Bugun...



Giovanni Boccaccio COVID-19 Hakkında Ne Derdi? / Paula Findlen

"... Boccaccio. Günümüzde bile, pandemi koşulları altında yaşayan bir toplumun en konuşkan ve düşünceli tanıklarından biridir. Bu edebi başyapıt, “son salgının yol açtığı ölümcül yıkımın acı verici hatırası”nı anarak başlar. Toplumun meraklı bir gözlemcisi olan Boccaccio, Decameron’da sosyal mesafelenmenin on dördüncü yüzyıldaki dengi, normal ilişkileri dönüştürüp gererken, güvenin, arkadaşlar ve komşular arasında bile, ne kadar hızlı çöktüğünü tasvir eder. Korku insanları sarıp sarmaladı..."

facebook-paylas
Güncelleme: 19-05-2020 14:05:24 Tarih: 15-05-2020 01:03

Giovanni Boccaccio  COVID-19 Hakkında Ne Derdi? / Paula Findlen

Giovanni Boccaccio  COVID-19 Hakkında Ne Derdi? / Paula Findlen

Floransalı hümanistin Decameron’da Kara Ölüm’ü betimleyişi pandemi altında yaşayan bir toplumun en düşünceli anlatımlarından biridir.

Veba silinmez bir anı gibi sık sık imgelemimizi ziyaret ediyor. Her ne kadar epidemiyologlar yaklaşık iki bin olan yıllık vaka sayısında son birkaç on yıldır küçük bir artış olduğunu vurgulasa da, çok azımız herhangi bir veba deneyimine sahip.

Vebayı, elbette on dördüncü yüzyılın ortalarında doruğuna ulaşan meşum veba salgını Kara Ölüm’ün merceğinden biliyoruz. Felaket Avrasya ve Kuzey Afrika’nın büyük kısmını etkiledi; hatta Afrika’nın Sahra-Altı’na ve Hint Okyanusu’na dek ulaşmış da olabilir. Ama beraberinde getirdiği yıkımın en canlı kayda geçirilişlerinden bazıları, on dördüncü yüzyıl hümanisti Giovanni Boccaccio’nun insanlık tarihinin en ölümcül pandemisinde en öndeki koltuklardan birinde yer aldığı Floransa gibi Avrupa kentlerinden gelir. O kentlerde Kara Ölüm damgasını her şeyin üzerinde öylesine bıraktı ki, zaman, vebadan öncesi ve sonrası olarak bölünebilir.

Floransa’da, haftalık yiyecek alışverişi için, normalde kalabalık kentin şimdilerde yarı boş sokaklarında ihtiyatla kendisini tehlikeye atan, evde çocuklarını eğitmeye ve onlarla baş etmeye çalışan, Floransa’yı çevreleyen tepelerdeki kentlerde yer alan villalardaki yarı-yalıtılmış, hareketsiz araştırma merkezlerinde çaba sarf eden arkadaşlarım var. Yurtdışından gelmiş öğrenciler uzun zaman önce evlerine döndü ve turistler şüphesiz gelmiyor. COVID-19 karantinası altındaki birçok yer gibi Floransa da tuhaf biçimde sessiz bir yer haline geldi. Rönesans kentlerinin en rafinesinin modern sakinleri, kısmen orada başlamış bir geçmişe gerçekten de geri dönmüş gibi hissediyorlar.

1348’de Boccaccio’nun dünyası aniden ve dramatik biçimde değişti. Floransalı zengin bir tacirin gayrimeşru oğlu olan Boccaccio, otuzlarının ortalarında, babasından bağımsızlığını kazanmaya çalışan ve Floransa’yı geride bırakmayı umut eden, yoksul bir yazar ve zaman zaman da ticari vekildi. “Ölümcül salgın hastalık” memleketine eriştiğinde muhtemelen orada değildi ama hemen sonrasında geri döndü. Onu kesintiye uğramış yaşamların kaosuyla baş etmekte yalnız bırakarak, babası ve üvey annesi dahil nüfusun ez az üçte biri öldü.

Boccaccio, Decameron’da sosyal mesafelenmenin on dördüncü yüzyıldaki dengi normal ilişkileri dönüştürüp gererken, güvenin ne kadar hızlı çöktüğünü tasvir ediyor.

Boccaccio bu yıkılmış manzaraya yaratıcı bir yanıt olarak, deneyimlerini hemen kağıda dökmeye başladı. Decameron’u – kentten kaçan yedi genç kadın ve üç erkek tarafından anlatılan yüz öykü – 1351’de tamamlamış olması olasıdır. Başlığın da akla getirdiği gibi, derleme, on günlük bir Öykü Atışması [StorySlam], tüm bir insan davranışları spektrumunu boydan boya koşan sözlü bir maratondur: aristokrat gösterişler; ruhban sınıfı başarısızlıkları; kastlar arası imkansız aşklar; yozlaşmış kurumlar; kötü biten iş anlaşmaları ve evlilikler; Yahudi ve Müslümanlarla etkileşimde bulunan Hıristiyanlar; lortlarının hakkında gelebilecekler mi, merak eden köylüler… Öykülerini hayatın her alanından karakterlerle doldurdu Boccaccio. Günümüzde bile, pandemi koşulları altında yaşayan bir toplumun en konuşkan ve düşünceli tanıklarından biridir.

 

Bu edebi başyapıt, “son salgının yol açtığı ölümcül yıkımın acı verici hatırası”nı anarak başlar. Toplumun meraklı bir gözlemcisi olan Boccaccio, Decameron’da sosyal mesafelenmenin on dördüncü yüzyıldaki dengi, normal ilişkileri dönüştürüp gererken, güvenin, arkadaşlar ve komşular arasında bile, ne kadar hızlı çöktüğünü tasvir eder.

Korku insanları sarıp sarmaladı ve bir dizi yoldan ifadesini buldu. Boccaccio, birçok insanın tek başına ya da yabancıların arasında ölmesine ağıt yakıyordu. İnsanların açıkta bir araya gelememesinden ya da hastalığa yenilen sevdiklerinin, akrabalarının ya da arkadaşlarının bedenine sarılamamasından dolayı eskiden olduğu gibi yas tutmadıklarını belirterek ölü gömme uygulamalarındaki değişimleri belgeledi. İnsanlar gündelik hayatlarında karşılaştıkları her şeyin enfeksiyon barındırdığını fark ettikçe, sıradan etkinlikler muazzam bir kaygı kaynağı haline geldi ve onların hayatta kalamamaları ihtimaliyle takıntılı bir biçimde vasiyetlerini değiştirmesiyle, noterler işlerinin açıldığını gördü. Hastalık kentin toplumsal dokusuna sızdığında ve onu dönüştürdüğünde, bu tüzel kişilik bütünlüğünü sürdürmek için mücadele etti.

Decameron devletin ne kadar kusurlu bir biçimde müdahale ettiğini de yansıtır – bu, Boccaccio’nun çok iyi anladığı bir şeydir; yakın geçmişte ölen babası, son derece uygun bir Orwell’yen isimle, “Bolluğun Memuru” (Ufficiale dell’Abbondanza) olarak tanımlanan, yedek kaynaklardan sorumlu kişiydi. Tahıl önemlidir, tuvalet kâğıdı değil. Özellikle bu iş için oluşturulmuş geçici komiteler, savaş zamanlarında olduğu gibi, normal hukukun üstünlüğünün ötesinde sıra dışı yetkiler iddia ederek, acil durum önlemleri aldı.

COVID-19’un aksine, hıyarcıklı veba insan temasıyla değil – hıyarcıkları neşterle kesen bir cerrah değilseniz ya da enfeksiyon bölgesiyle doğrudan temasınız yoksa – pireler ve onları taşıyan hayvanlar tarafından bulaştırılıyordu. Ama Rönesans Floransa’sı bu hastalığın nasıl işlediğini bilmiyordu. Hekimler ilk başlarda hastalığın kaynağının kentin yaz aylarındaki sıcak, nemli havası olduğunu kabul etti. Kente bulaş taşıyan malların ve kemirgenlerin girişini engelleme imkanını gerçekten taşıtan karantinayla karşılaştırıldığında, hastaları evlerine hapsederek yalıtmaya yönelik doğaçlama önlemler, hastalığın seyrini yavaşlatmaya çok az katkıda bulundu.

Yaygınlaşan korku, yoksulların, yabancıların ve toplumun ayrıcalıksız kesimlerinin –kaçma lüksüne sahip olmayanların – daha fazla kötü muamele görmesinin temeli haline geldi. Onlar zehirli havanın kaynağı mıydı? Önceki kuşaklar kafirlerin, Yahudilerin ve cüzzamlıların nefesleriyle insan öldürebildiğine inanıyordu. Bu tehlikeli fikir bu yeni hastalığın ahlaki açıklamalarını ve korkunun yönlendirdiği, toplumun saf olmayan unsurlarından arındırma çabalarını – Floransa’da değil, dini ve iktisadi gerilimlerin vebanın gelişini öncelediği İspanya, İngiltere ve Kuzey Avrupa’da – esinlendirdi.

Bunun yerine en sofu Floransalılar dua etti. Kendilerini kurtarmak için kentten kaçmayan ruhban sınıfı, yeri geldiğinde insanları en iyi şekilde davranmaya cesaretlendirerek, yeri geldiğinde de her şeyin nedeni oldukları için cezalandırarak, başkalarını kurtarmak üzere kentte kaldı. Devleti aradan çıkaran muhalif vaizler, ilahi lütfa müracaat etmeksizin iyi bir son hayal etmenin olanaksız olması nedeniyle, inananları ibadete topluyordu. Elbette işler durma noktasına geldi. İnsanlar ve bölgeler arasındaki ticaret, risk alacak ve sonuçlarına katlanacak kadar cesur ve gözü kara olanları kurtararak, fiilen durdu.

Toplumun nabzını tutarken Boccaccio bir pandemiye dört farklı tepki ayırt etti. İlki, ona Stoacı kadercilik değilse bile halinden memnun gibi görünen, “herkesten yalıtılmış olarak yaşayanlar” idi. Kilerleri “lezzetli yiyecekler ve değerli şaraplarla doluydu; onlar kendilerini endişesizce eğlendirdi ve veba geçinceye kadar basitçe kapılarını dış dünyaya kapattı. Onlar iyi yanıt verdiklerinden dolayı sürekli olarak kendilerini kutladı: Aksine toplumun Epikürcüleri, vebayı ‘büyük bir şaka’ olarak görerek, şafaktan alacakaranlığa dek eğlendi.” Onlar hastalarla temas etmekten kaçınacak kadar zekiydi ama pandemiyi tüm kurallarla alay etmek için bir fırsat olarak değerlendirdiler.

 

Bu ikisinin ortasında, ayık ya da gürültülü bir biçimde, kendini karantinaya almayan ama ihtiyatlı önlemler alarak dikkatle kenti dolaşıp duran üçüncü bir grup insan yer almaktadır. Modern yüz maskeleri kendin-yap YouTube videoları çekmeye yatkın olanlar için rekabete dayalı bir spor haline gelmeden çok önce, kokulu çiçekler, aromatik otlar ve egzotik baharatlar, sözde hastalığın pis havasını uzak tuttuğu gerekçesiyle, yaşadıkları yerin dışına tehlikeli akınlar düzenleyenlerin popüler süsü haline geldi.

Sonuncu grup, Decameron’un on genç karakteri gibi, bu sorunların hepsinden kaçınan ve kırın görece yalıtılmışlığına temiz havas alırcasına kaçanlardı. Boccaccio, hiçbir seçeneği olmayan ve orantısız bir biçimde sarsılan yoksulların aksine, bunların hepsinin yaşamda ve ölümde eşit olduğunu gözlemledi.

Boccaccio ve çağdaşları için veba, açgözlülük ve şefkatin sınırlarını tanımladığı ölçüde, bilgiyle cehalet, hakikatle aldatma arasındaki ince çizginin nihai sınaması haline geldi. Ünlü hekimler baş döndürücü bir çelişkili açıklamalar silsilesi sunarak – otorite ve eğitimin ağırlığıyla desteklenen, fantastik bir biçimde detaylandırılmış astrolojik kartlar, beden sıvılarının dengesi ve dengesizliğinin karmaşık tıbbi kuramları – deneyimlerini tüm güçleriyle boca ettiler. Bulaşıcı hastalık kuramına sahip değillerdi. Aksine hastaları ve ölümü önemseyen en kabiliyetli tıp pratisyenleri en iyi ilacın, başlangıçta kıt olan deneyimden kaynaklandığı sonucuna vardı. Daha alçakgönüllü sağaltıcılar ve sağaltımı sofu bir yardımseverlik edimi olarak görenler, ıstırapları hafifletmek için yaşamlarını tehlikeye attılar. İnsanlara boş vaatlerde bulunan şarlatanlar insanların çaresizliğinin üzerine pusuya yattı. Hekimler ve eczacılar, yeni bir şeyler üzerinde çalışabiliyor olabilecekleri umuduyla, zehri defetmek için kadim farmakopedilerdeki efsanevi antidotların reçetelerini yeniden düzenlediler. Başlangıçta hiç kimse bir tedaviye uzaktan bile olsa benzeyen bir şey sağlayamadı.

 

Aksine herkes, ortak bir deneyim olduğu için Boccaccio’nun doğru sözcükleri bularak ürkütücü ve kesin ayrıntılarıyla betimlediği belirtileri tanımakta ustalaştı. Onun, Floransa vebasının “Doğu’da aldığı biçimi almadığına” dair keskin gözlemi, bir hastalığın tek bir şey olmak yerine insanlar, hayvanlar ve böceklerle göç ederken evrim geçirebilen ve değişen farklı belirtilerin bir karmaşası olduğunun farkına varmak için modern çağı beklemek zorunda olmadığımızın hatırlatıcısıdır. Toplum bulaş yollarını anlamamış olsa da, insanlar bunun dışavurumlarını yakından gözlemliyordu.

Boccaccio, veba Floransa’ya varmadan önce farklı bir şey olduğunu bilmekle kalmadı, veba kentte bahar ve yaz ayları arasında evrim geçirdiğinden, “hastalığın belirtilerinin değiştiğini” de kavradı. Hıyarcıklı veba muhtemelen zatürre ve septik çeşitlemelerine yol verdi – buna, insanlar enfekte hayvanları yedilerse gastrointestinal çeşitlemesini de kesinlikle ekleyebiliriz. Biri sağlıklı bir bireyin yakınlarında kan öksürdüyse, o birey hasta olabilirdi ve herkes bu korkunç gelişmeyi not etti. Hastalığı anlamak, sadece belirli bir uzmanlığı ya da otoritesi olduğunu iddia edenlerin değil, tüm toplumun bir projesi haline geldi. Bu Boccaccio’nun Decameron’un girişine yazdığı bir dersti. Bu nedenle de kısa ama ilgi çekici betimlemesi, bir hekimden ziyade meslekten olmayan biri tarafından yazılmış hastalığın en iyi anlatımlarından biri olmaya devam etmektedir. (Daniel Defoe üç yüzyıl sonra büyük Londra Vebası’nın katışıksız dehşetini, benzer bir biçimde yakaladı.)

Boccaccio Decameron’u tamamladığında, hekimler de ne öğrendiklerini yazmaya başladılar. O, bu külliyatın en dikkatli ve eleştirel okuyucularından bir haline geldi. Başlangıçta veba on dördüncü yüzyıl tıbbının yetersizliklerini açığa çıkarırken hekimleri de daha iyi tavsiyeler sunmaya ve gelecek yıllarda farklı çözümlerin peşine düşmeye zorladı. Vebanın ne tür bir zehir olabileceğini düşünmeye başladılar ki bu bir bulaş modeline doğru atılmış ilk adımdır. Şüphesiz önleyici önlemlerinin hiçbiri vebayı ortadan kaldırmadı ama ilk başta geçici ve sonra da yarı kalıcı olarak, tıp pratisyenleri ve devlet arasında kamu sağlığı önlemlerinin tasarlanması konusunda yeni bir ortaklığın kurulmasına yardımcı oldu. Boccaccio hastalığa yönelik değişen müdahaleyi ilk duyuranlardan biriydi.

Boccaccio, gelecekteki pandemilerle mücadele için bir tasarı ortaya koydu. Sonuç sadece ilahi irade değil, aynı zamanda düşmanca ve öngörülemez bir çevreye insani farkındalık ve müdahale edebilirlik sorunuydu.

 

Boccaccio, vebanın öldürücülüğüne rağmen okuyucularını umutsuz bırakmaz. Acı bir ironiyle insanlık tarihinin uzun yürüyüşünde, vebanın “kısa bir tatsızlık” – süreci kısa, etkisi uzun – olduğunu ilan etti. Toplumunun felaketten çıkışını ve felaketin yeniden geri dönüşünü görecek kadar yaşadı. Bununla beraber 1351’de ihtiyatlı bir biçimde iyimserdi: Gelecekte, daha iyi hazırlanmak, 1348’deki yüksek ölüm oranlarını azaltabilirdi. “Biraz yardım alsalar hayatta kalabilecek olan birçok büyük insanın öldüğü” sonucuna vardı.

Burada müteveffa Bolluk Memurunun oğlunun, geriye dönük bir biçimde, kent altyapısının yetersizliklerini değerlendirdiğini görürüz. Bu tür bir felaket karşısında Floransa, temel gereksinimlere – sıradan hayatlarının narinliğinden kopanlar için yiyecek, giysi ve yatak gibi – uygun bir biçimde karşılık veremedi. Kent karantinayı etkili bir biçimde uygulayamadı, çok sayı hasta ve ölmekte olana uygun tıbbi bakımı sağlayamadı ve ölüleri, yaşayanlardan güvenli ve sıhhi bir mesafede gömemedi. Boccaccio, sadece birkaç sayfa içinde, sonucu belirleyen şeyin sadece ilahi irade olmayıp, hastalığın başka araçlarla sürdürülen bir savaş olduğu ve hastalığa çoğu zaman savaşın eşlik ettiği düşmanca ve öngörülemez bir ortama karşı insani farkındalık ve müdahale edebilirlik meselesi de olduğunu anlatarak, gelecekteki pandemilerle mücadele için bir tasarı ortaya koydu.

On dördüncü yüzyılda vebaya verilen bu tepki, miadı dolmuş bir eski kalıntı değildir: insanların bulaşıcı hastalıklar hakkında nasıl düşündüğü ve, gerçekten de, bir pandeminin ortasında ne türden insanlar haline geldiğimiz hakkındaki kavrayışımızı belirlemeye hala devam eder. Boccaccio’nun Decameron’unun ilk birkaç ünlü sayfasını yeniden okurken, onun COVID-19 çağındaki ikilemlerimizi ne kadar iyi anlayabileceğini düşünürken buluyorum kendimi. Hangi tavsiyeleri sunardı?

Gerilmiş toplumsal ilişkileri ve parçalanmış ekonomisiyle karantina altındaki bir toplum temelden sağlıksızdır. Bir kenti canlandırmak için ne yapmak gerekir?

Boccaccio’nun tıbba eleştirel müdahalesi, bilgi sistemlerinin, bilinmeyeni açıklamakta ilk başta nasıl başarısız olduğu konusundaki şüpheciliğinin basit bir yansıması değildir sadece. Floransa yıkımı denetim altına almaya başladıkça, kentin önermeye başladığı çözümlerin eşit derecede önemli bir hedefle çatışmasından da endişe etmiştir: kentin gönenmesini sağlayan kolektif esenlik algısı nasıl eski haline getirilebilir? Gerilmiş toplumsal ilişkileri ve parçalanmış ekonomisiyle karantina altındaki bir toplum temelden sağlıksızdır. Floransa, organları, yavaş yavaş ama kesin olarak, ölmekte olan bir bedendi. Bir kenti canlandırmak için ne yapmak gerekir? Boccaccio kendimizi yüz yüze bulduğumuz hassas dengeyi – içinde yaşadığımız toplumu yerle bir etmeden hayatı nasıl koruruz – açıkça ifade eden ilk insanlardan biri olabilir. Bu, onun Decameron’da paylaştığı, derin ve zor kazanılmış bir kavrayıştı.

 

Kara Ölüm’ün doğrudan sonuçlarından biri tıp pratiğinin kendisi üzerinde oldu. Pandemi sırasında öylesine çok sayıda tıp pratisyeni öldü ki, sonraki kuşak sağlık bakımının ön cephesinde çalışmaya isteksiz oldu. Harap olmuş tıp topluluğunu yenilemek için boşluğu göçmenler doldurdu. Ama etkilenen tek meslek elbette bu değildi. Boccaccio, geleceğin hekimlerinin, hemşirelerinin, acil tıp teknisyenlerinin ve diğer önemli personelin eğitimine yatırım yapmanın, toplumun yeniden inşasında önemli bir adım olduğunu hatırlatabilir.

Son olarak, girişin sonrasını okuduğumuzda Boccaccio’nun en önemli sorularının, bu korkunç pandeminin nitelikleriyle uğraşmadığını, aksine, şimdi parçalanmış ve bu nedenle de eleştirel incelemeye açık olan toplumun bizatihi dokusuyla ilgilendiğini keşfederiz. Öncesinde epidemik hastalıklar görmüştü ama hiçbiri, normalliğe karşılık gelen mutlak anlamda her şeyi böylesine hızlı ve böylesine yıkıcı bir biçimde kesintiye uğratmamıştı. Veba öncesindeki zamanın sıradanlığı, incelemesinin nesnesi haline geldi, böylece Kara Ölüm’ün özlü anlatımından çok daha fazla sayfayı doldurdu.

