Bugun...



Pandemiler Tarihi Nasıl Değiştirdi ?/ Isaac Chotiner

Yüzyıllara ve kıtalara yayılan devasa bir çalışma ufkunda Snowden’in anlatımı, toplumsal yapıların hastalıkların gelişmesini sağladığı yolları açıklamaya çalışır. “Epidemik hastalıklar kaprisli bir biçimde ve uyarmaksızın toplumları etkileyen rastlantısal olaylar değildir” yazar. “Aksine her toplum kendi özgül savunmasızlıklarını üretir. Bunları incelemek toplumların yapısını, yaşam standartlarını ve siyasi önceliklerini anlamaktır.”

facebook-paylas
Güncelleme: 07-07-2020 11:12:34 Tarih: 01-06-2020 01:22

Pandemiler Tarihi Nasıl Değiştirdi ?/ Isaac Chotiner

Pandemiler Tarihi Nasıl Değiştirdi

 Isaac Chotiner

Yale Üniversitesi’nde Tarih ve Tıp Tarihi alanında çalışan emekli öğretim üyesi Frank M. Snowden yeni kitabı Epidemics and Society: From the Black Death to the Present [Kara Ölümden Günümüze Epidemiler ve Toplum] salgınların siyaseti nasıl şekillendirdiğini, devrimleri nasıl ezdiğini ve ırksal ve iktisadi ayrımcılığı nasıl güçlendirdiğini inceler. Epidemiler, kişisel ilişkileri, sanatçıların ve entelektüellerin eserlerini ve insan yapımı ve doğal çevreyi etkileyerek, yayıldıkları toplumları da dönüştürdü. Yüzyıllara ve kıtalara yayılan devasa bir çalışma ufkunda Snowden’in anlatımı, toplumsal yapıların hastalıkların gelişmesini sağladığı yolları açıklamaya çalışır. “Epidemik hastalıklar kaprisli bir biçimde ve uyarmaksızın toplumları etkileyen rastlantısal olaylar değildir” yazar. “Aksine her toplum kendi özgül savunmasızlıklarını üretir. Bunları incelemek toplumların yapısını, yaşam standartlarını ve siyasi önceliklerini anlamaktır.”

Snowden’la geçen Cuma, Covid-19’un yayılmasına dair haberlerin dünya çapında piyasaları çökerttiği ve hükümetlerin gelmekte olan çok daha kötüsü için çeşitli derecelerde hazırlıklara giriştiği sırada, telefonla konuştum. Uzunluk ve netlik saplamak açısından gözden geçirilmiş söyleşimiz sırasında, epidemi sırasında seyahat kısıtlamalarının siyasetini, hastalığa insanlık dışı müdahalelerin yönetimleri nasıl altüst ettiğini ve sanatçıların kitlesel ölümlerle baş etme yollarını ele aldık.

Büyük bir soruyla başlamak istiyorum: Genel olarak konuşacak olursak, epidemilerin modern dünyayı şekillendirdikleri belli başlı yollar nedir?

Bu soruya yaklaşmanın bir yolu konuya nasıl merak sardığımı incelemektir; ki bu çifte farkına varıştır. Epidemiler insanlara gerçekte ne olduklarının aynasını tutarmış gibi görünen bir hastalık kategorisidir. Bir başka değişle, onlar ölümlülüğümüz, ölüm, yaşamlarımızla ilişkimizdeki her şeyle açıkça ilgilidir. Onlar çevremizle –yarattığımız inşa edilmiş çevre ve yanıt veren doğal çevre- ilişkimizi de yansıtır. Diğer insanlar olarak başkalarına yönelik ahlaki ilişkilerimizi de gösterir ve bugün bunu görüyoruz.

Bu Dünya Sağlık Örgütü’nün tartışmaya devam ettiği büyük mesajlardan biridir. Bu olaylarla yüzleşmek için hazırlıklılığın esas kısmı, insanlar olarak hep beraber bunun içinde olduğumuzun farkına varmaya başlamamız gerektiğidir; herhangi bir yerdeki bir kişiyi etkileyenin her yerdeki herkesi etkilediğidir; Bu nedenle de bir türün kaçınılmaz bir biçimde bir parçasıyız ve ırk ve etniklik, iktisadi statü ve bunun gibi diğer ayrımlar üzerinden değil bu şekilde düşünmemiz gerektiğidir.

