Bugun...



Yüce Düşünceler: Albert Camus, Georges Bataille, Özgürlük Deneyimi (Barbara Zauli

İnsana en yüce özgürlüğünü geri vermek. İşte Nietzsche’nin eserlerinin Fransızlar tarafından kabul edildiği o özel evrede yazan yazarların yürüttüğü mücadeleyi canlı tutan derin anlam budur. Bunlar, Nietzsche’nin 1930’dan 1960’a kadar olan eserleridir. Var olan her şeyin endişe verici bir kategorisi olduğu dönemde, Nietzsche bu düşünürler tarafından insan özgürlüğü meselesini, amaçlarını “mümkün” olanın alanıyla sınırlandıran köle felsefesi söylevi kategorilerinin dışına itme cesaretini gösterebilen tek filozof olarak okundu.

facebook-paylas
Tarih: 27-07-2019 01:41

Yüce Düşünceler: Albert Camus, Georges Bataille, Özgürlük Deneyimi (Barbara Zauli

Yüce Düşünceler: Albert Camus, Georges Bataille, Özgürlük Deneyimi 

Barbara Zauli

Pensées souveraines : Albert Camus, Georges Bataille, l’expérience de la liberté

 

Fransızcadan çeviren: Sofi Farazande
Pensées souveraines : Albert Camus, Georges Bataille, l’expérience de la liberté
« Hâte-toi de transmettre ta part de merveilleux,
de rébellion, de bienfaisance.
Effectivement tu es en retard sur la vie.La vie inexprimable. »
René Char
 
 
Acele et, senin için olağanüstü olanı,
Başkaldırıyı, yardımseverliği aktar.
Doğrusu hayatta geç kaldın.
Tarifsiz hayat
René Char

İnsana en yüce özgürlüğünü geri vermek. İşte Nietzsche’nin eserlerinin Fransızlar tarafından kabul edildiği o özel evrede yazan yazarların yürüttüğü mücadeleyi canlı tutan derin anlam budur. Bunlar, Nietzsche’nin 1930’dan 1960’a kadar olan eserleridir. Var olan her şeyin endişe verici bir kategorisi olduğu dönemde, Nietzsche bu düşünürler tarafından insan özgürlüğü meselesini, amaçlarını “mümkün” olanın alanıyla sınırlandıran köle felsefesi söylevi kategorilerinin dışına itme cesaretini gösterebilen tek filozof olarak okundu.

Bu yeni düşünce topluluğunda Albert Camus ve George Bataille vardı. İkisi de kendilerini filozof olmayan (Fr. “non-philosophe”) olarak tanımlıyor veya düşüncelerini her durumda felsefi söylevin dışına yerleştiriyorlar. Camus “Ben filozof değilim çünkü bir sisteme inanmak için yeterli bir mantık olduğunu düşünmüyorum,”1 diye açıklıyor; Bataille ise mantığı oyunun karşısında konumlandırıyor: “Mantık esasında oyunun karşıtıdır. Oyunun tam anlamıyla zıddı olan bir dünyanın ilkesidir: çalışma dünyasının.”2 İkisi de diyalektik söylevin bir çeşit düzensizliğini yazı yoluyla işliyor ve felsefi soruyu, Bataille’ın dediği gibi “başından beri alışılagelmiş bakış açılarının dışında”3 konumlandırıyor. Mücadeleleri, Bataille’ın “ciddi” olarak tanımladığı ve iki düşünürün de Nietzsche’nin çizgisinde, sahici hayatla aradaki bağı kopardığını düşündükleri bir düşünce tipolojisine karşıdır. Sahasını mantık çerçevesiyle sınırlandıran ve oyununa sistemin kurallarını dayatan felsefi söylev, eskiden sahip olduğu derin eğilimini yitirdi: varoluşun kökten bir sorgulaması olmayı.

