Bugun...



Rênas Jiyan’la Romancılığı Üzerine söyleşi: Biz yuvamızı sevmiyoruz

'Yuvamız bir kümes, ahır veya küçük bir kulübe bile olsa yuvamızdır, kalbimizdir. Başkasının atının binicisi hep yayadır. Bütün Kürtler için geçerli değil bu ama Kürtlerin çoğunluğu kendi elleriyle yuvasını yıkıyor. Bu yüzden ülkemiz talan edildiğinde, işgal edildiğinde, kirletildiğinde umursamıyoruz. Yuvamızı sevseydik dilimizi de edebiyatımızı da severdik.'

facebook-paylas
Güncelleme: 23-04-2019 04:49:54 Tarih: 20-04-2019 23:17

Rênas Jiyan’la  Romancılığı Üzerine söyleşi: Biz yuvamızı sevmiyoruz

Rênas Jiyan’la  Romancılığı Üzerine söyleşi

 

Biz yuvamızı sevmiyoruz

 

'Yuvamız bir kümes, ahır veya küçük bir kulübe bile olsa yuvamızdır, kalbimizdir. Başkasının atının binicisi hep yayadır. Bütün Kürtler için geçerli değil bu ama Kürtlerin çoğunluğu kendi elleriyle yuvasını yıkıyor. Bu yüzden ülkemiz talan edildiğinde, işgal edildiğinde, kirletildiğinde umursamıyoruz. Yuvamızı sevseydik dilimizi de edebiyatımızı da severdik.'

Röportaj: Argeş KEHNÎHEJÎRÎ

 

Kürtçeden Türkçeleştiren: Miheme PORGEBOL

 

Rênas Jiyan, kısa bir süre önce “Stranên Sor Niviştên Mor” adlı yeni romanıyla okuyucularına merhaba dedi. Bu eser kendini okutarak inşa ediyor. Peki nasıl? Çünkü okuyucuyu sayfa sayfa büyüye doğru sürüklüyor ve romanın sırrı çözüldüğünde okuyucu elinde tuttuğunun bir roman olduğunu anlıyor.

 

Bu roman akıcı ve Kurmancî deyimlerle yoğunlaştırılmış diliyle okuyucuyu dürterek, ona  ne halde olduğunu hatırlatıyor. Fakat üstlendiği misyon yalnızca bu değil, aynı zamanda keskin bir kılıç kuşanmışçasına savunma erkini de üstleniyor. Bu yüzden Rênas Jiyan, “Bu roman bir muskadır, Kürtleri bela ve musibetlerden korumak için”, diyor ve yeni çalışmalarının da müjdesini veriyor. Biz de Rênas Jiyan ile yeni romanı üzerine konuştuk.

 

Bu Rênas Jiyan’ın üçüncü romanı oldu. Kurmanci roman yazarlığı senin yazarlığın için nasıl bir tecrübe oldu ve bu romanı yazma fikri nereden geldi sana?

 

Stranên Sor Niviştên Mor” benim üçüncü değil dördüncü kurmaca çalışmamdır. Çünkü “Di Tuwaletê De” adlı kitabım da bir romandı. 2006’da yayımlanmıştı. Ben 2006 yılında başladım kurmaca kitaplar yazmaya. Okurların dikkatini çekmiştir belki, son romanlarım yöntem ve tekniklerinin temelini “Di Tuwaletê De”den alıyor;  Yani bir kitapta farklı öyküler var ve bu öyküler en sonunda bir araya geliyorlar.

 

Roman, şiire göre daha yavaş ve daha ağır bir sanattır. İyi bir şiirin karşısında iyi bir romanın hiçbir şansı yoktur. Eğer metaforik açıdan roman ve şiiri kıyaslarsak: Roman şehir içinde bisiklet sürmek, şiir ise asil bir tayı çölde dörtnala sürmektir. Bana göre ikisine binmek de güzel.

 

Roman ne kadar iyi olursa olsun okuyucuya ulaşamaz. Okuyucunun ona ulaşması gerekir. Fakat iyi şiir öyle değil, o kendi ayaklarıyla gider, okuyucusuna ulaşır, yakasına yapışıp kendini okutur.

 

Roman kavramlar ve düşüncelerle yazılır, fakat şiir imgesel ve harmoniktir. Şiir müziktir, roman sinema. Roman yazımıyla “tümce” güçlenirken şiirle sözcük güçlenir.  Güçlü sözcüklerden güçlü tümceler doğar.

 

“Muska”lar hep dikkatimi çekmiştir. Ben “Kolleksiyona Çirûskan-Mexzena Xwînê” kitabımda ilkin bir muska şekli yapmıştım. “Nivişt” (muska) sözcüğü “nivîs”ten (yazı) gelir. Kürtler için, Kürdistan’da, Kürtçe bir muska yapmak istedim; bu yüzden “Stranên Sor Niviştên Mor”u yazdım. Bu roman bir muskadır, Kürtleri bela ve musibetlerden korumak için.

 

Romanında Berîvan karakterinin iki kimliği var; feleğin sillesini yemeden önceki ve feleğin sillesinden sonraki. Bu karakterle okuyucuya ne iletmek istiyorsun? Bir insan neden kendini tahakkümcüsüne benzetir?

 

Berîvan isterik biridir, dejeneredir, bozuktur, ezik kızı eziktir. Bu karakterle Kürtleri Kürtlere göstermek istedim. Şöyle söyleyeyim, “Bakın, biz buyuz ha! Gördün mü bak ne de facia bir haldeyiz. Gelin bu kokuşmuş kişiliği terkedelim.”

 

Egemene ve işgalciye duyulan hayranlık; kendini bilmezlik ve cehaletten kaynaklanıyor.

 

Berîvan, anti-kahraman bir karakterdir. “Stranên Sor Niviştên Mor” anti-kahraman karakterlerden oluşuyor. Sadece Berîvan değil, Şemsa da anti-kahramandır. Kıskanç, egoist ve eksik biridir. Mûsa da öyle. Obsesif, işe yaramaz, boş beleş biridir. Lawê Emîna Bî (Romandaki karakterlerden biri. Adı,  Dul Emîna’nın Oğlu anlamındadır.) de bir anti-kahramandır, savaşçılar arasındaki korkaktır o. Lîço, babası ve dedesi de öyle: cimri, havalı, bencil ve iki yüzlüdürler. Romandaki diğer birçok karakter de bu şekilde anti-kahramandır.

 

Yazdığım her romanda bir “derd”im var. Bu romandaki “Berîvan” bölümünde asıl derdim dejenere olmuş kişilikleri analiz etmekti. Bunun yanında bu romanla “kıskançlık” üzerinde de durmak istedim. Bu yüzden “Şemsa” bölümünde “kumalık”tan bahsettim. Bu romandaki dertlerimden biri de “olasılıksızlık”tı. Şemsa, Rê, Berîvan ve özellikle de Mûsa mümkünatı olmayan şeylerin peşine düştüler. Olasılıksızlık ne kadar mümkündür? Olasılıksızlık arzusu nasıl bir acıdır? Bu sorulara yoğunlaştım.

 

“Stranên Sor Niviştên Mor” (Kızıl Şarkılar Mor Muskalar) romanı bir çok-öykü romandır. Ben romanlarımda çok sayıda öykü ve karakterin olmasını, her birinin kendi rengini taşımasını seviyorum. Bunu yapmaktaki amacım romanın bir senfoniye dönüşmesi isteğimdir.

 

Fakat çok-kişili roman veya senfonik roman dediğimde gürültüden, kalabalıktan söz etmiyorum. Bi romanda yüzlerce karaktere de yer verilebilir. Fakat bu karakterlerin tamamının sesi aynıysa bu bir “senfonik roman” olmayabilir. Tam tersi bir durumda, bir romanda yalnızca 4-5 karakter de olabilir ve yine de bu roman senfonik olabilir. Bir romanı senfonik yapan romandaki ses farklılığıdır, her karakterin kendine ait bir çığlığının olması gerekir. Romandaki şahısların kendilerine has duygu ve düşünceleri yoksa o roman senfonik olamaz ve monoton kalır. Kürtçede monoton romanlar yazılıyor ve bu yüzden de okunmuyorlar.

 

Ben romanlarımda karakterlerin kendi duygu ve düşüncelerini özgürce aktarmalarına müsade  ediyorum. Bu romanı senfonik kılıyor. “Di Tuwaletê De” ve “Spîtama”daki karakterler buna iyi örneklerdir. Ben kitaplarımda konu edindiğim kişileri özgür bırakıyorum, fakat birçok yazar onları kendi kölesi yapıyor.

 

Lawê Emîna Bî  neden varlığını, görev ve sorumluluğunu anlatmaya çalışıyor?

 

Lawê Emîna Bî’nin yani Rê Welat’ın (Rê Welat, Lawê Emîna Bî karakterinin diğer adıdır. Adı, Yol Ülke anlamına gelir.) günlüğü elindeki mikrofonudur. Her ne kadar tek muhatabı annesiymiş gibi görünse de, o bu mikrofon veya megafonla bütün halkıyla konuşuyor. Onun halkının arasında annesi gibi düşünen çok kişi var: Onlar yalnız kendileri için varlar, yalnızca kendilerini düşünürler, ülkeleri umurlarında bile değil. Bu yüzden bunların tamamı onun seslenişinin muhatabıdır. Anne, onu terkettiği için oğlunu “mahkum” etmiştir. Lawê Emîna Bî, bu mahkumiyet yüzünden acı çekiyor, kendini suçlu hissediyor ve kendini savunmak zorunda. Onun mikrofonu yalnızca günlüğü değil, aynı zamanda bir “mahkeme”dir de. O bu mahkemede kendisini annesine ve annesi gibilerine karşı savunuyor. Başlangıçta kendisi bir mahkum gibi görünse de sonlara doğru annesi ve annesi gibileri mahkum ediliyor.

 

Fakat karşısında konuştuğu annesi sadece Emîna Bî değildir. Aynı zamanda ülkesidir de. O iki anneyle konuşuyor, biyolojik anneyle ve ekolojik anneyle.

 

Gücü, umudu ve acısı “rê”dir (yoludur). Zaten bu yüzden kendine “Rê” adını vermiştir. Romandaki en lirik karakter Lawê Emîna Bî’dir. Bana göre bu karakter “Bacanên Pelçiqî”* (Ezilmiş Domatesler) salatası kadar liriktir.

 

Bir kavram olarak “yuva” Rê’nin  anlatımlarında bir coğrafya tanımı barındırmış. Halihazırdaki toplum için yuva nedir ve ne olmalıdır?

 

Ben “yuva” imgesini bilinçli olarak öne çıkardım. Yuva, ev değildir; Şemsa karakterine bunu söyletip farkını ortaya çıkardım; Rê karakteriyle de bunun önemine vurgu yaptım. Rê için yuva ülkesidir, Kürdistan’dır. Bütün Kürtler için de böyle olmalıdır.

 

Bence bütün mesele “yuva”da bitiyor. Biz yuvamızı yeterince sevmiyoruz, savunmuyoruz, ondan kaçıyoruz. Bizde yuva kavramı ve ona dair aidiyet çok zayıf. Yuvamız bir kümes, ahır veya küçük bir kulübe bile olsa yuvamızdır, kalbimizdir. Başkasının atının binicisi hep yayadır. Bütün Kürtler için geçerli değil bu ama Kürtlerin çoğunluğu kendi elleriyle yuvasını yıkıyor. Bu yüzden ülkemiz talan edildiğinde, işgal edildiğinde, kirletildiğinde umursamıyoruz. Yuvamızı sevseydik dilimizi de edebiyatımızı da severdik.

 

Büyük bir şair olarak Ehmed Huseynî “yuva”dır. Orhan Veli’den, Cemal Süreya’dan, Ritsos’tan, Eluard’dan eksik yanı yok. Fakat Kurmanci yazdığı için hatırı sayılmıyor. Hatta, sömürge psikolojisi yüzünden yine son zamanlarda sözüm ona kimi yuva edebiyatçıları Kurmanci ve Sorani arasından Sorani yazan yazarlara odaklanıyorlar. Kurmanci yazan yazarlara kulak vermiyorlar. Onlara göre Sorani yazan şair ve edebiyatçılar Kurmanci yazanlardan daha iyi ve daha büyükler. Bunun sebebi yine “yuva”dır. Yani bu kişiler “Kürtçe olsa bile bizim olmasın” diyorlar. Her ne ise de bizimkinden iyidir, ölüyse bile bizimkinden daha değerlidir. Ne yaparsak yapalım kendimizi ve yuvamızı sevmiyoruz, kendimizden nefret ediyoruz. İşte biz böyle zavallıyız.

 

Birçok kişinin nazarında yuvası işgal edilen yazarın yüksek bir edebiyatı ve yüksek bir sanatı olamaz. Yani diyorlar ki, “Eğer bir devletin yoksa şiirin de yoktur!” Bu fikir çok acınasıdır.

 

Romanlarında kadının acısını nasıl anlatabiliyorsun? Bunu yapmak erkek bir yazar için zor bir şey mi?

 

Zordur, fakat insan hissedince oluyor. Yaratıcılık ve kadınlık birbirine benziyor, ikisinde de doğum var.

 

Kadınlar eziliyor. Zaten benim derdim genel olarak ezilmişlik, özgürlük değil mi? Ezilenleri seviyorum ben. Ben acının yazarıyım, kadınlar acı çekiyor. Gücüm yettiğince onlarla dayanışıyorum ve onları en büyük eserlere layık görüyorum. Bir romanda kadınlar erkek karakterlerin anlatımına meze olmamalıdır. Onların acısı var oldukça romanlarda öne çıkan karakterler kadınlar olmalıdır. Kadınlar romanda araç ve obje olmamalıdır. Kadınlar bir romanı eğlenceli veya akıcı kılan ögeler değildir.

 

Ben bir ezilen olarak kadınların acısını hissediyorum. Bütün mesele histir. Zaten bir sanatçının işi histir. Sanatçı dediğin hissedebilmeli. Hissedersen sadece kadının değil, tanrının bile psikolojisini yazabilirsin.

 

Ben ezilenlerin yazarıyım. Ben ölene kadar ezilenler için çalışacak, onlar için yazacağım. Bu yüzden egemen bir dille yazmadım. Her ne kadar ezilenler onların diliyle yazdığım için egemenlerin yazarlarını başıma üşüştürüp bazen emeğime haksızlık edilse de ve hak ettiğime ulaşamasam bile ben ezilenlerin yazarıyım. Bu bir görevse de baş üstüne, kaderse de baş üstüne, ölümse de baş üstüne.

 

Şu an üzerinde çalıştığın ne işler var?

 

Şu an “Di Tuwaletê De”nin yeni baskısı üzerine çalışıyorum, kısa zamanda yayımlanacak. Ayrıca vaktiyle yazdığım bazı öykülerim var; şu sıralar onları yatak yünü döver gibi birbirinden ayırıp güneşe karşı serdim. Bunun yanında da yeni şiir dosyam üzerine çalışıyorum.

 

Hayat benim için yaşamanın yanına bazı bazı yazıyı koyabileceğim bir şey değildir. Hayat benim için yazarlığın yanına bazı bazı yaşama uğraşını koymaktır.

 

Kürtçe edebiyat kendini cehaletten arındırmalıdır

 

Kendini halkın gerçekliğinden soyutlayıp sanatla romantik romantik ilgilenen kimi yazar ve kişiler var. Bunun sebebi nedir? Neden böyle yapıyorlar?

 

Bunlar hep korkunun ve bilmemenin sonucudur. Her zaman önemli olan yurttur. Üzerinde kültür filizlenen şey, yurttur. Ortada yurt ve halk kalmadıktan sonra kültür ve sanat ne işe yarayacak? Eğer yurt ve halk yok olursa, kültür ve sanat kendiliğinden kuruyacak, çürüyecek.

 

Yalnız, egemenin kültürü için çalışacaklarına bireysel bir sanatla ilgilenmeleri daha makbuldür. Ama mücadeleci insanlara sataşmamaları şartıyla. 

 

Fakat burada çok önemli bir fark var: Yazar önce yazarlığının hakkını vermelidir. Yazar için yazarlık kimliğinin politik kimliğinden önce gelmesi gerekir. Çünkü o bir siyasetçi değildir. Kimse ondan siyaset veya strateji yapmasını beklemiyor. İnsanlar ondan iyi imge ve iyi kurmacalar, iyi kitaplar bekliyor. Gece gündüz siyaset konuşup Mallarmé şiirini tanımamış, Deleuze felsefesini okumamış,  Ishiguro romanını anlamamış birinden ne köy olur ne kasaba. Fakat burada yazarın bir ideolojisi olmasını demiyorum, olsun, bir ideolojinin varlığı iyidir. Fakat edebiyatını ideolojisiyle tıkamasın, boğmasın.

 

Maalesef Kürtçe yazarlığı okumamış, bilgisiz bir yazarlık. Kimi yazarlar okuyucular kadar okuma yapmamıştır. Okur ondan bir şeyler alacağına, o okurdan bir şeyler alıyor. Bu da okurun Kürtçe edebiyata kulak asmamasına, onu ciddiye almamasına sebep oluyor; Bu da nihayetinde Kürt siyasetinin ve egemenlerin yazarlarının Kürtçe edebiyatı ciddiye almamasına sebep oluyor.

 

Kürtçe edebiyat hem kendi prestiji için hem de ülkesinin özgürlüğü için, kendini cehaletten arındırmalıdır.

 

Benim sanatım da mükemmel değil

Rênas Jiyan’ın romancılığı için “Romanın derinliğini şiir ve sembolizmle karıştırıyor” gibi eleştiriler yapılıyor. Peki sen romanlarından veya roman yazarlığından memnun musun?

 

Romancılığımda romanın teknik, fiksiyon, karakter ve anlatımına geçmeden önce, “poetik bir roman” yaratmaya çalışıyorum. Bir olayı veya hikayeyi bir romanda anlatmak çok kolaydır. Eğer zamanı varsa, insan bir hikayeden günde 7-8 sayfalık metinler çıkarabilir. Ama “poetik roman” böyle bir şey değil. Sabahtan akşama çalışıyorsun, çalışmaktan belin bükülüyor ama ancak yarım sayfa yazabiliyorsun. Poetik romanda her sözcük çok önemlidir. Her sözcük dolu, derin ve konsantre olmalıdır. Bütün romanı okumasa bile her cümle, her paragraf, her bölüm yoğun olmalı ve okuyucuya zevk verebilmeli. Sinema ve televizyondan önce çoğu yazar romanında bir hikaye anlatır ve okuyucular da bu hikaye için o romanı okurlardı. Fakat şimdi bir hikaye anlatmak için çok sayıda araç var. Bu iş romanın tekelinden çıktı. Çağdaş roman olay ve hikaye değil, cümledir.

 

Ben romanlarımı seviyorum. Her romanımdan sonra kendimde, çevremde ve toplumumda değişimler farkediyorum. Fakat mükemmel hiçbir sanat yoktur, benim sanatım da mükemmel değildir. Okurlar bir kitap için “güzel” dediklerinde bu o kitabın her yönüyle “kamil” olduğu, “mükemmel” olduğu anlamına gelmez.

 

Mesela en son okuduğum roman F. Scott Fitzgerlad’ın “Muhteşem Gatsby” adlı romanı çok güzel bir kitap fakat onlarca eksiği vardı. Eksikler, “güzel” kitabı alçaltmaz, onu tamamlar. Kürtler bir kitapta “kutsal noktalar” arıyor, bu yanlış bir şey. Doğru olan okuyuculuktur, sofuluk değil.

 

* Bacanên Pelçiqî, Rênas Jiyan’ın 2017 yılında Belkî Yayınları’ndan çıkan romanı.




Kaynak: Dünyadan çeviri,Kürtçeden Türkçeleştiren: Miheme PORGEBOL

Editör: yeniden ATILIM

Bu haber 77 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER Çeviri Haberleri

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARŞİVİ
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


GAZETEMİZ

HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI YUKARI