Bugun...


Temel Demirer

facebook-paylas
Ortadoğu’nun 2019 İsyan(lar)ı
Tarih: 29-05-2020 02:17:00 Güncelleme: 20-04-2020 01:04:00


“İnsanları tarihlerinden
uzak tuttuğunuzda kolaylıkla
kontrol edilebilirler.”[2]

 

Yerküreyi sarsan III. Büyük Bunalım ile eşzamanlı olarak imkân ile tehdit gündemin baş maddesini oluştururken; politik, ekonomik, toplumsal duruma (olanaklar ile olasılıklara) bakınca Mao Zedoung’un, “Gök kubbenin altında tam bir kaos var, koşullar çok iyi” sözünü anımsamamak mümkün değil.

Evet, dünyada gericilik Trump’tan Putin’e ve “dünya lideri” Erdoğan’a, Macaristan’da Viktor Orban’dan İtalya’da Salvini’ye, Hindistan’da Narendra Modi’den Brezilya’da Jair Bolsanaro’ya kadar geniş bir yelpazede yükselmesine yükseliyor; ama bu kadarla sınırlı değil; ötesi söz konusu; yükselen aynı zamanda başkaldırı da…

“İlginç zamanlarda yaşayasın,” diyen Çin bedduasındaki üzere, ilginç zamanların geçiş sürecinde yaşıyoruz; her yerde ve Ortadoğu’da da!

Emperyalistler arasındaki kapışmanın başat alanı olan coğrafyamız; XIX. yüzyılın deniz stratejisti Alfred Thayer Mahan tarafından -Arabistan ve Hint yarımadaları arasında kalan bölgeyi tanımlamak üzere- “Ortadoğu” olarak adlandırılmıştı.

Tarihin her döneminde uluslararası ilişkiler/ve denge(sizlik)ler açısından dünyanın önemli bölgelerden biri olan Ortadoğu, kolonyalistlerden emperyalistlere dek adaletsizliğe başkaldıran coğrafyadır. 

Örneğin Miha Hribernik ile Sam Haynes imzalı ‘Maplecroft’un, ayaklanmaların yaşanabileceği ülkeleri gösteren ‘Siyasi Risk Haritası 2020’ başlıklı çalışmasına göre, 2019’da Lübnan, Şili, Haiti gibi ülkelerde başlayan geniş çaplı halk ayaklanmaların artarak devam edeceği belirtilirken; 125 ülkenin 75’inde “halk ayaklanmaları riskinin artacağı” öngörülüp; kitlesel ayaklanmalara ilişkin “aşırı risk”in bulunduğu ülke sayısının 12’den 20’ye çıktığı kaydedildi.[3]

Gerçekten de gericilik tehdidinin yükselişi isyan imkânının da önünü açarken; Lübnan’daki kitlesel protestolarda haykırılan, “Zengin siyasileri yiyeceğiz, çünkü açız,” çarpıcı slogan altını çizmek istediklerimizin özeti gibi…

Lübnan’daki gösteriler sınıf öfkesinin en güzel dışa vurumu. Etnik, dinsel, toplumsal fay hatları üzerinden bölüştürülen ülkede kitleler tüm bu kimlik aidiyetlerini bir tarafa bırakarak omuz omuza mücadele veriyorlar. Hayat pahalılığı, ekonomik kriz ve yoksulluğun aynı potada erittiği on binlerin sınıf öfkesi giderek keskinleşti.

Benzer tablo Irak’ta da söz konusu. Tıpkı Lübnan gibi kimlik temelli parçalara bölünen ülkede aylardır devam eden gösteriler Şiî, Sünnî, Arap, Kürt, Êzîdî demeden bütün toplulukları aynı çatı altında buluşturuyor. Kaldı ki öfkenin sokakları, meydanları zapt ettiği sadece Ortadoğu coğrafyası değil. Şili’den Hindistan’a, Kolombiya’dan Güney Afrika’ya dört bir yanda benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz.

‘Oxfam’ın araştırmasına göre, yerkürede nüfusun yüzde 1’i en yoksul 6.9 milyar kişinin servetinin iki katına sahipken;[4] gelir adaletsizliğinin tırmandığı, açlığın, yoksulluğun, geleceksizliğin toplumlara dayatıldığı bir iklimde başka türlüsü de olamaz. Dünya genelindeki en zengin 2 bin 153 kişinin servetinin 4.6 milyar kişinin toplam servetini geçtiği, bu iki bin kişinin dünya nüfusunun yüzde 60’ından daha zengin olduğu bir sistemde kitlelere isyan etmekten başka yol bırakılmış değil.[5]

 

I. AYRIM: “ORTADOĞU” DEYİNCE

 

“Ortadoğu bol oyunculu[6] bir saha…”[7]

“Ortadoğu yangınına petrol döken dökene...”[8]

“Ortadoğu’da gittikçe yayılma eğilimi gösteren dağılma süreci korkuları artırıyor…”[9]

“Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki ‘olay alanı’ dinamikleri üç patlama noktasında enerji biriktirmeye devam ediyor: Irak savaşı ve Suriye iç savaşı, Libya’nın dağılması…”[10]

“Ortadoğu’yu yeni felaketler bekliyor…”[11]

Üçüncü Dünya Savaşının hâlihazırdaki merkezi olan Ortadoğu…”[12]

“Ufukta bir Üçüncü Dünya Savaşı görünmüştür. Kıvılcımın Ortadoğu’da parlaması da mümkündür,”[13] saptamalarıyla betimlenmesi mümkün Ortadoğu’nun hâlini kaos olarak tanımlayabiliriz…

Evet Ortadoğu’da kaos dinamikleri hızla güçleniyor. Aramco’nun petrol tesislerine yapılan geniş kapsamlı saldırıların askeri-siyasi sonuçları henüz tümüyle ortaya çıkmadı. İran-Suudi Arabistan gerginliğinin bu kanaldan akışı hızlandı. İran nükleer anlaşmanın koşullarından uzaklaşırken, iç politikasında ciddi siyasi belirsizliklerle uğraşan İsrail’de güvenlik bürokrasisi, giderek Irak, Lübnan, Suriye ve Gazze’de devam eden sınırlı operasyonlardan öte “bir şeyler yapmalı” noktasına yaklaşıyor.

Lübnan’da derin bir ekonomik kriz ülkedeki hassas siyasi dengeleri sarsıyor. Hizbullah ve İsrail arasındaki gerginlik ve sürtüşmeler tırmanıyor. Mısır’da Sisi rejimine muhalefet sık sık patlayarak tırmanıyor. Irak’ta, ülkenin esas olarak Şiî kesimden gençlik, ekonomik, demokratik haklar, özgürlükler talepleriyle sokaklarda, biber gazı ve ateş altında bir isyanı inşa ediyor. IŞİD ile ilişkilendirilmek istenmeyen Sünnî gençliğin bu isyana, sosyal medya üzerinden, hükümetin baskılarına, seri tutuklamalarına, yargısız infaz taktiklerine karşın destek vermeye devam ettiği aktarılıyor.

Suriye üzerinde kesişen birçok jeopolitik fay hattında gerginlik giderek artıyor.[14]

BBC’nin Orta Doğu Editörü Jeremy Bowen’in, “Ortadoğu’da olanların vekalet savaşı olduğunu söylemeyin. Bu artık, İsrail ile İran arasında doğrudan bir meseledir,”[15] notunu düştüğü koordinatlarda; İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, hükümetinin “savaşa” yol açsa bile “İran saldırganlığı” olarak adlandırdığı durumla yüzleşmeye kararlı olduğunu açıklıyor.[16]

“İran’a saldırı bölgesel savaşı ateşler,”[17] gerçeğini “es” geçmeden; “Amerikan emperyalizmi ve bölgedeki uşakları, İran’a ‘topyekûn savaş’ ya da tam teslimiyet seçeneklerini sunuyorlar. Savaş seçeneği tüm bölgeyi cayır cayır yakma potansiyeline sahiptir,”[18] uyarısı ciddiye alınmalıdır.

Çünkü “11 Eylül 2001’de ABD’nin İkiz Kuleleri üzerinde dev bir molotof gibi patlayan uçak saldırıları ile başlayan III. Emperyalist Paylaşım Savaşı, dünyanın genelini etkisi altına alarak sürüyor… Bugün yaşanan, III. Emperyalist Paylaşım Savaşı’dır. Başlangıç tarihi 11 Eylül saldırılarıdır. Savaşın odağında Ortadoğu olmakla birlikte, bütün dünya bir savaş alanına çevrilmiş ve emperyalistlerin tümü bir biçimde bu savaşa dâhil olmuştur.”[19]

 

I.1) DURUM (VE ARKAPLANI)

 

Ortadoğu’nun bugünkü durumu “jeopolitik evrimin bir sonucu”yken; “Yeni Ortadoğu” 2003’te, ABD’nin Irak’ı işgaliyle doğdu. Temel karakteri de değişkenlik, belirsizlik. Saddam rejimi yıkılınca, “Pandora’nın kutusu” açıldı. İçinden neler çıkmadı ki? Türkiye’de laik cumhuriyet, siyasal İslâmın AKP rejimine dönüştü. İran’ın bölgedeki etkisi hızla arttı. Tarihi Şiî-Sünnî düşmanlığı hortladı. Radikal İslâmın ebeliğinde IŞİD canavarı doğdu. “Arap İsyanları”, emperyalist güçlerin bölgeyi şekillendirme hevesini yeniden kabarttı. Sonra Suriye iç savaşı, IŞİD’e karşı savaş, Kürtlerin yeni umutları... AKP rejiminin birbirini izleyen hataları sayesinde Rusya bölgeye inerek Suriye rejimini sahiplendi. Geldik bugüne...[20]

Bugün(ler)de, yine bir “Yeni Ortadoğu” şekilleniyor; hem de “yeni” aktörlerle: Yani ABD ile küresel çapta rekabet içinde olan iki büyük gücün, Rusya ve Çin’in, Ortadoğu’daki etkileri, birbirinden farklı ve adeta birbirini tamamlayan yollardan giderek artıyorken; Ortadoğu büyük güçler arası rekabetinin “paylaşım alanı” olarak, yeniden şekilleniyor.

“Ortadoğu’da taşlar yine yerlerinden oynadı. Bu oynama, büyük bir savaşa, dünya ekonomisini de peşinden sürükleyecek, bir yıkıma yol açacak mı?”[21] sorusu eşliğinde Ortadoğu, hiç kuşkusuz, dünyanın en karmaşık, en değişken, hatta en patlayıcı bölgesidir; irili ufaklı ne kadar küresel aktör varsa hepsinin sahneye çıktığı küresel güçlerinin savaş alanıdır...

Evet, Ortadoğu, yıllardır büyük küresel güçlerin savaş alanı oldu. Ortadoğu’da yıllardan beri süren, merkezinde Suriye’nin olduğu bir güçler savaşı var. Suriye’deki kaos, çıkarları olan güçler adına kimi unsurlarla sürdürülen bir savaş olduğu için “vekalet savaşı” olarak adlandırıldı. Artık “vekillerin” değil, doğrudan “asillerin” de kendini gösterdikleri bir kapışma alanına dönüştü. Şimdi artık irili ufaklı ne kadar küresel aktör varsa, Suriye’deler. ABD, Rusya, Fransa, İngiltere, Suudi Arabistan, Türkiye…

Neden peki? Ortadoğu’dan yapılan silah alımları, küresel silah alımının yüzde 32’sini oluşturuyordu da ondan. Tek değilse de ilk neden bu. Başka nedenler de var kuşkusuz. Genel olarak ABD’nin Ortadoğu politikası hakkındaki bilgilerimizi tazelemek yararlı olabilir. Ortadoğu’da petrol siyasetine dalmış ilk emperyal güç, yani İngiltere, ilk kez 1914’ün sonuna doğru, güney Irak’ta Basra’ya komşu İran’dan gelen petrol kaynaklarını korumak için Ortadoğu’dadır. Amerika Birleşik Devletleri Ortadoğu petrolüne ya da bölgeye ilişkin emperyal planlardan henüz uzaktır. O sırada daha çok Latin Amerika ve Karayipler’e, Doğu Asya ve Pasifik’e yönelik bir ilgisi vardır. Hatta öyle ki, İngiltere, I. Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılmasını teklif ettiğinde, dönemin ABD Başkanı Woodrow Wilson bunu reddedecektir. ABD’nin Ortadoğu’ya dalışı Truman yönetimi sırasında başladı, günümüzde de devam ediyor bu.

II. Dünya Savaşı sırasında, Sovyetler Birliği’ne karşı askeri kaynak aktarma ve İran petrolünü korumaya yardım etmek için İran’a Amerikan birlikleri Truman döneminde yerleştirildi.

1953-1960 dönemdeki Dwight Eisenhower yönetimi Orta Doğu politikasını üç büyük olayla şekillendirdi. 1953’te Eisenhower, CIA aracılığıyla, ülkesinde millileştirmeler yapan, böylelikle ABD çıkarlarını tehlikeye sokan Başbakan Muhammed Musaddık’ı devirdi. ABD’nin Ortadoğu’ya fazla karışmadığı bir dönem olarak Kennedy dönemi gösterilir. Kennedy de bölgeye ekonomik yardım (!) aktardı. Jimmy Carter döneminde (1977-1981) ABD’nin Ortadoğu politikasındaki en büyük zaferi İsrail ile Mısır arasında yapılan Camp David Anlaşması (1979) oldu.

Ronald Reagan dönemi (1981-1989) boyunca, ABD İsrail’in işgali altındaki topraklarda Yahudi yerleşimlerinin genişlemesini destekledi. 1980-1988 İran-Irak Savaşı’nda Saddam Hüseyin’e destek verdi, buradaki motif, Saddam’ın İran rejimini istikrarsızlaştırıp İslâm Devrimi’ni yenebileceğine inanılmasıydı. George. W. Bush döneminde (1989-1993) ABD on yıl boyunca destek verdiği Saddam Hüseyin’e karşı, Kuveyt’i işgal edişinden sonra, Çöl Kalkanı Operasyonu başlatıldı.

Clinton yönetiminde (1993-2001) ABD, İsrail ile Ürdün arasındaki 1994 barış anlaşmasına aracılık etti. Clinton’un Ortadoğu’ya yoğun ilgisi 1993’te Oslo Anlaşması’nın kısa ömürlü olmasıyla ve Aralık 2000’de Camp David anlaşmasının çöküşüyle artmış oldu. George W. Bush ile oğul Bush (2001-2008) döneminde ABD, 11 Eylül saldırılarından sorumlu tuttuğu El Kaide’nin sığındığı Afganistan’a Taliban rejimini devirmek için Ekim 2001’de operasyon düzenledi. Bush 2003’te “teröre karşı savaş”ı Irak’a kadar genişletti. Saddam Hüseyin’in devrilmesine yol açan operasyon süreci başlamış oldu. ABD’nin Ortadoğu serüveni en özet hâliyle bu.

Her şey sanıldığı gibi “Arap Baharı” ile başlamadı. Hatırlayalım; “Bahar” sürecinden çok önce ABD’nin Ortadoğuyu yeniden “tasarlamayı” planladığı, Bush dönemi Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın “Ortadoğu’da harita yeniden çizilecek” sözleriyle duyurulmuştu. İran’ı etkisizleştirmek, ABD ile iyi geçinen bir ılımlı İslâm yaratmak, Ortadoğu’yu hem askeri hem de ekonomik anlamda kendisine bağlı pazar hâline getirmek bu planın ana hatlarını oluşturuyor.

Suriye’ye yönelik “ilgi”nin asıl nedeni şu: Arap Gazı projesi. Mısır, Sudan, Ürdün üzerinden Suriye’nin Humus bölgesine oradan da Antep’e kadar uzanan bir doğalgaz hattı oluşturulacaktı bu projeye göre. Proje uyarınca güneydoğu Anadolu’nun en büyük gaz toplama rafinerileri bölgede inşa edilecekti. Hem Türkiye’nin güneydoğu vilayetlerine doğalgaz sevkıyatı buradan yapılacak, Yumurtalık bölgesine aktarılacak olan doğalgaz, buradan da Avrupa pazarlarına sunulacaktı. Bu, ABD ile batılı petrol tekellerinin çıkarlarına aykırı bir projeydi. Çıkarılan krizle bu proje hayata geçirilemedi. ABD bunu önleyen güçtü.

ABD’li yetkililere sorarsanız Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad yönetimi, “Arap dünyasında uluslararası terörizmin en büyük destekçisi”. Sadece bununla kalmayıp aynı zamanda “tüm dünyada uluslararası terörizmin diğer büyük destekçisi İran İslâm Cumhuriyeti rejimi ile de pek uyumlu”. Bu nedenle “hem dünya barışı” hem de “ABD’nin güvenliği” adına Suriye’de. Sıradan ABD’li için pek ikna edici olan bu gerekçelerin hiçbirinin dayanağı yok tabii ki.

Başka? ABD’nin küresel çaptaki silah satışının son beş yılda yüzde 25 arttığını anımsatarak, yaptığı silah ihracatının yaklaşık yarısının Ortadoğu’ya yönelik olduğunu söyleyeyim. Suudi Arabistan, ABD’den silah alan en büyük ikinci ülke… ‘Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) açıklamasına göre, 2013 ile 2017 yılları arasında küresel silah satışı önceki beş yıllık döneme kıyasla, yüzde 20 oranında artmış. Dünyanın en büyük silah ihracatçısı olan ABD, bu iki dönem arasında çoğu Ortadoğu’dan olmak üzere 98 ülkeye silah sattı. Bu küresel silah satışının üçte birinden fazlası demek!

Dünyanın ikinci en büyük silah ihracatçısı olan Rusya’nın toplam silah satışında yüzde 7.1 düşüş görülmüşken, ABD silah satışı Rusya’nınkilere göre yüzde 58 daha fazla. Ortadoğu’ya silah satan Fransa, Almanya ve Çin de ilk beş ihracatçı arasında yer alıyor. İngiltere de altıncı büyük silah ihracatçısı. Ortadoğu hepsi için bulunmaz bir pazar. ABD’nin bölgede istikrarsızlıklara, dolayısıyla bölge ülkelerinin birbirlerine güven duymamaktan kaynaklanan silahlanmaya dönük savunmacı politikalarına ihtiyacı var. Sadece bu değil tabii ki. Bölgedeki enerji koridorlarında söz sahibi olmak, buraları Rusya ile Çin’e kaptırmama politikası da var. Suriye’de ABD karşıtı bir yönetim ABD için istenen bir durum değil. Suriye’de ABD ya da Suudi destekli, İsrail’in de benimseyeceği bir rejimin kurulması ABD için bu koridorlara sahip olması açısından büyük avantaj. ABD’nin neden Suriye’de olduğunun bir diğer gerekçesi de bu.

Rusya, Sovyetler Birliği iken, Yom Kippur Savaşı olarak da bilinen 1973 Arap-İsrail Savaşı’nda İsrail’e karşı savaşan, Suriye başta olmak üzere Arap kuvvetlerinin destekçisi oldu. 1990 yılında, Güney Yemen ile Kuzey Yemen’in birleşmesiyle o bölgedeki önemli müttefikini, Güney Yemen’i kaybetti.

Bölgedeki artan ABD nüfuzu, Sovyetler Birliği’nin bölgedeki kontrolünü daha da kötüleştirdi. 1991’de Sovyetler Birliği’nin hukuki varlığı sona erdiğinde Ortadoğu’daki Rus etkisi büyük oranda geriledi. Nice sonradır ki Rusya bölgeye, Amerika’ya alternatif bir silah tedarikçisi olarak geri döndü. 2006 ve 2009 arasında Rusya’nın en büyük silah alıcıları Ortadoğu’daydı. “Arap Baharı” Ortadoğu’da silah talebini artırırken Rusya’nın Ortadoğu ülkeleri olan müşterileri, özellikle alımlarını yüzde 600 artırmış olan Suriye, silah talebini daha da artırdı. Muhammed Mursi hükümetinin devrilmesiyle Rusya, Mısır ile de anlaşmalar imzaladı.

Rusya ile Suriye ilişkileri zaman zaman gerginleşse de hep müttefiktiler. Bu ilişki yıllar önce, imzalanan askeri sözleşmelere dayanıyordu. İlişkileri, Rusya’nın BM Güvenlik Konseyi’nin Esad’ı görevden alma kararını veto etmesinden sonra 2010’da daha da güçlendi. O zamandan beri, Rusya Suriye’nin en güçlü destekçisiydi.[22]

Hâlen “Ortadoğu’da eksen arayışlarının merkezi Suriye”yken;[23] ülkedeki durum Ortadoğu’da “Pax-Americana”yı tartışmalı bir hâle getirdi.

 

I.2) “PAX-AMERICANA” GERİLERKEN

 

Evet, “Pax-Americana” yani Amerikan Barışı, ABD emperyalizminin II. Dünya Savaşı’nın ardından Roma İmparatorluğu’ndan esinlenerek dayattığı düzenin adıydı. Tıpkı Roma gibi Amerikan emperyalizmi de “barış” adı altında yerkürenin dört bir tarafına kaos ve istikrarsızlık taşıdı. Kendi diliyle, kendi yasalarıyla, kendi adetleriyle ve tabii ki büyük askeri gücüyle egemenlik kurmaya çalıştı.

Artık bu düzenin de sonuna gelinmek üzere. ABD artık eski gücünde değil. II. Dünya Savaşı sonrasında dünya kapitalizminin hegemon ülkesi hâline gelen ABD büyük bir hızla irtifa kaybediyor. O tarihlerde dünya ekonomisinin yarısına hükmeden ABD, bugün küresel üretimin ancak yüzde 18’ini gerçekleştirebiliyor. Sarsılan ekonomik gücüne paralel olarak politik, ideolojik ve askeri etki gücünde de aşınma yaşıyor.

Bu sebepledir ki devasa askeri gücüne rağmen istediği oyunu eskisi gibi oynayamıyor. Bunun verdiği sıkıntıyla giderek daha fazla şiddet, güç ve baskıya başvuruyor. BM’ye üye 192 ülkenin 132’sinde çeşitli büyüklükte irili ufaklı askeri güç, 40 ülkede üs barındırması da bundan dolayı…

“Pax-Americana”nın yerini “Pax-Russiana” mı alıyor? Gerileyen bir gücün yerini başka aktörlerin alması işin doğal kanunu... Amerika’nın boşluğunu da hâliyle başka aktörler dolduruyor. Rusya da bu güç merkezlerinden en dominant olanı…

Suriye ve Libya’da “Pax-Rusya”nın izlerini görmek mümkün… Küresel, bölgesel güç mücadelesinde “artık ben de varım” diyen Moskova, diğer çatışma bölgelerine de sirayet edecek gibi. ABD’nin yerini en azından Ortadoğu, Afrika ve Orta ve Güney Asya’da Rusya alabilirdi.[24]

Kolay mı? Ortadoğu’daki “kanlı manzaranın derinleşerek devam etmesi”nin baş müsebbibi Trump’lı ABD emperyalizmidir.[25]

“Trump yönetiminin ne zaman ne yapacağı pek belli değil”ken;[26] Suriye planları yolunda gitmeyen ABD öncülüğündeki cephe,[27] savaşı Ortadoğu’ya genişletme hamleleri yapıyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın kabinesindeki yeni “şahinler” yerlerini “Suriye’den çekilmeyiz, İran’ı etkisizleştireceğiz,” diyerek aldılar…[28]

Ortadoğu’da askeri ilerleyişini ve etkisini artıran İran’a karşı gelişen Suudi Arabistan-İsrail yakınlaşması sürüyorken; ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, bölgede değişen dengelerin Suudi Arabistan ve İsrail’in çıkarlarını birbirine yakınlaştırdığı vurgusuyla, “Ortadoğu’da değişim rüzgârları esiyor. Uzun süredir düşman olan ülkeler ortak olmaya başlıyor. Eski düşmanlar işbirliği için yeni zemin buluyor” ifadelerini kullanıp, “İran, Irak, Suriye ve Lübnan’da etkisini artırmaya çalıyor. IŞİD’in yenilgisinin İran’ın zaferi olmasına izin vermeyeceğiz,” dedi.[29]

‘The Washington Post’ da, Amerikan askerlerinin Suriye’de “belirsiz” bir süre kalacağı ve yeni hedefin “İran” olduğunu yazarken;[30] ‘Brookings Enstitüsü’nün direktörlerinden Ömer Taşpınar, “Trump, İran’ı zayıflatarak Irak’tan çıkmak istiyor,”[31] diye ekledi.

Aslı sorulursa Zbigniew Brzezinski, 1998’de kaleme aldığı ‘The Grand Chessboard/ Büyük Satranç Tahtası’[32] başlıklı yapıtında bugünlerin karmaşık Ortadoğu’sunu tanımlamıştı.

Özellikle 2000’li yılların başından bugünlere çeşitli aşamalardan geçen Ortadoğu sorunu, sadece Irak ve Suriye sorunu değildi. ABD Başkanı George Bush’un dış işleri Bakanı Condoleezza Rice, 7 Ağustos 2003’de ‘The Washington Post için kaleme aldığı ‘Transforming The Middle East/ Ortadoğu’yu Dönüştürmek’ başlıklı makalesinde, “Ortadoğu’da sadece rejimlerin değişmesiyle yetinilemeyeceğini, 22 ülkenin de sınırlarının ve haritalarının değişeceğini” açıklayıp ekliyordu:

“Toplam 300 milyon insanın ve 22 ülkenin bulunduğu Ortadoğu’nun bütün yıllık geliri 40 milyon nüfuslu İspanya’nın gerisinde. Önde gelen Arap aydınlarının, siyasi ve ekonomik ‘özgürlük açığı’ dediği şey yüzünden...

Saddam rejiminin sonu, bölge çapında zaten başlamış olan ilerlemeye de hız kazandırdı...

Saddam’ın cani rejiminin yerine, adil, insani ve demokratik ilkelere bağlı bir Irak yönetimi kurulduğunda daha da büyük fırsatlar ortaya çıkacak. Nasıl demokratik bir Almanya, bugünkü bütünlüklü, özgür ve barış içindeki yeni Avrupa’nın dinamosu olduysa, değişmiş bir Irak da, nefret ideolojilerinin yayımlayacağı çok farklı bir Ortadoğu’nun temel unsuru hâline gelebilir... Bu işten vazgeçmeyeceğiz!”[33]

Evet ne olduğu tarihinden yakinen bilinen[34] ABD emperyalizminin Ortadoğu’da 60 bine yakın askeri var. Yedi Ortadoğu ülkesinde askeri üsleri var. Pentagon’un 2017 Kasım’ın da yayınladığı rapora göre, bölgedeki ABD’li asker ve sivillerin sayısı 54 bin 180’di.[35]

 

ABD’NİN HANGİ BÖLGELERDE NE KADAR ASKERİ BULUNUYOR?[36]

AFGANİSTAN

Yaklaşık 3 bin insanın hayatını kaybettiği 11 Eylül saldırılarının ardından ABD askeri olarak Afganistan’a müdahale etti. Saldırı, ABD için Ortadoğu’ya yakın bulunan bir yerde konumlanmasına zemin hazırladı. Birleşik Devletler, Taliban yönetimini indirmesine rağmen, Taliban güçlü bir isyancı güç olarak kaldı ve savaştan 18 yıl sonra bile bölgeleri geri almayı başardı. Trump Başkanlığı ardı ardına Katar’ın başkenti Doha’da Taliban yetkilileriyle diplomatik görüşmeler yaptı. Görüşmeler devam eden şiddet eylemlerinden dolayı kesilse de, ABD yaklaşık olarak 14 bin askeri geri çekmeyi değerlendirdi. Ardından ABD’nin Afganistan’daki en büyük üssüne yapılan saldırıdan sonra barış görüşmeleri masada kaldı ve ABD bölgeden çekilmeyi durdurdu.

BAHREYN

ABD II. dünya savaşından beri Bahreyn’de askeri varlığını sürdürmeye devam ediyor. 7 bin ABD askeri Bahreyn’e konuşlanmış durumda. Bahreyn’i yılladır yöneten, Sünnî Müslüman monarşi sürekli İran’ın ülkedeki Şiî nüfus üzerindeki etkisinden dolayı kaygılandığını açıklıyor ayrıca Bahreyn Pers Körfezi’nde (Basra) devriye atmak için ABD öncülüğünde oluşturulan koalisyona ilk katılan ülkelerden. Bir askeri yetkili Newsweek’e yaptığı açıklamada, İran’dan gelen ABD’nin en yakınının Bahreyn’de olan bölgede bulunan 35 askeri üssünün hedeflendiği söyleminin ardından, Birleşik Devletler’e ait Patriot füzelerinin tetikte beklediğini söyledi.”

IRAK

1991 Körfez Savaşı’ndan sonrası Irak’ta uçuşa yasak bölge ilan eden ABD, 2003 yılında Irak’ı işgal etti. 2011’de askerlerini geri çeken ABD, 2014’de IŞİD’in bölgede ilerlemesi sonrası tekrar binlerce askerle bölgeye yerleşti. Irak Parlamentosu’nun ABD’nin 6 bin askerlerini geri çekmesini istemesinin ardından Trump yaptırım tehdidinde bulundu.

ÜRDÜN

Yıllardır Batı’nın müttefiki olan Ürdün, İsrail ile barış antlaşması imzalayan ikinci Arap ülkesi. (Diğeri ise Mısır) Ürdün Krallığı, ABD’nin Suriye’deki iç savaşta isyancıları destekleme programına olanak sağladı. Ürdün, IŞİD’le mücadele kapsamında Irak sınırında bulunan yaklaşık 3 bin ABD askerine ev sahipliği yapıyor. Ayrıca Ürdün de bölgede istikrarsızlığı etkileyecek tehlikelere karşı uyarılarda bulundu.

KUVEYT

İşgalci Irak güçlerinin 1991’de yenilmesinden sonra, ABD Kuveyt ile bir askeri anlaşma imzaladı ve o tarihten beri Kuveyt Pentagon’un en önemli merkezi oldu. Ekim’de ABD güçleri ve zırhlı araçları, Trump’ın kısmi geri çekilme kararından sonra Kuveyt’ten alınıp Suriye’nin kuzeyine petrol kaynaklarında kontrolü desteklemek için tekrar konuşlandırıldı. ABD ve İran arasında gerilim tırmanırken, Kuveyt resmi olarak Pentagon personelini kabul etti. Ülkede yaklaşık 13 bin ABD askeri bulunuyor.

UMMAN

Umman diplomatik olarak İran’la ilişkilere sahip ve zaman zaman İran ve ABD arasında ‘arka bahçe’ olarak işlev gördü. Sultanlık, çoğu bölgesel meselede tarafsızlık için mücadele etse de, 1980’den beri ABD buradaki askeri üslere ulaşım sağlayabiliyor. Umman, Hürmüz Boğazı’na yakınlığıyla stratejik bir pozisyona sahip ve bu bölgede yaklaşık 600 ABD askeri bulunuyor.

KATAR

Katar Ortadoğu’da bulunan en büyük ABD üssüne ev sahipliği yapıyor. El Udeid Hava Üssü Birinci körfez savaşından sonra inşa edildi. Bu devasa üs CENTCOM’la birlikte bugün yaklaşık 13 bin ABD askerine ev sahipliği yapıyor. Katar ayrıca 2017’den beri Türk askerlerine de ev sahipliği yapıyor.

SUUDİ ARABİSTAN

Körfez Savaşı’ndan sonra Suudi Arabistan yüksek sayıda ABD askerini ülkeye kabul etti. Bu tartışmaları kararın ardından savaştan sonra da ABD güçleri ülkede kalmaya devam etti. ABD 2003 yılında Irak’ı işgal etmeden yaklaşık bir ay önce askerlerini Suudi Arabistan’dan çekti. Trump Başkanlığı döneminde ABD askerleri, İran tehdidinden dolayı 2019 yazında Suudi Arabistan’a tekrar geri döndüler. Suudi Arabistan’da 3 bin ABD askerinin bulunduğu tahmin ediliyor.

SURİYE

ABD 2011’de Suriye’de başlayan isyanda cihatçı grupları destekledi fakat doğrudan müdahalede bulunmadı. 2014’de IŞİD karşıtı koalisyonun öncülüğünü yaptı. Bu hamle İran’ın en yakın ve uzun soluklu müttefiklerinden olan Şam’a desteğini arttırmasından sonra gerçekleşti. Pentagon’un daha sonraki müttefiki Kürtlerin çoğunluğunu oluşturduğu DSG oldu. Trump yıllardır Suriye’den askerlerini çekmek istediğini ifade ederken, Şam hem ABD hem de Türkiye’nin topraklarını işgal ettiğini ve bir an önce terk etmeleri gerektiğini defalarca kez istedi. Türkiye’nin Ekim 2019’da gerçekleştirdiği saldırı sonrası Trump bölgede, çoğunluğu petrol bölgelerinde olan, yaklaşık 800 asker bıraktı.

TÜRKİYE

CENTCOM operasyon alanının dışında olmasına rağmen Türkiye’nin İncirlik hava üssünde yaklaşık 2 bin 500 ABD askeri bulunuyor. ABD Avrupa Komutanlığı olarak hizmet veren bu yerde, nükleer silah da bulunmakta. Türkiye 1952’den beri NATO üyesi olmasına rağmen Suriye’de ABD destekli Kürtler ile savaşıyor ve Rusya’la ilişkilerini geliştiriyor.

BİRLEŞİK ARAP EMİRLİKLERİ

BAE İran’la tansiyonun yükseldiği cephe hattında yaklaşık 5 bin ABD askerine ev sahipliği yapıyor.

 

Bunlar böyleyken; ABD Başkanı Trump’ın uluslararası hukuku hiçe sayan kararlarına bir yenisi daha eklendi. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) konuya ilişkin kararları çöpe atıldı. Sanki dünyanın kadısıymış gibi yine o uzun ve çirkin imzalarından bir karar daha çıktı: Golan’da İsrail’in gayrimeşru işgalini tanımış oldu...[37]

ABD Başkanı Donald Trump’ın, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile yan yana duyurduğu yeni Ortadoğu planı ile Filistin topraklarının hâlihazırda yüzde 92’si elinden alınmış topraklarını daha fazla kaybetmesini öngördüğü vurgusu yapan Nicola Saafin’e göre, yıllardır devam eden “defacto” (fiili) adımlarla uluslararası hukukun çiğnenmesi politikasında yeni bir adım daha atıldı.[38]

CNN International yorumcusunun bile “son derece İsrail yanlısı” dediği bir plandı bu! Taraflardan “barış götürülenin” yer almadığı bir plandı aynı zamanda![39]

Bu tabloda Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, Trump’ın ‘Yüzyılın Anlaşması’ planına dair, “ABD ve İsrail’le tüm bağlarımızı kopardık… Binlerce kez hayır… Tarihe Kudüs’ten vazgeçen kişi olarak geçmeyeceğim,”[40] derken; ABD’nin Ortadoğu’daki gerilemesi yolunda bir adım daha atılıyordu.

 

I.3) İSYAN TABLOSU

 

2019 dünyanın pek çok coğrafyası için ekonomik/siyasi krizlerle birlikte kitlesel protestoların da yılı oldu. Neo-liberal çılgınlığın küreselleşmesiyle altüst edilen sürdürülemez kapitalizmin vahşetinden Ortadoğu’nun payına (işgal, savaş ve sömürü dışında) bir de isyan düştü.

2019’da ezilenler, korku duvarlarını yıkıp ayaklandılar. İsyan ateşini tutuşturan halklar etnik, dini, mezhebi farklılıkları bir yana bırakarak meydanları doldurdular; devasa direnişlere imza attılar. Barikatların, genel grevlerin mimarı oldular.

Mesela -yönetimin etnik, dini ve mezhebi temellerde paylaşıldığı- Lübnan’daki ayaklanma 17 Ekim 2019’da Lübnan’da ekonomik durumun kötüleşmesi ve iletişime yeni vergiler getirilmesi nedeniyle başladı.

Uzun yıllardır ekonomik zorluklara ve yolsuzluklara karşı biriken öfke, hükümetin WhatsApp gibi iletişim ağlarına vergi getirdiği haberi üzerine Lübnan halkını sokaklara döktü. Kadınlar yine ön saflardaydı.

Mesela “kaderi” farklılaşan Ürdün sarsılırken; Sudan’da Ömer Beşir, Cezayir’de Abdulaziz Buteflika devrildi…

Afrika’nın en yoksul ülkelerinden Sudan, 2019’da en önemli dönemeçlerinden birini yaşadı. Ekmek fiyatlarına yapılan zamlarla patlak veren protestolar, 1989 darbesiyle başa geçen diktatör Ömer Beşir’i ordu baskısıyla istifaya götürdü. Ancak protestocular, “devrim” sloganlarıyla kuşattığı meydanları terk etmedi.[41]

Sudan’da 2019 Şubat’ında başlayan ayaklanma Beşir’i devirdi. 2 Nisan 2019’da Cezayir’deki protestolarla dönüşüm yaşandı.

Sonra Irak’ı dönüştürmesi muhtemel başkaldırı! 1 Ekim 2019’da Şiî kentlerinde kıvılcım alan ayaklanma hükümeti düşürdü, siyaseti gölgeleyen İran rejimine ciddi mesaj verdi.

Ve İran… 15 Kasım 2019’da benzine yüzde 50 zam yapılmasının üzerine isyan başladı, kısa sürede tüm eyaletlere yayıldı. İsyanın yaygınlığı ve liderlerin hedeflenmesi Tahran rejiminin çatırdadığını, çanların rejim için çaldığını gösterdi.[42] Benzin fiyatlarının 3 kat artırılmasının ardından patlak veren protestolarda Uluslararası Af Örgütü’ne göre, güvenlik güçlerinin müdahalesinde 304 kişi yaşamını yitirdi.[43]

 

I.4) “MEZHEP”ÇİLİK Mİ? SOL MU?

 

Ortadoğu’da olup bit(mey)enlere dair bir dize soru(n) dillendirmek mümkündür ki, bunlardan birisi de V. İ. Lenin’in, “Şimdiye kadar belki bin tane idealist felsefe tezi ortaya atıldı, bin birincisi de her an çıkabilir,” uyarısı ekseninde ele alınması gereken sol(umuz)un hâlidir.

Burada ilk soru(n): “Nereye gitti bu Ortadoğu solu”dur!

Ortadoğu hep böylesine dinci gericiliğin, Selefî köktendinciliğin esiri değildi!

Selefî/Vahhabî radikalizm hiç eksik olmadı, kadim coğrafyada, -ama bunun yanında- çok güçlü bir sol damar hep olagelmişti.

Ancak günümüzde bu sol damardan eser yok!

Post-modern kimlikçi siyasetlerin ön plana çıktığı, etnik, dinsel, mezhepsel fay hatlarının harekete geçirildiği Ortadoğu’da tüm siyasal, toplumsal yaşam bu “zamanın ruhu”na göre şekilleniyor. Hâliyle de kimlik üzerinden, aidiyetler üzerinden sürdürülen çatışmalar belirleyici oluyor…

Elbette kimlikçi döngüden çıkmak hiç kolay değil. Ancak imkânsız da değil.

Unutulmamalıdır ki kimlikler üzerinden, dinsel aidiyetler üzerinden verilen kavga da yeni çatışmalara, krizlere gebeyken; söz konusu bakış açısı meselelerin aslının da gözden kaçmasına yol açıyor.

Bu nedenledir ki Kudüs gibi çok katmanlı bir mesele, dinsel kodlar üzerinden okunurken; büyük bir yanlışa düşülüyor; Yahudilik-İslâmcılık çatışması üzerinden politik bir sorun din meselesine indirgenerek bağlamından koparılıyor.

Oysa Selefî/ Vahabî gericiliğin dört bir tarafı sardığı, radikal İslâmcı gericiliğin bugünlerde hiç olmadığı kadar çoraklaştırdığı Ortadoğu’da bir zamanlar güçlü bir sol gelenek vardı. Yemen’den Mısır’a, Lübnan’dan Filistin’e, Afganistan’dan İran’a, Suriye’den Irak’a uzanan geniş coğrafyada Sovyetler’den de beslenen sol parti ve akımların rüzgârı esiyordu.

O zamanlar da İslâmcılar vardı ama onlar da esen rüzgârın etkisindeydiler. Filistin solu, Lübnan solu, Mısır solu uluslararası Marksist aktörler, teorisyenler çıkarmış topraklardı. Dünyanın dört bir tarafından solcular, Marksistler Filistin’le, Lübnan’la dayanışmak için Ortadoğu’ya akın ediyordu. Enternasyonalist dayanışmanın en güzide örnekleri sergileniyordu. Coğrafyanın her bir köşesinde bu dayanışmanın izlerini görmek mümkündü. Batı Şeria’da, Filistin genelinde, Beyrut’ta, Aden’de, Şam’da, İskenderiye’de ve daha nice kentte…

Bir zamanlar Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da, İran’da güçlü sol, komünist partiler vardı. Afganistan Komünist Partisi’nin gücü sadece Sovyetlerden kaynaklanmıyordu. Güney Asya’nın en büyük komünist hareketlerindendi.

İlario Salucci’nin yıllarca Irak’ta kalarak hazırladığı ‘Irak’ta Solun Tarihi’[44] başlıklı yapıtında bir zamanlar Ortadoğu’nun en devrimci gücü olan Irak Komünist Partisi’nin tarihini, solun seküler laik güçlü damarını muazzam şekilde aktarır.

Kitap esasında “Arap dünyasını modern sınıf mücadelelerinin ve seküler siyasi hareketlerin uğramadığı bir ‘Ortaçağ coğrafyası’ olarak okuyan, Türkiye gibi bu coğrafyaya komşu ve ortak bir geçmişe sahip bir ülkenin/bölgenin insanlarının bile veri kabul ettiği önyargıları yıkması itibariyle” oldukça önemlidir.

Bölgenin en seküler siyasi geleneklerine sahip ülkelerinin Mısır’ın, Irak’ın, Suriye’nin, İran’ın, Afganistan’ın solunun öncülük yaptığı sınıf mücadeleleri iktidarları sarsıyordu. Suriye bugün dahi çok parçalı yapısına rağmen çok sayıda sol sosyalist partiye sahip. Her renkten sol sosyalist partiye rastlamak mümkün. O görkemli İran solundan bahsetmeye dahi gerek yok.

Peki, nereye gitti bu sol? Esasında bir yere gittiği de yok. Hâlâ varlar ve oradalar. Ancak güçsüzler, dağınıklar ve ABD emperyalizmi ve dincilerin el ele vermesi nedeniyle kafalarını çıkarabilecek durumda değiller. ABD emperyalizminin İkinci Dünya Savaşı sonrasında Soğuk Savaş konseptinde ektiği dinci gericilik palazlandı, dört bir tarafı sarıp sarmaladı.

“Yeşil kuşak Projesi”nden “Ilımlı İslâm”a uzanan hatta, İslâmcılar ABD emperyalizmin öncü müfrezesi olarak kullanıldı. İslâmcılar, ABD-İngiliz emperyalizminin ayak oyunlarıyla sola karşı beslendi, korundu, kollandı. Bölge adım adım gericileştirildi.

Peki ne oldu? ABD emperyalizminin ortaya sürdüğü İslâmcı projeler adeta birer Frankeştayn’a dönüştüler. Bugün bu canavarlar sadece bölgeyi Ortaçağ karanlığına sürüklemekle kalmadı, kendisini var eden sahiplerini vurmaya de başladı. IŞİD’ler, El Kaide’ler, El Nusra’lar, Horasanlar, Eş Şebaplar, İhvancılar bu iklimin eseriyken;[45] -III. Büyük Bunalımın devreye soktuğu dinamiklerle-kesilen sol damarlar yeniden filizleniyor.

Emperyalist güçlerin, bölgesel işbirlikçilerinin, yerel despotların işine gelen bu kimlikçi döngüden şu an için çıkmak elbette ki kolay değil. Ama imkânsız da değil. Kimlikler üzerinden, dinsel aidiyetler üzerinden yeni çatışmalar örgütlenirken başarılı olamıyorlar. Siyasal İslâmcı projeler iflas etti, emperyalist müdahalelerle gerçekleştirilmek istenen dönüşümler tutmadı.

Ve tüm bu yıkımların arasında sol yeniden kendisinden bahsettirmeyi başardı. Üstelik sadece Irak’ta değil Suriye’de, Lübnan’da “direniş ekseni” yeniden ayağa kalktı.

Irak Komünist Partisi bütün eksikliklerine, Saddam ve işgal dönemindeki yanlışlarına rağmen ayağa kalkmayı başardı. Yolsuzluklara bulaşmış bezirgânlara karşı bıkan umutsuz, yorgun halk kitleleri İbadi hükümetinin yoksulluk, yolsuzluk ve adaletsizlik üreten politikalarına karşı harekete geçirilerek kitlesel eylemler düzenlendi. Etnik, dinsel, mezhepsel farklılıkları bir tarafa bırakıldı.

Post modern neo-liberal kimlikçi bakış açısının toplumları nasıl zehirlediğinin en hazin coğrafyası Ortadoğu. Etnik, dinsel, mezhepsel kodlar üzerinden dizayn edilen bölüşümün bölgede nasıl bir kangrene yol açtığını görmek açısından Irak ve Lübnan muazzam iki örnek;[46] elbette diğerleri de!

Burada şu “mezhep” meselesine ilişkin bir parantez açmakta yarar var!

Ortaya çıkış nedenleri birbirinden farklı olan çok sayıda İslâmcı örgüt Ortadoğu’da cirit atıyor; bunu görmezden gelemeyiz; ancak abartmamalıyız da!

Aslında Ortadoğu’da bir mezhep(ler) “savaşı” değil, gerici jeopolitik söz konusu!

Mesela farklı El Kaide’ler var. Bu cümle tuhaf gelebilir ama tek bir El Kaide yok. Örneğin 2004’de Irak’ta yaygınlık kazanan El Kaide, “merkez” ile resmi bağları korurken, birçok yönden Usame Bin Ladin’in fikirlerine ters düştüğü için bağımsız bir politika izledi. Benzeri bir gelişme Mağrip El Kaidesi ile Afrika El Kaidesi’nde de görüldü. Yazmaya sayfalar yetmez bu örgütü. Bu kadar bir anımsatmayla yetineyim.

Öte yandan Hizbullah Esad’ı destekleyen örgüttür. 1982’de, iç savaş sırasında Şeyh Seyid’in Muhammed Hüseyin Fadlallah’ı tarafından kuruldu. Hizbullah günümüzde kendisini Lübnan’ın savunma sisteminin bir parçası olarak tanımlıyor. Suriye krizinin başlamasıyla birlikte Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın yanında yer alıyor. Hizbullah, İslâmi devrimi ihraç etme fikirleriyle bağlantılı bir örgüt olarak değerlendirildi. Örgütün liderliğini El-Seyyid Hasan Nasrallah yapıyor. Ayrıca Hizbullah’ın en büyük destekçisi İran ve İran da bu desteği reddetmiyor.[47]

Bu çerçevede gerici Arap rejimleri varlıklarını sürdürmek için İslâm’ın tarihsel bölünmüşlüğünü hep canlı tuttular.[48] ABD’nin Ortadoğu’ya müdahaleleri de “İslâmcı terör”ü geliştirdi.[49]

Bu arada “11 Eylül terör travmasında, Amerika’nın Afganistan, Ortadoğu’da kendi istihbarat örgütlerine kurdurduğu, bölge içindeki çıkarları adına kullandığı siyasal İslâmcı terör örgütlerinin rolleri hâlâ sorgulanmadığını… Ancak siyasal İslâmcı terör örgütleriyle kendi topraklarında savaşım gerekçeli Irak-Afganistan işgalleri, bölge ülkelerinin diktatörlükleri ile birlikte ülkemizde de ırkçı-dinci, siyasal İslâmcı ittifaklar eşliğinde dolaylı, doğrudan desteklendiği”[50] nasıl unutturulabilir ki?!

O hâlde “Hayattaki amacım tanrıyı tahtından indirmek ve kapitalizmi yıkmaktır,”[51] diyen Karl Marx’ın, “Din, insan kendi çevresinde dönmediği sürece insanın çevresinde dönen aldatıcı bir güneşten başka bir şey oluşturmuyor… Din insan aklının anlayamadığı olaylarla baş etmedeki zafiyetidir… İnsanların mutluluğunun ilk gereği, dinin ilgasıdır,” vurgusu eşliğinde egemen(ler)in yönetmek için yoksullara, yoksulları yönetmek için ise dine ihtiyaçları olduğunu asla unutmamalıyız. Cehaletin ve yoksulluğun üzerinde yükselen her iktidar yoksullara bu dünyada kırıntıdan başka bir şey vaat edemediği için ancak öbür dünyayı vaat edebiliyor. Bu yalan yerle yeksan edilmeden egemen(ler)in oyunu bozulamaz![52]

 

yazının devamı



Bu yazı 2112 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
HABER ARŞİVİ
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HAVA DURUMU
nöbetçi eczaneler
GAZETEMİZ

HABER ARA
YUKARI