Bugun...


Temel Demirer

facebook-paylas
Covit-19 Yerküresi İle Coğrafyamızda 1 Mayıs 2020
Tarih: 01-05-2020 23:59:00 Güncelleme: 01-05-2020 23:59:00


Temel Demirer-Sibel Özbudun

 

“Biz Aykırıya
Ayrıntıya
Ayıksıya
Azınlığa
Tutkunuz.”[1]

 

Covid-19 yerküresi ile coğrafyamızda 1 Mayıs 2020’yi konuşabilmek, hem “kolay”, hem de “zor”.

“Kolay” elbette; eğer Theodor W. Adorno gibi, “Gözümüzdeki kıymık en iyi büyüteçtir,” diyenlerdenseniz.

Ve “zor” kuşkusuz; yine Theodor W. Adorno’nun, “Gerileyici ilerleme karşısında akıllılık da aptallığa dönüşür,” biçiminde tarif ettiği tabloda…

Ancak Leonardo da Vinci’nin, “Küçük bir gerçek, büyük bir yalandan iyidir”; Komutan Yardımcısı Marcos’un, “Hayallerimizde başka bir dünya, dürüst bir dünya, yaşadığımız dünyadan kesinlikle daha adil bir dünya gördük,” demekteyseniz ve ABD’nin Missouri eyaletindeki, “Imperialism is the real virus socialist revolution is the cure!/ “Emperyalizm gerçek virüstür. Tedavisi sosyalist devrimdir!” duvar yazısını görmek sizi hâlâ heyecanlandırıyorsa soru(n) yok(tur)!

Evet, malum: İnsanlık bir bütün olarak, son derece tehlikeli boyutlara ulaşan bir felaketle karşı karşıyayken; coronavirüs salgını, küresel kapitalist krizin çözülmemiş tüm çelişkilerinin patlayışını da tetikledi.

Pandemi sadece Üçüncü Büyük Depresyon’un beklenen derinleşmesini hızlandırmakla kalmadı; nitel sıçramaları devreye sokması muhtemel bir eşiğe taşıdı.

Yerkürede ve coğrafyamızda kaotik görüntü öne çıkıp; sürdürülemez kapitalizm içinde zemin kayarken; zeminin üstündeki her şeyin çökmesi imkânı devreye giriyor.

Artık, pek çok şey yönetilebilir olmaktan çıktı ve daha da çıkacak!

Yönetilenler de bu hâl karşısında -daha fazla!- sessiz, tepkisiz kalmayacak, kalamayacak. Başka türlü de mümkün değil. Kaos ve yıkım sarmalının tarihi hızlandıracağı, eşyanın tabiatı gereğidir…

Bugünlerde, -süreklilik arz eden- “olağan görünümlü” olağanüstü bir kapitalist dünyanın olağanüstü rejimleriyle yüzleşirken; “tarihin sonu”nu ilan edenlerle, onların peşine takılanlar için denizin tükendiği bir ufuktayız. Bu hakikâti görmeyenlerin, kavrayamayanları bir geleceği yok artık.

Hüseyin R. Gürpınar’ın, “Kurtların içinde ceylan masumiyetiyle hayat sürülmez”; Erich Fromm’un, “Karanlıkta ıslık çalmak ortalığı aydınlatmaz… Gerçekleri görmek, ‘Hayır,’ diyebilme cesaretidir. Güçlülerin emirlerine karşı gelebilmektir. Uyanış ve insan oluştur,” diye tarif ettiği koordinatlarda aslî olan itaatsizliğin kendisidir.

Çünkü biat ettiren alışkanlıklar, insan(lık)ı duyarsızlaştıran, müthiş bir susturucuyken; mücadelelerin gerçek gücü itirazın sarsılmaz duruşundadır...

Tam da bunun için Hermann Hesse, “Kuş, doğmak için, dünyası olan kendi yumurtasını kırmak zorundadır,” derken ekler Can Yücel de, “Ağlayanı güldürebilmek; ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş,” uyarısıyla…

Zorbalık karşısında, duyarsız kalan bir toplum da, birey de egemen ideolojiyle zehirlenmişken; insan(lık)ı aydınlatan, sadece soru(n)lar değil, itirazın yanıt(lar)ıdır. Çünkü icraat konuştu mu, söylevlerin parlak kelimeler hiçbir şeydir.

O halde 1 Mayıs 2020 eşiğinde Antonio Gramsci’nin, “Kayıtsızlık tarihin ölü ağırlığıdır”; Walter Benjamin’in, “Tarihi güncelleştirmek için bugünü tarihselleştirmek gerekir”; Pyotr Kropotkin’in, “Tembeller tarih yapamaz. Tarihe boyun eğerler,” saptamalarını anımsayıp/ anımsatmak “olmazsa olmaz”dır.

 

I. AYRIM: CORONA YERKÜRESİ

 

Corona bir felakettir; felaket ise bir sonuç; sonucu devreye sokan neden ise, Elealı Zenon’un, “Mal sevgisi, şerrin başıdır; çünkü diğer bütün kötülükler, mal sevgisine bağlıdır,” tarifindeki sürdürülemez kapitalizmdir.

Bunda anlaşmadan Covid-19 üzerine konuşmaya kalkışmak, nafile bir lafazanlıktır.

Tam da bunun için Samuel Beckett’in, “Gerçekliği öldürme gücü olmayanın, onu yaratacak gücü de yoktur”; Albert Camus’nün, “Özgür olmayan bir dünyayla baş etmenin tek yolu, mutlak olarak, bizatihi var oluşun bir başkaldırıya dönüşecek kertede özgür olabilmektir,” uyarılarını “es” geçmeden; verili soru(n)ların aşılabilmesinin, yeni bir dünya yaratma hedefine yönelik devrimci praksislerle mümkün olduğu görülmelidir.