 

Bütünlüklü insan meselesi

 

Bu düşünürler Nietzsche’yi, eserleriyle olduğu kadar hayatıyla da dogmatik köleliğin bu yeni biçimine karşı ilk savaşan kişi olarak görmüşlerdir. O, bütünlüklü insan (Fr. “l’homme entier”) meselesini çekinmeden dile getirmiştir, yani her insanın bütün bağlarından özgürleşmiş olarak yaşamasını dileyen, sadece yanmak arzusuyla yönlendirilen insan meselesini. Bataille ise, Nietzsche Üzerine adlı kitabında “böylesi garip bir mesele, sadece yaşanırsa kavranabilir” diye belirtmiştir. Böylece hakiki bir Nietzschecilik ile kuşanmış ve her türlü siyasi yeniden sahiplenme (Fr. “réappropriation politique”)4 girişiminden arınmış olan Albert Camus ve George Bataille, kendi itirazlarının anlamının, söylev ile denemenin neredeyse tamamen iç içe geçtiği bir yerde olduğunu vurguluyorlar. Bu, Nietzsche’nin temellerini yeni bir özgürlük fikri üzerine koyduğu öznelerin yaşam tarzı ile logos arasındaki bağlantıyı kesen bütün felsefi geleneklere aykırıdır. Bu yaşam tarzı sadece yeni değer listeleri yaratmaktan ibaret değildir; yeni ilkelerin ve bunların öznenin yaşamına uygulanabilirlik koşullarının, uzun süren tartışma ve doğrulama sürecinin -hiç tamamlanmamış ve hep yeniden elde edilmesi gereken- ürünüdür. Bu nedenle “kendini özgürleştirmek”, asla kendisinden başka bir efendisinin olmaması için sürekli dönüşümler (Fr. “métamorphoses”) yaratmak ve bunları yaşamaktır. Böylesi bir isteğin içinde, zihninde ve bedeninde mantık ile tutkuyu, iyi ile kötüyü bütünleştirmiş olan ve “hayatın sebepsiz bir şenlik” olduğunu düşünen bütün (ve bütünüyle özgür: “en yüce”) insan meselesi, sadece tüm varlıklar için İyi olanı ortak nihai son ilan eden “kaba bir ahlakın” aşılmasıyla kalmaz, aynı zamanda iş temposuna göre köleleştirilmiş olan insanın faniliğini de ifade eder. Güdümlenmiş projenin şu anın faniliğini kabul etmek için her şeyi erteleyen muhakeme vaktinin ve geleneksel ahlakın üstesinden gelinmelidir. Bu tersine dönüş sürecinin yaşanması için, Bataille’a göre Nietzscheci “sonsuz dönüş” fikrinden yola çıkmak uygun olacaktır, ama metnini şu şekilde değiştirerek:

 

Bu, parçalayan sınırsız yinelemelerin vaadi olmayıp, dönüşün içkinliği içinde kavranan anların birdenbire amaç gibi ortaya çıkmalarıdır. Anların tüm sistemler tarafından araç olarak görüldükleri ve saptandıkları unutulmasın: Her ahlak şöyle der: “Yaşamımızın her anı güdümlenmiş olmalıdır.” Dönüş, anı güdümsüzleştirir, yaşamı amaçtan kurtarır ve böylece öncelikle yaşamı yıkıma götürür. Dönüş, dramatik tarz ve bütünlüklü insanın maskesidir: Bu, her anı bundan böyle güdümlenmiş olan insanın çölüdür.5

 

 

REPORT THİS AD

 

Sisifos Söyleni ve sonsuz dönüş

 

Böyle bir görüşten yola çıkarak, “sonsuz dönüş” fikrini, Sisifos Söyleni’nde güncellenmiş haliyle tekrar okuyabiliriz. Sisifos’a tırmanışlarından biri esnasında bakalım; sırtı “en ağır yük” tarafından bükülmüş, yanağı kayaya yapışmış, her gün aynı hareketi tekrarlıyor, tüm varoluşu bu anlamsız tekrarlanmaya mahkûm edilmiş. “Tanrılar […] yararsız ve umutsuz çabadan daha korkunç bir ceza olmadığını düşünmüşlerdi,”6 der Camus. Bununla birlikte Nietzsche de bize ümit etmemenin özgürleştirici bir yaklaşım olduğunu öğretir.

 

“Tanrıların paryası”7 olan Sisifos’un tutumunu üç özellik betimler: umudun tamamen yokluğu, sürekli reddetme ve bilinçli memnuniyetsizlik. Nietzsche’nin sonsuz dönüş öğretisinin tamamlanması için gereken ilk üç erdemi izlemeye tekabül eden bu üç değer, Sisifos’un acısını dağıtabilmesi ve trajik durumunu kahramanca bir duruşa dönüştürebilmesi için birer kaldıraç görevi görür. Bir an için durup, kayasının kaçıncı kez aşağı yuvarlanışını izlerken Sisifos, ıstırabının farkına varır ve -bu uyanıklık anında- kayasının kendisini tanımlayan nesne haline gelmiş olduğunun görür. Tıpkı tüm insanların kendi varoluşlarının saçmalığına mahkûm oluşları gibi, “ıstırabı üzerinde düşünmeye başladığında, tüm putları susturur.”8 Böylece “birden sessizliğe bürünen bir evrende”, Sisifos kaderine ‘evet’ der ve “merak eden binlerce küçük ses” arasında bir kez daha doğar yerden kalkarak. “Bilinçsiz ve gizli seslenişler, tüm yüzlerin çağrıları, bunlar için kaçınılmaz ters yüzü ve yenginin pahasıdır. Gölgesiz güneş yoktur ve geceyi tanımak gerektir.”9 Sisifos, hayatının her gününde aynı görev için çalışan bir işçidir.

 

“NİETZSCHE BİZE ÜMİT ETMENİN ÖZGÜRLEŞTİRİCİ BİR YAKLAŞIM OLDUĞUNU ÖĞRETİR.”

 

Bu saçma kahraman siması yüklenmiş işçi imgesi aynı zamanda Bataille’ın Rahip C. eserinde bulunur:

 

Bir fabrikanın avlusunda, kavurucu güneş altında, bir işçi kömür kürüyordu. Savrulan tozlar terli bedenine yapışmıştı… Sıkıntımın nedeni ekonomik bir terslikti. Aniden, çalışmak zorunda olduğumu fark etmiştim; dünya artık kaprislerime hoşgörü göstermiyordu ve yaşayabilmek için onun yasalarına boyun emek zorundaydım.10

 

Böylece “bilincin uyanışı”nın böyle bir öğretinin tamamlanmasında belirleyici an olduğu ortaya çıkar; çünkü insanoğlunu Zerdüşt’ün sorusu karşısında çırılçıplak bırakır: “Çekmiş olduğun, çektiğin ve çekeceğin kötülüğün intikamının asla alınmayacağı veya telafi edilmeyeceği gerçeğiyle yüzleşmeye hazır mısın? O halde, bu düşünceye karşın nasıl yaşamaya başlarsın? Buna rağmen mutlu olmayı başarabilir misin?” Camus’nün belirttiği gibi: “Bu söylen “trajik” ise, kahraman bilinçli olduğu içindir.”11

 

 

REPORT THİS AD

 

Yine de mesele burada bitmek bilmez. Aslında Sisifos Söyleni, Albert Camus’nün felsefi düşün dinamiğinde başlangıç noktası -sıfır derece- olarak değerlendirilmelidir. Merkez ekseni önce bireysel sonra kolektif olarak beliren özgürlüğün ele geçirilişidir. Öncelikle söylenin içinde ve dolayısıyla saçma düşününün felsefi kuramsallaştırılmasında, aslında başkaldırının teorik öncüllerini bulabiliriz.

 

Doğruca uçurumuna bakarak, “hiçbir şeyin hiçbir anlamı olmadığını bağırarak”, Sisifos tek apaçık olan şeyin “saçma deneyiminin içinde, (kendi) başkaldırısı”12 olduğunu görür. Saçma etiği içselleştirdiği bu an, Sisifos’un kendi varoluşsal durumunu kabullenmesine tekabül eder ve nihayet başkaldırının yolunu açar. Bu bizi belli bir görüye ve bulmaca imgesine götürür; Zerdüşt’ün, ağzından çıkan ağır, siyah bir yılan yüzünden “kıvranırken, titrerken, bozulurken, bozulmuş çehresiyle”13 bir çobanın ürkütücü bulmacasının karşısında durduğu ana. Zerdüşt yılanı çeker ve genç çobana “Isır! Isır! Başını ısırarak kopar”14 der. Böylece emir verildiği anda, yılanın kafasını sertçe ısırdıktan ve onu kendinden uzakta ezdikten sonra, çoban bir dönüşüm geçirir: “Artık o, bir çoban ve bir insan değildi. Gülen, değişmiş, kutsiyete ermiş birisi idi.” Öyle ki, “Zerdüşt o güne dek onun gibi gülen birisini görmemişti” ve der ki “Ah kardeşlerim, öyle bir gülüş duydum ki bir insan gülmesi değildi.”15 Kurtarılmış, biçim değiştirmiş çobanın kahkahası, nihilizmi tersyüz etmeyi başarmış, başka bir deyişle pasif bir nihilizm halinden kendi aktif tersyüz ediş evresine geçmiş bir adamın tüm gücünü içinde taşır. Böylece, Sisifos aynı zamanda “kaderini sevme” ile biten aynı sürecin simgesi haline geldi: bütün mutluluk vaatlerinin net bir biçimde reddedilmesi ve varoluşumuzun şimdi ve burada sahne aldığı tespitine dayanan bir etik değerin benimsenmesinin.

 

“ALBERT CAMUS’NÜN FELSEFİ DÜŞÜN DİNAMİĞİNİ BU ŞEKİLDE, SAÇMADAN BAŞKALDIRIYA DOĞRU GİDEREK ANLAMALIYIZ, TIPKI BİR ‘BEN’DEN ‘BİZ’E DOĞRU AÇILAN BİR YOL GİBİ.”

 

Bununla birlikte Camus’nün düşününde bu özgürleşme süreci burada bitmiyordu: başkaldırı, şimdiye kadar atılmış yalnız bir adımdı. Fakat köle itiraz çığlığını attığı anda ne olur? Köle efendisine hayır der, “Ama yadsırsa da vazgeçmez; evet diyen bir insandır da, hem de daha ilk deviniminde. Tüm yaşamı boyunca buyruk almış bir köle, birdenbire, yeni bir buyruğu kabul edilmez bulur.”16 Bu olumlayıcı yadsıma hareketi, daha sonra bir ele geçirmeye yol açar: kölenin ve ontolojik olarak zaten “biz” olan bir “ben”in itiraz çığlığına. Böylece köle, kendi içinde bulunduğu durumu reddederek köleliğe bütünüyle başkaldırır. Onun “Başkaldırıyorum”u nihayetinde “biz” olmaya varır. Albert Camus’nün felsefi düşün dinamiğini bu şekilde anlamak gerekir, saçma olandan başkaldırıya, “ben”den “biz”e açılan bir yol olarak. Eğer saçma iklimi insanı yalnızlığında hapsederse, başkaldırı bundan sonra korunacak ve savunulacak yeni bir ortak alan inşa eder. Elbette, soru pek açık değildir; efendisine başkaldıran, belki de onu öldürmeye yönelecek olan bir köleden başka geriye bir şey kalmaz. Bunu yaparken de kaçınılmaz bir şekilde saçma olanın ağlarına düşerek insan topluluğuna karşı bir suç işlemiş olur. Bu sebeple, elde ettiği özgürlüğün temeline saygı duymak zorunda olan köle, Bataille’ın Başkaldıran İnsan hakkındaki Camus savunmasında övdüğü özneye göre oldukça çelişkili bir konumda yer alır. Bataille bu düşünce içerisindeyken Camus’de başkaldırının nasıl bir “özerk olarak yaşama isteği”ni temsil ettiğini ve böylesi bir gereksinimin başkaldıran kişiyi nasıl zorunlu olarak suçluluk duygusuna yönelttiğini gösterir. Bu kez Bataille, Camus’nün Başkaldıran İnsan’ından Aziz Just’ün sözlerini kullanır: “Kimse masumca hüküm süremez” ve suça mahkûm olan başkaldıran, nihayetinde suçunu hayatıyla ödemek zorunda kalır. Bu yüzdendir ki başkaldıranın hareketi, iyi ile kötünün karışmış olduğu bir konjonktürdeymiş gibi görünür: “en üst iyilikle en üst kötülük özdeştir,”17 diyor Bataille, Nietzsche’den bir bölüm alıntılarken.

 

 

REPORT THİS AD

 

Özgürlük, sürekli yenilenen bir kavganın meyvesi

 

Böylesi bir meseleyi Camus’nün, Rusya’nın büyük düküne karşı suikast planlayan bir grup genç sosyalist devrimciyi yazdığı Doğrular eserinde bulabiliriz. İlk girişimleri başarısız olur çünkü büyük dükü öldürecek bombayı koyması beklenen Kaliaïev, dükün çocuklarla birlikte olduğunu görüp bu işinden vazgeçer. Kaliaïev’in grup lideri olan Stepan’ı (burada J.P Sartre’a yapılan gönderme açıktır) öfkelendiren bu tereddüdü, kendisine ve arkadaşlarına “hassas katiller” adının takılmasına mal olur. İkinci girişiminde Kaliaïev büyük dükü öldürür ve bundan dolayı hemen tutuklanıp ölüme mahkûm edilir. Camus’nün bize gösterdiği ve Bataille’ın da altını çizmeyi ihmal etmediği gibi; eğer “suçluluk ölçüsüzlük ise […] bedel ödeme, ölçüye tekrar geri dönmedir.”18 Doğrular adlı eseri aracılığıyla Camus, Başkaldıran İnsan’da başlayan düşünceyi, saf ve köklerine sadık bir başkaldırıyı sahneye koyarak devam ettirir. Bu, sürekli yenilenen bir mücadelenin doğduğu andan itibaren, sonundan ziyade araçlarına özen gösteriyor gibi görülmeyen, içkin bir özgürlük anlayışının tüm parıltısıyla ışımasına yol açar. Böylesi bir soru bizi yine bütünlüklü insan meselesine getirir: “herkes acı bir biçimde özgürlüğü için savaşmanın önce ona yabancılaşmak olduğunu öğrenir” ve bu hareket kaçınılmaz olarak parçalanmaya yol açar, bize kendimizden bir çıkış dayatır. Camus’nün “başkaldıran” ile “devrimci” arasında yaptığı ayırımı bu bağlamda algılayabiliriz. Eğer burada devrimci, gelecek olan bir özgürlük için varoluşunu zamana kazırsa, başkaldırı eyleminin kurallarını şimdi ve buradan başka hiçbir yere konumlandırmayan başkaldıran, yalnızca kendi başkaldırısının yetkisine sahiptir. Başkaldıranın (asıl dramını oluşturan) etik konumunun açığa çıkardığı belirsizlik, temelde geleneksel ahlakın iyi ve kötü karşıtlığı hakkındaki ikiyüzlülüğünü ortaya koymaktadır; çünkü her türlü iletişim, varlığının bütünlüğü devreye sokulan ve yalnızca lekeli, kirletilmiş ve başkalarına açık varlıklar olmadan yaşayamayan insanları gerektirir. Bu tür bir iletişim üzerinde kurulu özgürlüğün kullanılması ancak, bir oyun cesaretiyle iyi bir rastlantı eseri diğerine atılan bir zarla kazanmamıza izin verirsek gerçekleştirilebilir.

 

Albert Camus, Servir söyleşisi, 20 Aralık 1945, “Denemeler”, s.1427.

George Bataille, “La Souveraineté”, OCVIII, s.248

A.g.e, s. 437.

Fr. “réappropraiton poliqiue”, anarşist ve komünist terminolojide, işçi sınıfının zaten sahip oldukları şeylerin (üretim aracı, mülk, toprak…) geri kazanılmasını, yeniden kontrol altına alınmasını ifade eder. (ç.n)

Georges Bataille, “Nietzsche Üzerine, Şans İstenci”, Kabalcı Yayınevi 112, Nietzsche dizisi 3, Çeviren: Mukadder Yakupoğlu, Nisan 2000, s. 24

Albert Camus, “Sisifos Söyleni”, Can Yayınları, Çeviren: Tahsin Yücel, 15. Baskı, s.123

A.g.e, s.125

Albert Camus, “Mythe de Sisyphe”, p. 303.

A.g.e, s. 126

George Bataille, “Rahip C.”, Kabalcı Yayınevi, Çeviren: Didem Eryar, Birinci basım: Temmuz 1999, s. 9

Albert Camus, “Sisifos Söyleni”, Can Yayınları, Çeviren, Tahsin Yücel, 15. Baskı, s.124

Albert Camus, “Başkaldıran İnsan”, Can Yayınları, Çeviren: Tahsin Yücel

Friedrich Nietzsche, “Böyle Buyurdu Zerdüşt”, İlgi Kültür Sanat Yayıncılık 2010, Çeviri: Korkut Ata.

A.g.e

A.g.e

Albert Camus, “Başkaldıran İnsan”, Can Yayınları, Çeviren: Tahsin Yücel

Georges Bataille, “Nietzsche Üzerine, Şans İstenci”, Kabalcı Yayınevi 112, Nietzsche dizisi 3, Çeviren: Mukadder Yakupoğlu, Nisan 2000, s. 51

Georges Bataille, a.g.e.

 



Kaynak: Dünyadan Çeviri

Editör: Yeniden ATILIM

Bu haber 95 defa okunmuştur.


FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER Çeviri Haberleri

YAZARLAR
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARŞİVİ
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HAVA DURUMU
nöbetçi eczaneler
GAZETEMİZ

HABER ARA
YUKARI YUKARI