Bazı önokumalar yaptım ve bu konunun gerçekten derin felsefi, dini ve ahlaki sorunları gündeme getiren bir sorun olduğunu düşündüm. Ve epidemilerin kısmen tarihi şekillendirdiğini düşünüyorum çünkü onlar, insanların büyük sorunlar üzerine düşünmesine kaçınılmaz bir biçimde neden oldu. Örneğin veba salgını insanın tanrıyla ilişkisini sorununu gündeme getirdi. Bu tür bir olay bilge, her şeyi bilen ve her şeye kadir bir ilahi varlıkla nasıl meydana gelebilir? Çok sayıda çocuğun acılar içinde işkence görmesine kim izin verebilir? Ekonomi üzerinde muazzam bir etkisi oldu. Hıyarcıklı veba bir kıtanın nüfusunun yarısını öldürdü ve bu nedenle sanayi devriminin gelişi, kölelik ve serflik üzerinde devasa bir etkiye sahipti. Epidemiler, şimdi görmekte olduğumuz gibi, toplumsal ve siyasi istikrar üzerinde muazzam bir etkiye sahip. Onlar savaşların sonuçlarını belirledi ve zaman zaman da savaşların başlamasının kısmen nedeni olması olasıdır. Öyle ki epidemik hastalıkların derin bir biçimde dokunmadığı insan yaşamının belli başlı hiçbir alanının olmadığını söyleyebileceğimizi düşünüyorum.

Bu tür şeylere tepkimizin çoğu zaman, genel insanlığımızdan ziyade ırksal, ya da etnik ya da dini görüşlerimizin bir işlevi olduğunu ve bu tepkilerin bir biçimde insanların kusurlarını sergilediğini kastediyorsunuz? Ya da kast ettiğiniz tamamen farklı bir şey mi?

İki şeyi kast ettiğimi düşünüyorum. Nedensellik zincirinin çift yönlü işlediğini düşünüyorum. Hastalıklar toplumları rastlantısal ve kaotik yollarla eziyet etmezler. Onlar düzenli olaylardır çünkü mikroplar seçici bir biçimde kendilerini genişletmek ve yaymak için insanların yarattığı ekolojik olarak uygun alanları araştırır. Bu uygun alanlar kim olduğumuzu fazlasıyla gösterir –örneğin sanayi devriminde işçilere ve yoksullara ve en savunmasızların içinde yaşadığı koşullara ne olduğunu fiilen umursadık.

Günümüzün dünyasında kolera ve verem, yoksulluğun ve eşitsizliğin yarattığı fay hattı boyunca ve bir insan olarak, bizlerin, bir biçimde doğru ve uygun ya da en azından kaçınılmaz olarak kabul etmeye hazırmışız gibi göründüğümüz yolla ilerler. Ama yanıt verişimiz değerlerimize, adanmışlıklarımıza ve insan türünün, daha küçük birimlerin değil, bir parçası olma algımıza fazlasıyla bağlı olduğu da doğrudur. DSÖ’nün Çin misyonunu yöneten Bruce Aylward görevi sona erip Cenevre’ye geri döndüğünde sizin sorduğunuza çok benzeyen bir soru sordu; meydana gelmesi gereken belli başlı şeylerin, şimdi ve gelecekte hazırlanacak olursak, zihniyetimizde mutlak bir biçimde temel değişiklikler olması gerektiğini söyledi. Birbirimizi önemseyecek şekilde örgütlenmek için, aramızdaki en savunmasız insanların sağlığının hepimizin sağlığının belirleyici etmeni olduğunun farkına varmak için, insan türü olarak birlikte çalışmamız gerektiğini düşünmek zorundayız ve bunu yapmak için hazır değilsek, insanlığa karşı bu devasa meydan okumalarla yüzleşmeye hiçbir zaman hazır olamayacağız.

Bana kalırsa bu oldukça karanlık bir düşünce çünkü bu zihniyet değişikliğini deneyimlememizin olası olmadığını düşünüyorum.

[Gülerek] Bu konuda büyük bir iyimser olduğumu ileri sürmek istemiyorum ama olması gerekenin bu olduğuna katılıyorum. İnsanlığın karanlık bir tarafı da vardır ve bu kısmen bunun bir parçasıdır. Hangi seçimi yapacağız? Bununla yüzleştiğimizde nasıl devam edeceğiz? Bunun önceden belirlenmiş olduğunu düşünmüyorum ve büyük bir ahlaki drama önümüzde cereyan etmektedir.

Bütün bunlara nasıl yanıt verdiğimiz ve bunların yaygınlığı arasında bir bağlantı olduğu fikri neredeyse ölüm kalım sorunu.

Buna tamamen katılırım. Gerçekten de bu düzeyde var olan bir sorun ve ahlaki buyruk algımızın bir parçası olacak kadar büyük. Bunun epidemik hastalıklar tarihinin devasa bir parçası olduğunu düşünüyorum.

Konu daha fazla iç karartıcı hale gelmeden daha hafif bir sormama izin verin—

Evet, bu tür ilgilerim olduğu için özür dilerim. Kızlarım protesto ediyor.

Yapılan müdahalenin insanlık için esin verici bir şeyler ortaya koyduğu belli epidemiler var mı?

Ah, Kesinlikle bunu düşünmüştüm. Kendimize ayna tuttuğunu söylediğimde sadece insanlığın karanlık yanını göstermediğini düşünüyorum. Hastalıklar insanlığın destansı yanını da gösterir. İyi bir örnek Ebola krizinde Sınır Tanımayan Hekimler’dir ve bilerek, o her neyse işte özçıkar gözetmeksizin ve hiçbir ödül olmaksızın ama saf bir biçimde, dünyadaki en zayıf insanların hayatlarını ve sağlığını savunmaya adanmış oldukları için, hayatlarını ve geleceklerini ortaya koyma tarzlarıdır. Ve Sınır Tanımayan Hekimler dünyanın birçok yerinde bunu her gün yapmaktadır ve hatta şimdi bununla yüzleşmek için Çin’deler.

Bunun en yüksek nitelikleri açığa çıkaran bir şey olduğuna inanıyorum. Gerçekten de bu büyük olaylar hakkında romanlar yazıldı. Bunlar edebiyatımızı ve kültürümüzü etkiledi. Büyük veba romanını, İtalyan romancı Alessandro Manzoni’nin Nişanlılar’ını düşünüyorum. Manzoni, vebalı evlere giden ve sürüsünün en yoksul ve hasta insanlarına bakmak için hayatını ortaya koymaya gönüllü olan Milan Başpiskoposu Kardinal Borromeo’dan söz eder.

Olumlu anlamda müdahale eden dünya liderleri ya da rejimler ya da epidemiden sonra ortaya çıkan olumlu siyasi değişiklikler konusunda ne söylemek istersiniz?

Kesinlikle. Yeni Dünya’da köleliğin sonu hakkında düşünüyorum. Bunun yanı sıra Haiti ayaklanmasının ve Toussaint Louverture başarısı, bilhassa sarıhumma tarafından belirlendi. Napolyon Haiti’ye köleliği yeniden getirmek için büyük donanmayı gönderdiğinde, köle ayaklanması başarıya ulaştı çünkü Afrika’dan gelen köleler, Napolyon’un ordusundaki beyaz Avrupalıların sahip olmadığı, bağışıklığa sahipti. Bu Haiti’nin bağımsızlığına önayak oldu. Ayrıca ABD’lilerin bakış açısından düşünülecek olunursa, Bu Napolyon’un Fransız gücünü Yeni Dünya’ya yaymaktan vazgeçmesine ve 1803’te ABD’nin yüzölçümünü ikiye katlayan Louisiana’nın Satışı konusunda Thomas Jefferson’la hemfikir olmasına neden oldu.

Soruyu tersyüz edecek olursak, bu hastalıkların varlığı siyasi tahakkümle ne kadar sık el ele yürüdü ya da siyasi tahakkümün bir bahanesi olarak kullanıldı?

Bu hastalıkların siyasi tahakkümün bir parçası olduğunu ya da görüldüğünü düşünüyorum. On dokuzuncu yüzyılın sadece ayaklanmaların değil siyasi tahakkümün de hakim olduğu korkunç bir dönem olduğuna ikna oldum. Örneğin Fransa’da, özellikle Paris’te, 1848 Devrimi’nde ya da Paris Komünü’nden sonra insanların katledilmesi. Bunun bu kadar kanlı ve zalimce olmasının kısmen nedeni yönetici konumundakilerin işçi sınıfının siyasi aynı zamanda tıbbi olarak da tehlikeli olduğunu görmesiydi. İşçi sınıfının, toplumun tümü üzerine felaketleri boca etmesi fazlasıyla olasıydı. Bunun, tehlikeli sınıflar metaforunun gerçekten de bir parçası olduğunu düşünüyorum ve Paris Komünü bastırıldıktan sonra 1871’deki katliamın zalimliğine yol açtığını düşünüyorum.

Çin’in hâlihazırdaki bu koronavirüse tepkisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu gerçekten de ilginç bir soru ve uzun uzun ve yoğun biçimde kafa yormamız gerekeceğini düşündüğüm bir soru çünkü gerçekten de karmaşık olan bir dizi görünüme sahip. İlki Çinliler tarafından 23 Ocak’ta devreye sokulan zor yöntemleri, askerler ve polislerle coğrafi alanları ve toplulukları kuşatarak uygulanan topyekûn bir karantina olan, karantina hattını [cordon sanitaire] devreye sokmaları. Bu örnekte yaklaşık on bir milyonluk bir kent olan Wuhan’da ve ardında, neredeyse altmış milyon insanın yaşadığı Hubei Eyaleti’nde karantina uygulamaya karar verdiler.

Bu veba önlemlerine kulak veren bir şeydir ve Ebola epidemisi dahil birçok kez tekrarlandı. Karantina hattıyla ilgili sorun hantal olmasıdır. O bir balyozdur. Çok geç gelir ve kamu sağlığının temel unsurunu, enformasyonu, çökertir. Bunun anlamı karantinayla tehdit edilen insanlar otoriteyle işbirliği yapmaz. Bu nedenle yetkililer artık ne olup bittiğini bilmez ve insanlar kaçar; bu da epidemiyi yayar. Çin hükümetinin daha başlangıçtaki müdahalesinin bu olduğunu görünce şaşırıp kaldım. Bu veba yıllarından beri geliştirilen, bireylerin vaka bulgularını, ardından izlerinin sürülmesini ve yalıtımını vurgulayan kamu sağlığı normlarından farklılaşır.

Bu nedenle dehşete kapıldım ve en kötüsünü umdum. Rejimin yavaş yavaş seyri değiştirmeye başladığı ortaya çıktı, öyle olduğuna inanıyorum. Zaman geçtikçe Çinlilerin, halkın işbirliğini sağlamaya çalışarak, bir anlamda ilk günlerin zararını telafi etmek için, veri toplamak konusunda aşırı gayretkeş olduğu görülür. Bu öykünün bir müdahaleden daha fazlası olduğunu düşünüyorum. Tamamen kötü değildi ve tamamen iyi de değildi.

Bunu olağanüstü kamu sağlığı olarak öven DSÖ’nün müdahalesini pek de desteklemiyorum. Bu beni korkutuyor. Bu, güçlü adamların olduğu diğer rejimlerin ve diğer ülkelerin karantina dayatması gerektiği anlamına mı geliyor? Bu Ebola için Batı Afrika’da denendi ve işe yaramadı. Beni korkutuyor. Alınması gereken dersin bu olduğunu düşünmüyorum. Muhtemelen Çin’de çok iyi işlemeyen daha nüanslı bir yaklaşım ve gerçekten de Xi Jinping, yeterince tuhaf bir biçimde DSÖ’nün aksine, hatalar yapıldığını ve seyrin değiştirilmesi gerektiğini ve hatalardan öğrenmeleri gerektiğini söylemeye istekli. Bunun Çin’in yapmaya muktedir olduğu şey olduğunu düşünüyorum.

Bu ilginç çünkü daha önce DSÖ’nün, en azından üyelerinin, ortak insanlığı bulmak için insanlara çağrıda bulunduğunu söylüyordunuz ama aynı zamanda, onların en azından başlangıçta bir biçimde insanlık dışı olan bir müdahaleyi övmeye istekli olduğunu söylüyorsunuz.