Decameron, Akdeniz ağları, İtalya Yarımadası üzerinden, Kuzey Avrupa, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı birbirine bağlayan hareketli, gönenmiş ve ahlaki olarak tehlikeli bir ticaret toplumu hakkında öykülerle doludur. Öykülerde, dünyalarının tüm komedilerinden ve trajedilerinden hayatta kalmak için becerilerini ve zekalarını işe koşan usta tacirlere özel bir saygı gösterilir. Napoli limanında babasının yanında çalışan ve Paris’te eğitim gören Boccaccio bu dünyanın doğrudan bir ürünüdür.

Bu ağlar, insanların uzak mesafelere seyahat etmesine ve ticaret yapmasına izin vererek ve iktidar ve kârın sonsuz döngülerine dolaşan kilise ve devleti daha da yozlaşmaya teşvik ederek, geç Ortaçağ dünyasının farklı bölgelerini birbirine dokudu. Boccaccio bunun pandeminin en kolay ayırt edilebilir nedeni olup olmadığını merak etti. Marco Polo Asya’ya gidip gelebiliyorsa, hastalığın dünyayı dolaştığını hayal etmek hiç de zor olmasa gerek. Sorunu teşhis etmek – ve kolay bir tedavinin olmadığını anlamak – için hekim olmak gerekmiyordu; sorunu, bir tacirin oğlu teşhis edebildi.

O halde Boccaccio ne yaptı? Geçmişe değil ileriye bakarak durdurma tuşuna basmaya karar verdi. Onun Decameron’u, insanların birbirlerini nasıl aldattığını ve anlamakta başarısız olduğunu ya da birbirlerine yeterince önem vermediğini; daha yakın zevkler ve somut ödüller için ideallerini ne kadar kolay bir biçimde terk ettiğini, komik ama sivri ayrıntılarıyla betimler. Derlemesinin sayfalarını insan kibri ve açgözlülüğü, bilgi ve hilesi, kahkahası ve arzuları doldurur.

Boccaccio’nun dünyayı, olması gerektiği gibi değil, olduğu haliyle, net bir biçimde görüşü, hakikaten tüyler ürpertici bir hastalığa katlanmış bir kuşağa nihai armağanıdır. Boccaccio Floransalı yoldaşlarına – ve öykülerinden haz alan her yerdeki birçok kuşaktan okuyucusuna – vebanın, yıldızlar kötü bir biçimde sıralandığı ya da tanrının iradesi bu şekilde olduğu için değil, sürekli hareket halinde, yorulmak nedir bilmez ve tüketici bir toplumun kaçınılmaz bir sonucu olarak kente geldiğini, kalemiyle kurnazca hatırlatır. 1351’e doğru vebanın geleceğini ve gideceğini biliyordu. Komşu yerleşim birimi Siena, veba sırasında, her düzeyden devasa insan kaybının neden olduğu meydan okumalara rağmen, kurumlarının devamlılığını sağlamakla kalmadı; hemen sonrasında hayırsever bağışlarda artış olduğunu bildirdi ve 1353’e doğru bütçesini iktisadi olarak dengeleyecek kadar iyileşti. Paradoksal bir biçimde, hayatta kalanlar için Floransa fırsatlarla doluydu; kentin yeniden inşasına vakit kaybetmeksizin girişildi.

Toplumun değerlerinin, özellikle bu tür bir derin parçalanma uğrağından sonra değişip değişmeyeceği, Boccacio’nun baki kalan sorusu haline geldi. Bu soru bir kez daha, bu sefer bizim sorumuzdur.

Kaynak: https://bostonreview.net/arts-society/paula-findlen-what-would-boccaccio-say-about-covid-19




Kaynak: Dünyadan Çeviri- S. Erdem Türközü

Editör: Yeniden ATILIM

Bu haber 121 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER Çeviri Haberleri

YAZARLAR
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
HABER ARŞİVİ
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HAVA DURUMU
nöbetçi eczaneler
GAZETEMİZ

HABER ARA
YUKARI YUKARI