Bugun...


Temel Demirer

facebook-paylas
Trump Kâbusu Ve Emperyalist ABD
Tarih: 20-09-2020 01:48:00 Güncelleme: 20-09-2020 02:23:00


 

Trump Kâbusu Ve Emperyalist ABD[*]

 

 

 
“Bir çocuk ağlasa dağ başında
gözyaşında Amerika akar.
Vurdularsa birini, kanı şorladıysa
bilin ki kurşunlarda Amerika var.
Kişi kişiye köle tutulduysa, asıldıysa
darağacında Amerika var.”[1]

 

George Carlin’in ABD tarifi ile başlayalım diyeceklerimize: “… ‘Özgürlükler diyarı.’ ‘Cesurların vatanı.’ ‘Amerikan rüyası.’ ‘Tüm insanlar eşittir.’ ‘Adalet tarafsızdır.’ ‘Basın özgürdür.’ ‘Oylarınız değerlidir.’ ‘İş dünyası dürüsttür.’ ‘Hep iyiler kazanır.’ ‘Polis sizin tarafınızdadır.’ ‘Tanrı sizi gözetiyor.’ ‘Yaşam standartlarınız asla düşmeyecek.’ Ve ‘Her şey çok güzel olacak.’

Resmi, ulusal zırva hikâyesi. Ben buna ‘Amerikan eyvallahı’ diyorum. Bunların her birinin, tamamının şöyle ya da böyle doğru olmadığı kanıtlanabilir. Ancak biz bunlara inanırız. Çünkü çocukluğumuzdan itibaren kafamıza kazınmışlardır. Yaptıkları budur, böyle bir araçla çocukların beyinlerine kazırlar. Çünkü bilirler ki çocuklar bu denli karmaşık fikirlere karşı entelektüel bir savunma geliştirebilmek için henüz çok küçüktürler. Yine bilirler ki, belli bir yaşa kadar çocuklar aileleri onlara ne söylerse inanırlar. Ve bunun sonucu olarak hiçbir zaman bir şeyleri sorgulamayı öğrenemezler.

Bu ülkede artık kimse, hiçbir şeyi sorgulamıyor. Kimse bir şey sorgulamıyor. Herkes çok şişman ve mutlu. Herkes kendilerine gözlemeler yapan ve taşaklarını ovalayan cep telefonlarına sahip. Her şey bizlerin iyiliği için tam tıkırında anasını satayım. Her şey tam tıkırında. Amerikalılar oyuncaklar ve teknolojik aletlerle satın alındı ve artık kimse sorgulamayı öğrenmiyor.”

Bunlara bir de Arundhati Roy’un, “Amerikan yaşam tarzı sürdürülebilir değil. Amerika’nın ötesinde bir dünya olduğunu kabul etmiyor” ve Bob Dylan’ın, “Şirketler her şeyi ele geçirdi. Kayıt stüdyosunda dahi. Gerçekte şirketler Amerikan yaşamına hemen her yerde hükmediyor. Bir kıyıdan ötekine git, aynı giysileri giyen, aynı şeyleri düşünen, aynı yemekleri yiyen insanlar görürsün. Her şey işlenmiş durumda,” tespitlerini eklemek gerek!

Evet ABD, köleci Roma’yı andıran bir tarih ve emperyalist bir hakikâtken; “Nefes alamıyorum” haykırışıyla katledilen George Floyd ile bir kez daha polis şiddeti, ırkçılık haberiyle gündemin baş maddesi oldu. Irkçılık karşıtı protestolar dalga dalga yayılırken; haklı isyanı anlamak için ABD tarihine bakmakta fayda vardır.

Birçok yoruma göre, ırkçılığın temeli İngiliz emperyalizminin bıraktığı mirastır. Amerika kıtasını işgal eden İngilizler, Afrika’daki siyahları uzun yıllar çiftliklerinde, işyerlerinde “köle” olarak kullandı. Amerikan özgürlük savaşında siyah gönüllülerden oluşan birlikler İngilizlere karşı savaşan beyazlarla beraber olurken; ABD bağımsızlığını kazandı ama İngiliz emperyalizminin hediyesi olan “beyaz ırk üstünlüğü” zihniyeti aynı kaldı. Savaşı kuzeyliler kazandı ve “kölelik” kaldırıldı. Ancak “beyaz ırk üstünlüğü” nefretten yana, ayrımcı zihniyetlerde yaşamaya devam etti.

Irkçı Ku Klux Klan (KKK) ilk defa “köleliğin devamı” için savaşan güney eyaletlerinde 1860’ların sonunda ortaya çıktı. Amaçları Cumhuriyetçi hükümeti yıkmak için siyahlara saldırıp terör yaratmaktı.

Bu gizli örgüt değişik güney eyaletlerindeki şehirlerde ve kırsal kesimde korku salmaya ve terör estirmeye devam etti, federal güvenlik güçlerince bastırılan bu şer yuvaları giderek örgütsel güçlerini kaybetse de “beyaz ırk üstünlüğü zihniyeti” sürdü. KKK, 1915’te Georgia’da adeta hortladı.

1920’lerin ortalarında orta batı ve batı eyaletlerine sıçradı. Bunun nedenlerinden biri, 1915’te D. W. Griffith’s’in ‘The Birth of a Nation/ Bir Milletin Doğumu’ isimli sessiz filminin, KKK’nın kurulmasını bir anlamda mitolojik hâle getirmesiydi. Filmden de etkilenen popülist nitelikli gizli Protestan örgütler kuruldu.

Ayrıca Katolik ve Musevi düşmanlığı da eklendi bu nefret söylemine. Irkçı örgüt, törenlerinde beyaz kıyafet kullanıyordu. KKK’nin üçüncü kez yeniden sahneye çıkması ise 1950’lerde oldu. Küçük gruplar hâlinde ve yerel etkinlik arayışındaydılar. Amaçları sivil haklar hareketine mani olmaktı.

Adları cinayet, kaçırma, işkenceyle eşdeğerdi. Zaman içinde bu gruplar kimi eyalet yönetimleri tarafından nefret suç örgütleri olarak nitelendirirlerse de kimi kaynağa göre, 1996’da 6 bin kişinin bu tür yapılanmalara üye olduğu dikkat çekiyordu. KKK, her ne kadar artık etkinliğini kaybetse ve yasadışı hâle gelmişse de ABD’de “beyaz ırk üstünlüğü”ne inanan bir kesim hâlen mevcut…

ABD’nin nüfusu 330 milyon civarında, bunun yaklaşık yüzde 13’ünü siyah vatandaşlar oluşturuyor. Ülkede gelir dağılımının adaletsizliği öteden beri tartışmaların merkezinde. Özellikle Afro-Amerikan, Latin kökenlilerin beyazlara göre pek çok imkâna erişiminde uçurum derin. Coronavirüs yüzünden artan işsizlik bu farkı daha da büyüttü. 2016 istatistiklerine göre, ortalama bir beyaz ailenin yıllık geliri 171 bin dolar iken siyah ailelerde bunun onda biri kadar...

Gelir dağılımında olduğu gibi derin ayrımcılık eğitim, sağlık, konut-barınma olanakları konularında da görünür hâlde. Her ne kadar her yıl üniversiteye giden siyah genç sayısı artsa da mezuniyet sonrasında iş bulma, düzenli gelir elde etme olanaklarında ciddi sorunlar var. Obama’nın başkan seçilmesinden sonra siyahlar arasında ırkçılık karşıtlığı yüzde 81 iken; beyazlarda ise yüzde 52..

ABD Başkanı Donald Trump, Neo-Con, Evanjelist kanada yakın durarak dini hassasiyetleri, muhafazakâr cephenin desteğini kullanarak seçimi kazandı. 2020 Kasım seçimleri için geri sayım sürerken coronavirüs salgınıyla ekonomik krizle boğuşan Trump’ın, protestolara karşı federal ordu tehdidi ülkede tepkileri daha da alevlendirdi. Bir kilisenin önünde elinde İncil ile poz vermesi, Ortadoğu manzaraları gibi yorumlarıyla karşılandı. Kiliselerden emekli askerlere pek çok isimden dini siyasete alet ediyor tepkileri yükseldi.[2]

 

BİRAZ TARİH

 

ABD topraklarında bulunan en eski insan izi 14.000-30.000 yıl öncesine dayanmaktadır. Bu insanların son Buzul Çağı sırasında Bering Boğazı’nın sularının donarak bir köprü oluşturması sonucu Doğu Sibirya’dan Alaska’ya yürüyerek geçtikleri sanılmaktadır.Onlar ABD yerlilerinin (“Kızılderililer”) atalarıdır. Göçebe yerliler Apaçi, Mohawk, Cheyenne, Navaho, Cherokee gibi birçok kabile oluşturdular.

ABD topraklarına ilk ayak basan Avrupalı Kristof Kolomb’dur. Amerika kıtasına yaptığı ikinci yolculuğunda 19 Kasım 1493’de ABD’nin bir parçası olan Porto Riko’ya ayak basmıştır. XVI. yüzyıl boyunca İspanya, Hollanda, İngiltere, Fransa, İsveç ve Portekiz ülkelerine ait kaşifler ABD topraklarına girerek koloniler kurdular.