Covid-19’un tetiklediği kriz için, IMF’nin eski başekonomisti Prof. Kenneth Rogoff’un, son ”150 yılın bütün resesyonlarından daha büyük ve derin olacak gibi görünüyor”; Nouriel Roubini’nin ”daha büyük bunalım” saptamaları elbette önemlidir.

150 yıl geriye, 1870’lere, baktığımızda, kapitalizmin ilk uluslararası kriziyle, 15 yıl sürmüş “Uzun Bunalım”ıyla karşılaşıyoruz. O dönemde, ikinci “teknolojik devrim” başlıyordu; bir uluslararası para sistemi (altına dayalı) şekilleniyordu; kapitalizm tekelci aşamaya giriyor, sanayi üretimi, finansallaşmayla birleşiyor (finans-kapital), bugüne kadar gelen firma modelleri, işletme ilkeleri doğuyordu. Finansallaşma, kitlesel üretim, tekelci kapitalizm ve teknolojik gelişmeler birleştiğinde ilk kez tam anlamıyla kapitalist ilkelere göre şekillenen bir küreselleşme başlamıştı. Bu küreselleşme, esas olarak sermaye ihracına (modern emperyalizme), gıda ve hammadde üretimi kapitalizmine dayalı bir sömürgeleştirme dalgasına (hegemonyacı devletler sistemine) yol açmıştı.

İlginç olan şu ki, bunların hepsine, farklı biçimlerde de olsa bugünkü kapitalizmde tanık oluyoruz. Bu nedenle, bugünkü kapitalizmin köklerinin 150 yıl önceki “Uzun Bunalımda” yattığını düşünebiliriz. Sakın, kapitalizmin 150 yıl sürmüş bir “Uzun Dönemi/ Long Durée” kapanıyor olmasın?

Karşı karşıya olunan soru(n) budur ve mevcut manzara, kapitalizmin bir “Uzun Döneminin” kapanmakta olduğunu düşündürüyor.[2]

Coronavirüs salgını dünya ekonomisinin çok kırılgan olduğu bir dönemde patlak verdi. Devletlerin salgına karşı almaya başladığı önlemler dünya ekonomisinin sorunlarını, kolaylıkla “küresel depresyon” olarak tanımlanabilecek bir düzeyde ağırlaştırdı.

Dünyanın önde gelen ekonomistlerinin ve tarihçilerinin yorumları da bu yöndeyken; bir gıda krizi olasılığı da giderek tartışmaların gündemine giriyor.

Coronavirüs ve neden olduğu Covid-19 hastalığının tetiklediği sert ekonomik sarsıntılar önce akla, 2007-2008 finansal krizini getiriyor ancak bu benzetmenin yeterli olmadığı hemen anlaşılınca, sıra 1929’da başlayan ve etkileri 1930’lu yıllar boyunca devam eden “Büyük Buhrana” geliyor.

IMF’nin eski baş ekonomisti olan Harvard Üniversitesi’nden Prof. Kenneth Rogoff, Project Syndicate sitesindeki yazısında, coronavirüs salgınını, “uzaylı istilası” filmlerindeki felaketlere benzetirken, ekonomi teorileri dalına “depresyon” kavramını sokan 1873-88 krizine kadar uzanıyor.

‘The Financial Times’ın ekonomi editörü Martin Wolf da sözünü sakınmayarak, “Dünya ekonomisi çöküyor,” diyorken;[3] ‘Dünya Ekonomik Forumu’ (DEF) öncesi ‘Edelman Trust Barometer’ tarafından dünya çapında yapılan “güven” araştırmasına göre, dünya nüfusunun yarıdan fazlası kapitalizme güvenmiyor.[4]

DEF’in Davos toplantısına katılanların nihayet kafasına dank etmiş: Hem demokrasiyi, hem de kapitalizmi aynı anda kurtarmak mümkün olacak gibi görünmüyor!

‘The Time’ magazinin en etkili 100 kişisinden birisi, Oxford, Dünya bankası, ‘The Financial Times’ baş ekonomisti ve editör Martin Wolf’a göre, demokrasi ve kapitalizm tehlikede. Böyle giderse ya faşizm ya sosyalizm...[5]

Gerçekten de coronavirüs salgını dünya ekonomisinde, kapitalizmin tarihinde benzeri olmayan etkiler yaratırken; verili hâlin sürdürülemezliğini de açığa çıkardı!

Yani “kapitalist gerçekçilik”, Covid-19 salgını toplumun görülen görülemeyen tüm çelişkilerini hızla derinleştirmeye, fantezilerini işlevsizleştirmeye başlayınca sarsıldı. Aslında son 10 yılda ortaya çıkan, ebola, N1H1, MERS, zika virüsleri, “Meydan işgal” hareketleri, Arap Baharı, IŞİD, “Gezi olayı”, devletlerin hızla artmaya başlayan güvenlikçi önlemleri, “olağanüstü hâl” uygulamaları, yeni ırkçı/dinci faşist hareketler, liderler, bu sarsıntının ilk işaretleriydi. 2019 yılı Cezayir, Sudan, Ürdün, Irak, Beyrut’ta patlak veren isyanlar, potansiyelin yok olmadığını gösteriyordu. Ne “kapitalist gerçekçilik” virüs salgınlarından, ne de antikapitalist sol toplumsal hareketlerden gereken dersleri çıkarabildi, “yeni zamanlara” hazırlanabildi. Birincisi sermayenin tutsağıydı, ikincisi de kendi tarihinin.

Bir taraftan Covid herkesi evine kapanmaya zorluyor. Diğer taraftan, bu kapanma sınıf çelişkilerini derinleştiriyor. Gelir dağılımındaki bozukluğun düzeyine indeksli adaletsiz mekân dağılımı, yaşama ve ölme olasılıklarının ölçütü oluyor.

Kendi başının çaresine bakmaya alıştırılmış olanlar, başlarını kaldırıp bakınca hazırlıksız, yeteneksiz politikacılarla, sadaka toplumunu (hayır kurumlarını, bağış yapan zenginleri) yücelten bir kültürle karşılaşıyorlar. Çoktan, “soysal devlet” yerini “sadaka toplumuna” bırakmış, sağlık sistemleri sermayeye teslim edilmiştir!

Şimdi bütün krizler (ekonomik, ekolojik, iklim, sağlık) birden ilerliyor. Uğruna savaşlar çıkarılan, darbeler düzenlenen petrole, şimdi kimsenin eline sürmek istememesi anlamlıdır.

İşsizlik, yoksulluk görülmemiş bir hızla artıyor. Yoksullaşma, eve kapanmayla daha da derinleşiyor. Küresel tedarik zincirleri kopar, taşımacılık felç olur, mevsimlik, göçmen işçi kaynakları kururken açlık tehlikesi hızla artıyor. Petrol gelirlerindeki çöküş, Covid-19 karşısında neredeyse tamamen korunaksız (ne yeterli sağlık altyapısı, ne yeterli solunum cihazı, ne de doktor...) Ortadoğu-Kuzey Afrika, kimi Latin Amerika ülkelerini adeta dipsiz biri uçuruma doğru sürüklüyor. Körfez ülkelerinin sadakasıyla beslenen Mısır, Ürdün, Fas rejimleri, dinci ve kinci bir entelijansiyanın elinde Türkiye şimdi meçhule bakıyor.

Yönetenler, yönetilenlerin uzun süredir huzursuz olduğunun, “rıza almanın” ne kadar zorlaştığının farkındaydılar. Bölüşüm ilişkilerindeki ani değişimlerin, gıda fiyatlarındaki ani artışların sert toplumsal çalkantılara hatta isyanlara yol açtığının bilgisi de tarihsel hafızalarında var.[6]

O hâlde Covid-19, kapitalizmin artık çözümü ertelenemez soru(n)lara merhem olmak bir yana; bir bela olduğunu ortaya koyarken; çözümün yarına ertelenemeyeceğinin de altını çizdi.

Evet yarının bugün olduğunu algılayamazsak eğer, yarın diye bir şey olmayacaktır!

 

II. AYRIM: SÜRDÜRÜLEMEZ KAPİTALİST YIKIM

 

“Neden” mi söz ediyoruz?

BM raporuna göre, dünya genelinde her 45 kişiden birinin yiyecek, barınma, sağlık hizmeti, korunma ve diğer temel yardımlara ihtiyacı olduğu; UNICEF verilerine göre de 5.1 milyon çocuğun gıdaya ulaşamadığı…[7]

BM ‘Dünya Gıda Programı’ yöneticisi David Beasley’in, pandemi nedeniyle açlık sınırında yaşayan dünya nüfusunun iki katına çıkabileceğini belirttiği…[8]

‘BM Afrika Ekonomik Komisyonu’nun (UNECA) raporunun, kıta genelinde nüfusun yaklaşık yüzde 36’sının evlerinde kullanılabilir su olanağından yoksun olduğuna, bin kişi başına sadece 1.8 hastane yatağı düştüğüne dikkat çektiği[9] dünyadan!

Ya da Theodor W. Adorno’nun, “Bu dünyanın insanı irkilten tarafı korkunçluğu değil, olağan görünüşüdür”!

Charles Bukowski’nin, “Afrika’ya ilaç göndermeye karar vermiştik; fakat hepsinin üzerinde ‘tok karnına’ yazıyordu”!

Morgan Freeman’ın, “Afrika’da bir anne çocuğuna, ‘Tabağını bitir’ diye bağırana kadar dünyanın bütün tabaklarını kırmak istiyorum”!

Thomas Sankara’nın, “Emperyalizm yalnızca bir bölgeyi fethetmek amacıyla ellerinde silahlarla gelenler vahşetinde gerçekleşen bir sömürü sistemi değildir. Emperyalizm genellikle daha incelikli biçimler alır: Borç, yiyecek yardımı, şantaj”!

Martin Heidegger’in, “Şu düşündürücü çağımızda, daha da düşündürücü olan, bizim hâlâ düşünmüyor olduğumuzdur”! diye haykırdıkları kapitalizmin yarattığı tablodan söz ediyoruz…

 

II.1) DÜNYA HÂL(LER)İ

 

“Kaymağını iki bin kişinin yediği bir dünya”dan[10] söz ediyoruz!

Paris Ekonomi Okulu’ndan (Paris School of Economics) Lucas Chancel’ın verilerine göre, 1970-1980 kesitinde Batı Avrupa’nın yüzde 1 nüfusa denk gelen en zenginlerinin gelirden aldıkları pay yüzde 8 iken, bu pay 2010’ların sonuna doğru yüzde 10.5 ila yüzde 20’ye çıkıyor!

ABD’de en zengin binde birlik nüfusun gelirden aldığı pay 1980-2016 kesitinde yüzde 650 artış gösteriyor. Bu esnada 1980-2017 dönem aralığında Batı Avrupa ve ABD’de en yoksul yüzde 50’nin gelirden aldıkları pay ise yüzde 20’den yüzde 12.5’a iniyor. Çevre ekonomilerinde ise gelir eşitsizliğindeki sıçramanın boyutları daha büyük. Örneğin Rusya ve Hindistan’da en zengin yüzde 1’in gelirden aldığı pay 1970’lerin sonunda yüzde 5 ila yüzde 7 aralığında yer alırken, günümüze doğru bu pay yüzde 20’lere çıkıyor!

