenlerin oranı, göçün daha yoğun olduğu Güneydoğu Anadolu illerinde sırasıyla yüzde 44 ve yüzde 35 iken, bölge dışı illerde yüzde 48 ve yüzde 28.3.

Resmi istatistik olmamasına rağmen İSİG Meclisi’nin 2017’de yayımladığı Göçmen İşçi Raporu’na göre, 2013’de 23 olan iş cinayeti sayısı, 2016’nın ilk dokuz ayında 96’ya çıktı. Rapora göre ölüm nedenleri arasında inşaatlarda yüksekten düşme, uygun olmayan taşıma araçlarının kazaları, aşırı-yoğun-fazla çalışma ve yaşam koşulları nedeniyle kalp krizleri gibi nedenler öne çıkıyor.

 

İstihdam edilen her 100 çalışandan 61’i kayıtdışı olduğu[59] coğrafyamızdaki işçilerin yüzde 29’u kadınlardan oluşuyor. Kasım 2017 itibariyle toplam sigortalı çalışan işçiler içinde erkeklerin oranı yüzde 71.9 iken kadınların oranı yüzde 28.1’dir.

2017 nüfus istatistiğindeki kadın nüfus oranı yüzde 49.8 iken kadın işçilerin toplam içindeki yerinin oldukça düşüktür.[60]

Büyük bir sefalet içindeki işçilerin “2018 Ocak’ı başında aylık 425 dolar olan asgari ücret, 2018 sonunda yapılan yeni zamma rağmen 380 dolara gerileyip; emekçilerin 2018’de yüzde 40 yoksullaştı”nın[61] altı Tez-Koop-İş Sendikası Genel Başkanı Haydar Özdemiroğlu tarafından çizilirken; OECD raporuna göre Türkiye’de haftada 60 saatten fazla çalışan işçilerin oranı yüzde 20.6. Bu oran aynı zamanda OECD ülkeleri içindeki en yüksek oran.

Sömürü saatle de sınırlı değil. Yine OECD’ye göre Türkiye gelir dağılımı açısından Avrupa ve Asya’nın en kötü ülkesi. Toplam gelirini 100 lira kabul ettiğimizde yılbaşında bu gelirin yalnızca 38 lirası ücretlinin cebine giriyor. Geri kalan 62 lira ise; kâr, faiz ve rant olarak sermaye sahibinin cebine giriyor.[62]

Bu bağlamda işçilerin payına yine sömürü, güvencesizlik, yoksulluk, işsizlik ve ölüm düşerken; ‘2018 Yılında Emek ve Çalışma Hayatı’ başlıklı rapora göre, ekonomik krizin derinleşmesi işçilerin ücretlerini eritirken, çalışanların alım gücü neredeyse yüzde 50 oranında azaldı.

Açlık sınırının bin 900 lirayı, yoksulluk sınırının ise 6 bin lirayı aştığı ülkede çalışanlar açlığa ve yoksulluğa mahkûm edildi.[63]

Kriz gerekçesiyle işveren işçinin ücretini yüzde 40 düşürüp daha çok çalışmayı dayatıyor. “Kat kat giyinin öyle ısının, tuvalet kâğıdını az kullanın” diyen bile var! Ekonomik kriz git gide derinleşirken en büyük bedel yine emekçiye ödetiliyor. Yüksek kârlar elde ettiklerinde bu kârlarını işçilerle paylaşmakta son derece cimri olan patronlar, kârları düştüğünde işçilerden fedakârlıklar istiyor, işçilerin haklarına göz dikiyor.

Krizin etkileri gün geçtikçe daha derinden hissedilirken asgari ücretli ise yoksul kalmaya devam edecek ve en zengin ile en yoksul arasındaki makas iyice açılacak. Kişi başına düşen gelirin 2018’de 11.409 dolara yükseleceği öngörülmüştü. Ancak dövizin yüzde 40’tan fazla yükselmesi asgari ücretlinin de gelirini eritti.[64]

Özetle krizin derinleşmesi işçilerin ücretlerini eritirken, çalışanların alım gücü neredeyse yüzde 50 azaldı. Açlık sınırının 1900 TL yoksulluğun 6 bin TL’yi aştığı coğrafyamızda çalışanlar yoksulluğa mahkûm bırakıldı.[65]

Konuya ilişkin bir örnek: Asgari ücrete yüzde 26 zam yapıldı. Böylece 2019’de yeni asgari ücreti 2020 lira oldu. Ancak asgari ücretlinin alım gücü azaldı. 2017’de bir emekçi asgari ücretli maaşıyla 937 kilo patates ve 1097 kilo soğan alırken, 2018’de zamlı maaşıyla 721 kilo patates ve 562 kilo soğan alabiliyor.

Asgari ücret açıklandığında 2016’da 442 dolar, 2017’de 398 dolar, 2018’de 425 dolar karşılığıydı. 2019 için 379 dolar. Özetle asgari ücret artmıyor, artmadı! Aksine azalıyor.[66]

Ve…

Denizli’nin Pamukkale ilçesinde, inşaatlarda sıvacılık yapan Süleyman K. (43), iğde ağacına asılı hâlde bulundu. İntihar ettiği belirlenen Süleyman K.’nin cebinden, borç ihtarnamesi çıktığı öğrenildi.[67]

Antalya’da yüzde 40 engelli raporu olan M.N.Y. (44), işsiz olduğunu söyleyerek kendini yakma girişiminde bulundu.[68]

Sivas’ta maddi sıkıntıları olduğunu söyleyen Mevlut A. (38) adlı işsiz yurttaş üzerine benzin dökerek kendini yakmaya kalkıştı.[69]

Balıkesir’de, işsiz olduğunu belirterek daha önce defalarca iş başvurusunda bulunduğunu söylediği belediyenin önünde kendisini yakan Mustafa Birgül, “Taş taşıyayım, çöpçülük yapayım ama işim olsun. Maaşım 300 lira, 500 lira olsun ama bir işim olsun. Yakınlarıma yük olmak istemiyorum. İbreti âlem olsun diye kendimi yaktım,”[70] dedi.

Yazının Devamı için(Tıklayınız)



Bu yazı 41 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARŞİVİ
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HAVA DURUMU
GAZETEMİZ

NAMAZ VAKİTLERİ
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI