Bugun...



Kültürel antropologlar insanlığı nasıl yeniden tanımladı? / Louis Menand

Margaret Mead, çok da uzak olmayan bir geçmişte, ABD’nin en tanınan entelektüellerinden biriydi. 1928’de, yirmi altı yaşındayken yayınlanan ilk kitabı Samoa’da Ergen Olmak [Coming of Age in Samoa] bir çoksatandı ve sonraki elli yıl boyunca cinsellik ve toplumsal cinsiyetten nükleer siyasaya, çevreye ve esrarın yasallaştırılmasına dek her konudaki ulusal tartışmalarda ilerici bir sesti.

facebook-paylas
Güncelleme: 19-11-2019 02:28:32 Tarih: 17-11-2019 01:43

Kültürel antropologlar insanlığı nasıl yeniden tanımladı? / Louis Menand

Kültürel antropologlar insanlığı nasıl yeniden tanımladı?

Louis Menand

Bir grup cesur akademisyen bizi ırkçılık ve cinsiyetçilikten korumak için harekete geçmişti. Ne oldu?

Margaret Mead, çok da uzak olmayan bir geçmişte, ABD’nin en tanınan entelektüellerinden biriydi. 1928’de, yirmi altı yaşındayken yayınlanan ilk kitabı Samoa’da Ergen Olmak [Coming of Age in Samoa] bir çoksatandı ve sonraki elli yıl boyunca cinsellik ve toplumsal cinsiyetten nükleer siyasaya, çevreye ve esrarın yasallaştırılmasına dek her konudaki ulusal tartışmalarda ilerici bir sesti. (Kendisi yasallaştırmadan yanaydı ve sene taa 1969’du.) Altmış yıl boyunca çıkan ve milyonlar tarafından okunan Redbook’da [bir dergi] aylık bir sütunu vardı. Devlet kuruluşlarına tavsiyelerde bulundu, Kongre önünde görüş bildirdi ve her türden izleyiciye her türlü konuda dersler verdi. Johnny Carson’un “Tonight Show”una misafir oldu. Time dergisi onu “Dünyanın Annesi” olarak adlandırdı. Ölümünden bir yıl sonra, 1979’da, Başkan Jimmy Carter ona Özgürlük Madalyası verdi.

 

Günümüzde Margaret Mead bir “ikon” olarak yaşıyor; bu da insanların onu tanıyabileceği, (bir zamanlar olduğu gibi) posta pulları üzerinde yüzünü gördüklerinde şaşırmayacakları, ama onun ne yazdığını ya da dediğini söyleyemeyecekleri anlamına geliyor. Israr edilirse, Mead’in kadın hareketinden önemli bir şahsiyet olduğunu muhtemelen tahmin edebilirler. Mead’in (şüphesiz devasa) bir rol modeli olarak önemini, onun görüşleriyle karıştırabilirler. Mead modern bir feminist değildi ve Betty Friedan, Kadınlığın Gizemi [The Feminine Mystique] adlı kitabının bir bölümünü, onun eserlerine saldırmaya adamıştı. Mead başka nedenlerden dolayı da önemliydi. Charles King’in Gods of the Upper Air (Doubleday) kitabının amaçlarından biri, bu nedenleri bize hatırlatmaktır.

 

REPORT THİS AD

 

Mead bir kültürel antropologdu ve kültürel antropolojinin yükselişi King’in kitabının konusudur. Kitap Birleşik Devletler’de kültürel antropolojiyi akademik bir disiplin olarak kurumsallaştıran Franz Boas ve onun himayesindekilerden dördünün grup biyografisidir: Ruth Benedict, Zora Neale Hurston, Ella Cara Deloria ve Mead. King bu insanların “zamanımızın en büyük ahlaki savaşının, yani ten rengi, toplumsal cinsiyet, beceri ya da gelenek farklılıklarına rağmen insanlığın tek bir bölünmemiş bütün olduğunu kanıtlama mücadelesinin cephe hattında” olduğunu savlar.

 

King, kültürel antropologların insanların tutumlarını ve bunun da insanların davranışlarını değiştirdiğine inanır. “Günümüzde gey bir çiftin tren istasyonunda vedalaşmak için öpüşmesi, bir üniversite öğrencisinin Büyük Eserler dersinde Bhagavad Gita’yı okuması, ırkçılığın hem ahlaki bir çöküş hem de apaçık aptallık olarak reddedilmesi ve toplumsal cinsiyet dışavurumu ne olursa olsun herkesin, işyerlerinde ve toplantı odalarında olmaya hakları olduğunu iddia etmesi olağanüstü bir şey değilse, bütün bunlar yenilik ya da özlem değil, toplumu örgütlemenin düzenli, verili kabul edilen yollarıysa, bunun için Boas çevresi tarafından savunulan fikirlere teşekkür etmeliyiz,” diye yazmıştır. Onlar, insan farklılıklarının açıklamasını biyolojiden alıp kültüre, doğadan alıp çevreye taşımışlardır.

 

Bu öykünün büyük bir kısmı anlatıldı ama King zeki ve duyarlı bir yazar ve oldukça geniş bir bağlamda iş görmeyi başaran özlü bir anlatı ortaya çıkardı. Çalıştığı süjelerin tamamı sıra dışı karakterlerdi ve hayatları ile son derece renkli bir şekilde ilişki kurardı. Açıktır ki, hukuki ve siyasi aktörler toplumsal tutumların değiştirilmesiyle en az King’in hakkında yazdığı antropologlar kadar ilişkilidir. Ama King, kendi dağıttığı kartlarla meselesini sağlam bir şekilde ortaya koyar. Diğer yandan ırk, toplumsal cinsiyet, cinsellik ve “ötekilik” çevresindeki sorunlar, hafifçe değişmiş de olsa, hâlâ fazlasıyla bizimle. Ve insanlar bu sorunları tartıştığında artık antropologların bilgeliğine başvurmuyor. Öyleyse ne oldu?

 

Boas, Prusya’da doğdu ve eğitim gördü. 1886’da yirmi sekiz yaşındayken Birleşik Devletler’e taşındı ve on yıl sonra, bazı yanlış başlangıçlar yapmasının ardından Columbia Üniversitesi’nde antropoloji profesörü oldu. Uzun yıllar boyunca kısmen solcu siyasi görüşleri nedeniyle kurumsal olarak kendini savunmaya zorlandı. King, antropoloji bölümünün, gazetecilik binasının yedinci katındaki üç odaya–Boas için bir oda, sekreteri için bir oda ve üçüncüsü boş taşındığını söyler.

Boas, İkinci Dünya Savaşı’nın sonrasına kadar küçük bir akademik alanda, tüm bir akademisyen kuşağını, bir biçimde eğitmeyi başardı. Tarihçi Lois Banner, 1892-1926 arasında Birleşik Devletler’de antropoloji alanında kırk beş doktora derecesi alındığını ve bunlardan on dokuzunun Boas’ın danışmanlığında olduğunu hesaplamıştır. 1930’a doğru ABD’deki birçok antropoloji bölümünün başkanlığını Boas’ın öğrencilerinin yaptığını belirtir.

 

Kendisinin çağdaşı olan diğer iki etkili profesör John Dewey ve Thorstein Veblen gibi, Boas da tumturaklı bir yazardı. Ama entelektüel olarak korkusuzdu; enerji ve karizmaya sahipti; acımasız bir izlenim bıraksa da (Almanya’da öğrenciyken katıldığı bir kılıç düellosunda yüzü yaralanmıştı) öğrencileri kendilerini ona adamıştı. Ona Papa Franz diyorlardı. 1936’da üniversiteden emekli oldu ama 1942’deki ölümüne dek mesleki olarak aktif olmayı sürdürdü.

 

Boas fizik eğitimi almıştı. Öğrencilik çalışması algı eşiği gibi şeylerin ölçülmesi bilimi olan psikofizikti ve tezi insanların suyun renginde bir değişimi algılayabilmesi için ışığın yoğunluğunun ne kadar arttırılması gerektiğini belirlemeye dönük bir girişimdi. Bu tamamen steril bir araştırma konusu olarak görülebilir ama Boas ortodoks olmayan bir vargıya ulaştı: duruma göre değişiyordu. Renk algımızı koşullar belirliyordu. Farklı gözlemciler beklentilerine ve deneyimlerine bağlı olarak farklı algılara sahip olur ve bu farklılıklar doğuştan gelmez. Bunlar, bilinçli ya da bilinçsizce, öğrenilir. Boas, algı eşiklerinin genel bir yasasından söz etmenin anlamsız olduğuna karar verdi.

 

Bir akademisyenin kariyerinin, tezinin dipnotlarından oluştuğu, akademik bir özdeyiştir ve bir biçimde bu Boas için de doğrudur. O bir görgücüydü: gerçekleri topladı ve kuramsal spekülasyonlara meyletmedi. Ama insan hakkındaki temel gerçeğin, koşulların değişmesi nedeniyle onlar hakkındaki gerçeklerin değişmesi olduğunu öğretti. Yaşamlarımız genlerin, çevrenin ve kültürün bazı bileşimleriyle belirlenebilir ama bunlar önceden belirlenmiş değildir.

 

Boas’ın devrimci eseri, bir Kongre komitesi için hazırlanan ve 1911’de yayınlanan, yakın geçmişte ABD’ye göç eden Avrupalı göçmenlerin çocuklarının bedensel biçimleri–kafanın boyutu, yüksekliği, saç rengi, erginleşme yaşı–üzerine bir çalışmaydı. Çalışmanın nedeni Güney ve Doğu Avrupa’dan göçmenlerin, karşılıklı evlilikler vasıtasıyla (zaman zaman “Nordik” olarak kabul edilen) ırksal stoku seyrelteceği konusundaki kamusal endişeydi. Boas’ın bulgusu, ABD’de doğan çocukların kafatası endeksinin Avrupa’da aynı arkaplana sahip çocuklarınkinden farklılaştığıydı ve bu bulgu, alanda deprem etkisi yarattı. Bugün artık etnik farklılıklar olarak adlandırdıklarımız dahil, ırksal farklılıkların değişmez olduğuna dair kadim iddiaları altüst etti. Boas kanıtların “insan tiplerinin esnekliğini” kanıtladığını söyledi. Ayrıca grupiçi çeşitlemelerin gruplararası çeşitlemelerden daha büyük olduğunu da gösterdi.

 

REPORT THİS AD

 

1911’de bu, beyaz biliminsanlarının ve siyasetçilerin duymak istediği bir şey değildi. Boas’ın kariyeri Aryan üstünlükçülüğünün istisnai bir biçimde etkin olduğu bir dönemi kapsar. Boas, Jim Crow’un yasallaştırılmasına; Sosyal Darwinizm’in ve öjenizmin yaygın kabul görmesine; ABD’nin Filipinler’i işgali dahil emperyalist yayılmaya; göçün sert bir biçimde kısıtlanmasına; ikinci Ku Klux Klan’ın yükselişine; Adolf Hitler’in iktidara gelişine tanıklık etti. (Boas bir Yahudi’ydi.) Bilime sık sık sömürgeleştirmenin, yalıtmanın, dışlamanın, kısırlaştırmanın ya da yok etmenin bir meşrulaştırıcısı olarak başvurulmuştur. Boas, insanlara, dayandıkları bilimin kötü bilim olduğunu göstermeye adadı hayatını. Ruth Benedict, Boas’ın ölümünün ardından onun “dünyanın farklılıklar için güvenli kılınması gerektiğine inandığını” yazdı.

 

Doğuştan gelen biyolojik farklılıklar insan grupları arasındaki gözlemlenen rol ve uygulama çeşitliliğini açıklayamıyorsa, o halde işin içinde başka bir şey var demektir. Boas birçok etmenin var olduğunu ve bunlardan birinin de kültür olduğunu düşündü.

 

Bu kavramı kullanmak bazı yeniden tanımlamaları gerektirdi. On dokuzuncu yüzyılda “kültür” genellikle bir kazanılan bir şey olarak görülüyordu; bir uygarlığın gelişmesinde bir aşamayı işaretleyen, toplumların ilerlerken elde ettiği bir şeydi. Boas, antropolojik anlamda “kültür” (yani, bir yaşam biçimi olarak kültür anlamında) ifadesini kullandığımızda zihnimizdeki anlamdan sorumlu insanlardan biridir. Belli başlı katkılarından biri, modern öncesi toplumların–kabul gören kavram “ilkel” idi–modern toplumların sahip olduğu biçimde kültürlere sahip olduğunu ve bu toplumlarda yaşayan insanların zihinlerinin herkesin zihninden farklı olmadığını göstermek olmuştur.

 

Boas ilk saha araştırmasını kuzey Kanada’nın Baffin Adası’ndaki İnuit’lerle yaptı. Boas avlanma örüntülerini ve benzeri şeyleri araştırmayı amaçlamıştı ama İniut’lerle daha fazla zaman geçirdikçe, onların belirli bir şeyi yapma biçimlerinin dünyayı görmenin farklı bir biçimini yansıttığını fark etti. İnuit yaşam biçimi Avrupa yaşam biçimi değildi ama ondan aşağı da değildi. Bazı açılardan daha iyi olduğunu düşündü. Örneğin, İnuit’ler Avrupalılardan daha konuksever göründü. İnuit yaşamına dalmak, Boas’ın kendi kültürünü dışarıdan görmesini sağladı. İfade ettiği gibi, “tüm eğitimlerin göreceliliğini” öğrendi.

 

Sonunda Boas tek değil birçok insan kültürü olduğu sonucuna vardı ve çoğul biçimiyle “kültürler”e atıfta bulunmaya başladı. Etnografi ile ilgilendi ve etnografın işinin, erkek ya da kadın olmanın, bir armağan vermenin ya da almanın, birinin ölüsünü gömmenin ne anlama geldiğini anlamak için araştırılan halkın kültüründe kaybolmak olduğuna inandı. Etnografın toplumun fıkralarını anlaması gerekiyordu. Bu ise etnikmerkezciliğin evde bırakılması demekti. Ella Dolaria, Boas’ın derslerinden birinde tuttuğu notlarda “önyargılarını unutmazsan hiçbir yere varamazsın” yazmıştı. “Kültürler birçoktur; insan ise tek.”

 

REPORT THİS AD

 

Boas 1920’de antropolog bir arkadaşına “en iyi öğrencilerimin tamamı kadın” demişti. Columbia Üniversitesi kadın öğrencileri kabul etmiyordu–1983’te Ivy League üniversiteleri arasında karma eğitime geçen sonuncusuydu–ama lisansüstü eğitim veren kısmı ve Teachers College kabul ediyordu. Ve Boas tam da yolun karşısında olan Barnard’da da ders verdi.

 

Ella Deloria, Teachers College yoluyla Boas’a ulaştı. Güney Dakota’daki Yerli yerleşiminde doğmuştu ve önde gelen bir Sioux ailesine mensuptu. Babası Episkopal rahibiydi; annesi ABD ordusundan yüksek rütbeli bir subayın kızıydı. Oberlin’e gitti, ardından 1915’te lisans derecesini aldığı Teachers College’e nakil oldu. Son yılında, onu Yerli Amerikan dillerinin kaydedilmesi konusunda yaşam boyu sürecek bir projeye davet eden Boas’tan bir çağrı aldı.

 

Deloria hiçbir zaman resmi olarak Boas’ın öğrencisi olmadı. Ama asistanı olarak çalışıp derslerinden bazılarına katıldı ve Boas onu Plains Yerlilerini araştıran ilk etnografların ve dilbilimcilerinin çalışmalarının doğrulayıcısı olarak istihdam etti. Boas onların bulgularının çoğunun değersiz olduğunu öğrendiğinde şaşırmadı. Boas öldüğü yıl olan 1941’de Deloria ile birlikte “Dakota Grameri”ni yayınlamıştı. King, bu eserin Boas’ın kariyeri boyunca ortak yazar olmayı kabul ettiği birkaç eserden biri olduğunu söyler.

 

King’in hakkında yazdığı kadınlardan Ruth Benedict profesyonel olarak Boas’a en yakın olanıydı. Kendisi lisans derecesini Vassar’dan almış ve New School’da ders alırken antropolojiyle ilgilenmişti. 1921’de Columbia’da yüksek lisans programına girdi ve derecesini aldıktan sonra, King’in ifadesiyle bölümde Boas’ın “teğmen”i oldu. Boas, Ruth Benedict’in fakültede kalıcı bir pozisyona sahip olması için mücadele etti ve Ruth sonunda 1931’de yardımcı doçent oldu.

 

Boas emekli olduğunda Benedict Columbia antropoloji bölümünün en ünlü üyesiydi. Üç grup–(Güneybatı Amerika’dan) Zuñi, (Britanya Kolumbiyası’ndan) Kwakiutl ve (Papua Yeni Gine’den) Dobu–üzerine bir çalışma olan Kültür Örüntüleri [Patterns of Culture] kitabı 1934’te yayınlandı ve akademik antropoloji alanında yazılmış çoksatan eserlerden biri oldu. Üniversite, neredeyse söylemeye bile gerek yok, bölümün yeni başkanı olarak bir erkekle devam etmeye karar verdi. Bu kişi Benedict’in eserinin eleştirmenlerinden biri olan Ralph Linton’dı. İyi geçinmediler.

 

1946’da Benedict, fantastik bir biçimde popüler olan ikinci bir kitap, Krizantem ve Kılıç-Japon Kültür Örnekleri’ni [The Chrysanthemum and the Sword] yayınladı. Linton o yıl Columbia’yı terk etti ve nihayet 1948’de Benedict profesörlüğe yükseltildi. Ama iki ay sonra bir kalp krizi geçirdi ve öldü. Öldüğünde altmış bir yaşındaydı.

 

 

REPORT THİS AD

 

Margaret Mead’i antropoloji bölümüne alan Benedict’ti. Mead, 1920’de ikinci sınıf öğrencisi olarak Barnard’a girdi. İngiliz dili uzmanıydı, ardından İngilizce ve psikoloji uzmanı oldu ama ikinci yılında Boas’tan antropolojiye giriş dersleri aldı ve Benedict onun tez danışmanıydı. Benedict Mead’i yüksek lisans programına kaydolmaya ikna etti. Ayrıca birbirlerine aşık oldular.

 

Benedict, Mead’den on dört yıl daha yaşlıydı ve Mead evliydi. Benedict de. Yakınlıkları Benedict’in yaşamı boyunca ve Mead’in diğer iki evliliği boyunca sürdü. (İlişkileri Lois Banner tarafından yazılan Intertwined Lives [İç İçe Geçmiş Hayatlar] adlı kitabın konusu oldu.) Mead’in saha çalışmasını Samoa’da ergenleri araştırarak yapma kararı, kariyerini başlatan ve kariyerinin sebebi olan kitaba önsöz yazmış olan Boas’ın etkisiyle oldu.

 

Zora Neale Hurston 1925’te otuz dört yaşındayken Barnard’a girdi. (Kimse onun yaşını bilmiyordu; Hurston bu konuda her zaman yalan söyledi.) Yüksek lisanstan mezun olduktan sonra, bırakmadan önce iki yıl doktora programına devam etti ama sonradan Boas, Hurston’ın yetiştiği orta Florida’daki Afro-Amerikan folklorunu derlemeye yönlendirdi. Bulgularını 1935’te, Boas’ın önsözünü yazdığı Mules and Men [Katırlar ve İnsanlar] adlı kitabında yayınladı ama ortaya koyduğu eserin gerçek önemi, Tanrıya Bakıyorlardı [Their Eyes Were Watching God] adlı tek romanındaki Afro-Amerikalı söyleminin şaşırtıcı temsili için malzeme sağlamasıydı. Roman 1937’de yayınlandı ve yavaş yavaş gözden kayboldu–Richard Wright, Hurston’ı aşk edebiyatı yapmakla suçlamıştı–ama 1970’lerde yeniden “keşfedildi” ve günümüzde İngilizce edebiyat derslerinin örnek metnidir.

 

Bu insanların hayata geçirdiği antropoloji anlayışı, ortodoks akademik bakış açısından ders dışı olarak görülebilecek (bilginin peşinden koşulmasının daima bir nedeni olduğu gerçeği hariç) iki güdüye sahipti. Güdülerden biri hızla yok olan yaşam biçimlerini kaydetmekti. Bin dokuz yüz yirmilerde bile, Batılı pratiklerin dokunmadığı insan grupları bulmak neredeyse olanaksızdı. Mead’in araştırma sujelerinin yaşadığı ada ABD’nin mülkiyetindeydi. Anglo-Amerikan bir hukuk sistemine sahipti ve Samoa’lıların tamamı Hıristiyan’dı.

 

Mead bu koşulları sadeleştirmek için elinden geleni yaptı çünkü Amerikan-Hıristiyan ahlaki ve hukuki anlayışlarından uzak davranışları ve adetleri–özellikle kitabın tüm dikkati üzerine çeken bölümü olan Samoa’lıların evlilik öncesi cinselliğe yönelik tutumlarını–yakalamak istiyordu. Bu nedenle sujelerinin hayatlarının ayırt edici bir biçimde “Samoa’lı” olduğunu düşündüğü görünümlerini anlatısının merkezine aldı.

 

 

REPORT THİS AD

 

Erken yirminci yüzyıl antropologları bu kurtarma misyonu konusunda fazlasıyla özbilinçliydi. Dünyanın kültürel çeşitliliğini yitirmesinden endişe ediyorlardı. Benedict şöyle yazmıştı: “Batı medeniyeti, tesadüfi tarihsel koşullar sebebiyle, kendisini bugüne kadar bilinen diğer tüm yerel gruplardan daha geniş şekilde yaygınlaştırdı. Dünya geneline yayılan bu kültürel difüzyon, bizi diğer halkların medeniyetlerini ciddiye almaktan daha önce insanlığın hiç yaşamadığı kadar alıkoydu.” Saha çalışmasını batı-orta Brezilya’daki yerli halkları arasında yapan Fransız antropolog Claude Lévi-Strauss, “antropoloji” sözcüğünün “entropoloji”yle–gezegen ölçeğinde insan yaşamının homojenleştirilmesinin araştırılması–değiştirilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Kültürel antropoloji, Batı’nın kendi kurbanlarını kayda geçirmesinin yoluydu.

 

Diğer güdü–ve bu Mead ile Benedict’in kitaplarının ve Hurston’ın romanının popülerliğini açıklar–bir ayna tutmaktı. Antropologların ilgisini çeken farklılıktır ama her farklılık başka bir şeyden farklılıktır ve bu kitaplardaki “başka bir şey” antropologların kendi kültürüdür.

 

Bu Hurston için bile geçerlidir. Kendisi Florida’da yetişmişti ama üniversiteye Kuzey’de gitti ve Harlem Rönesansı’nın bir parçasıydı. Kozmopolitandı. Tanrıya Bakıyorlardı’yı yazdı çünkü Kuzeyli okurlara, (kendisinin paylaşmadığı) bütünleşmeci zihniyetin ancak güçbela kavrayabileceği bir yaşam biçimini göstermek istedi: Güney’de mutlu bir biçimde yaşayan ve beyazlarla fiilen hiçbir teması olmayan Afrikalı-Amerikalılar.

 

Bu kitapların arkasındaki fikir, kendi yüzümüzü göremememizde olduğu gibi, kendi yaşam biçimlerimizi içeriden göremeyebileceğimizdir. “Öteki” kültürler bir ayna işlevi görür. Benedict’in Kültür Örüntüleri’nde ifade ettiği gibi, “kendi kültürel süreçlerimize dair ihtiyaç duyduğumuz kavrayış, en ekonomik biçimde, dolambaçlı yoldan elde edilebilir.” Modern öncesi halklar hakkında yazılan bu kitaplar, aslında modern Batı’daki hayat hakkında kitaplardır.

 

Bu amaç göz önünde bulundurulduğunda, vurgu, neredeyse kaçınılmaz bir biçimde, egzotik üzerindedir ve profesyonel olmayan izleyiciler için egzotik, cazibenin büyük bir parçasıdır. “Coming of Age in Samoa”nın kapak resmi üstsüz bir kızı gösterir. Hile, bu cazibeyi tersyüz etmekti, öyle ki, ilk başta yabancı ve zaman zaman itici gibi görünen pratikler, doğal ve anlamlı görünür olmalıydı ve makullüğünü verili olarak kabul ettiğimiz kendi pratiklerimiz, kabilesel ve keyfi olarak görülmeye başlamalıydı. Benedict hakkında yazan antropolog Clifford Geertz, bunu, “göstergeleri değiştirerek yabancıyı tanıdık olarak resmetmek” olarak adlandırdı.

 

REPORT THİS AD

 

Mead’in ölümünden kısa bir süre sonra, kültürel antropoloji kamusal tartışmalardaki sesini yitirmeye başladı. King bunun nedeninin görecelilik karşıtlığının yükselişi olduğunu düşünür. King, kültürel göreceliliğin, Allan Bloom’un 1987’de yayınlanan ve sonraki yıllardaki kültür savaşlarının başlamasına vesile olan The Closing of the American Mind [Amerikan Zihninin Kapanışı] adlı kitabının başlıca hedefi olduğuna işaret eder. Bloom, hem Mead’e hem de Benedict’e saldırdı ve o zamandan bu yana kültürel görecelilik vaaz eden öğretmenlerin ABD’li öğrencileri vatansever olmayan nihilistlere dönüştürdüğü mefhumu siyasi söylemin tekrarlanan bir teması olageldi.

 

Boas ve Benedict’in “görecelilik”ten söz ettiği ve Benedict’in Kültür Örüntüleri’nin sonunda “insanlığın, kendisi için, varoluşun hammaddelerinden yarattığı, bir arada var olan ve eşit ölçüde geçerli olan yaşam örüntüleri”ne atıfta bulunduğu doğrudur. Ama Benedict’in kitabındaki diğer her şey tüm kültürlerin “eşit derecede geçerli” olduğu iddiasıyla çelişir. Esas önemli olan, hangi pratiklerin, ister ötekilerin isterse de bizim olsun, istediğimiz toplumu üretirmiş gibi göründüğüdür. Antropolojik aynanın ahlaki bir amacı vardır.

 

“Kültür” kavramı karışıklığın bir kısmından sorumludur. Bir şeyi bir grubun kültürünün bir parçası olarak adlandırmanın onu yargılamadan masun tutmak olduğunu düşünürüz. Bunun, o toplumdaki insanların onun aracılığıyla dünyayı gördükleri mercekler olduğunu söyleriz. Onlara ne düşüneceklerini söylemek bize düşmez. Yolumuz daha iyi değil, sadece farklıdır. (Montaigne’den alıntı yapacak olursak) bütün bunların anlamı: Biz külot giyeriz, onlar giymez. Bu görecelilik olurdu.

 

Ama bir inancın ya da bir uygulamanın kültürel olarak göreceli olduğunu söylemek, onu yargılamaktan masun tutmak değildir. Boas’cı antropolojinin tüm gücü, ırksal önyargının kültürel olduğunu sergilemektir. Bazı ırkların üstün ve bazılarının aşağı olduğu inancı öğrenilmiştir; biyolojide bir temeli yoktur. Bu nedenle de eleştiriye tabidir.

 

Boas, tüm yaşamını insanlara hoşgörüsüzlüğün yanlış olduğunu anlatarak geçirdi. King, kültürel antropolojinin, bizi, insan mefhumumuzu genişletmeye ittiğini ifade eder. Bu böyle olabilir ama bunun görecelilikle alakası yoktur. King’in antropologları kuralcıdır. Bize sürekli olarak, kendi standartlarımıza göre daha iyi olan bir yolu öğrenmek için, bir yaşam tarzı ile ilgili bildiklerimizi unutmamızı söyler.

 

REPORT THİS AD

 

Örneğin Mead, ABD’li ailelerin aşırı yalıtılmış olduğunu ve yetişmekte olan çocuklarına çok fazla baskı yaptığı ileri sürmüştür. Ailelerin geniş olduğu ve çocukların yetişkin üyelerin çevresinde gezindiği Samoa örneği, ailelerin nasıl işlev görmesi gerektiği konusundaki anlayışımızı gevşetirsek, ABD’li ergenlerin daha sağlıklı ve mutlu olabileceğini akla getirir. ABD toplumsal yapısı konusunda doğal ve kaçınılmaz olan hiçbir şey yoktu.

 

Ama antropoloji alanının kendi içinde de değişiklikler söz konusuydu. Mead’in ölümünden kısa bir süre sonra kültür kavramı hedef alınmaya başlandı. Oklar farklı yönlerden atıldı ve eleştirilerden bazıları Boas’cı geleneğin içinden eğilimleri ifşa ediyordu. Kavrama muazzam emek harcanmış olsa da, “kültür”ün anlamı üzerinde hiçbir zaman uzlaşılamamıştır. 1952’de iki antropolog (Boas’ın ilk doktora öğrencisi olan) Alfred Kroeber ve Clyde Kluckhohn, Culture: A Critical Review of Concepts and Definitions’ı [Kültür: Kavramların ve Tanımların Eleştirel Bir İncelemesi’ni] yayınladı.

 

Antropoloji yazınından yüz altmış dört tanımı listelediler. Bir analiz aracı olarak, kavram imkansız genişliktedir. “Kültür”den bir grup insanın kaçınılmaz bir biçimde onun aracılığıyla dünyayı gördüğü mercek gibi bir şeyi kastediyorsak, “kültür” “bilinç”le eşanlamlı hal gelir ve “Navajo bilinci” ya da “Batı bilinci” hakkında genellemelerde bulunmak saçma görünür. Tüm ayrımlar kaybolur. Diğer yandan, bir grubun kültürünü, diyelim ki, onun toplumsal yapısından ayırt edersek, kavramın açıklayıcı gücünü sulandırmış oluruz. Kültür ikincil bir görüngü, toplumsal ilişkilerin altında yatan bir yansıma haline gelir.

 

Ve King’in kabul ettiği üzere, Boas ve öğrencilerinin çoğu zaman görmezden geldiği ya da ihmal ettiği etik sorunlar bulunmaktadır. Mead, Samoa’da bir fırtınayla kesintiye uğrayan dokuz ay geçirdi; ABD’ye ait, üzerinde yerleşim bulunan beş Samoa adasından birindeki üç küçük köyden elli kızla mülakat yaptı; asla geri dönmedi. Bununla beraber şunun gibi şeyler yazdı: “Açıklamalar listemizin en tepesine, Samoa’lıların hayata karşı tüm tavırlarının çerçevesi haline gelene dek toplumsallaştırdıkları derin duygulanma yoksunluğunu yerleştirmeliyiz.” Yalnızca Samoa pratiklerini değil, dünyada Samoa’lı olarak var olmayı da anlayacağını farz etmiştir. Samoa’lılar adına konuşmuştur.

 

Benedict, saha çalışmasını Kültür Örüntüleri’nde hakkında yazdığı üç gruptan sadece biriyle yaptı ve hiçbir zaman Japonya’ya ayak basmadı. Lévi-Strauss, Brezilya’ya gittikten sonra, neredeyse hiç saha çalışması yapmadı. Olgularını yayınlanmış kitaplardan ve makalelerden aldı. Bu tür bir etnografi, kripto-sömürgecilik gibi görünmeye başlamıştı: kimi zaman tek bir yerliyle bile konuşmadan “yerli”nin öyküsünü anlatan Batılı biliminsanı.

 

REPORT THİS AD

 

Kültürel farklılığın ne kadar kemikleşmiş olduğu da bir soruydu: Bin dokuz yüz doksanlarda, iki antropolog, Marshall Sahlins ve Gananath Obeyesekere arasında, Kaptan Cook’un 1779’da Hawaii Adalarındaki ölümünün nasıl yorumlanması gerektiği üzerine bir tartışmada gündeme gelen bir sorundu. Cook’u öldüren adalılar, dünyanın işleyişine dair Cook ve mürettebatınınkinden tamamen farklı bir anlayışla işleyen kendi algısal fanuslarının içinde miydiler? Yoksa Hawaii yaşamının kültürel aksesuarlarının altında, adalılar, herhangi bir halk gibi, ussal ve pragmatik mi davranıyorlardı?

 

Ve Mead ile Benedict’i ama aynı zamanda da Lévi-Strauss’u ve Geertz’i hedef alan, kültürel yaklaşımın tarihdışı olduğu yakınması da söz konusuydu. Kültürel antropologlar anlamlı bir örüntü olarak çözümlemek adına bir yaşam biçimini dondurur. Ama yaşam biçimleri sürekli akış halindedir.

 

Boas buna sıkı bir şekilde inanıyordu: zaman ve uzam boyunca biçimlerin ve pratiklerin “difüzyon” olarak adlandırdığı yayılmasıyla ilgileniyordu o. Deloria da, Avrupalıların gelişinden önceki Yerli Amerikan yaşamını yeniden yakalama fikrinin yanılgı olduğunu düşünüyordu. Yerli Amerikan yaşamı, Kolomb öncesi geleneklerin ve yirminci yüzyıl Amerikan yaşam biçiminin evrilmekte olan bir karışımı olarak yaşanmaktaydı zaten.

 

Ama Benedict örüntüler arıyordu. Krizantem ve Kılıç’ta, “davranışın en yalıtılmış parçalarının, birbiriyle bazı sistematik ilişkilere sahip olduğu öncülünden yola çıktım” yazdı. Ve bu öncülden yola çıkarak “Japonya’yı Japonların bir ulusu kılan nedir”i açıklama işine girişti. Japon-luk, tarihin dalgalarıyla dövdüğü bir kayadır.

 

Peki “ırksal farklılığı” “kültürel farklılık” adına silmekten ne elde edildi? Güney Afrikalı antropolog Adam Kuper’in işaret ettiği gibi, siyahlar ve beyazlar arasındaki kültürel farklılıklar apartheid’i meşrulaştırmak için kullanıldı. Farklılıkları kültürel kılmak, insanların “ırkçı değilim–sadece kendi yaşam tarzımızı korumak istiyorum. Değiştirilmek istemiyorum,” demesini sağladı.

 

Ama Boas’cı kültürel antropolojinin öncüllerinin tüm bu eleştirileri (ve başkaları da vardı), Yeni Zelandalı antropolog Derek Freeman’ın Samoa’da Ergen Olmak kitabına doğrudan saldırısından daha az etkili oldu. Mead’in bu eserdeki tartışmalı bulgusu, Samoa’daki ergenlerin, birden çok partnerle ve büyük ölçüde utanmaksızın ya da suçluluk ya da kıskançlık duymaksızın evlilik öncesi eksiksiz cinsel ilişkiye girdiğiydi. Bunu, Samoa’lı ergenlerini ABD’li ergenlerin sergilediği endişe ve asiliği sergilememesinin nedenlerinden biri olarak sundu. Ana fikir, ergenliğin, yaşamın biyolojik olarak değil kültürel olarak belirlenmiş bir aşaması olduğuydu.

 

REPORT THİS AD

 

Mead’in ölümünden sonra yayınlanan iki kitapta, “Margaret Mead and Samoa: The Making and Unmaking of an Anthropological Myth” (1983) ve “The Fateful Hoaxing of Margaret Mead” (1998), Freeman, Mead’in yerli haber kaynakları tarafından oyuna getirildiğini ve Samoa cinsel yaşamının onun sunduğundan çok daha renksiz olduğunu ileri sürdü. Freeman’ın kitapları bir yeniden gözden geçirme dalgası başlattı.

 

King tüm tartışmayı bir dipnota teslim eder; aynısını Boas’ın, 1911’deki göçmen çocukların bedensel biçimleri üzerine çalışmasındaki bulguların güvenilirliğine yönelik meydan okumalar için de yapar. Bunu yapmasının nedeni, daha sonraki araştırmaların, suçlayanların hatalı olduğunu ve hem Mead’in hem de Boas’ın esasen doğru olduğunu akla getirmesidir. Ama bu yüzden bu epizotların önemini gözden kaçırır. Çünkü saldırı altında olan, insan davranışına dair tüm kültürelci açıklamadır ve tartışmaların açığa çıkardığı da biyolojiye doğru bir geri salınımdır.

 

Yeni biyologlar, Boas’ın yirminci yüzyılın başında mücadele ettiği biliminsanları gibi değildir. Onlar “insanın tek olduğu” konusunda Boas’la aynı fikirdedir. Ama bunun sadece tek bir “insan doğası” olduğu anlamına geldiğini ve toplumsal örgütlenmenin farklı biçimlerinin başarı ya da başarısızlığının, bu türün özüne ne kadar sadık olduklarına bağlı olduğunu düşünürler.

 

Bu, bilişsel biliminsanları, endoktrinologlar ve evrimsel psikologlar tarafından yazılmış eserleri alıntılamayı seven toplumsal ve siyasi yorumcular arasında, neredeyse varsayılan analiz modu haline gelmiştir. Yeni biyolojizmin en indirgemeci versiyonunda, yaşam programlanmıştır ve kültür basitçe bir arayüzdür. Davranışsal iktisat gibi en popüler toplum bilimleri bile insan doğası temellidir. Çevre etkisinin modası geçmiştir.

 

Ve buna rağmen, Boas ve Mead’in müdahale ettiği, ırk ve toplumsal cinsiyet çevresindeki sorunlar, günümüzde kamusal yaşamın merkezindedir ve onlar doğa-çevre keşmekeşinin tümünü de beraberlerinde geri getirmektedirler. Günümüzdeki tartışmanın odağı kimliktir ve kimlik hem kültürün hem de biyolojinin ötesinde yer alan bir kavrammış gibi görünmektedir. Kimlik doğuştan mı gelir yoksa toplumsal olarak inşa mı edilir? Kader midir yoksa seçilebilir veya performe edilebilir bir şey midir? Kimliklerimiz toplumsal ilişkilerin mevcut durumu tarafından mı tanımlanır yoksa nereye gidersek beraberimizde mi taşırız?

 

REPORT THİS AD

 

Bu sorular doğa-kültür tartışmasının daima yanlış kavrandığını akla getiriyor. Geertz’in yıllar önce işaret ettiği gibi, kültüre sahip olmak insanın doğasındadır. Diğer türler dünyayla nasıl baş edileceğini “bilmek” için programlanmıştır ama bizim biyolojik becerilerimiz, çevremize nasıl yanıt vereceğimizi seçmemize izin verecek şekilde evrilmiştir. İçgüdülerimize güvenemeyiz; bir kullanma kılavuzuna gereksiniriz. Ve kültür de bu kılavuzdur.

 

Kendimize nasıl yaşayacağımızı sadece biz söyleyebiliriz. Yaşam hedefinin olabildiğince doğadışı olması gerektiğine karar vermemizi engelleyen hiçbir şey yoktur. “İnsan doğası” sadece bir başka aynadır.

 

newyorker.com, 19 Ağustos 2019
Çeviren: S. Erdem Türközü
 



Kaynak: Dünyadan Çeviri

Editör: Yeniden ATILIM

Bu haber 200 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER Çeviri Haberleri

YAZARLAR
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARŞİVİ
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HAVA DURUMU
nöbetçi eczaneler
GAZETEMİZ

HABER ARA
YUKARI YUKARI