‘2018 Dünya Eşitsizlik Raporu’na göre en zengin yüzde 10’luk kesim Sahra-altı Afrika, Brezilya ve Hindistan gelirin tek başına yüzde 55’ini, Ortadoğu’nun en zengin yüzde 10’u ise yüzde 61’ini eline tutuyor. Türkiye ise OECD hesaplamasına göre bugün Meksika, Şili, Kosta Rika ve Güney Afrika’nın ardında gelir eşitsizliğinin en yüksek olduğu beşinci ülke olarak sıralanıyor![11]

 ‘Oxfam’ın 2019 için hazırladığı raporda, en zengin 2 bin 153 kişinin servetinin en yoksul 4.6 milyar insanın toplam servetinden daha fazla olduğu kaydedilirken;[12] küresel servetin 2008’de yaşanan finansal krizden beri, 10 yılda yüzde 27’lik artış göstererek 280 trilyon dolara ulaşıp; en zengin yüzde 1’lik kesimi zenginliğine zenginlik kattığı[13] bir dünyadır konuştuğumuz!

2019 itibarıyla, dünyadaki en zengin 26 kişinin toplam varlığı, dünyadaki 3.8 milyar insanın toplam varlığına eşdeğer hâle gelirken;[14] ‘Oxfam’ın açıkladığı rapora göre, dünyanın en zengin yüzde 1’lik kesimi küresel servetin yüzde 82’sine sahip![15]

Aynı raporda, “Eğer herkes 100 dolarlık banknotlardan oluşan servetlerinin üzerinde otursaydı, dünyanın büyük kısmı yerde oturuyor olurdu. Gelişmiş bir ülkede yaşayan orta hâlli bir kişi bir sandalye yüksekliğinde otururken, en zengin iki kişi uzayda olurdu,” denirken; dünyanın en zengin kişisi Amazon kurucusu Jeff Bezos’un toplam serveti[16] 116.4 milyar dolar; yine en zengin ikinci kişi Fransız Bernard Arnault ise 116 milyar dolar![17]

Böylesi bir zenginlik, elbette, derin ve yaygın eşitsizliklerin ürünü olabilir ve oluyor da!

Yine ‘Oxfam’ın ‘Küresel Eşitsizlik’ raporuna göre, dünyadaki en zengin yüzde 1’in serveti en yoksul 6.9 milyar kişinin tam 2 katı![18]

En zengin 22 erkeğin serveti, Afrika kıtasındaki tüm kadınların servetiyle denk![19]

Uzatmaya gerek var mı? Bölme işlemini bilen her okul çocuğunun, en zengin yüzde birlik kesimin mülksüzleştirilmesiyle dünyada açlık ve yoksulluğun ortadan kaldırılabileceğini hesaplayabileceği bir zaman diliminde yaşıyoruz.

 

III. AYRIM: TÜRK(İYE) EKONOMİSİ

 

Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) Yönetim Kurulu Başkanı Simone Kaslowski’nin, “Ciddi anlamda endişelendi”ğini[20] ya da 51 yıllık Kiğılı’nın sahibi Abdullah Kiğılı’nın, ‘Capital Dergisi’ne, yaşanan sürecin gördüğü en büyük kriz olduğunu dahası 450 AVM’nin iflasın eşiğinde olduğu anlattığı[21] tabloda; Yakup Kepenek, “Kurumsal çöküş derinleşiyor!”[22] tespitini dile getiriyor.

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) verilerine göre, 2019 Ocak’ında kapanan şirket sayısı, 2018 Ocak’a göre, yüzde 9.91 artarken;[23] yine TOBB’nun açıkladığı ‘Aralık 2019 Kurulan ve Kapanan Şirketler’ verilerine göre, ülke genelinde, kapanan şirket sayısı Aralık 2019’da aylık bazda, yüzde 112.66, kapanan kooperatif sayısı yüzde 30.88 ve kapanan gerçek kişi ticari işletme sayısı ise yüzde 28.15 arttı.[24]

Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu (TESK) verilerine göre, Türkiye’de sadece 2019’da 114 bin 977 esnaf iflas bayrağını çekerken; bu 9 yılın en yüksek rakamı oldu ve toplam esnaf sayısı ise yaklaşık 1 milyon 791 bin 201’e geriledi.[25]

Ocak 2020’de Merkez Bankası’ndan yapılan 40.5 milyar liralık aktarmaya karşın Mart 2020’de bütçe, yüzde 78.6 artışla 43.7 milyar lira açık verdi. Vergi gelirleri yüzde 10.1 azaldı.[26]

Yani hükümet, 2019’da yaşanan ekonomik kriz nedeniyle vergi gelirlerinde hedefi tutturamadı. 2019 bütçesinde vergi geliri hedefi 756.4 milyar liraydı. Gerçekleşme 673.3 milyar lirada kaldı.[27]

2019 yılı bütçe açığı 80.6 milyar lira olarak hedefleniyordu ancak hedef saptı ve yüzde 50 artışla 123.7 milyar lira oldu. Açığı kapatmanın en kolay yolu ise vergiyi ekonomik gücü olmayan halkın sırtına yıkmak oldu… Asgari ücretliden alınan Gelir Vergisi, 13 milyar lirayı bulmaktadır. Bu düzende verginin gerçek rekortmeni asgari ücretli işçilerdir.[28]

Türkiye’de 2018 yılı itibariyle dolaylı vergilerin ağırlığı yüzde 66 gibi çok yüksek bir düzeydedir. Oysa henüz 1980’lerin ortalarında bu ağırlık yüzde 45 düzeyindeydi. Yalnızca Gelir Vergisini (GV) alsaydık, bu verginin toplam vergi gelirleri içindeki payı 1989-1993 döneminde yılda ortalama yüzde 41 iken, 2015-2018 döneminde yüzde 19.8’e gerilemiştir. ANAP ve onun yolunu izleyen AKP politikaları, bu adaletsiz dolaylı vergilerin ağırlığını yıldan yıla arttırmıştır. Bu, iktidardakilerin hem sınıfsal aidiyetleri bakımından sermaye sınıfını dolaysızlarla vergilendirmeye cüret edememelerinden, hem de hep kolaycı yolu seçmelerinden kaynaklanmıştır. Özetle Türkiye’de GV’nin büyük bölümünün, milli gelir payı çok düşük olan ücretliler tarafından ödeniyor olması, bu verginin adaletsizliğinin en önemli kanıtıdır.[29]

Devletin vergi gelirinin yüzde 80’i emekçilerden sağlanırken, şirketlere ise 2002’den beri sekiz kez vergi affının geldiği[30] coğrafyamızda hükümetin sınır tanımayan harcamaları nedeniyle bütçe 2019’da 123.7 milyar lira açık verdi…

Cumhurbaşkanlığı’nın kullanımında bulunan ve nereye harcandığı gizli tutulan “örtülü ödenekten” 2019’da yapılan toplam harcama 2018’i katlayarak 2 milyar 73 milyon liraya ulaştı…

Cumhurbaşkanlığı’nın giderleri bütçe başlangıç ödeneği olan 2.8 milyar lirayı aşarak 3.9 milyar liraya çıktı…

Dev bütçesi ile birçok bakanlığı geride bırakan, hükümetin yeni yeni birçok görevler verdiği Diyanet İşleri Başkanlığı 2019 yılında 10.2 milyar lira harcadı. Diyanet’in başlangıç ödeneği 10.4 milyar liraydı…

Kiralamalar için de bütçeden 2019’da toplam 1.5 milyar lira çıktı. Kiralanan taşıtlara 424.1 milyon lira ödendi. Kiralanan binalara da 494.8 milyon lira kira ödemesi yapıldı…

Temsil ve tanıtma harcamaları için toplam 159.2 milyon lira ödeme yapıldı…[31]

Bunların yanında 2020 yılı genel bütçesi kapsamındaki Saray’a 3 milyar lira, Diyanet’e 11.5 milyar lira ödenek verilecek...

Kamu özel işbirliği projeleri ile yapılan köprüler, tüneller, otoyol ve şehir hastanelerine 18.9 milyar TL ödenecek...

139 milyar lira faiz ödemesi yapılacakken;[32] coğrafyamızda, geçim sıkıntısı nedeniyle yaşamına son vermeye çalışanların sayısı 2013-2019 kesitinde altı kat arttı; Diyanet İşleri Başkanlığı ise, yurtdışındaki camiler için 500 milyon dolar harcadı. Moskova’da 170 milyon dolar maliyetle inşa edilen caminin su ile zemin ısıtma sistemine sahip olduğu öğrenildi.[33] Hani bir atasözü vardır, “Köy yanar, deli kız saçını tarar,” diye!

Özetle kriz derinleşirken; ekonomi daha da dışa bağımlı ve borçlu hâle gelmektedir. Özel sektör ve hanehalkları ciddi borç yükü altına girerken; tarımsal üretim geriledi. İşsizlik ve özellikle de genç işsizlik arttı. Ulaşılan koordinatlarda borç, işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk açmazı çürümenin kapısını açmıştır.

“Nurlu ufuklar”dan söz edenlere gelince, Irvin D. Yalom’un, “O fıkrayı bilirsin değil mi? Ameliyat başarılı geçti, yalnız… hasta öldü!” deyişindeki üzeredir hemen her şey…

 

III.1) EŞİTSİZLİK COĞRAFYASI

 

İktidarın en yakınındaki iş insanlarından Ethem Sancak’ın BMC’sinin satışlarının 2 yılda yüzde 234, şirketinin varlık büyüklüğü ise yüzde 220 arttığı[34] coğrafyamızın 2020 yılında, ‘The Forbes Türkiye’nin yayımladığı milyarderler listesine göre, 29 dolar milyarderi daha çıktı.

 

TÜRKİYE’NİN DOLAR MİLYARDERİNİN İLK 5’İ (Milyar Dolar)[35]

SIRA

KİM

ŞİRKET

2020 SERVETİ

2019 SERVETİ

2018 SERVETİ

1

Murat Ülker 

Yıldız Holding

4.70

3.70

4.80

2

Erman Ilıcak

Rönesans Holding

3.20

3.80

4.00

3

Ferit Şahenk

Doğuş Holding

2.40

2.00

2.40

4

Hüsnü Özyeğin

Fiba Holding

2.20

2.10

2.90

5

Hamdi Ulukaya

Chobani Yoghurt

2.10

1.60

1.80

 

Kadir Has Üniversitesi’nin ‘Türkiye Eğilimleri’ başlıklı çalışmasına göre, “Kutuplaşma zenginle fakir arasındadır” diyenler 2017’de yüzde 9.5’ken, 2019’da yüzde 20.5’e yani iki katın da üstünde bir artış kaydettiği;[36] 2019’da DİSK’in, Türkiye’de 16 milyon kişinin yoksul ve 18 milyon kişinin de yoksulluk riski ile karşı karşıya olduğunu duyurduğu ve gelir eşitsizliğinin 8.7 katı bulduğu coğrafyamız; 33 OECD ülkesi arasında gelir dağılımı eşitsizliğinde 32. sırada.

2018-2019 kesitinde “Ekonomik olarak daha kötü durumdayım,” diyenlerin oranı yüzde 11’e yaklaştı.[37]

Sıralayarak ilerleyelim: Türkiye’de asgari ücret, 2019 yılında Avro cinsinden dört yıl öncesine kıyasla yaklaşık yüzde 33 değer kaybetti…[38]

Doğalgaz ve elektrik 1 yılda yüzde 33 zamlandı…[39]

‘Avrupa İstatistik Kurumu’ (Eurostat) verilerine göre, Türkiye’de nüfusun yüzde 20’si evinde yeterince ısınamıyor. Avrupa’daki 34 ülke ülke arasında Türkiye, 2017 verilerine göre, evini yeterince sıcak tutamayan ülkeler sıralamasında 6’ncı basamakta yer aldı. 2017 ile 2018 arasında 14 milyon 314 bin kişinin elektrikleri borcundan dolayı en az bir kez kesildi…[40]

2 bin 324 lira olarak belirlenen asgari ücret yine sefaleti aşamadı. Türk-İş’in açıkladığı açlık sınırı ile zamlı tutar arasında sadece 162 lira fark var. BİSAM’a göre ise 4 kişilik bir aile, yapılan zam ile her öğüne sadece 32 kuruş ekleyebilecek…[41]

Türkiye Kamu-Sen ‘Araştırma Geliştirme Merkezi’nin araştırmasına göre, 2019 yılında memur ailesinin geliri aylık ortalama 595 lira artarken, giderleri 730 lira zamlandı. Memur maaşları harcamalar karşısında aylık yüzde 4 eridi...[42]

Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu, Türkiye’de bir öğretmenin 5 yılda 108 dolar, 162 Avro ve 8 çeyrek altın kaybettiğine dikkat çekti. 950 bine yakın öğretmenin tamamının yoksulluk sınırının altında yaşadığı ve yüzde 70’inin borçla boğuştukları vurgulandı…[43]

Birleşik Metal-İş Sendikası Sınıf Araştırmaları Merkezi’nin verilerine göre, resmi enflasyon 16 yılda yaklaşık 4.25 kat artarken açlık sınırı yaklaşık 4.6 kat artış gösterdi…[44]

“8 milyon 647 bin 283 kişinin aylık geliri 673 liranın altında. Aylık geliri 2 bin liranın altında olan emekli sayısı ise 6 milyon 850 bin 513. Asgari ücretin yarısı ve onun altında gelir elde eden kişi sayısı ise 2 milyon 136 bin”ken;[45] yine Türk-İş’e göre, 2020 Ocak 4 kişilik ailenin yoksulluk sınırı 7 bin 229 lira oldu…[46]

‘Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde Kadının Sosyo-Ekonomik Durumuna Dair Saha Araştırması’na göre, Kürtlerin yüzde 63.2’si açlık sınırında,[47] kadınların yüzde 87.1’i işsiz durumda…[48]

Kriz derinleşirken yoksulluk doğuda da batıda da en çok çocukları vuruyor. İstanbul İstatistik Ofisi’nin araştırmasına göre kentteki yoksul hanelerin neredeyse yarısında çocuklar yeterli beslenemiyor. 3 bin TL’nin altında hanehalkı gelirine sahip aileler arasında yapılan araştırmaya göre hanelerin yüzde 44.7’sinde çocuklar yeterli beslenme olanaklarına sahip değil. ‘Türkiye’de Okul Çağı Çocuklarında Büyümenin İzlenmesi (TOÇBİ) Araştırma Raporu’na göre, Doğu ve Güneydoğu’da çocukların kronik açlık sonucu gelişme geriliği yaşadığını ortaya koyan rapora göre, kronik açlık nedeniyle Doğu Anadolu Bölgesi’ndeki çocukların yüzde 3.5’i, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki çocukların ise yüzde 5.4’ü bodur kaldı…[49]

Maddi yoksunluk içindeki ailelerdeki korunmaya muhtaç çocuk sayısı 5 yılda iki katına çıktı. İşsizlik ve yoksulluktaki artışla birlikte sosyal korunmaya olan gereksinim artıyor. Yurttaşın ocağında aş yerine yoksulluk kaynıyorken; 18 yaşını doldurmuş, öğrenci olmayan 9 milyon kişi işsiz, aç ve muhtaç…

2018-2019 Kasım arasında bir yıllık süre içerisinde 1.337.201 kişi sosyal güvenceden yoksun hâle düşmüş ve işini kaybetmiştir…[50]

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2018 verilerine göre, bebek ölüm hızının en yüksek olduğu il binde 15.3 ile G. Antep. Kent genelinde her bin bebekten 15’i ölüyor...[51]

Zengin-fakir kutuplaşmasıyla müsemma eşitsizliğe gelince; mesela, 191 bin 916 kişinin milyoner olduğu Türkiye’de 65 milyon kişi yoksul…[52]

Kolay mı? AKP iktidarının açıkladığı Covid-19 salgın paketinde patronlara para, işçi ve emekçiye dua düşen coğrafyamızda 17 milyon kişi yardıma muhtaçken, milyoner sayısı yüzde 29 arttı…

Corona günlerinde dar gelirlinin ayakta kalması daha da zor hâle gelirken, milyonerler ise bir yılda servetlerini 319 milyar 510 milyon TL yükselterek 1 trilyon 456 milyon liraya çıkardı.

Açlık sınırının 2 bin 345 TL, yoksulluk sınırının ise 7 bin 639 TL’ye yükseldiği Türkiye’de yaklaşık 10 milyon çalışan aylık 2 bin 324 TL asgari ücretle, yani açlık sınırında geçimini sağlamak zorunda. Cumhurbaşkanlığı 2020 Yıllık Programı’na göre, Türkiye’de yoksulluk oranı yüzde 21.2. Toplumun en zengin yüzde 20’sinin gelirinin, en yoksul yüzde 20’sinin gelirine oranı 7.8. Toplam 16 milyon 831 bin 210 kişi, aldığı sosyal yardımlarla ayakta durabiliyor. Buna karşın ülkenin milyoner sayısı da servetleri de hızla artıyor.

Hesabında 1 milyon lira veya üzeri parası olan mudi sayısı, 2020 Şubat döneminde 2019 yılının aynı dönemine göre 52 bin 763 kişilik artışla 236 bin 370 kişiye yükseldi.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verilerine göre, yurt içinde ve yurtdışında yerleşik milyonerlerin toplam sayısı 2020 Şubat döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 29 arttı.

Söz konusu milyonerlerin toplam mevduatı son bir yılda 319 milyar 510 milyon TL yükselerek 1 trilyon 456 milyon 549 bin liraya çıktı.

Milyoner başına düşen ortalama mevduat tutarı, 2020 Şubat döneminde 6 milyon 161 bin lira seviyesinde gerçekleşti.

Yurt içinde yerleşik milyonerlerin sayısı 2020 Şubat’ta bir önceki 2019 yılının aynı dönemine kıyasla 46 bin 884 kişilik artışla 211 bin 754 kişiye fırladı. Aynı dönemde yurt içinde yerleşik milyonerlerin toplam mevduatları 1 trilyon 354 milyar liraya çıktı.

2020 Şubat ayı itibarıyla yurt içinde yerleşik milyonerlerin mevduatlarının 582 milyar 58 milyon lirası yerel para cinsi, 753 milyar 815 milyon lirası döviz tevdiat hesabı, 18 milyar 960 milyon lirası da kıymetli maden depo hesaplarından oluştu.

BDDK verilerine göre, yurt dışında yerleşik mudi sayısı 2020 Şubat sonu itibarıyla 24 bin 616’ya yükseldi. Yurt dışındaki milyonerlerin sayısı 2019 Şubat sonuna göre 5 bin 874 kişi artarken, bu kişilerin hesaplarındaki para miktarı 17 milyar 313 milyon TL artışla 101 milyar 717 milyon liraya yükseldi.

Yurt dışında yerleşik mudilerin bankalardaki mevduatlarının 11 milyar 160 milyon lirası yerel para, 89 milyar 919 milyon lirası yabancı para ve 638 milyon lirası da kıymetli maden depo hesaplarından oluştu.[53]

Alın size 1 Mayıs 2020 eşiğindeki coğrafyamızın hâli…

 

III.2) BORÇ + İŞSİZLİK = İNTİHAR

 

John Maynard Keynes’in, “İçinde yaşadığımız ekonomik toplumun göze çarpan hataları, tam istihdamı sağlamadaki başarısızlığı ve servet ve gelirlerin keyfi ve adaletsiz dağılımıdır,” itirafındaki üzere en büyük sorunu yine kendisi olan kapitalist vahşetin Türk(iye) cephesine ilişkin olarak Dünya Bankası, “Rekor borç artışlarının sonu kötü bitecek. Türkiye özel sektör borcu en hızlı artan ülkelerden,”[54] saptamasını yaparken; unutulmasın, “Kamu da borç zengini”[55] ve “Kısa vadeli dış borç 118 milyar dolar”ı[56] aşmış durumda…

Devamla: Türkiye Bankalar Birliği verilerine göre, 2019’da yaklaşık 2 milyon 500 bin kişi bireysel kredi borcunu, 2 milyon 700 bin kişi de kredi kartı borcunu ödeyemedi…[57]

9 Ağustos-6 Aralık 2019 aralığındaki 120 gün boyunca halkın kredi borcu yüzde 13 arttı…[58]

Bireysel kredi veya bireysel kredi kartı borcundan dolayı yasal takibe intikal etmiş kişi sayısı 2019 Aralık ayında önceki Kasım ayına göre yüzde 3 artarak 154 bin kişiye yükseldi…[59]

Şubat 2020 sonu itibariyle bireysel kredi borcu olan kişi sayısı 32 milyon 101 bin kişiye çıktı…[60]

Yurttaş çektiği kredileri zamanında ödeyemedi, bankalar gayrimenkul zengini oldu. Toplam 19 bankanın elinde “batık kredi” nedeniyle satışa hazır 15 bin 898 gayrimenkul bulunuyorken; batık krediler ikiye katlandı…[61]

Sömürülenler açısından borçluluğun etmenlerinden birisi de işsizlik sorunudur.

Bahçeşehir Üniversitesi ‘Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi’ (BETAM) Direktörü Prof. Dr. Seyfettin Gürsel, işsizlik tehdidinin tsunami boyutlarında olduğunu belirtip, ”En az 3 milyon çalışan daha işini kaybedecek. İşsizlik oranı büyük olasılıkla yüzde 24-25’i bulacak. Genç işsizlik oranı yüzde 40’a ulaşabilir” vurgusu ve “Toplumsal çöküntü” uyarısıyla ekledi: “Devletin göğüsleyecek kaynağı yok.”[62] “İşsizler bir buçuk yıl daha iş bulamaz”![63]

İş arayanlar eve dönüyor, umutsuzluk toplumsallaşıyor. İşsizlerin yüzde 27’si artık 1 yıldan uzun süredir iş arıyor. Ümitsizlik yüzünden 2 ayda 925 bin kişi çeşitli gerekçelerle iş aramaktan vazgeçti. İşsizlik artık sosyal bir kriz![64]

İşsiz sayısı 2019 yılı Eylül döneminde 2018 yılının aynı dönemine göre, 817 bin kişi artarak 4 milyon 566 bin kişi oldu. İşsizlik oranı 2.4 puanlık artış ile yüzde 13.8 seviyesinde gerçekleşti. Genç işsizlik oranı ise 4.5 puan artışla yüzde 26.1 olarak gerçekleşti![65]

Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı Ekim 2019’da bir önceki 2018’in aynı dönemine göre, 608 bin kişi artarak 4.4 milyon kişiye yükseldi. Üniversite mezunu işsiz sayısı 928 bini aştı![66]

2019’da bir yıldan uzun süredir iş arayan üniversite mezunu sayısı, 2018’den yıldan yüzde 470 fazla… 1 yıldan uzun süreli işsiz sayısı yüzde 341 arttı: İşsizlik kronikleşiyor![67]

90’lı yıllarda doğan gençlerin üçte biri ne eğitim görüyor ne de çalışıyor.[68] Kayıtlı işsizlerin yarısı ise 20’li yaşlarında. İşsizlik ve düşük ücretler yüzünden aileye bağımlılar. Bir kısmı üniversite sıralarında şimdilik vakit geçiriyor, mezun olduklarında borç, işsizlik ve yoksulluk onları bekliyor![69]

TÜİK verilerine göre, bir ayda 145 bin kadın işten ayrılıp ev kadını olmaya karar verirken; çalışma çağına girmesine karşın bir yılda iş aramayan kişi sayısı 833 bin oldu. Erdoğan Toprak, “Gizlenen gerçek işsiz sayısı 6 milyon 571, gerçek işsizlik oranı ise yüzde 20.9,” dedi![70]

Bu tabloda Ege Üniversitesi İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Osman Aydoğuş’un, “İşsizlik faciaya dönüşecek,”[71] vurgusu Covid-19 ile bir üst boyuta sıçrarken; 2019 sonu itibarıyla 4.4 milyon işsizin olduğu Türkiye’de, salgının yarattığı krizle birlikte işsizlik artacak. Üçüncü çeyrekte 10 milyonu aşan yeni işsiz sayısı ile karşılaşılabilir.[72] Coronavirüs salgınına 4.5 milyon işsizle yakalanan Türkiye’de işsizlik yüzde 13.8’den yüzde 30’a çıktı.[73]

Tüm bunlar çaresizlikle örtüşünce, Karl Marx’ın , “İnsanın kendi varoluşu üzerine söyleyebildiği son sozüdür,” diye betimlediği intihar illeti ortaya çıkıyor.

Kapitalist cehennemde işsizlik de, intiharlar da artarken;[74] intihar denilen cinayetlerin faili kapitalist düzen(sizlik)den başka bir şey değildir![75]

1845’de kaleme aldığı ‘İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu’[76] başlıklı yapıtında Friedrich Engels’in, kötü yaşam koşullarının insanları ölüme sürüklemesini “sosyal cinayet” tanımlaması boşuna değildir. Tıpkı devlet yöneticilerinin -gerçeği yansıtmayan-, “Psikolojik sorunları vardı, intihar etti,” yaklaşımına; “İntiharı kişinin içsel, psikolojik durumu değil, toplumsal, ekonomik bağlamda olduğunu söylemeliyiz ki gerçek yüzünü gösterelim,”[77] diye itiraz eden Doç. Dr. Burhanettin Kaya gibi…

Çaresizlik ve yalnızlık da geçici ve kapristen veya geleneklerden kaynaklanan hisler değildir. Sürekli işsizlik ve sürekli açlık, yoksunluk; manastıra çekilen ve inziva içindeki yaşamı tercih eden keşiş değilseniz eğer, bunlara kuşkusuz benliğinizi kemirecek yalnızlık ve çaresizlik eşlik edecektir. Açlık, yalnızlık, çaresizlik ve işsizlik; sanki mahşerin dört atlısıyken; ‘Sarayın Ekonomisi Toplumu Bunalıma ve İntihara Sürüklüyor’ başlıklı çalışmaya göre, 4 yılda 53 bin şirket iflas etti, 3 yılda takibe düşen ticari kredi tutarı 128 milyar lira oldu. Mutluluk oranı 8 yılda yüzde 10 azalırken, psikiyatri kliniklerine başvuranların sayısı 8 milyona yükseldi. 16 yılda geçim zorluğu ve ticari başarısızlık nedeniyle intihar eden kişi sayısı 5 bin 485 oldu. Çalışmada, “Depresyon vakalarının artışı, Saray rejiminin Türkiye’yi içine ittiği kişisel ve toplumsal buhranla doğrudan ilgilidir,” denildi.[78]

Ekonomik krizin ortaya çıkmasında en küçük bir sorumluluğu olmayan emekçiler, giderek artan hayat pahalılığı karşısında mum gibi eriyen ücretleri/maaşları ile krizin bedelini en ağır şekilde ödemeye devam ediyorlar. Önceki krizlerden farklı olarak, uzun süredir belirgin bir iyileşme görülmemesi, kriz sürecinin adım adım derin bir toplumsal bunalıma doğru ilerlediğini gösteriyor.

 

IV. AYRIM: İŞÇİLERİN HÂLİ VE MÜCADELESİ

 

Buraya kadar değindiğimiz tabloda işçilerin hâli ve mücadelesi meselesine gelince…

Öncelikle altı çizilmesi gereken; Samuel Fielden’in, “Bir işçi günde sekiz saat ya da on saat çalışsa dahi yine de köledir”; Karl Marx’ın, “Ücret düzeninin temelleri üzerinde kalınarak, eşit ya da hatta adil ücret talebini haykırmak, kölelik düzeninin temelleri üzerinde özgürlük istemeye benzer,” uyarılarıdır.

İşçilerin verili hâlden, kurtuluş mücadelesi Georges Bataille’ın, “Özgürlük daima isyana açılan bir kapıdır”![79]

Komutan Yardımcısı Marcos’un , “Her şey hüküm sürmekle ilgiliyse, bırakın isyan hüküm sürsün”!

Emma Goldman’ın, “Bugün dünyada ne özgürlük var, ne de güvenlik, zengin olsun yoksul olsun, toplumsal statüsü yüksek ya da alçak olsun hiçbir insan, dünya üzerinde tek bir köle kalmayana dek güvende değildir,” saptamalarını kulağına küpe etmelidir. Çünkü verili hâlden, başka türlü, yani isyansız bir kurtuluş mümkün değildir.

yazının devamı: Covit-19 Yerküresi İle Coğrafyamızda 1 Mayıs 2020-2



Bu yazı 2087 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARŞİVİ
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HAVA DURUMU
nöbetçi eczaneler
GAZETEMİZ

HABER ARA
YUKARI