1733’e gelindiğinde bu koloniler ‘On Üç Koloni’ adı altında Britanya İmparatorluğu’na bağlı bir sömürge hâline geldi.

Avrupa’da 1756-1763 kesitinde süren ‘Yedi Yıl Savaşları’ Birleşik Krallık’ın zaferiyle sonuçlandı. Ancak savaşın borçlarını ödeyebilmek için Birleşik Krallık Kuzey Amerika’daki kolonilerine ağır vergiler yüklemeye karar verdi. Bu vergiler kolonilerde büyük bir sıkıntı yarattı. Çaya yüklenen vergileri protesto etmek amacıyla Boston kentinin halkı 1773’de Boston Çay Partisi adı verilen olayda İngiliz gemilerine yüklü çay balyalarını denize attı. Önceleri dar amaçlı olan bu eylemler kısa zamanda bağımsızlık taleplerine dönüştü.

4 Temmuz 1776’da Amerikalılar bağımsızlıklarını ilan ettiler. Kurulan bu devlete Amerika Birleşik Devletleri (ABD) adı verildi.

3 Eylül 1783’de imzalanan Paris Antlaşması ile İngiltere, batıda Mississippi Nehri’ni de içine alan geniş sınırlarla, Amerika’nın bağımsızlığını tanıdı. Kanada İngiltere’nin elinde kaldı. Florida İspanya’ya verildi. Antlaşmanın imzalanmasından 3 ay sonra 25 Kasım 1783’de en son İngiliz askeri New York kentini terk etti. 1787’de ABD Anayasası kabul edildi. 1789’daki seçimlerde başkomutan George Washington ABD’nin ilk başkanı seçildi.

ABD’nin bağımsızlığını kazandığı andaki toprakları Atlas Okyanusu kıyısında günümüzdeki yüzölçümünün üçte biri civarında bir alandan oluşuyordu. Batısındaki topraklar Fransa’ya aitti. ABD’nin 3. başkanı Thomas Jefferson bu toprakların ABD için gelecekteki önemini anlamıştı. Fransa’nın başındaki Napolyon Bonapart yönetimine bu toprakları para karşılığı ABD’ye satma teklifini getirdi. 2.147.000 km2lik alan 1803’de 78 milyon Fransız Frankı (15 milyon ABD Doları) karşılığında ABD’ye satıldı.

1830’da başkan Andrew Jackson Mississipi Nehri’nin doğusunda kalan yerlilerin yurtlarından çıkarılarak zorla batıdaki yerli topraklarına göç ettirilmesini amaçlayan ‘Yerli İskân Yasası’nı imzaladı. ‘Gözyaşı Yolu’ diye tarihe geçen zorunlu göç sırasında çoğu kelepçeli Choctaw ve Cherokee yerlilerinin dörtte biri yolda öldü(rüldü).

1845’de o zamana dek bağımsız bir ülke olan Teksas Cumhuriyeti başkan John Tyler tarafından ABD topraklarına katıldı. Bunu kabul edemeyen Meksika Teksas’a müdahale edince Meksika-Amerika Savaşı patlak verdi. ABD’li General Winfield Scott Veracruz üzerinden Mexico’ya yürüdü. Mexico’nun 14 Eylül 1847’de düşmesiyle savaşın askeri aşaması sona erdi. 2 Şubat 1848’de Guadalupe Hidalgo Antlaşması imzalandı. Antlaşmayla bugünkü New Mexico, Nevada, Arizona ve Kaliforniya eyaletlerini oluşturan topraklar 15 milyon dolar karşılığında ABD’ye bırakıldı. 1848’de Kaliforniya’da altın keşfedilmesi üzerine çok sayıda Amerikalı Kaliforniya’ya akın etti. Altına hücum adı verilen göç ile ABD’nin sınırları Pasifik Okyanusu’na kadar genişledi. 1867’de Alaska Rusya İmparatorluğu’ndan 7.2 milyon dolar karşılığı satın alındı. 1898’de Hawaii işgal edilerek Amerika topraklarına katıldı. Böylece ABD aşağı yukarı günümüzdeki sınırlarına ulaşmış oldu.

XIX. yüzyılın ortalarına gelindiğinde ABD’nin güney bölgelerinde büyük çiftliklerin ağırlıkta olduğu ve tarıma dayanan bir ekonomi yerleşmişti. Bu çiftliklerde özellikle pamuk, tütün ve şeker kamışı yetiştirilmekte ve gereken işgücü Afrika’dan getirilen siyahî kölelerden sağlanmaktaydı. 

Nisan 1861’de Amerikan İç Savaşı patlak verdi. İç savaşın ilk yıllarında hiçbir taraf üstünlük sağlayamadı. Ancak Temmuz 1863’deki Gettysburg Savaşı önemli bir dönüm noktası oldu. Bu kanlı savaşta her iki taraf da askerlerinin yaklaşık üçte birini kaybettiler. Ancak kuzeyliler tartışmasız bir üstünlük sağladı. Sonunda 9 Nisan 1865’de kuzey orduları güneyli komutan Robert Edward Lee’nin ordularını birkaç koldan sarıp, teslim olmaya mecbur bıraktılar. Aynı yılın Haziran ayında geri kalan bütün güneyli askerler de silahlarını bırakarak teslim oldular. Böylelikle Amerikan İç Savaşı kuzeyin zaferiyle sona erdi. Savaşın bitiminde güneydeki bütün kölelere özgürlük hakları verildi. İç savaş ekonomik açıdan güney-kuzey dengesini bozdu. Savaştan önce ABD’nin güney ve kuzey tarafları eşit zenginlikteyken, savaştan sonra güney ekonomik yıkıma uğradı ve kuzey öne geçti.

Birinci Dünya Savaşı başladığında ABD büyük ölçüde sanayileşmiş ve ekonomik açıdan gelişmişti. 1898’da Porto Riko, Guam ve Filipinler’i İspanya’nın elinden almıştı. Ancak o zamana kadar genelde Avrupa’nın içişlerine karışmamayı tercih ediyordu. Başkan Woodrow Wilson[3] ABD’yi I. Dünya Savaşı’na sokarak savaşın sonucunu İtilaf Devletleri’nin lehine değiştirdi. ABD Senatosu Versailles Barış Antlaşması’nı onaylamayarak bağımsız bir dış politika izlemeyi tercih etti.

Birinci Dünya Savaşı bittiğinde, Amerikalı bankerlerin savaşı kazanan ülkelerden, özellikle de İngiltere ve Fransa’dan çok büyük alacakları vardı. Bu alacaklar, savaşta yenilmiş devletlerin galip devletlere ödeyecekleri savaş tazminatlarıyla karşılanacaktı. Para, yenik ülkelerce galiplere ödenecek; galipler de Amerika’ya geri ödeme yapacaklardı. Yani, Amerikalı bankerler yenik devletlerin ödeme gücünü de sürdürmek zorundaydılar. 1914’e girilirken, dünyanın çeşitli ülkelerine 3.7 milyar dolar borcu olan Amerika; 1918’e gelindiğinde, diğer ülkelerden 3.8 milyar dolar alacaklı hâle gelmişti.

Amerika’da 1917’de çıkarılan, “casusluk yasası” çok ağır hükümler içeriyordu. Yasaklananlar arasında, ‘Savaş’ı eleştirmek de bulunuyordu. Dünya Sanayi Çalışanları Birliği (IWW) lideri Bill Haywood, “Yöneten sınıf savaşları çıkartıyor, yönetilen sınıf ise, savaşıyor ve ölüyor” dediği için 10 yıl hapse atıldı. Daha sonra, Başkan Wilson’ın izni ile “IWW” tamamen kapatıldı. Almanya ve Almanlarla ilgili her türlü konuda da yasaklar getirilmişti. Birçok okulda, Alman kökenli Amerikalı öğrenciler, derse başlamadan önce, Amerika’ya bağlılık yemini ettiriliyorlardı. Orkestralar, Alman bestecilerin eserlerini repertuarlarından çıkarttılar. “Hamburger”e, “özgürlük sandviçi”, denmeye; “German Shepherd” köpekleri, “polis köpeği” olarak adlandırılmaya başlandı.

Kimilerinin Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD lehine bir dünya düzeninin nasıl olması gerektiğini içeren, adını da taşıyan Wilson Prensipleri yüzünden pek bir demokrat, ezilmiş halkların dostu sandığı Wilson, kendi zamanında bile aşırı sayılacak ırkçı görüşlere sahipti.

O pek beğenilen “prensipleri” de aslında büyük devrimci Vladimir İlyiç Lenin’in ‘Barış Bildirgesi’ne karşı yazılmıştır. Wilson, 1913’te başkan olduğunda New Jersey valisi idi. Zachary Taylor’dan bu yana başkanlığa seçilen ilk güneyli oluşu önemli, çünkü ırkçılığın çok yaygın olduğu bölgedir güney. Wilson ırkçı olduğunu hiçbir zaman gizlemedi.

Demiryollarında siyah ile beyaz işçilerin ortak kullandığı alanları ayıran, havlu, sabun gibi malzemelerin bile ortak kullanımını yasaklayan bir öneriyi, seçildikten sonraki ilk bakanlar kurulu toplantısında savunmuş, ardından da onaylamıştı. Bu onay, ülkede posta hizmetlerinin de demiryollarının da siyahların kullanımına kapatıldığı anlamına geliyordu.

Göreve geldiğinde çalışmakta olan 17 siyah danışmanın 15’inin işine son verdi. “Bir siyahın yeri mısır tarlasıdır” sözü meşhurdur. İşe alımlarda elemeyi ilk anda yapabilmek için fotoğraflı başvuru istemeyi akıl eden de budur. Bir siyah, daha başvuru anında geri çevrileceğini bilirdi bu nedenle.

Harvard mezunu gazeteci Monroe Trotter siyah biri olarak siyah hakları mücadelesinde çok önemli bir isimdir. Bir grup siyah arkadaşıyla ayrımcılığı konuşmak için görüşmeye gittiklerinde Wilson’dan duydukları şudur: “Ayrımcılık aşağılayıcı değil, aksine çok da yararlıdır. Siz de bunu saygı duymalısınız.” Trotter, 1934’te evinin balkonundan düşüp öldü. Suikast kokan bir ölüm olarak değerlendirilir hâlâ, eklemiş olayım. Theodor Roosevelt de, William Howard Taft da siyahları kamu görevine atama konusunda çok daha iyiydiler.

Wilson, onların yerleştirdiği eşitlikçi tutumu yerle bir etti. Dış ülkelere yapılacak elçi atamalarında bile ırkçı tutumunu sürdürdü. Özellikle Haiti’ye, Dominik Cumhuriyeti’ne siyah elçiler atamak bir gelenekti. Wilson’la bitmiş bir gelenektir. Siyah karşıtlığı siyasal kimliğinin olduğu kadar, ırkçı düşüncelerinin de bir parçasıydı. Beyaz ırkın üstünlüğünün savunucusu olarak utanç verici bir yaşamı vardı. Başkan olmadan önce de yazdığı yazılarda, yaptığı konuşmalarda ırkçılığını dile getirmekten çekinmezdi. Wilson’un ‘Amerikan Halkının Tarihi’ başlıklı yapıtı; siyah düşmanı, ırkçı Ku Klux Klan’a sempatik bakan rezil bir kitaptı.[4]

Yani ırkçılığı yanında Wilson, müthiş bir emek düşmanıydı da!

Örneğin savaş sona ermeden 8 ay önce Vladimir İlyiç Lenin’in Almanya’yla bir anlaşma imzalayıp, Rus ordusunu savaştan çekmesi; Başkan Wilson ve müttefikleri çok kızdırmıştı. Bolşevikler, kapitalizmin yok edilmesi gerektiğini söylüyor ve Avrupa’daki ayaklanmaları destekliyorlardı. Batının komünistlere karşı olan güvensizliği, böyle başladı. Savaş sonrası İngilizler, Kafkasya ve Bakû’de, 1923’e kadar asker tuttular. Amerikan askerleri de 1920’ye kadar, Rus topraklarında kaldılar. Bu durum da, Batı ile Bolşevikler arasının açılmasında rol oynadı. Amerika, ancak 1933 yılında Rusya’yı tanıdı. Savaş sırasında, Amerikalı işçilerden 35 bininin, kötü çalışma koşulları nedeni ile hayatını kaybettiğini biliyoruz. Savaşın son yıllarında 450 bin maden işçisi, 365 bin demir çelik işçisi ve 120 bin tekstil işçisi grevde idi. Savaş sonrası, işçilerin bazıları, Rusya’da çalışmak için Sovyet elçiliklerine başvurmuştu. Başkan Wilson, bütün bu gelişmelerin Ruslar tarafından kışkırtıldığı görüşündeydi. O yıllar, her türlü belanın Rusya’dan geldiğinin savunulduğu yıllardı.

Bu çerçevede Amerika’da, komünizmin ve aşırı uçların Yahudiler tarafından destelendiğinden bahseden, “anti semitist” görüşler türedi. Yahudi öğrencilerin üniversitelere alınması engellendi. Örneğin Harvard’a alınan Yahudi öğrenci oranı, 1925 yılında yüzde 25 iken, 1933’e kadar yüzde 12’ye düşmüştü. 1920 ile 1925 arasında, 6 milyona yakın Amerikalı; ırkçı, Yahudi karşıtı veya KKK gibi anti-Katolik topluluklara katıldılar. Maskeler giyip, bulduklar siyahı asan 35 bin KKK mensubu, 1925’te, Washington’a yürüyebildi. [5]

Böylesi bir tabloda Amerika 1920’lerde hızla gelişti. Ancak bu gelişme ABD tarihindeki en büyük ekonomik bunalım olan 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı’na yol açtı.

ABD başlangıçta II. Dünya Savaşı’na katılmamayı tercih etti. Ancak 7 Aralık 1941’de Japonya’nın ABD’ye ait Oahu adasındaki askeri tesislere karşı gerçekleştirdiği Pearl Harbor Saldırısı üzerine savaşa girdi. 3 gün sonra Nazi Almanya’sı da ABD’ye savaş ilan etti. Böylece ABD kendini hem Pasifik Okyanusunda hem de Avrupa’da iki cepheli bir savaşın içinde buldu. ABD ordusu 6 Haziran 1944 günü Almanya’ya karşı Fransa sahillerine yaptığı Normandiya Çıkarmasını izleyen büyük bir taarruzu başlattı. Sovyet ve ABD orduları tarafından kıskaca alınan Almanya 8 Mayıs 1945’de teslim oldu. Ancak Japonya savaşa devam etti. Başkan Roosevelt’in ölümü üzerine yerine geçen Harry Truman 6 Ağustos 1945’de Hiroşima ve 9 Ağustos 1945’te Nagasaki’ye atom bombası atılmasını onayladı. 15 Ağustos 1945’te Japonya teslim oldu.

İkinci Dünya Savaşı, Amerikan şirketleri için bulunmaz bir fırsat yaratmıştı. 1940’da toplam 6.4 milyar dolar kâr eden şirketlerin, 1944 kârı 10.8 milyar dolara yükseldi. Bu dönemde, savaş nedeniyle işçi ücretleri dondurulmuştu. Sadece 1944’de 1 milyondan fazla işçi grev yaptıysa da; işçi ücretleri yükseltilmedi. Savaş hâlinin büyük şirketlere iyi kârlar bıraktığı anlaşılınca da, savaş geleneği sürdürüldü. Bu gelenek, hâlâ devam ediyor.

1944 Ekim’inde, İngiliz Başbakanı Churchill ile Sovyetler Birliği Başkanı Stalin, Moskova’da gizli olarak buluştu ve bölgeyi paylaştılar. Bu buluşma, Amerikan Başkanı Roosevelt’ten habersiz yapılmıştı. Anlaşmaya göre Romanya’nın yüzde 90’ı, Macaristan ve Bulgaristan’ın yüzde 75’i, Yugoslavya’nın yüzde 50’si Sovyetler’e bırakılıyor; Yunanistan’ın yüzde 90’nına İngilizler el koyuyordu. Singapur, Hindistan ve Ortadoğu ile Yakın Doğu’daki tüm eski İngiliz sömürgeleri ise, İngiltere’ye geri veriliyordu. Anlaşmada, Polonya’dan hiç bahsedilmemişti. Bu buluşmadan hemen hemen iki ay sonra bu kez Roosevelt, Churchill’e haber vermeden, Stalin’le görüştü ve Çin’deki 2 milyon Japon askerinin buradan temizlenmesi karşılığında, Sovyetler’e toprak ve ekonomik yardım vermeyi kabul etti. Savaş sonrası kesin toprak bölüşümü ve barış, Şubat 1945’te yapılan Yalta Konferansı ile sağlandı. Roosevelt olmasa idi, konferans başarı ile sonuçlanamazdı.

Dört kez Amerikan Başkanı seçilen Roosevelt’in ölümünden sonra yerine, Yardımcısı Truman geçti. Roosevelt’den sonra, Amerika’da “iki dönemden fazla Başkanlık yapılamayacağı” hükme bağlandı. Başkan Truman, sadece 82 gün süren Başkan Yardımcılığı boyunca, Roosevelt’le sadece iki kez görüşebilmişti ve atom bombasının yapılmakta olduğundan haberi bile yoktu. Truman, Mart 1947’de Türkiye ve Yunanistan’ın kalkınması ve Sovyetler’e karşı korunması amacıyla, bu ülkelere 4 milyon dolar yardım ayıran başkan olarak tarihe geçti.[6]

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD ve Sovyetler Birliği yerkürenin iki hegemonu hâline geldiler. Kore Savaşı Soğuk Savaş’ın ilk çatışmasıydı. 3 yıl süren savaş hiçbir taraf üstünlüğü kazanamadan sona erdi. Bu savaştan sonra ABD müttefiklerini NATO örgütü çatısı altında birleştirerek Batı Bloğu’nu oluştururken, Sovyetler Birliği’nin yanındaki (çoğu Doğu Avrupa’da olan) ülkeler Varşova Paktını kurarak Doğu Bloğunu oluşturdular. 1961’de inşa edilen Berlin Duvarı Batı’yı Doğu’dan ayırarak Soğuk Savaş’ın simgesi hâline geldi.

Soğuk Savaş döneminde ABD’de komünizm korkusu o denli arttı ki, birçok sanatçı ve aydın kendilerini McCarthycilik’in baskı ortamının içinde buldular. 1960’da başkan seçilen John F. Kennedy’nin ilk yıllarında Küba Füze Krizi yaşandı.[7] ABD 1963’de Kennedy suikastıyla bir krize girdi. Vietnam’ın kuzey ile güneyi arasındaki savaş 1960’larda şiddetlendi. Sosyalist Vietnam’ın başarılı olmasından korkan ABD Vietnam’a asker gönderdi. 50.000’i aşkın ABD askerinin öldüğü savaş, 1975’de ABD’nin Saygon’u boşaltmaları ile sona erdi.

1980’de Ronald Reagan ABD’ye başkan seçildi. ABD’nin askeri harcamalarını büyük miktarda arttırmayı başaran Reagan Stratejik Savunma Girişimi adı altında Sovyetler Birliği’yle büyük bir silah yarışı başlattı. 1991’de Sovyetler Birliği de dağıldı. Böylece Soğuk Savaş son buldu.

1990’larda başkanlık görevini üstlenen Bill Clinton döneminde askeri harekâtlar düşük yoğunluklu olarak sürdürüldü.

ABD 11 Eylül’ü yaşarken; Bush ‘Terörizmle Savaş’ adını verdiği bir dizi askeri harekâta girişti.

Böylelikle Afganistan Savaşı 7 Ekim 2001’de başladı.

“El-Kaide’ye yataklık yapmak” ve “Kitle imha silahları geliştirmek” gibi asılsız “iddia”lara suçlanan Irak’taki Saddam Hüseyin rejimine karşı Mart 2003 bir diğer harekât başlatıldı. Saddam sonrası Irak’ta Sünnîler tarafından direniş hareketi başlattı. Söz konusu direnişi bastırmak için 2003’de ABD ordusunun işkence yöntemleri kullandığı ortaya çıktı. Savaş yüz binlerce Iraklı ile binlerce ABD’li askerin ölümüne neden oldu.

Daha sonra ABD tarihinde ilk kez Afro-Amerikalı siyasetçi Barack Obama ABD’nin 44. devlet başkanı seçildiyse de; değişen bir şey olmadı.

Sonrasında da Donald Trump’lu kâbus sahneye çıktı.

 

ABD BAŞKANLARI

 

Sıradan Amerikalı Donald Trump’tan önceki 44 başkandan sadece kurucu Washington, Jefferson, Lincoln, belki F. D. Roosevelt ve bir önceki Obama’yı bilir. Amerikan üniversitesinde alt sınıftakilere Adams, Jackson, Van Buren, Harrison, Tyler, Polk, Taylor, Fillmore, Pierce, Buchanan, Hayes, Garfield, Arthur, McKinley ve Taft gibi adlar sorulduğunda; çoğu bu kişilerin geçmişte ABD başkanları olduklarını çıkaramadılar.

İlk başkan George Washington, İngilizlerin yerlilerle yaptığı kısıtlayıcı antlaşmalarla bağlı kalmayıp yayılabilmek için bağımsızlık savaşını üstlenmişti. İki dönemden sonra çiftliğine çekildi.

Adams’ı rakipleri “kralların, para babalarının adamı” diye eleştirdiler. Tutkusu oğlunu da başkan yapmaktı; altıncı başkan da o oldu.

Bağımsızlık düşüncelerini John Locke’tan alan Jefferson, yazdıklarının adamı değildi. “Herkes hür doğar” diyenlerin tümü köle sahibiydiler.

Madison, başkanlığını Britanya ile yeni savaşa borçludur.

Monroe’nun katkısı, adını taşıyan “doktrini”dir. ABD’den başka hiçbir devlet Latin Amerika’ya el atamayacaktı. Oğul Adams’ın iktidarı tam başarısızlıktı. Rakipler birbirini “hileci, kumarbaz” diye kötülemiş, tabancalar çekilmişti.

Aday Jackson, rakibini pazarları seçim konuşması yaptığından, Hıristiyan olmamakla suçladı. Jackson yandaşları başkanlıkta yiyip içip eşyaları kırdılar; kadınlar korkup kaçarken, Jackson gizlice sıvışıp kendini bir hana attı. Ancak, rakipleri eşine “fahişe”, ona da “kral oldu” diyorlardı.

Harrison başkanlık töreninde zatürree olunca öldü. Sıra yardımcısı Tyler’a geldi. Köleci toplum Teksas’ı ülkeye kattı; kabinesindekiler görevi bıraktılar.

Sonraki Polk, İrlanda kökenliydi; binlerce İrlandalı göçmen geldiğinde tümü oy için yurttaş yapıldı. Rakibi Polk’un kölelerinin sırtına kendi adını dağlattığını yaymıştı.

General Taylor, Meksika’ya karşı savaşın kahramanı diye seçildi. Rakibi Cass’ın adı İngilizce “eşek” (ass) ve “gaz” sözcükleriyle uyaklı olduğundan, siyaset alay oldu çıktı. Taylor, “Altına Hücum” sırasında öldü, yerine yardımcısı Fillmore geçti. Yaptığı önemli iş Japon limanlarını bombalama tehdidiyle zorla ticarete açtırmasıdır.

Sonraki Başkan Pierce, iki yakınını yitirince eski alışkanlığı alkole döndü.

Lincoln, köleci Güney’in başlattığı İç Savaş’ı (1861-65) kazandıran kişidir. Bir Güneyli tarafından öldürülmüştü. Bakanlarına karşı yalnız kendi kararlarını aldırtmasıyla bilinir.

Sıra Kuzey’in komutanı General Grant’a geldi. Birlik korundu, ama ırkçılığı önlemek için anayasaya eklenen 15’inci Değiştirge 1965’e değin uygulanamadı. Grant’ın başkanlığı mafya babalarının görünmeden yönetimine dönüştü; gerçek kazanan çürümüşlüktü.

Para babalarının adayı Hayes, Lincoln’un demokrasi tanımını şöyle değiştirdi: “Şirketlerin, şirketler tarafından, şirketler için yönetimi.” Seçimi kazanmadan Beyaz Saray’a girdi. Adaylar parayla oy topluyorlardı. Sonraki Garfield, kazanmasına kazandı ama ardından öldürüldü.

Yerine Cleveland seçildi. Rakibinin bir sloganı şuydu: “Ana, ana; hani baba? Beyaz Saray’da: Ha, ha, ha!” O günler Carnegie çelik fabrikalarından işçi çıkarıldığı, karşı koyanlara da özel polis Pinkerton’un ateş açtığı dönemdi. Ünlü işçi önderi Debs de yıllarını zindanda geçiriyordu. Oradan aday oldu, bir milyon oy aldı.

Başkan Harrison dönemi işverenlere “evet” demekle geçti. Ünlülerden Bn. M.E. Lease’in dediği gibi, “ABD Wall Street’ten yönetiliyordu.”

McKinley, 1898 İspanyol savaşından sonra dünyayı ABD sömürüsüne açan başkandı. Yandaşlarına para dağıttı; ardından öldürüldü.

Yerine eski polis müdürü Th. Roosevelt seçildi; yazar H. James, onun için “dev bir gürültü” diyor. Afrika’da 8 fil, 9 aslan, 20 zebra avladığının fotoğraflarını bıraktı.

Taft, tekelci sermayeye teslimiyeti sürdürdü. “Zavallı Wilson” denilen yeni başkan, Paris’te 1919’da “dünya barışını kuracak adam” diye karşılandı, birçok yönden başarısızdı, kalp krizinden öldü.

Harding, Coolidge ve Hoover yaklaşan 1929 ekonomik bunalımını fark etmediler bile. Harding, poker ve içkiyle yaşadı. Adaylardan biri rakibi Katolik Al Smith, için “Papa’dan buyruk alır; Atlantik’in dibinden Vatikan’ın bodrumuna tüneli var” demiş, inananlar çıkmıştı.

Ekonomik bunalım F. D. Roosevelt’e rastladı. Sol düşüncelerin birkaçını uyguladı. Gerçek kurtarıcı, Japonya’nın (silah fabrikalarını açan) Pearl Harbor baskınıdır. Roosevelt’in Japon saldırısını bildiği, fakat gizlediği yorumu da var.

Truman, oy kaygısıyla Siyonist baskı örgütüne uyup İsrail’i on bir dakikada tanıdı. Yurtsever İran Başbakanı Musaddık’ı CIA devirince, Eisenhower, “hiç ilgimiz yok” dediyse de, Tahran’daki CIA şefi, “Musaddık’ı Nasıl Devirdik” diye kitap yazdı.

Kennedy, kalabalık Şikago oylarını alabilmek için mafya babası Giancana’ya bavul dolusu para yolladı. Saldırı silahlarına yatırımı azaltmak isteyince, gizli devletçe öldürüldü.

Johnson da Vietnam’da savaşı tırmandırıp 55 bin Amerikalının ve 3.5 milyon Vietnamlının ölümüne yol açtı. Başkan Carter, onun için “yalan ve dalaverede eşi yoktur” demişti.

Nixon, başkanlıktan atılacağını anlayınca, istifa etti. Reagan, son yılında Alzheimer hastasıydı; basın toplantısında bir filmi başından geçmiş olay gibi anlatmıştı.

Eski CIA Başkanı ve ABD’nin 41. Başkanı baba George H. W. Bush 94 yaşında hayatını kaybetti. 1989-1993 yılları arasında sürdürdüğü Başkanlık görevine seçildiği gün, çok büyük bir ABD efsanesinin bir palavradan ibaret olduğunun anlaşıldığı gündür. ABD’de “en iyiler ile en başarılıların” zirveye çıkmasını sağlayan sistem dedikleri Meritokrasi bu zatın seçilmesiyle gerçekten çökmüştü. Çünkü ne kendisinin ne de mensubu olduğu son derece karanlık Bush Hanedanı’nın “en iyi” ya da “başarılı” sayılacak bir tarafı yoktu.

Bush’ların sistem içinde yükselmeleri “ahbap - çavuş kapitalizmi”nin (Crony Capitalism) bir azizliğidir. Petrol sanayii ile askeriyenin doğurduğu hanedan Bushlar, soylarını İngiliz Kraliyet ailesine kadar götürmekten pek hoşlanırlardı ama büyük bir palavradır bu.[8]

CIA Başkanlığı döneminde Reagan’ın Irak’taki Saddam rejimine dolarlar akıtmasını sağladı. İran ile anlaşmazlığında Irak’ı İran’a savaş açması konusunda teşvik etti. Nikaragua’daki solcu Sandinista hükümetini devirmek için eli kanlı Kontraları bu kurdurup, destekledi. ABD’nin kontralara yasadışı silah satmasındaki uğursuz parmak onundu. Irak’ın sonradan ABD tarafından yok edilmesi gereken bir güce dönüşmesi de onun marifetidir. Reagan’ın yardımcısı olduğu dönemde istihbarat desteği, askeri malzeme ve hatta gelişmiş kimyasal/ biyolojik silahlar verdiği Saddam Hüseyin, Kuveyt’i işgal edip “Ortadoğu petrolünün akışını tehdit eder” hâle gelince, Başkan olduktan kısa bir süre sonra Irak’a saldırarak başlattığı Körfez Savaşı’nda 200 bin Iraklının ölümüne yol açtı. “Bağdat Kasabı” diye adlandırılmasının nedeni budur.[9]

Bill Clinton’un Monica’yla ilişkisi bir yana, görevden ayrılırken eşi Hillary, Beyaz Saray’daki (değerli tablolar dahil) birtakım eşyaları özel evine taşımış, bir bölümünü uzun süren baskılar sonucu geri vermeye yanaşmıştı. Bu konuda seçim danışmanı Dick Morris’in iki kitabına bakılabilir.

2000 seçimini Oğul Bush kazanmamıştı, ama kardeşi Jeb vali olduğu Florida’da rakibinin 60 bin oyunu saydırmayınca, birkaç yüz oy farkla öne çıktı. Herkese yalan söyleyerek Irak’a girdi. Bilgisizliği üstüne çok sayıda kitap basıldı.

“İlk siyah başkan” Obama “umulanı” yapmadı; böyle bir olasılık olsaydı, aday bile yapılmazdı zaten...

Trump da bu geleneğin halkasıydı.[10]

 

ABD HAKİKÂTİ

 

Columbia Üniversitesi’nin ‘Saltzman Savaş ve Barış Çalışmaları Enstitüsü’nden Dr. Stephen Wertheim’ın “kesintisiz savaş” kavramıyla mercek altına aldığı üzere ABD hakikâtinin özeti saldırganlık, talan ve sömürüdür!

Çok uzağa gitmeye gerek yok! Mesela “büyük umutlar bağlanılan”(!?) Başkan Barack Obama, kara birliklerinin Afganistan’da kalacağını söylemesine rağmen, “kesintisiz savaş fikrini” kınamıştı. Ancak, görevdeki son yılında, yedi ülkeye tahmini 26.172 adet bomba attı.

Başkan Doland Trump, Ortadoğu’da devam eden savaşları eleştirmesine rağmen, askeri müdahaleleri yoğunlaştırdı ve yeni savaşlar başlatacağına dair tehditler savurdu. Kongre’ye meydan okuyarak, Suudiler tarafından Yemen’de sürdürülen savaşı başlattı.

Yemen’de 100 bin kadar çocuğun ölümüne, 22 milyon kişinin yardıma muhtaç kalmasına neden olan savaşa ABD, silah, hava hedefi desteği, yakıt ikmali ve istihbarat desteği sağlıyor ve Lockheed Martin ve Boeing gibi büyük şirketlerin kârlarına kâr katan, her 10 dakikada bir çocuk ölüyor…[11]

Öte yandan Trump ABD’yi sürekli olarak İran’la savaşın eşiğinde tuttu ve kendisinden sonra gelen 7 en büyük ordunun toplam askeri harcamalarını geride bırakan Pentagon’a ekstradan milyarlarca lira akıttı.

Başkan Yardımcısı Mike Pence, West Point Askeri Akademisi’nden mezun olan öğrencilere şöyle diyordu: “Hayatınızın bir noktasında Amerika için savaşacağınız mutlak bir kesinlik arz ediyor. Savaşta askerlere öncülük edeceksiniz. Bu gerçekleşecek.”

Pence potansiyel cepheleri de şöyle sıralıyordu: Büyük Ortadoğu, Hint- Pasifik bölgesi, Avrupa ve Batı yarımküre. Pence haklı, Birleşik Devletler, dünyanın her noktasında askeri egemenlik arayışı içinde olduğu sürece, bir yerlerde mutlaka savaşılacaktır.

ABD, kendine bir sürü küçük düşman yarattı. Soğuk Savaş döneminden çok daha fazla askeri harekât başlattı. Zira 1946’dan bu yana yaptığı tüm müdahalelerin kabaca yüzde 80’i 1991’den sonra gerçekleşti.

Kesintisiz savaş Ortadoğu’da, ABD’nin 1991’deki Körfezi Savaşı’nı kazanmasının hemen ardından bölgeye kalıcı olarak yerleşmesiyle başladı ve bununla beraber döngüsel muhakeme kök saldı. ABD, kuvvetlerine yardım ve ev sahipliği yapan müttefiklerine bağımlı oldu. Varlığına karşı çıkan devletleri, teröristleri ve milisleri kışkırttı. Sonuçta ABD, 1991’den 2019’a neredeyse her yıl Irak’ı bombaladı ve 11 Eylül sonrası yapılan savaşlara yaklaşık 6 trilyon dolar harcadı.[12]

Bunlar elbette tesadüf değil; militarist birikimle müsemma ABD ekonomisinin askeri harcamaları gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor.

 ‘Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) küresel silah ticaretine ilişkin raporuna göre 2015-2019 arasında küresel silah ticaret hacmi bir önceki döneme (2010-2014) oranla yüzde 5 artarken; ABD silah ihracatında yüzde 36’lık payla birinci sırada yer aldı.

‘Deutsche Welle’nin haberine göre, ABD’nin silah ihracatı 2015-2019 yılları arasında, bir önceki döneme oranla yüzde 23 artış gösterdi. ABD’nin satışlarının yarısı Ortadoğu ülkelerine yapıldı.[13]

Yine SIPRI’nin ‘2019 Küresel Askeri Harcamalar Raporu’na göre, ABD yüzde 5.3 artışla 732 milyar dolar harcamaya ulaşmış. Bu toplam harcamaların yüzde 38’ine denk geliyor.[14]

‘Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nün (IISS), 2019’daki askeri harcamalara ilişkin raporuna göre, harcamalar 2019’da bir önceki yıla (2018’e) oranla ortalama yüzde 4 oranında arttı. Bunun 10 yılın en yüksek artışı olduğuna işaret edilen raporda, en yüksek artış yüzde 6 ile ABD ve Çin’de kaydedildi. Rapora göre, silah ve savunma harcamalarını en çok artıran ilk üç ülke ABD, Suudi Arabistan ve Çin olarak sıralandı.

Raporda, ABD’nin ayırdığı savunma bütçesine ilişkin dikkat çekici karşılaştırmalara da yer verildi. ABD’nin 2018’deki savunma harcamalarının 53 milyar 400 bin dolar arttığını ve bu sayının İngiltere’ye ait dünyanın altıncı büyük bütçesine denk geldiği ve tüm Avrupa ülkelerinin savunma bütçesinden de dört kez büyük olduğu vurgulandı.[15]

Şimdi burada durup; Eric Hobsbawn’ın, XXI. yüzyılın hemen başında kaleme aldığı ‘XX. Yüzyılda Savaş ve Barış’ başlıklı yazısından aktaralım:

“XXI. yüzyılda savaş, XX. yüzyılda olduğu gibi ölümcül olmayacaktır. Yine de büyük ölçekte acı ve kayıp yaratacak silahlı çatışmalar dünyanın genelinde yüksek düzeyde ve yaygın olarak -genellikle bir salgın şeklinde- mevcudiyetini koruyacaktır. Barış çağının umudu uzaktadır.”[16]

 

HEGEMONYA MÜCADELESİ

 

Antonio Gramsci’nin, “Eski dünya ölüyor, yenisi doğmakta zorlanıyor: Şimdi canavarların zamanıdır,” diye tarif ettiği, Eugene V. Debs’in de, “Er ya da geç her ticaret savaşı bir kan savaşı hâline gelir,” notunu düştüğü bir geçiş sürecinin öne çıkarttığı eksen “hegemonya mücadelesi” ya da “Jeopolitik güç kaymaları”dır.[17]

A. Engin Yılmaz’ın, “Hegemonya mücadelesi olarak ticaret savaşları”[18] olarak adlandırdığı durum için; Verda Özer’in, “İkinci Soğuk Savaş mı?”[19] sorusuna Deniz Adalı’nın verdiği yanıt nettir: “Paylaşım savaşı”![20]

‘Atlantik Konseyi’nin, 2016 tarihli ‘Küresel Riskler 2035’ başlıklı raporunda “Soğuk Savaş sonrası düzen bir ‘yeni normal’ yaratamadan çözülmeye devam ediyor”. “1990’ların tek kutuplu dünyası... Artık kesinlikle geride kaldı”. “ABD’nin gerilemesinin kesinleşmesi kaçınılmaz değil ama Çin ile açık bir çatışma riskleri artırır”. “Çin’de sert bir ekonomik kriz patlak verirse bu, dünya çapında bir ekonomik yıkıma, korumacılığa, siyasi istikrarsızlığa yol açar,” denirken;[21] bir nevi fragmantasyon (parçalanma) süreci olarak da yorumlanması mümkün olan uluslararası hâl, yeni bir düzensizlik veya küresel çalkantı dönemi. Yeni bir “belirsizlik çağı”. Eskinin ölüp, yeninin ne olacağının ise belirsiz olduğu bir tür sistemsel fetret devri.

Bu durumun ilk özelliği ABD hegemonyası sarsılıyor ve küresel sistemin iktisadi liderliğinin ilk kez Atlantik ve Batı dışına, Çin merkezli olarak Asya’ya kayıyor olmasıdır.

İkincisi de sürdürülemez kapitalist kriz ile devreye giren küresel çalkantının, yerkürede milliyetçi ve faşizan hareketleri besliyor olmasıdır.

Ve nihayet belirsizliklerle dolu geçiş süreci, totaliter tehdit ile ona itiraz imkânın önünü açıyor.

Örneğin Alman tarihçi ve gazeteci Christoph von Marschall, Trump’ın başkanlığındaki ABD’nin liberal düzenin garantörü konumunu kaybettiğini varsayarak, artık Almanya’nın bu sorumluluğu üstlenmesi gerektiğini belirtiyorken;[22] ‘Le Monde’ başta olmak üzere Avrupa’nın kimi önde gelen gazetelerinde ABD liderliğine ilişkin kuşkuları dile getiriyorlar.[23]

Öte yandan Almanya Başbakanı Angela Merkel, ABD’nin dünya liderliği dönemi sona erdiğini belirtirken; AB Dış Politika Sorumlusu Josep Borrell ile Fransa Cumhurbaşkanı Emanuel Macron da ABD dönemin artık sona erdiğini vurguladılar.[24]

AB ülkeleri ise -özellikle Almanya- üretimin ve ticaretin merkezinin Atlantik’ten Pasifik’e kaydığı son 20 yılda, Pekin’le daha yakın olmaya çalışıyor. Dahası Brüksel XXI. yüzyılın geride kalan ilk 20 yılında, giderek daha çok ABD’den bağımsız hareket etmeyi esas alıyor.[25]

Dahası da var! Trump iktidarıyla birlikte belirgin biçimde öne çıkan, salgın hastalıkla birlikte dozu daha da artan Çin düşmanlığı, ABD’nin istediği sonucu vermiyor. Çünkü ne Çin’in ekonomik gücünü, yatırım ve dış yardım kapasitesini durdurabiliyor ne de Çin’le ticaretini kesebiliyor. Şöyle ki, ABD Ticaret Temsilciliği Ofisi’nin (ustr.gov) 2018 verilerine göre, ABD-Çin ticaret hacmi 737.1 milyar dolar. ABD’nin ihracatı 179 milyar, ithalatı 558 milyar, dış ticaret açığı 379 milyar dolar. ABD’li şirketlerin Çin’deki yatırımları, Çinli şirketlerin ABD’deki yatırımları, ABD’nin Çin’den ithal ettiği ürünlerin çokluğu ve çeşitliliği dikkate alındığında, dış ticaret açığının büyüklüğüne rağmen, ABD’nin Çin’den vazgeçmesinin olanaksız olduğu görülüyor. Şunu da ekleyelim, ABD’nin en borçlu olduğu ülke de Çin…

Ekonomik büyüklüğü 14 trilyon dolar olan Çin, ABD’nin ardından ikinciyken; Dünya Bankası’nın satın alma gücü paritesi üzerinden yaptığı hesapla, 2019’da 23 trilyon doları geçen ekonomik büyüklükle ilk sırada... Çin’i, 19.5 trilyon dolarla ABD takip ediyor. Rusya ile birlikte Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika) gibi yapılara öncülük ediyor.

Çin, BM Güvenlik Konseyi’nde de Rusya’yla birlikte davranıyor. İkili, ilişkilerini stratejik ittifak olarak tanımlıyorlar. Lakin ŞİÖ’den beklentileri arasında kimi farklar var. Çin, Rusya’nın da en büyük ticaret ortağı ve Rus dış ticaretindeki payı, 2018 verileriyle, yüzde 12.4.

Rusya ise 17.1 milyon kilometrekare ile dünyanın en geniş sınırlarına sahip. Ekonomik büyüklüğü, 1.63 trilyon dolar. Petrol, doğalgaz ve maden ihracatına bağımlı olması, önemli bir sorun. Bu ihracat kalemleri dışında Rusya’nın öne çıkan iki gelir kalemi daha var; silah satışı ve nükleer santral yapabilme kabiliyeti. Fakat tarihsel birikimi, nükleer güç kapasitesi, BM içindeki konumu, liderlik yeteneği, jeopolitik konumu, yetişmiş insan gücü, bilim, kültür, sanat altyapısı sayesinde, ekonomik gücünün çok ötesinde bir nüfuza sahip.

Çin ve Rusya, henüz tek başlarına ABD’yi dengeleyip, dizginlemekten uzak olduklarını biliyorlar. ABD’ye karşı birlikte davranıyorlar. ABD de bunun farkında. Ne var ki karşı hamleleri sonuçsuz kalıyor. Dünya dönüyor. Dengeler değişiyor, yeni ittifakları doğuruyor.[26] Tüm bunlar da ABD’yi geriletiyor…

Gerçekten de Corona salgını ABD’nin küresel liderlik iddiasını yerle bir etti. En fanatik Atlantikçiler bile artık “ABD’nin istisnai ve seçilmiş bir millet” olduğu inancına ağıt yakıyorken; ‘The New York Times’ da, “ABD’nin liderlik rolü sona erdi” tespitini dillendirdi.[27]

Bu tabloda “Hegemonyasının çöküş sürecine adapte olamayan ABD yönetiminin, Trump döneminde devreye sokmaya başladığı, ekonomik ve siyasi politikaların gündeme getirdiği felaket senaryoları”yla yüzleşirken;[28] ABD hegemonyası zayıfladıkça, emperyalist devlet içeride de dışarıda da çözülme işaretleri veriyor. Salgın dönemi boyunca Beyaz Saray ile valileri ve belediye başkanlarını karşı karşıya getiren kökten ayrımlar, hatta Trump’ın valilere karşı halkı neredeyse silahlı isyana teşvik etmesi, merkezi hükümet ile federal yönetimler arasındaki çelişkiler ve en sonunda ABD’nin köleciliğinin bir yansıması olarak süren “beyazcılığına” karşı siyah öfkenin patlaması…[29]

 

DURUMA DAİR

 

Aurelius Augustinus’un (354-430) “Adalet olmayınca devlet, büyük bir çeteden başka nedir ki?” diye tarif ettiği hâlden muzdarip ABD emperyalizmi çürümüştür; sürdürülemez kapitalist gerçeği de!

Coronavirüs, kapitalist sistemin tüm çürümüşlüğünü ortaya çıkardı.

ABD’li ekonomist Dr. Richard Wolff, “Sağlık sistemi coronadan önce de çökmüştü ve yoksul bölgelerde 500 hastane kapatılmıştı” diyor. İlginç bir şey daha söylüyor: Sistem fazla doktor eğitilmesine izin vermiyor. Doktorların ücretleri çok pahalı ve bunun ucuzlatılması istenmiyor. Almanya’da 1000 kişiye 4.3 doktor düşerken ABD’de 2.6 doktor düşüyor. Sağlık sistemi tamamen kâr odaklı çalışıyor.

Amerikan yönetimi, yılda yaklaşık 1000 insanı polislerine sokakta öldürterek şiddetle toplumu yönetebiliyor. ABD, her yönüyle tam bir şiddet toplumudur.

Bayram Ali Eşiyok, ABD’de yaklaşık 27.5 milyon insanın, yani nüfusun yüzde 8.5’inin sağlık sigortası bulunmadığını vurguluyor.

“ABD’de 500 binin üzerinde insan (2019’da 567 bin 715 kişi) evsiz ve sokaklarda, 40 milyon insan ise yoksulluk ve yoksunluk içinde yaşıyor. Hapishanelerde 2 milyonun üzerinde mahkûm bulunuyor.”

Amerika dünyada hapishanelerde en fazla kişi barındıran ülke. 2016 verilerine göre, ABD’de yaşayan her 100 bin kişiden yaklaşık 655’i hapiste. Devlet hapishanelerindeki siyah ve beyaz oranı ise 1’e 5.[30]

ABD, dünyada kişi başına en fazla sağlık harcaması yapan ülkelerin başında gelmesine rağmen, (10.586 ABD Doları), büyük sosyo- ekonomik eşitsizlikler nedeniyle, Covid-19’dan en çok etkilenen ülke... ABD’de aynı zamanda kişi başına “cepten sağlık harcaması” da diğer gelişmiş ülkelerden fazla: 1.122 dolar… Bu rakam Almanya’da 738, Fransa’da ise 463 dolar…

Bin kişiye düşen yatak sayısı, ABD’de 2.8; Japonya’da ve Almanya’da 8.0…

Amazon’un patronu Bezos’u 150 milyar ABD doları kişisel servetiyle ABD’nin bir numaralı süper zengini yapan ekonomik sistem (Wolf diyor ki: Depolarında yüz binlerce kişiyi saatte 10 dolara çalıştırıyor), ancak ve ancak hastalıklı bir kapitalist yapının, eşitsizliğin ve çürümüşlüğün ürünü olabilir.[31]

Gerçekten de yerküre dehşet verici sorunlarla boğuşurken; 2019 yılında “ultra-zenginler” safına 31 bin kişi daha katıldı. ‘Knight-Frank’ın, 30 milyon dolardan fazla serveti bulunan bireyler olarak tanımladığı raporda ultra-zenginlerin 240 bin 575’i ABD’de yerleşik ve serveti 1 milyar dolar eşiğini aşanların sayısı ABD’de 631. Ve ayrıca ‘Bloomberg’in haberine göre ABD’de ultra-zenginlerin maliyeye yüzde 40 vergi ödemeden varlıklarını çocuklarına veya torunlarına aktarmalarına olanak tanıyan dolambaçlı bir sistem var.[32]

Amerika’nın en zengin 400 kişisi, nüfusun daha yoksul yüzde 50’si oluşturan 150 milyon kişinin toplam gelirinden fazla kazanmaktadır.[33]

Derin ve yaygın eşitsizliğiyle ABD’nin ekonomik büyüklüğü, -Dünya Bankası verilerine göre- 21.4, federal borcu ise ABD borç saatine (usdebtclock.org) göre 26.5 trilyon dolar civarında.

Hâlen dünyanın en güçlü devleti olsa da zayıflıyor. Türkiye’nin ekonomik büyüklüğü kadar savunma bütçesi var. Nükleer silah kapasitesinde, uçak gemisi ve denizaltı sayısında lider. 150 kadar ülkede, irili ufaklı, açık gizli 800 dolayında askeri üsse sahip. Ancak, hegemonya kabiliyeti aşınıyor. Salgın hastalık hem ekonomisini sarstı hem toplumsal bünyesindeki fay hatlarını daha da belirginleştirdi.

ABD, strateji belgelerinde “hasım güçler” olarak tanımladığı Rusya ve Çin’in artan nüfuzunu geriletemiyor. Almanya’nın daha bağımsız davranma çabasını dizginleyemiyor.

Bu hâlin öteki boyutlarına gelince…

ABD, dünyanın en büyük üretim sektörüne (dünya toplamının yüzde 18.2’si, Çin; yüzde 17.6) sahip olmasına rağmen üretim alanındaki şirketlerin yüzde 67’si nitelikli işçi sıkıntısı çekmektedir. Yasal olmayan yollardan ülkeye giren 20 milyon niteliksiz işçi yanında, 60 milyon sıradan işin dışarıdan sağlanıyor olması diğer bir soru(n) sahasıdır.[34] ABD halkının yüzde 37’si en büyük ekonomik sorun olarak fiyat artışlarını, yüzde 38’i işsizliği, yüzde 15’i bütçe açığını, yüzde 14’ü vergileri gösterdi. Amerikan halkı bugün de pek çok şeyden dolayı mutlu değildir. Dünyanın en güçlü ülkesi olmasına rağmen 360 milyon nüfusun en az 56 milyonu karne ile besleniyor. Elimizde uzun bir liste var. Yetenekli insan açığı artıyor, ücretler artmıyor.

Hükümet yılda 927 milyon dolar değerinde sosyal güvenlik ve sağlık programı uygulamaktadır ve Amerikan halkının yaklaşık üçte biri bu programlardan yararlanmaktadır. ABD içinde hapisteki insan ve obez sayısı, silah miktarı ve enerji tüketiminin yüksek olması, ilkokul öncesi okula çok az çocuk gitmesi gibi sorunlar alarm vermektedir. ABD’nin sosyal sorunlarının başında orta sınıfın çöküşü, evlilikler, dini özgürlükler, Latinlerin durumu gibi konular gelmektedir.[35]

Yalnız yaşayan annelerin, iki işte birden çalışmak zorunda olması çocuklara ayıracak zaman bırakmamaktadır. Siyahlar ABD’nin patlamaya hazır bombasıdır ve bu yüzden siyahları sisteme daha çok entegre etmek, bunun için de dönüştürmek hedeflenmektedir. ABD’nin 38 eyaletinde yaklaşık 300 milyon kişi bir çeşit sokağa çıkma yasağına tabi. Kriz böyle devam ederse ABD’nin geleneksel sorunları olan evsizlik, sosyal izolasyon, kronik veya akut sağlık problemleri, pahalı sağlık giderleri ve düşük ücretler listesine gıda maddesi yetersizliği de eklenecek. ABD’de insanlar binlerce km uzunluğunda yiyecek yardımı ve işsiz kuyrukları oluşturdu. Sadece halkın kredi kartı borçları 1 trilyon doları geçmiş durumda.[36]

Asıl soru(n), uluslararası sistem ile ilgili; finansal ve başta iklim koşulları olmak üzere çevresel olarak bir çöküş yaşanıyor. Kapitalizm artık ekonomileri taşımıyor. Tüm ülkeler benzer sorunlar içinde; üretim yok, iş yok, ihtiyaç çok, gelir yok ama borç çok. Sadece ABD’nin ulusal borcu 23 trilyon dolar. Ülkeler borç krizi içinde iken, tüketime alıştırılmış insanlar evsiz, işsiz ama borçlu. Bir Amerikalı ailenin yıllık ortalama geliri 49.103 dolar, bundan sosyal sigorta ve vergiler çıktığında aylık 3.300 dolar civarındadır. Okul aidatları olmadığını varsayın, 700 dolar aylık iki arabanın taksitleridir. Yiyecek, giyecek ve ev aletleri için ayda 1.200 dolar harcanır. Geriye kalan 1.400 dolar içinde ev ipoteği (yaklaşık 200 dolar ), emlak vergileri ve sigortalar, ev aletleri tamiri gibi masraflar da ödenmelidir. Finansal sistemin başarısızlığı hem ABD’de hem de Avrupa’da ekonomik ve siyasi krizlere dönüşmüş durumdadır.

Jim O’Neill’in, “ABD’de işsizlik oranı son derece düşük olsa da büyüme döngüsü yavaşladı ve ekonomi gitgide kırılganlaşıyor,”[37] notunu düştüğü tabloda ABD’de hâlihazırda düşük olan ortalama yaşam süresi Trump iktidarının ilk iki yılında daha da düşüş gösterdi. 2017’de orta yaşta ölümler İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en yüksek seviyeye çıktı. Şaşırtıcı değil çünkü “Başkan” daha fazla Amerikalının sağlık sigortasından mahrum kalması için çalıştı ve sigortasız nüfus yalnızca iki yılda yüzde 10.9’dan 13.7’ye fırladı.

Ortalama yaşam süresinin kısalmasına sebep olan etmenlerden biri de Anne Case ile Angus Deaton’ın “çaresizlik ölümleri” dediği olguydu. Bunlar arasında alkol, uyuşturucu ve intihar kaynaklı ölümler vardır. 2017’de bu tip ölümlerin sayısı, 1999’un 4 katıydı.

Trump en zengin yüzde 1’lik kısım için iyi bir başkan olabilir (özellikle en zengin yüzde 0.1 için) fakat nüfusun geri kalanı için pek de iyi olmadı. 2017’nin vergi kesintisi politikaları tam olarak yürürlüğe girerse ikinci, üçüncü ve dördüncü beşlik vergi dilimlerinde yer alan neredeyse tüm haneler daha fazla vergi ödeyecek.

Vergi indirimleri ultra zenginlere ve şirketlere yarıyor. Dolayısıyla ABD hane gelirlerinin 2017 ve 2018 kesitinde ortalama gelirlerinde kayda değer artış olmamasına kimse şaşırmamalı. Milli gelirdeki artışın büyük bölümü tepedekilere gidiyor. Trump yönetimi görevi devraldığından beri reel haftalık maaşlar yalnızca yüzde 2.6 arttı ve uzun yıllardır yatay seyreden trendi telafi etmekten uzak kaldı. Ortalama bir işçinin maaşı reel olarak 40 yıl öncesinin yüzde 3 altında. Sosyal adaletsizlikler adına da pek bir gelişme kaydedilemedi: 2019’un son çeyreğinin verilerine göre, ortalama bir siyahî işçinin maaşı, beyaz bir işçinin maaşının dörtte üçünden bile azdı.

Daha da kötüsü, yaşanan büyüme çevresel açıdan sürdürülebilir de değildi. Trump’ın denetimleri hepten kaldırması ve parasal maliyet-kazanç verilerine odaklanması sayesinde durum daha da kötüye gitti. Hava daha kirli, su daha içilmez ve gezegen iklim krizine daha fazla maruz bırakılıyor. Aslında bakarsanız iklim değişikliğinden kaynaklanan kayıplar ABD’de yepyeni rekorlar kırıyor. Oluşan zarar 2017 verilerine göre milli gelirin yüzde 1.5’ seviyesinde.

Vergi indirimleriyle birlikte yeni bir yatırım dalgası gelecekti. Bunun yerine şirketler tarihte görülmemiş şekilde kendi hisselerini geri toplamaya başladılar. 2018 yılında 800 milyar dolar kadar hisse şirketlerce geri toplandı. Kâğıt üstünde yüzde 100 istihdama hiç olmadığı kadar yaklaşan ülkede, 2019 yılının bütçe açığı 1 trilyon dolar seviyesine yaklaşarak rekor kırdı. Yatırımlar zayıf seyrederken dahi yurtdışından borçlanmak zorunda kaldık. Elimizdeki verilere göre dış borçlanma senelik 500 milyar dolar seviyesine ulaştı ve Amerika’nın borçluluk pozisyonu bir yılda yüzde 10 arttı.

Trump’ın ticaret savaşları ise tüm esip gürlemeye rağmen ABD’nin ticaret açığını azaltmadı; 2016 yılına nazaran 2018’de dörtte bir daha yüksek bir seviyede. Hatta Çin ile ikili ticaret açığı da 2016 seviyesinin dörtte bir üzerinde gerçekleşti…

İstihdamda artış hızının düşük kalmasına şaşmamalı, çünkü sağlıksız insanlar çalışamazlar. Engelli insanlar, hapis yatan insanlar (ABD’de hapsedilme oranları 1970’ten bu yana altı kat arttı ve hapiste 2 milyon insan var) ya da inancı kalmadığı için iş aramayı bırakanlar da ‘işsiz’ sayılmıyor. Tabii aslında gayet işsizler. Diğer yandan, makul maliyetlerde çocuk bakım hizmeti sağlamayan bir ülkede kadının işgücüne katılımı oranlarının da yüksek olmasını beklememek gerek. Kadın istihdamı, diğer gelişmiş ülkelerin on puan altında.[38]

Bu ekonomik zeminde “Temsil krizinin işaretleri”ne[39] de dikkat etmek “olmazsa olmaz”dır.

Kolay mı? Yıllar yılı “Batı demokrasisi”, Amerikan demokrasi” diyerek, dünyanın geri kalanı üzerinde oluşturulan örnekliğin aslında bir karşılığının olmadığı, hegemonya kurmaya dönük üstünlük algısı oluşturma içeriğine sahip bir algı balonu olduğu bu günlerde iyice ortaya çıktı. O kadar ki Amerika’da iş zora girince ne kadar demokratik değer varsa ayaklar altına alınıyor hatta artık iç savaş sesleri yükseliyor…

Trump yönetiminin federal yarı askeri (paramiliter) polis güçlerini ülke genelindeki büyük kentlere konuşlandırma planı, demokratik haklara yönelik saldırıda ve polis devleti yönetimi kurulmasında keskin bir tırmanışı ifade etmektedir.

Bu güçlerin Portland’da seferber edilmesi, şimdiden Latin Amerika’daki ölüm mangalarını hatırlatan görüntülere yol açtı. Birliğini gösterir bir işaret veya isimlik olmayan kamuflajlar giyen çeteler, protestocuları yakalıyor, onları işaretsiz kamyonetlerin ve arabaların içine atıyor ve sorgulamak, belki de daha kötüsü için alıp götürüyor.

Trump açıklamalarında New York, Chicago, Philadelphia, Detroit, Baltimore, Oakland ve diğer şehirlerde benzer adımlar atma tehdidinde bulundu. Trump, polis şiddetini protesto edenler hakkında şunları söylüyordu: “Bu insanlar anarşistler, ülkemizden nefret eden insanlar ve ileriye gitmelerine izin vermeyeceğiz.”

Amerikan kentlerinin bu federal ajanlarla istila edilmesinin yasal veya anayasal bir temeli bulunmamaktadır. Kongre, konuşlandırılmalarına izin vermemiştir ve karşılık gelen herhangi bir olağanüstü durum söz konusu değildir. Trump’ın şiddet ve anarşi iddialarına karşın, asıl şiddet onun haydutları tarafından uygulanmaktadır.

Trump’ın adımları, polisin George Floyd’u öldürmesinin ardından patlak veren kitlesel protestoları bastırmak için 1807 tarihli İsyan Yasası’nı uygulamaya koyup silahlı kuvvetleri konuşlandıracağını ilan etmesinin üzerinden iki ay geçmeden gelmektedir.

Demokrat senatör Richard Bluemental ise bu hususta şöyle diyor: “Trump’ın temel haklarını arayan kişilere karşı diktatörce çabaları, derin bir şekilde anti demokratik ve tehlikelidir.”[40]

Evet “Amerikan Rüyası/ The American Dream”nın artık bir kâbusa dönüşmeye başladığını kanıtlayan bir atmosfer giderek ağırlaşıyor.[41]

“Amerika’da herkesin rüyaları gerçekleşebilir” savının aslında, soykırıma uğratılan yerliler, modern köleciliğin Afrika’dan kopartarak getirdiği siyahlar, daha yakın zamanda gelişmekte olan ülkelerden gelen göçmenler, sık sık da işçiler için bir kâbus olduğunu, sol ve liberal eğilimli entelijansiya ile sanatçılar yaklaşık 200 yıldır vurguluyorlar.

İç savaşı köleci eyaletler kaybetti, kölecilik kalktı ama siyahlar 1960’ların sonuna, Sivil Haklar ayaklanmalarına kadar vatandaşlık haklarını gerçek anlamda kazanamadılar. Dahası, ırkçılık kimi zaman açık, çoğu zaman sosyoekonomik sonuçlarıyla yapısal olarak varlığını bugüne kadar sürdürdü

Şimdi iki vektörün bileşkesinde, ırkçılığa karşı yeni bir isyan dalgası yükseliyor. Birincisi: Trump döneminde dinci, ırkçı “Yeni Faşist” gruplar, Trump’ın ırkçı, dinci, paranoyak ve otoriteryen söylemin etkisiyle giderek güçlendiler. Irkçı terörizm, siyahları hedef alan polis cinayetleri sıklaşmaya başladı. İkincisi: Trump’ın, insan yaşamına değer vermeden, saçma sapan önerilerle yönetmeye çalıştığı bir pandemi, ölü sayısı artar, ekonomi çökerken yapısal ırkçılığın etkilerini daha da ağırlaştırdı.

Bu kez farklı olan, ırkçılığa karşı yeni dalga karşısında geleneksel muhafazakâr entelijansiyanın korkuları, bu “yeni dalga”dan çok, derinleşen kutuplaşma ve her fırsatta parlamenter demokrasinin kurallarına, güçler ayrılığı ilkesine tecavüz eden, dış politikayı kendi ekonomik siyasi çıkarlarına alet eden Trump yönetiminin ve Trumpçı kitlenin olası tepkilerinin yaratacağı sonuçlar üzerinde yoğunlaşıyor.[42]

yazının devamı



Bu yazı 724 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARŞİVİ
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


nöbetçi eczaneler
GAZETEMİZ

HABER ARA
YUKARI