Evet. Bunu savunmuyorum ama anlayabildiğimi söyleyebilirim çünkü bu Dünya Sağlık Meclisi’nin en geniş üyesini yabancılaştırmak ve sıra dışı bir krizin ortasındaki bir ülkeyi yabancılaştırmak korkunç olabilirdi. Bu nedenle bunun neden meydana geldiğini anlayabiliyorum. Aynı zamanda topyekûn dürüstlük, kanıt üretimi, iletişimin yanı sıra kamu sağlığına veri tabanlı, gerçeklere dayalı, bilimsel yaklaşımlar üzerine çok miktarda vurgu yapıldı ve Çin’in müdahalesinin ilk aşamalarında olan bu değildi. Bunun daha sonra etkisi oldu.

Zamanda biraz geriye gidersek, sanatçıların epidemilere nasıl tepki verdikleri konusunda genel temalar bulunuyor mu?

Epidemiler hakkında öğrendiklerimden biri, her hastalığın, bana göre, [farklı] bir kişi gibi olduğunu düşünüyorum. Her biri tikeldir ve birbirinden farklıdır. Hastalıklar birbirinin yerini alabilir ölüm nedenleri değildir. Bu her bireyin doğasına ve toplumların ve sanatçıların onlara nasıl tepki gösterdiğine bağlıdır. Bu hastalıkların kaç kişiyi öldürdüğüne, insanları eziyet ederek öldürüp öldürmediğine, çocukları ve gençleri öldürüp öldürmediğine ya da geride yetimler bırakıp bırakmadığına ya da tanıdık hastalık olup olmamalarına ya da dışarıdan gelip gelmemelerine bağlıdır.

Veba örneğinde bu ölümlülük ve ani ölüm sorunlarını uyandırır. Sanatçıları özellikle [Avrupa] Kıtasında tepki gösterdi. Katolik ülkelerde esas itki, hastalığı bu yaşamın geçici ve kesinlikten yoksun olduğunun bir hatırlatıcısı olarak görmekti. Ölümün aniliği temasına, yani herkesin ayaklarının yerden kesildiği ölüm dansına [danse macabre] büyük bir önem verildiği görülür. Elbette kum saatinin, kemiklerin ve vanitatem’in [Ölüm ve değişim simgelerini, onların kaçınılmazlığının hatırlatıcısı olarak, içeren on yedinci yüzyıl Hollanda natürmort resmi tarzı –ç.n.] kullanımlarına da…

İncil’de yazdığı gibi, “Beyhudelikler beyhudesi, diyor Vaiz, her şey beyhude.” Burada bunun muazzam bir algısı ve yaygın bir biçimde tasvir edilen veba azizlerine tapmak için de bir algı bulunmaktadır. Bu –dindarlık kültü, ani ölüm teması, tövbe ve veba sizi aniden yok etmeden önce işlerinizi ve ruhunuzu düzene sokma- Avrupa’nın dört bir yanında görülebilir. Bunun, Avrupa sanatının ikonografisinde dönüştürücü bir etkisi oldu. Hatta bunu, Ingmar Bergman’ın Yedinci Mühür adlı filminde, vebanın Bergman’ın 1957’de endişelendiği şey, nükleer savaş, için bir metafor olduğu, yirminci yüzyılda görebilirsiniz. Veba hakkında söz ettiğim her şeyin, filmin sonunda yer alan ölüm dansı dahil, filmde olduğu görülebilir. Azrail tablolarının gelmekte olduğunu görebilirsiniz ve bu gerçekten de ölüme bu sanatsal yanıtın sürekliliğinin bir örneğidir.

Diğer hastalıklar farklı tepkilere neden oldu. Veremin Romantik dönemde, on dokuzuncu yüzyılda ne kadar farklı olduğundan söz edilebilir. Bu gerçekten tuhaftı çünkü bana göre verem ölmek için en ürkütücü ve acılı yoldur, son aşamasında nefessiz bırakır ve buna rağmen diğer taraftan güzel olduğu düşünülen operanın kadın kahramanları yüceltilir. Ya da Tom Amcanın Kulübesi sadece kölelik hakkında değildir. Aynı zamanda verem hakkındadır.

Verem neden yüceltildi?

Gülümseteceğini umduğum bir şey söylemek istiyorum ama buna nihai bir yanıt verebilmeyi de istiyorum. İnsanlar komik yaratıklar, öyle değil mi? Yapılan her şey kolayca anlaşılabilir değil ama vebaya gelince bu herkesi etkileyen bir hastalıktı. Bunun hayati öneme haiz olduğunu düşünüyorum. Dünyanın sonu, kıyamet günü, nihai mahşerdi. Diğer yandan verem zamanında, insanlar bazı şeylerin doğru olmadığını düşündü. Onlar hastalığın seçkinlerin, sanatçıların, güzelliğin, saflığın –on dokuzuncu yüzyılın başındaki tıp doktrinleri bunu onlara öğretmişti- hastalığı olduğunu ve insanları çok daha güzel kıldığını düşündü; bu nedenle moda kadınları veremli yaratıklara dönüştürmeye çalıştı. Toulouse-Lautrec’in veremli insanlar gibi soluk tenli görünmek için yüzüne pirinç tozu süren, anoreksik görünümlü bir kadını betimleyen tablosunu gördünüz. Rafael öncesi sanat görüşünü benimseyen sanatçılar [Pre-Raphaelites] verem hastası olan modelleriyle evlendi. Victor Hugo bir yazar olarak tek büyük kusurunun, verem olmamak, olduğunu bu nedenle asla olabileceği kadar büyük bir yazar olamayacağını arkadaşına anlattı.

Kültür üzerine düşünen ve yazan Arthur C. Jacobson, on dokuzuncu yüzyılın sonunda, verem geri çekilirken, ABD’nin sanatlar, bilimler ve kültürde bir krizle yüzleşeceğini fikrine sahipti çünkü verem zamanında var olan dehalar artık olmayacaktı.

Bu olağanüstü.

Bilim konusunda Luddite [teknoloji karşıtı, makine kırıcılar-ç.n.] değilim ama bilimler zaman zaman ters akıntıya sahip olur ve bu hastalıkların mikrop kuramının ters akıntılarından biridir. mikrop kuramı fiilen yoksulları damgalamaya yardım etti. Kuram, veremin güzel sınıfların değil kirli ve yoksul olan çirkin sınıfların bir hastalığı olduğu konusunda ısrar etti. Burada tüm yorum değişir. Yirminci yüzyılın başındaki André Gide’nin Ahlaksız’ına bakacak olursanız, kendi verem hastalığını, olabilecek en adi ve tiksindirici şey olarak görür. Güzel hastalık fikri sonsuza dek gözden kaybolur ve verem hiçbir zaman eskisi gibi olmaz.

Burada son verelim: Birkaç gün önce, bir grup sağlık görevlisinin Beyaz Saray’a gidip Başkan Trump’ı övmeye ve olan bitenler hakkında konuşmaya karar vermesinde gördüğümüz gibi, bir epidemiye trajedi ve komediyi birleştiren bir müdahaleye tanıklık ediyor olabiliriz. Tarihte, epidemiyle kötü ya da muhtemelen trajikomik bir biçimde baş etmeye çalışan deli kralların ya da çılgın yöneticilerin eğlendirici öyküleri var mı?

Evet, tamamen komik olduğundan emin değilim ama askerlerinin yaşamlarına değer vermeyen Napolyon’un kendi yönetimini yıkan hastalıklara karşı tepkisi kara mizah tarzında trajik ve groteskti. Bu nedenle Batı Hint Adaları’na sarıhummanın gelişinden kişisel bir hakaret olarak söz edebiliyordu.

Bunun yeniden görebileceğimiz bir şey olduğunu düşünüyorum. Bu gülebileceğiniz bir şey olabilir.  Tarih retrospektif açıdan bir komedi olarak en iyi bir biçimde görülebilir ama ABD’deki bu epidemi bağlamında gelecek yıl olabileceklerin eğlenceli olabileceğini düşünmüyorum. Görebildiğim kadarıyla, hiçbir şey denetimlerin olmadığı bir sırada “Ah, soğuk algınlığından daha fazlası değil, her şey denetimimiz altında” diyen Beyaz Saray’daki yetkililere sahipler ve bilime bile inanmayan insanlara yetki verdiler.

Epidemiler ve solipsizm [tekbencilik] insan doğasını fethedemediği iki şeydir.

Bu konuda size katılıyorum.

Çeviren: S. Erdem Türközü

3 Mart 2020

Kaynak




Kaynak: Dünyadan çeviri-S. Erdem Türközü

Editör: yeniden ATILIM

Bu haber 164 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER Röportaj-Analiz Haberleri

YAZARLAR
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
HABER ARŞİVİ
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HAVA DURUMU
nöbetçi eczaneler
GAZETEMİZ

HABER ARA
YUKARI YUKARI